EN TR

Basın Bildirisi

8.08.2010 23:00:00 25.09.2010 23:41:18 7179

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NİN KURULUŞUNUN 41.YILI NEDENİYLE DÜZENLENEN BASIN TOPLANTISI’NDA BAROLAR BİRLİĞİ TARAFINDAN YAPILAN AÇIKLAMA

Türkiye Barolar Birliği’nin kuruluşunun 41.yıldönümü olan bugün, biz Avukatlar ve Barolarımız için önemli ve anlamlı bir gün. Birliğimize daha nice yıllar dileğiyle başladığımız ve Barolarımız ile Avukat meslektaşlarımıza armağan ettiğimiz 41. Yaş Günü’müz kutlu olsun.

Türkiye Barolar Birliği 7 Temmuz 1969 tarihinde yürürlüğe giren 1136 sayılı Avukatlık Yasası’yla yasal, 9-10 Ağustos 1969 tarihlerinde yapılan ilk genel kuruluyla da eylemli olarak kurulmuştur. Kurulduğu günden bugüne kadar geçen ve kurum ve kuruluşlar için çok da fazla olmayan 41 yıl gibi kısa sayılabilecek bir süre içinde aldığı uzun yol, hukuk ve avukatlık mesleği adına elde ettiği kazanımlar sayesinde ülkemizin en saygın, en güvenilir kuruluşları arasındaki mümtaz yerini almıştır.

Kısa zamanda alınan uzun yol, hukuk ve avukatlık mesleği adına elde edilen kazanımlar, ulusal ve uluslararası düzeyde kazanılan saygınlık ve güvenilirlik, hiç kuşku yok ki Birliğimizin başkanlığını yapmış, her biri diğerinden değerli Başkanlarımızın ve birlikte görev yaptıkları Yönetim Kurulu Üyelerinin  özverili çalışmaları sayesinde olmuştur.

O nedenle Birliğimizin Başkanlığını ve Yönetim Kurulu Üyeliğini yapmış olan üstatlarımıza yaptıkları değerli hizmetler için teşekkür eder, vefat eden değerli Başkanlarımız rahmetli Faruk Erem’in, Eralp Özgen’in, Teoman Evren’in, Özdemir Özok’un ve Yönetim Kurulu Üyelerimizin aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliriz. Deneyimleri ve birikimleriyle bizlere rehberlik etmeyi sürdüren değerli Başkanlarımız Sayın Atila Sav’a, Sayın Önder Sav’a ve Yönetim Kurulu Üyeliği yapmış değerli üstatlarımıza ise en derin sevgi ve saygılarımızı sunar, daha nice sağlıklı ve uzun yıllar dileriz.
      
Avukatlık Yasası’nın 110.maddesinde işaret edildiği üzere, Türkiye Barolar Birliği’nin önde gelen görevleri; avukatlık mesleğinin, Baroların, Baro üyesi olan meslektaşlarımızın sorunlarını çözmek, onların mesleki yönden ilerlemelerine ve kendilerini geliştirmelerine destek vermek,  ülkemiz hukukuna, evrensel hukuka katkı yapmak, yasaların ülkemizin gereksinimlerine uygun olarak yürürlüğe konulması ve uygulanması yönünde çalışmalarda bulunmak, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, bu kavramlara işlerlik kazandırmaktır.

Sadece kendi yasamızın bize yüklediği görev ve sorumlulukların bilincinde olan bir kurum olarak değil, aynı zamanda yurttaş ve avukat olmanın bizlere yüklediği görev ve sorumlukların ayırtında olan bireyler olarak ifade etmek durumundayız ki; savunmanın bağımsızlığı ve özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve yargıç tarafsızlığı, demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, bizlerin üzerinde en fazla duyarlı olduğumuz hususların başında gelmektedir.

