BASIN AÇIKLAMASI


Savunma mesleğinin özgürce, her türlü etki ve baskıdan uzak olarak yapılabilmesi, bizzat savunma hakkının ve hak arama özgürlüğünün kendisi için vazgeçilmez değerdedir. Zira temel bir insan hakkı olan savunma, gerek bireyler, gerekse toplumun bütünü için temel ve ortak güvence olmasının yanı sıra, yargılama faaliyetini demokratikleştiren, hukuk güvenliğini sağlayan asli bir unsurdur.

Diğer taraftan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Anayasamızın 36.maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı bağlamında herkes, davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına, savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara, kendisini bir müdafii aracılığıyla savunmak hakkına sahiptir.

Gerek buna, gerekse ülkemizin de taraf olduğu Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler/Havana Kuralları’nın 16/a-c maddesi hükmüne göre hükümetler, yargı organları ve diğer kamu kurum ve kuruluşları avukatların; “hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini, kabul görmüş meslek ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka bir yaptırımla sıkıntı çekmemelerini ve tehditle karşılaşmamalarını sağlamakla yükümlüdürler.”

Hal böyle iken kamuoyunda “Balyoz Davası” olarak bilinen ve Özel Yetkili İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2010/283 esasında kayıtlı olan davada savunma görevini yapan avukatlar, mahkemenin savunma hakkına, adil yargılanma ilkesine, az yukarıda içeriğine değinilen  Havana Kuralları’nın 16/a-c maddesi hükmüne aykırı uygulamalarda bulunduğunu ileri sürmek suretiyle savunma görevlerini yapamayacak duruma geldikleri gerekçesiyle duruşma salonunu terk etmişler ve bu durumu bağlı oldukları İstanbul Barosu Yönetimine bildirmek suretiyle yardım talebinde bulunmuşlardır.

Avukatların bu talebi üzerine İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetimi Avukatlık Kanunu’nun 76, 95 ve 97. maddelerinin kendisine verdiği görev ve yetkinin gereği olarak Özel Yetkili İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2010/283 esasında kayıtlı olan davanın 6 Nisan 2012 tarihli oturumuna katılarak mahkemeden adil yargılanma ve savunma haklarına saygılı olmasını talep etmiştir.

İstanbul Barosu Başkan ve Yönetiminin bu talebi mahkemece “adil yargılanmayı etkileme suçuna teşebbüs” olarak nitelenmek suretiyle suç duyurusunda bulunulmuş ve bunun üzerine Silivri Cumhuriyet Savcılığı tarafından İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 145.maddesi hükmü gereğince ve şüpheli sıfatıyla ifade ve sorguya çağrılmışlardır.

Diğer yandan her halde, İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri haklarında soruşturma açılması mutlaka Avukatlık Kanunu’nun 58/1. maddesi hükmü gereğince ancak Adalet Bakanlığı’nın izni ile mümkündür.

O nedenle Silivri Cumhuriyet Savcılığı’nın bu izni almadan İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyelerini Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 145.maddesi hükmü gereğince ve şüpheli sıfatıyla ifade ve sorguya çağırması Avukatlık Kanunu’nun 58/1. maddesi hükmüne aykırıdır.

Açıklanan bütün bu nedenler ile İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri hakkında yürütülen ceza soruşturmasının ve Adalet Bakanlığından izin alınmadan kendilerinin şüpheli sıfatıyla ifade ve sorguya çağrılmalarının usul ve yasaya aykırı olduğu hususunu kamuoyu ile paylaşır, gerek bu aşamada, gerekse sürecin daha sonraki aşamalarında Türkiye Barolar Birliği olarak İstanbul Barosu Başkanı ile Yönetim Kurulu’nun yanında olduğumuzu ve olacağımızı kamuoyuna saygı ile duyururuz.


TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ YÖNETİM KURULU