Anasayfa
Başkan'ın Mesajı
Baro Levhası
Barodan Haberler
Baro Etkinlikleri
Baro Komisyonları
Delegeler
Türkiye Barolar Birliği
Bilgi Ekleme Düzenleme
Baro Başkanı Av. Mehmet Görgeç 2003-2004 Adli Yıl Açılış Konuşması

Sayın konuklar;

21. yüzyılda bilim ve teknolojinin vardığı nokta, küreselleşmeyi ve buna bağlı olarak değişik coğrafyalardan insanları birbirlerine yakınlaştırmıştır. İnsanlar yakınlaştıkça düşünceler de yakınlaşır. Yakınlaşan düşüncelerde etkileşim ve ortak paydalara varmak kaçınılmazdır.

Yüzyılımızda hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü; bireyin huzur ve refahı; özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı bir yaşam ve yönetim biçiminin gerçekleştirilmesi medeni ve hür dünya insanının ortak paydası olmuştur.

Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak uluslar arası örgütler ve sivil toplum kuruluşları bir ülkenin ulusal hukukunu bu anlamda sorgulamaya ve biçimlendirmeye başlamışlardır.

Ülkemizin de taraf olduğu uluslar arası hukuki metinler, iç hukukun bir parçası haline gelmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi uluslar arası hukuki mekanizmalar aldıkları kararlarla bir ülkenin iç hukukunu denetleyebilmekte ve ortaya koymuş oldukları kıstaslarla iç hukukun şekillenmesini sağlamaktadır.

Başka bir deyişle iç hukuktan evrensel hukuka varılmakta ve evrensel hukuk normları ile ulusal hukuklar şekillenmektedir.

Bilindiği üzere, Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinde, Anayasamızda ve çeşitli kanunlarda bir takım değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerden ne amaçlandığı, bu amacı yerine getirirken nasıl bir sistematik uygulandığı ve varılan sonucun demokratik bir hukuk devletine varmayı sağlayıp sağlamayacağını tartışmak gerekir.

Kanaatimce, yapılan değişiklikler Milli Güvenlik Konseyinin 1982 tarihli Anayasanın ruhunu değiştirmeye yetmemiş; “hakların asıl, sınırlamaların ise istisna” olduğu temel kuralın, tersyüz edildiği biçimi ile, Anayasanın genel çerçevesinde ne yazık ki halen varlığını koruduğu görülmektedir. Bu durum, Anayasanın bütününde kendisini ortaya koymakla beraber, asıl olarak haklar ve özgürlüklerin sınırlarını belirten 13. maddede yapılanmaktadır.

Anayasanın 13. maddesi ve “temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması” başlığı ile getirilen yeni düzenlemeler AİHS’ nde belirtilen sınırlama ölçütlerine biçimsel olarak uygundur. Ancak, yine de sözleşmenin, haklar ve özgürlüklerin yaşam bulması anlamında Anayasadan daha özgürlükçü bir alan tanıdığını ifade etmek gerekir. 13. madde içindeki genel sınırlama ölçütleri, temel hak ve özgürlüklerle ilgili maddelerde yinelendiği gibi ayrıca özel sınırlama nedenleri öngörülmekte, bununla da kalmayıp hak ve özgürlüklerin ihlal edilmiş sayılmayacağı “istisnalar” konmaktadır.

“Kişi özgürlüğü ve güvenliği” başlığı altında yapılan değişiklikler neticesinde gözaltı sürelerinin olağanüstü ve savaş hali dışında 4 günle sınırlandırılmış olması olumlu bir gelişmedir. Ancak gözaltı sürelerinin sınırlandırılmasının yanında diğer değişikliklerin, DGM görev alanına giren suçlardan yakalananlar bakımından savunma hakkını tam anlamıyla gerçekleştirmeye yeterli düzenlemeler olduğunu söylemek mümkün değildir.

Kişilerin, toplanma ve ifade özgürlüklerini kullandıkları alanları düzenleyen Anayasanın 34. maddesi ve 2911 sayılı yasada yapılan bazı iyileştirmeler, hakkın kullanımının önündeki, denetime tabi tutma ve yasaklama anlayışında değişiklik yaratmamıştır.

Dernekler Yasasının, özellikle yabancı kurumlarla işbirliğine ilişkin düzenlemelerindeki değişiklikler genel olarak olumlu bulunmuş ise de, yasanın , “sınırlayıcı”, “yasakçı”, “kuşkucu” geriye götürücü, hükümleri Anayasanın 33. maddesi ile düzenlenen “dernek kurma hakkı” nın özünü zedelemeye devam etmektedir.

Siyasi haklar ve ödevler başlığı altında incelenen seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakları ile siyasi parti kurma özgürlüğüne ilişkin değişiklikler, genel olarak olumluluklar içermekle birlikte bu yasalarda yapılan değişikliklerinde bütünsel bir bakış açısıyla yapılmadığı ve sadece günün koşullarına göre gereksinim duyulan maddelerde değişiklik yoluna gidildiği saptanmıştır.