Avukat olarak, Barolar ve Barolar Birliği olarak çok iyi biliyoruz ki; savunmanın bağımsız ve özgür olmadığı, yargının bağımsız, yargıcın tarafsız olmadığı, demokrasinin egemen, hukukun üstün olmadığı, birey hak ve özgürlüklerinin yeteri kadar güvence altında bulunmadığı bir ülkede avukatlık mesleğinin yapılabilmesi mümkün değildir.

Duyarlı olduğumuzu ifade ettiğimiz bütün bu hususlarla, siyasi ve hukuki bir metin ve aynı zamanda üst norm olan anayasa arasında doğrudan ilişki bulunmakla, şimdilerde ülkemizin gündeminde bulunan ve referanduma sunulacak olan anayasa değişikliği üzerinde durmak, bu konudaki görüş ve düşüncelerimizi kamuoyuyla paylaşmak isteriz.

Yapacağımız bu değerlendirmede,  gerek Avukat, gerekse Barolar ve Barolar Birliği olarak bizim kullanacağımız dil, kuşkusuz siyasi taraftarlık ruhu üzerine değil, hukuk üzerine, hukukun evrensel ilkeleri ve değerleri üzerine, anayasacılığın temel ilkeleri üzerine kurulu bir dil olacaktır.

Anayasacılığın özünü “devletin temel örgütlenmesinin nasıl olacağı, bu bağlamda egemenliğin kullanılmasında hangi organların hangi sınırlar çerçevesinde devlet gücünü kullanacakları” hususundan daha çok, “birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için siyasal iktidarın sınırlandırılması” ilkesi oluşturur.

O nedenle bütün modern anayasalar, devletin temel örgütlenmesinden daha çok bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alma ilkesi üzerine yoğunlaşırlar ve bu amaçla temel hak ve özgürlüklere ilişkin sınırlamaları, bu sınırlamaların da sınırını, yani temel hak ve özgürlüklerin özünü düzenlerler.

Bu husus üzerinde öncelikle ve özellikle durmamızın nedeni, ülkemizdeki anayasa ve anayasacılık algısındaki yanlışlığa vurgu yapmak içindir. Zira ülkemizde anayasa ve anayasacılık, gerek akademik ve entelektüel düzeyde, gerekse siyasetçiler nezdinde, devletin örgütlenmesini esas alan bir disiplin, siyasi ve hukuki bir metin olarak kabul görmektedir.

Anayasacılığın ve anayasa hukukunun ülkemizde bu temelde anlaşılması olgusu kendisini en son yapılan anayasa değişikliklerine ilişkin 5982 sayılı kanunun öncesinde ve sonrasında da göstermiş, bu bağlamda anayasa değişiklikleri üzerine bu süreçte yapılan tüm tartışma, eleştiri ve itirazlar, yasanın temel hak ve özgürlüklere ilişkin değişikliklerinden daha çok, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na ilişkin hükümleriyle siyasi partilerin kapatılmasına yönelik maddeleri üzerinde odaklanmıştır.          

Oysaki, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi yolunda ilerleyebilmesi için önemli olmakla, temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeler başta olmak üzere, Batı standartlarına uygun yeni bir anayasaya, parti içi demokrasinin kurulmasına ve işleyebilmesine olanak sağlayacak yeni bir Siyasi Partiler Yasası’na, seçim barajını kabul edilebilir bir orana indirmek suretiyle temsilde adaleti gerçekleştirecek bir Seçim Yasası’na gereksinimi vardır.

Dileğimiz önümüzdeki yasama döneminde Yüce Parlamento’nun bu konular üzerine odaklanması, iktidarıyla, muhalefetiyle uyum içerisinde çalışarak gereksinim duyulan bu değişiklikleri gerçekleştirmesidir.

