| Sayın konuklar;
21. yüzyılda bilim ve teknolojinin vardığı nokta, küreselleşmeyi
ve buna bağlı olarak değişik coğrafyalardan insanları birbirlerine
yakınlaştırmıştır. İnsanlar yakınlaştıkça düşünceler de yakınlaşır.
Yakınlaşan düşüncelerde etkileşim ve ortak paydalara varmak kaçınılmazdır.
Yüzyılımızda hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü; bireyin huzur
ve refahı; özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı bir yaşam ve yönetim
biçiminin gerçekleştirilmesi medeni ve hür dünya insanının ortak
paydası olmuştur.
Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak uluslar arası örgütler ve sivil
toplum kuruluşları bir ülkenin ulusal hukukunu bu anlamda sorgulamaya
ve biçimlendirmeye başlamışlardır.
Ülkemizin de taraf olduğu uluslar arası hukuki metinler, iç hukukun
bir parçası haline gelmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi uluslar arası hukuki mekanizmalar
aldıkları kararlarla bir ülkenin iç hukukunu denetleyebilmekte ve
ortaya koymuş oldukları kıstaslarla iç hukukun şekillenmesini sağlamaktadır.
Başka bir deyişle iç hukuktan evrensel hukuka varılmakta ve evrensel
hukuk normları ile ulusal hukuklar şekillenmektedir.
Bilindiği üzere, Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinde, Anayasamızda
ve çeşitli kanunlarda bir takım değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerden
ne amaçlandığı, bu amacı yerine getirirken nasıl bir sistematik
uygulandığı ve varılan sonucun demokratik bir hukuk devletine varmayı
sağlayıp sağlamayacağını tartışmak gerekir.
Kanaatimce, yapılan değişiklikler Milli Güvenlik Konseyinin 1982
tarihli Anayasanın ruhunu değiştirmeye yetmemiş; “hakların
asıl, sınırlamaların ise istisna” olduğu temel kuralın,
tersyüz edildiği biçimi ile, Anayasanın genel çerçevesinde ne yazık
ki halen varlığını koruduğu görülmektedir. Bu durum, Anayasanın
bütününde kendisini ortaya koymakla beraber, asıl olarak haklar
ve özgürlüklerin sınırlarını belirten 13. maddede yapılanmaktadır.
Anayasanın 13. maddesi ve “temel hak ve özgürlüklerin
sınırlanması” başlığı ile getirilen yeni düzenlemeler AİHS’
nde belirtilen sınırlama ölçütlerine biçimsel olarak uygundur. Ancak,
yine de sözleşmenin, haklar ve özgürlüklerin yaşam bulması anlamında
Anayasadan daha özgürlükçü bir alan tanıdığını ifade etmek gerekir.
13. madde içindeki genel sınırlama ölçütleri, temel hak ve özgürlüklerle
ilgili maddelerde yinelendiği gibi ayrıca özel sınırlama nedenleri
öngörülmekte, bununla da kalmayıp hak ve özgürlüklerin ihlal edilmiş
sayılmayacağı “istisnalar” konmaktadır.
“Kişi özgürlüğü ve güvenliği” başlığı altında
yapılan değişiklikler neticesinde gözaltı sürelerinin olağanüstü
ve savaş hali dışında 4 günle sınırlandırılmış olması olumlu bir
gelişmedir. Ancak gözaltı sürelerinin sınırlandırılmasının yanında
diğer değişikliklerin, DGM görev alanına giren suçlardan yakalananlar
bakımından savunma hakkını tam anlamıyla gerçekleştirmeye yeterli
düzenlemeler olduğunu söylemek mümkün değildir.
Kişilerin, toplanma ve ifade özgürlüklerini kullandıkları alanları
düzenleyen Anayasanın 34. maddesi ve 2911 sayılı yasada yapılan
bazı iyileştirmeler, hakkın kullanımının önündeki, denetime
tabi tutma ve yasaklama anlayışında değişiklik yaratmamıştır.
Dernekler Yasasının, özellikle yabancı kurumlarla işbirliğine
ilişkin düzenlemelerindeki değişiklikler genel olarak olumlu bulunmuş
ise de, yasanın , “sınırlayıcı”, “yasakçı”, “kuşkucu” geriye
götürücü, hükümleri Anayasanın 33. maddesi ile düzenlenen
“dernek kurma hakkı” nın özünü zedelemeye devam
etmektedir.