Basın Yasası ve RTÜK Yasasında yapılan değişiklikler de Anayasanın 25 ve 26. maddelerinde düzenlenen düşünce özgürlüğü ile 28 ve 29. maddelerde belirtilen basın özgürlüğünü sağlamaya yönelik bir anlayışı yansıtmamaktadır.

Değerlendirilen değişiklikler, insan haklarına dayalı bir yönetim biçiminin altyapısını oluşturma ve günlük yaşamı buna uygun düzenleme iradesini yansıtmamaktadır. Anayasa ve yasa değişikliklerine ilişkin çabalar, Avrupa Birliğine uyum sürecinde “İnsan Hakları Karnesinin” düzeltilmesi amacıyla verilen “ödevlerin” yapılması çabasından ibaret görülmüştür.

Bu nedenle, aynı yasaların tekrar tekrar ele alınması ve değiştirilmesi sonucunu doğuran eklektik bir bakış açısı yerine, gerçek gereksinimleri hedefleyen, herkes tarafından anlaşılacak oranda açık, hukuk devleti ilkesini karşılayacak yeterlilikte, sürekliliği sağlayacak nitelikte ve bütünsel değişiklikleri içeren bir bakış açısıyla yeni bir anayasa çalışması yapılmalı ve yasalarda bu yaklaşımla yeniden düzenlenmelidir. Demokratik, özgürlükçü ve insan haklarına dayalı bir hukuk devletinin gereği budur.

Sayın konuklar;

Bilindiği üzere Ceza Kanunu tasarısı TBMM Adalet Komisyonu’ nda bulunmaktadır.

Bu tasarıya katkı sağlama noktasında Adalet Bakanlığı tüm barolara olduğu gibi Malatya Barosu’ na da Meclis gündeminde bulunan Ceza Yasa Tasarısını göndermiştir.

Çok ayrıntılı bir inceleme yapma olanağımız olmamakla birlikte özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda tasarının mevcut Türk Ceza Kanunu’ nun gerisinde kaldığını ve sistematiğinin de doğru olmadığını söyleyebiliriz.

Değerli konuklar. Ülkemiz hukuk alanında maalesef beklenen gerekli gelişmeleri henüz tam anlamıyla yapabilmiş değildir. Dünyadaki ve ülkemizdeki gelişmelere paralel olarak hukuk alanında bazı ülkelerin çok gerisinde olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. İleri medeni ülkelerin birçoğunda “Hukuk Devleti İlkesi” gerçekleştirilmiş, hatta hukuk devleti ilkesinin merkezinde bireyin değil devletin bulunduğu belirtilerek, esas olanın “hukukun üstünlüğü” ilkesinin egemen olması hedeflenmiştir.

Bu gelişmeler karşısında ülkemizin halen bir kanun devleti konumunda olduğunu hatta bunu dahi başaramadığını söyleyebiliriz. Zira ülkemizde yakın tarihe kadar bazı kanunların siyasi konjonktüre göre yorumlanıp uygulandığını biliyoruz. TCK. 312 vb. bunun tipik örnekliğini teşkil etmektedir.

Bilindiği üzere Ceza Kanunu Tasarısı TBMM Komisyonlarında bulunmaktadır. Hazırlıklarına daha önce başlanmış olan tasarı 2000 ve 2003 yıllarında yeniden gözden geçirilmiş ise de esas itibarıyla bazı küçük değişiklikler hariç 1997 yılının tasarısıdır. 28 Şubat süreci olarak bilinen 1997 yılının olağanüstü şartlarını taşıyan tasarı yürürlükteki kanuna göre daha geri anlayışın ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Toplumun yaşadığı son olağanüstü şartların yarattığı baskıcı bir atmosferde gerçekleştirilen söz konusu ön tasarıda yürürlükteki kanunda yer alan baskıcı ve ayrılıkçı hükümlerin kaldırılması şöyle dursun, tam aksine bu tür hükümlerin daha çarpıcı hale getirilmesi ve bunlara yenilerinin eklenmesi kaçınılmazdı. Nitekim ön tasarı gerek genel kısmında gerekse özel kısmında yer alan çeşitli düzenlemeler baskıcı bir devlet anlayışını yansıtmaktadır.

Tasarı bu haliyle kanunlaşırsa, böyle bir kanunun ülke insanının 21. yy. dan geleceğe taşıması mümkün değildir.

Örneğin, ceza hukukundaki yeni gelişmeler, bir kişiye ceza vermek için dış dünyada bir değişikliğin olması gereğine vurgu yaparken tasarı muhtemel faillerin aralarındaki anlaşmayı dahi cezalandırmaktadır.

Yürürlükteki yasanın 146. maddesinde bulunan cebir unsuru tasarının 363. maddesi ile kaldırılmış ve müeyyide olarak da müebbet hapis cezasını öngörmüştür. Cebir unsurunun yasadan çıkarılmasıyla artık ülkemizde basit bir protesto eylemine katılarak slogan atan her hangi bir kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılabilecektir.