5982 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”a yönelik itiraz ve eleştirilerimize gelince;

  • Anayasa’nın özel hayatın gizliliğini düzenleyen 20.maddesine kişisel verilerin korunmasına ilişkin olarak eklenen fıkra her ne kadar yerinde ise de, yakın geçmişte yaşanan dinleme olayları ve görüntü kayıtları gibi özel hayatın gizliliğine yönelik saldırılar göz önüne alındığında, koruma hususunda çıkarılması öngörülen yasanın esas ve usulleriyle ilgili temel ilkelerin ve sınırların anayasal bir düzenleme ile güvenceye bağlanmamış ve yine kişisel verilerin korunmasının denetimini sağlamak üzere bağımsız bir organın kurulmamış olması, bizce etkili koruma sağlanması konusunda bir eksikliktir.
  • Her ne kadar Anayasa’nın 53.maddesinde yapılan değişiklikle memurlara ve diğer kamu görevlilerine yerinde bir tercihle toplu iş sözleşmesi yapma hakkı sağlanmış ise de, bu hakkın grev hakkıyla desteklenmemiş olması, hak arayışında son derece etkili bir pazarlık aracını memurlardan ve kamu çalışanlarından esirgemek sonucunu doğurmakla, verilen toplu iş sözleşmesi yapma hakkını etkisiz kılmaktadır.
  • Anayasa’nın 74.maddesinde yapılan değişiklikle kamu denetçiliği/ombudsman kurumunun ihdas edilmiş olması isabetli olmakla birlikte,   partiler üstü bir konuma sahip bulunması ve tarafsız olması gereken Kamu Başdenetçisi’nin nitelikli çoğunluk yerine basit çoğunlukla seçilmesinin hükme bağlanmış olması hatalıdır.  
  • Yüksek Askeri Şura kararlarının tamamının yargı denetimine tabi tutulmamış, bu bağlamda Anayasa’nın 125.maddesinde yapılan değişiklikle Yüksek Askeri Şura’nın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma işlemlerinin yargı denetimi dışında bırakılmış olmasını, bu düzenlemenin temelini oluşturan idarenin keyfi uygulamalarının önüne geçmek amacıyla bağdaştırmak mümkün değildir.     
  • Çatışan siyasal çıkarlar üzerinde etkili olan ve negatif yasa koyucu işleviyle iktidar kullanan anayasa yargısı, bu özelliği gereği hukuki olmaktan daha çok siyasi bir organdır. Demokrasinin karşısında değil, yanındadır ve hatta çoğulcu demokrasinin güvencesidir. Yine yasama ve yürütme başta olmak üzere diğer siyasal organların rakibi veya karşıtı değil, aksine bunlarla birlikte siyasal işleyişin ve kuvvetler ayrılığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Böyle bir demokratik işleyiş içerisinde kuvvetler ayrılığının konumlandığı ilke, kuvvetlerin birbirinden koparılması, ayrıştırılması değil, kuvvetlerin bölüşümü yoluyla siyasi iktidarın sınırlandırılması ve bu suretle iktidarın kötüye kullanılmasını engelleyecek bir denetleme ve dengeleme mekanizmasının kurulmasını sağlamaktır. Özelde anayasa yargısının, genelde yargı erkinin Batı demokrasilerindeki yeri, işlevi ve işleyiş şekli budur ve böyledir.      
  • Türkiye’deki bir kısım görüşler yönünden ise durum bundan farklıdır. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, 1924 Anayasasından tevarüs eden ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, milletin de bu egemenliğini seçilmiş temsilcileri, yani meclis eliyle kullandığını ileri süren ve özellikle de iktidar partisi tarafından benimsenen ve savunulan görüşe göre bürokratik bir vesayet organı konumundadır. O nedenle Anayasa Mahkemesi’nin yaptığı yargısal denetim meclis çoğunluğunun iradesine karşı olmakla demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.
  • Burada ve yeri gelmişken işaret etmek gerekir ki, siyaset ve yargı alanındaki temsil, gerek nitelik, gerekse koşulları yönünden birbirlerinden farklıdır. Bu bağlamda siyasal temsil doğrudan seçim yoluyla gerçekleşirken, yargıda temsil, siyasal düzenin normatif temellerini ortaya çıkaran bir işlev görür. Bu işlevine bağlı olarak yargı erki de, siyasal sistemin dayandığı temele, yani halk egemenliğine dayanır. Onun için de halk adına karar verir. Şu kadar ki, mahkeme kararlarının temsil niteliği ve meşruluğu, siyasal temsilin kurallarından farklı olarak çoğunluğun görüşüne, değer yargılarına, toplum ve siyaset üzerindeki etkilerine göre değil, anayasaya uygun olup olmadığına göre değerlendirilir. O nedenle kaynağını ve meşruiyetini Anayasadan alan yargı erkinin bir parçası olan Anayasa Mahkemesi’nin bürokratik bir vesayet organı olarak kabul edilmesine ilişkin görüşler doğru olmadığı gibi, mahkemenin meşruiyetinin ve yetkisinin sorgulanması da doğru değildir.     