Siyasi haklar ve ödevler başlığı altında incelenen seçme, seçilme
ve siyasi faaliyette bulunma hakları ile siyasi parti kurma özgürlüğüne
ilişkin değişiklikler, genel olarak olumluluklar içermekle birlikte
bu yasalarda yapılan değişikliklerinde bütünsel bir bakış açısıyla
yapılmadığı ve sadece günün koşullarına göre gereksinim duyulan
maddelerde değişiklik yoluna gidildiği saptanmıştır.
Basın Yasası ve RTÜK Yasasında yapılan değişiklikler de Anayasanın
25 ve 26. maddelerinde düzenlenen düşünce özgürlüğü
ile 28 ve 29. maddelerde belirtilen basın özgürlüğünü
sağlamaya yönelik bir anlayışı yansıtmamaktadır.
Değerlendirilen değişiklikler, insan haklarına dayalı bir yönetim
biçiminin altyapısını oluşturma ve günlük yaşamı buna uygun düzenleme
iradesini yansıtmamaktadır. Anayasa ve yasa değişikliklerine ilişkin
çabalar, Avrupa Birliğine uyum sürecinde “İnsan Hakları
Karnesinin” düzeltilmesi amacıyla verilen “ödevlerin”
yapılması çabasından ibaret görülmüştür.
Bu nedenle, aynı yasaların tekrar tekrar ele alınması ve değiştirilmesi
sonucunu doğuran eklektik bir bakış açısı yerine, gerçek gereksinimleri
hedefleyen, herkes tarafından anlaşılacak oranda açık, hukuk devleti
ilkesini karşılayacak yeterlilikte, sürekliliği sağlayacak nitelikte
ve bütünsel değişiklikleri içeren bir bakış açısıyla yeni bir anayasa
çalışması yapılmalı ve yasalarda bu yaklaşımla yeniden düzenlenmelidir.
Demokratik, özgürlükçü ve insan haklarına dayalı bir hukuk devletinin
gereği budur.
Sayın konuklar;
Bilindiği üzere Ceza Kanunu tasarısı TBMM Adalet Komisyonu’ nda
bulunmaktadır.
Bu tasarıya katkı sağlama noktasında Adalet Bakanlığı tüm barolara
olduğu gibi Malatya Barosu’ na da Meclis gündeminde bulunan Ceza
Yasa Tasarısını göndermiştir.
Çok ayrıntılı bir inceleme yapma olanağımız olmamakla birlikte
özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda tasarının mevcut
Türk Ceza Kanunu’ nun gerisinde kaldığını ve sistematiğinin de doğru
olmadığını söyleyebiliriz.
Değerli konuklar. Ülkemiz hukuk alanında maalesef beklenen gerekli
gelişmeleri henüz tam anlamıyla yapabilmiş değildir. Dünyadaki ve
ülkemizdeki gelişmelere paralel olarak hukuk alanında bazı ülkelerin
çok gerisinde olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. İleri medeni
ülkelerin birçoğunda “Hukuk Devleti İlkesi” gerçekleştirilmiş,
hatta hukuk devleti ilkesinin merkezinde bireyin değil devletin
bulunduğu belirtilerek, esas olanın “hukukun üstünlüğü”
ilkesinin egemen olması hedeflenmiştir.
Bu gelişmeler karşısında ülkemizin halen bir kanun devleti
konumunda olduğunu hatta bunu dahi başaramadığını söyleyebiliriz.
Zira ülkemizde yakın tarihe kadar bazı kanunların siyasi konjonktüre
göre yorumlanıp uygulandığını biliyoruz. TCK. 312 vb. bunun tipik
örnekliğini teşkil etmektedir.
Bilindiği üzere Ceza Kanunu Tasarısı TBMM Komisyonlarında bulunmaktadır.
Hazırlıklarına daha önce başlanmış olan tasarı 2000 ve 2003 yıllarında
yeniden gözden geçirilmiş ise de esas itibarıyla bazı küçük değişiklikler
hariç 1997 yılının tasarısıdır. 28 Şubat süreci olarak bilinen 1997
yılının olağanüstü şartlarını taşıyan tasarı yürürlükteki kanuna
göre daha geri anlayışın ürünü olduğunu söyleyebiliriz.