Tasarı ile; yeni suç tipleri ihdas edilmekte ve cezalar ağırlaştırılmakta, metruk kanunlar canlandırılmakta , suç işleme niyeti cezalandırılmakta, sivil inisiyatif ortadan kaldırılmakta ve tek tip eğitim zorlanmaktadır. Malatya Barosu olarak bu tasarıyı bu haliyle kabul etmemiz mümkün değildir.

Bu nedenle tasarı baştan sona gözden geçirilmeli, temel hak ve hürriyetleri, özellikle ifade hürriyetini sınırlayıp özünü zedeleyen maddeler kaldırılmalı ve gerekli düzeltmeler yapıldıktan sonra kanunlaşmalıdır. Eğer bu düzeltmeler mümkün olmayacak ise kesinlikle gündemden kaldırılmalıdır.

Sayın konuklar;

Bir ülkede yargının hızlı, sağlıklı ve kendisinden şüphe duyulamayacak tarzda işlemesi hukuk devletinin güvencesidir. Ancak bir devletin de hukuk devleti olabilmesinin ön şartı, yargının bağımsızlığıdır. Yargının bağımsızlığı da sadece hukukçuların değil herkesin problemi olmalıdır. Yargının sıkıntılarını gidermeden ve yargıya işlerlik kazandırmadan insan hakları sadece yasalarda yazılı kalır ve toplum özgürleşemez, ülkede demokratikleşemez.

İnsan hakları ve özgürlüklerin ulusal bir sorun olmaktan çıktığı ve evrensel bir anlam ve içerik kazandığı ve geciken adaletin adaletsizlik sayıldığı günümüzde ülkemizde artık uygar dünyanın gerisinde kalamaz. Eğer yargı bu sürecin gerisinde kalırsa, bazen medya, bazen de mafya insanları savcıdan önce sorgular, hakimden önce yargılar ve mahkum eder. Böylece sistemsizlik sistem haline gelir ve yargının yerine mağdurlar, başka illegal yollara başvurarak hak aramaya başlarlar ve böylece düzensizliğin yaygınlaştığı yerlerde devletin varlığından söz edilemez.

Öyleyse siyasi iktidara karşı bağımsızlığın dışında yargının üzerindeki tüm baskılar kaldırılmalı ve yargıç bağımsızlığı tam manasıyla tesisi için herkes üzerine düşen bedeli ödemelidir. Çünkü adalet gökten zembille inmez. Zira adalete hepimizin ihtiyacı vardır. 1. Kant bu konuda şöyle diyor: “Hiçbir şey bizi adaletsizlikten daha fazla incitmez. Çekmek zorunda kaldığımız diğer her türlü kötülükler, onunla kıyaslandığında bir hiçtir.” O insanın tüm yaşamının ve faaliyetlerinin anlamını adalete erişmeye bağlıyordu. Ve ona göre; eğer adalet kaybolursa insan yaşamının hiçbir değeri kalmaz.

İşte hepimiz için gerekli olan adalet için yargının bağımsızlığı mutlak manada sağlanmalıdır.

Zabıta üzerindeki savcıların denetim ve yetkileri arttırılmalıdır.

Basın yasasındaki mevcut hükümlere işlerlik kazandırılmalı ve basının yargıyı etkilemesini engelleyici diğer yasal düzenlemelerde getirilmelidir.

Yargı erkinin başka kurum ve kuruluşların etkisinden uzaklaştırılacak her türlü fiziki maddi donanım ve sosyal güvence temin edilmelidir.

Yargıtay’ ın bir içtihat mahkemesi olarak görevini yapabilmesi için iş yükü hafifletilmelidir ve adil yargılamaya ilişkin toplum varolan kuşkuları gidermek için Bölge İdare Mahkemeleri’ nin bulunduğu yargı merkezlerinde İstinaf Mahkemeleri kurulmalıdır.

Meslekte uzlaşma sağlanmalı, atama ve yetkilerin belirlenmesinde bu uzmanlaşma dikkate alınmalıdır. Bunun için kurulun Aile, Çocuk ve Trafik Mahkemeleri yaygınlaştırılmalı, adli kolluk ve adli tebligat müesseseleri mutlaka kurulmalıdır.

Bu konuda bütçenin yetersizliği mazeretine sığınılmamalıdır. Çünkü “Adalet hizmetinde tasarruf olmaz”.

Avukatlık müessesesinin de yargılama ve faaliyetlerini olmazsa olmaz kurumu olduğu dikkate alınarak avukatlarımızın mesleki problemleri çözülmeli ve avukatlık mesleğinin batı standartlarına uygun icrası için gerekli düzenlemeler yapılarak sav, savunma ve hüküm üçlüsünün sağlıklı ve iyi şartlarda çalışması sağlanmalıdır.

Sonuç olarak, her yönüyle bağımsız ve güçlü bir yargı olmalıdır. Ünlü filozof Pascal’ ın da ifade ettiği üzere; “Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet de zalimdir”.

 
E-mail atmak için tıklayın