  • Bununla birlikte meşruiyetini seçimden ve halkın iradesinden alan ve buna göre yaptığı yasama tasarrufu seçime ve seçmen iradesine dayanan  yasama organının Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek hakkına sahip olmaması demokratik meşruiyet ilkesiyle bağdaşmamaktadır.  
  • Açıklanan bu nedenlerle Anayasa’nın 146.maddesinde yapılan değişiklikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek yetkisinin verilmiş olması demokratik meşruiyet ilkesine uygun olmakla yerindedir. Kıta Avrupa’sında merkezileşmiş anayasa yargısı sisteminin uygulandığı ülkelerdeki, örneğin Almanya’da, İtalya’da Avusturya’da, İspanya’da, Portekiz’de ki tercih ve düzenlemeler de bu şekildedir. Yine Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa Önerisi’nin 159.maddesinde yer alan düzenleme ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne dört üye seçmek yetkisi tanınmıştır.      
  • Burada doğru bulmadığımız ve itiraz ettiğimiz husus, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aday göstermek yetkisinin Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu veya Genel Kurulu yerine Baro Başkanları’na verilmiş olması ve yine ikinci ve üçüncü oylamalarda birinci oylamada olduğu gibi nitelikli çoğunluğun öngörülmemiş olmasıdır.
  • Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek konusunda Cumhurbaşkanına tanınan doğrudan ve dolaylı yetkinin geniş tutulmuş olması da bizce isabetli olmamıştır. Zira Cumhurbaşkanının bu konudaki seçme yetkisi herhangi bir denetime tabi olmamakla, oluşturulan bu yapı demokratik değil, vesayetçi bir yapıdır ve bu yönüyle de 1982 Anayasasının vesayetçi anlayışından çok farklı değildir.
  • Gerek Avrupa Birliği kurum ve komisyonlarının Türkiye ile ilgili olarak hazırladıkları ilerleme ve istişari ziyaret raporlarında, gerekse Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi’nin ve yine bir kısım hukukçularımızın ve siyasilerimizin görüş ve düşüncelerinde; Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, parlamentodaki iktidar çoğunluğu ile yürütme erkinden bağımsızlığını güvence altına alacak ve yine yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyecek ve engelleyecek her türden olumsuzluktan uzak olacak biçimde oluşması gerektiği belirtilmekte ve bütün bunların sağlanabilmesi için de sistem için bir tehdit niteliği taşıyan Adalet Bakanlığı’nın sistem içindeki etki ve işlevinin ortadan kaldırılması, bu bağlamda Hakimlerin Bağımsızlığına Dair Avrupa Konseyi Tavsiyesi’nin 1 (2) (C) ilkesi gereğince Adalet Bakanı ve müsteşarının kurulda yer almamalarını sağlayacak bir düzenleme yapılması, Cumhurbaşkanı’na kurula üye atama yetkisinin verilmemesi tavsiye edilmekte ve yine meslekte henüz kariyer aşamasında bulunan, bir gelecek inşa etme kaygısında ve beklentisinde olan ve o nedenle bağımsız davranması kendilerinden çok fazla beklenilmeyen hakim ve savcıların değil de, mesleklerinin deneyimli aşamalarında olan hakim ve savcıların kurula üye olarak seçilmelerinin daha uygun olacağı hususlarına yer verilmiştir.
  • Eleştiri, tavsiye ve öneriler bu yönde olmasına karşın Anayasa’nın 159.maddesinde yapılan değişiklikler bütün bunların aksi yönünde olmuş, bu bağlamda Adalet Bakanı’nın ve müsteşarının kuruldaki doğal üyelikleri korunmuş, Adalet Müfettişleri kurula bağlanmış olmakla birlikte, kurulu temsil ile görevli ve yetkili kılınan Adalet Bakanı’nın adalet müfettişlerini görevlendirme yetkisi ortadan kaldırılmamıştır. Bize göre Anayasa’nın 159.maddesinde yapılan bu değişiklikler yargı bağımsızlığını ciddi şekilde zedeleyecek ve hatta tehdit edecek boyuttadır.
  • Önemli bir diğer husus, kurula atama yapma yetkisi bu kadar genişletilmiş Cumhurbaşkanlığı makamının siyasi bir aktör haline gelmesi tehlikesi ve buna bağlı olarak yıpranma olasılığının artmasıdır.       
  • Anayasa’nın 159.maddesinde yapılan değişiklikle, kurulun meslekten çıkarma kararlarının yargı denetimine tabi tutulmuş olması her ne kadar yerinde bir değişiklik ise de, eksik ve yetersizdir. Doğrusu kurulun disipline ilişkin tüm kararlarının yargı denetimine tabi tutulmasıdır.
  • Hakimlik ve savcılık meslekleri birbirlerinde farklı olan iki ayrı meslektir. Gerek buna, gerekse silahların eşitliği ilkesi gereğince, Yüksek Kurulun, kıta Avrupa’sındaki ve dünyanın diğer demokratik ülkelerindeki uygulamalara benzer biçimde Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak iki ayrı yapı üzerine kurulmamış olması da bizce isabetli olmamıştır.

 

16 Kasım 1937 tarihinde Cenevre’de imzalanan “Tedhişçiliğin Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme” hükmüne göre terör, bir devlete yönelik olarak toplumda korku yaratmak amacıyla gerçekleştirilen şiddet eylemleridir. Yine 1977 tarihli “Tedhişçiliğin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi” hükümlerine göre, özgürlükleri yasa dışı yollarla ortadan kaldıran veya sınırlandıran, bomba, roket, ateşli silah kullanılarak gerçekleştirilen her türlü eylem terör suçudur.   

Devlete karşı halk, halka karşı yine halk, tartışmaya karşı inanç birliği; her türden totalitarizmin programı budur. Bu programın amacı terörü, devletin, devletin meşru güçlerinin ve halkın karşısına koymak suretiyle hukuksuz ve kaotik bir toplum kurmaktır. Güvenlik hakkını, yaşama hakkını, iç barışın sürdürülmesini, sivil özgürlükleri, yani geleneksel hukukun meşru iktidara tahsis ettiği görev ve sınırların hepsini ortadan kaldırmak için teröristler, kitlelerin dinamizmine ve ilkel şiddete başvururlar. 

Batman Barosu önceki başkanlarından değerli meslektaşımız Sedat Özevin ile iki yurttaşımızın mayınlı terör saldırısı sonucu vefatı da dahil olmak üzere son günlerde yaşadıklarımız bunun somut göstergesi ve geçmişte yaşananların sadece bir çeşitlemesidir. Yapılmak istenen, hedeflenen son derece açıktır ve bu, halkı karşı karşıya getirmek, kardeşi kardeşe vurdurmaktır. Terör örgütü veya arka plan düşünceli ve provakatif amaçlı birileri bunu sağlamak için gerilim yaratmak ve bunu yaygınlaştırmak istiyor. Onun için bu oyuna gelmemek, gerilimi düşürmek, bunun için de herkesin, hepimizin sakin, soğukkanlı, sağduyulu olması gerekiyor.

Dahası terörü, kendilerine yol olarak seçenlere, yarattıkları korku ve uyguladıkları baskı ile kentlerde can ve mal güvenliğini ihlal etmek, çalışma hakkını engellemek suretiyle hak ve özgürlüklere müdahale edenlere, meşru dil ve yöntemleri kullanmak yerine şiddete başvuranlara karşı, Kürt olsun, Türk olsun, aynı ülkenin özgür ve eşit yurttaşları olan, birbirlerinin kültürel haklarına ve kimliklerine saygısı bulunan, bir arada ve özgürce yaşamak isteyen, aynı geleceği paylaşan herkesin, hepimizin açık tavır alması, silahlı eylemlerin, insan haklarına aykırı, demokrasi karşıtı anlayışların ve uygulamaların sona erdirilmesini talep etmesi gerekir.

Demokrasi sivil bir yönetim biçim olmakla, demokratik hukuk devletlerinde askerler sivilleri değil, siviller askerleri yönetir. Bu bağlamda askerlerin siyasi iktidara karşı tavır almak, muhalefet yapmak gibi bir hakları yoktur. Aksine sivil yönetimin kararlarına uymak, tercihlerine saygı duymak mecburiyetleri vardır.

Kuvvet Komutanları ve Genel Kurmay Başkanı dahil ordumuzun üst komuta kademesinin kimlerden oluşacağı hususu, yasa ve hukuk gereği doğrudan sivil yönetimin yetkisinde ve takdirinde olmakla, sivil yönetimin bu konuda yaptığı veya yapacağı tercihe saygı duymak, hem demokrasinin ve hem de hukukun gereğidir.
    
Bununla birlikte, henüz haklarında verilmiş ve kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı olmayan ve o nedenle de “masumiyet karinesi” gereği masum sayılmaları gereken kimi askerlerin, yıllarca emek verdikleri, ülke savunması için yaşamlarını ortaya koydukları mesleklerinden ve mesleki yönden yükselme ve kariyer yapma hedeflerinden henüz daha iddia aşamasındaki bir dava veya soruşturma nedeniyle alıkonulmuş olmaları yargı eliyle değil, siyaset eliyle cezalandırma anlamına gelir ki, bu, hukukun en temel ilkelerinden olan masumiyet karinesi ilkesine açıkça aykırıdır.

Bu konuda yargının siyasallaşması anlamına gelmekle endişe verici bir diğer husus da, eğer zaman yönünden talihsiz bir rastlantı değil ise, Yüksek Askeri Şura toplantısının hemen öncesinde kimi askerlerle ilgili olarak verilen yakalama kararları ve başlatılan soruşturmalardır. Bununla birlikte sevindirici olan husus, yargının yapılan itirazlar üzerine hukuken son derece tartışmalı olan bu uygulamasını hukukun öngördüğü usuller çerçevesinde düzeltmiş olmasıdır.           

Bu çerçevede işaret etmek gerekir ki, yargının da, askerin de siyasetle işi ve ilişkisi olamaz, olmamalıdır. Her ikisi de tarafsız olmak durumunda ve zorundadır. Bütün bu ilkelere, kurallara ve hassasiyetlere en az yargı ve asker kadar, siyaset kurumu da dikkat etmek, özen göstermek zorundadır.

Barışın, güvenin, istikrarın, özgürlüğün ve demokrasinin yegane güvencesi hukuk olmakla, hepimizin en temel görevi hukuka bağlı kalmak, hukuku devletin, partinin, her türlü erkin üzerine çıkarmaktır.    

Birliğimizin 41. kuruluş yılını kutladığımız bu anlamlı ve özel günde Avukatlar, Barolar ve Barolar Birliği olarak en büyük görevimizin böyle bir Türkiye’nin inşasına katkı yapmak olduğunu özellikle vurgular, tüm Türkiye’ye sevgi ve saygılar sunarız.

Türkiye Barolar Birliği
 

 

Fotoğraflar

 


Fotoğraf 1

Fotoğraf 2

Fotoğraf 3

Fotoğraf 4

Fotoğraf 5

Fotoğraf 6

Fotoğraf 7