Toplumun yaşadığı son olağanüstü şartların yarattığı baskıcı bir
atmosferde gerçekleştirilen söz konusu ön tasarıda yürürlükteki
kanunda yer alan baskıcı ve ayrılıkçı hükümlerin kaldırılması şöyle
dursun, tam aksine bu tür hükümlerin daha çarpıcı hale getirilmesi
ve bunlara yenilerinin eklenmesi kaçınılmazdı. Nitekim ön tasarı
gerek genel kısmında gerekse özel kısmında yer alan çeşitli düzenlemeler
baskıcı bir devlet anlayışını yansıtmaktadır.
Tasarı bu haliyle kanunlaşırsa, böyle bir kanunun ülke
insanının 21. yy. dan geleceğe taşıması mümkün değildir.
Örneğin, ceza hukukundaki yeni gelişmeler, bir kişiye ceza vermek
için dış dünyada bir değişikliğin olması gereğine vurgu yaparken
tasarı muhtemel faillerin aralarındaki anlaşmayı dahi cezalandırmaktadır.
Yürürlükteki yasanın 146. maddesinde bulunan cebir unsuru tasarının
363. maddesi ile kaldırılmış ve müeyyide olarak da müebbet hapis
cezasını öngörmüştür. Cebir unsurunun yasadan çıkarılmasıyla artık
ülkemizde basit bir protesto eylemine katılarak slogan atan her
hangi bir kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılabilecektir.
Tasarı ile; yeni suç tipleri ihdas edilmekte ve cezalar ağırlaştırılmakta,
metruk kanunlar canlandırılmakta , suç işleme niyeti cezalandırılmakta,
sivil inisiyatif ortadan kaldırılmakta ve tek tip eğitim zorlanmaktadır.
Malatya Barosu olarak bu tasarıyı bu haliyle kabul etmemiz mümkün
değildir.
Bu nedenle tasarı baştan sona gözden geçirilmeli, temel hak ve
hürriyetleri, özellikle ifade hürriyetini sınırlayıp özünü zedeleyen
maddeler kaldırılmalı ve gerekli düzeltmeler yapıldıktan sonra kanunlaşmalıdır.
Eğer bu düzeltmeler mümkün olmayacak ise kesinlikle gündemden kaldırılmalıdır.
Sayın konuklar;
Bir ülkede yargının hızlı, sağlıklı ve kendisinden şüphe duyulamayacak
tarzda işlemesi hukuk devletinin güvencesidir. Ancak bir devletin
de hukuk devleti olabilmesinin ön şartı, yargının bağımsızlığıdır.
Yargının bağımsızlığı da sadece hukukçuların değil herkesin problemi
olmalıdır. Yargının sıkıntılarını gidermeden ve yargıya işlerlik
kazandırmadan insan hakları sadece yasalarda yazılı kalır ve toplum
özgürleşemez, ülkede demokratikleşemez.
İnsan hakları ve özgürlüklerin ulusal bir sorun olmaktan çıktığı
ve evrensel bir anlam ve içerik kazandığı ve geciken adaletin
adaletsizlik sayıldığı günümüzde ülkemizde artık uygar
dünyanın gerisinde kalamaz. Eğer yargı bu sürecin gerisinde kalırsa,
bazen medya, bazen de mafya insanları savcıdan önce sorgular, hakimden
önce yargılar ve mahkum eder. Böylece sistemsizlik sistem haline
gelir ve yargının yerine mağdurlar, başka illegal yollara başvurarak
hak aramaya başlarlar ve böylece düzensizliğin yaygınlaştığı yerlerde
devletin varlığından söz edilemez.
Öyleyse siyasi iktidara karşı bağımsızlığın dışında yargının üzerindeki
tüm baskılar kaldırılmalı ve yargıç bağımsızlığı tam manasıyla tesisi
için herkes üzerine düşen bedeli ödemelidir. Çünkü adalet gökten
zembille inmez. Zira adalete hepimizin ihtiyacı vardır. 1. Kant
bu konuda şöyle diyor: “Hiçbir şey bizi adaletsizlikten
daha fazla incitmez. Çekmek zorunda kaldığımız diğer her türlü kötülükler,
onunla kıyaslandığında bir hiçtir.” O insanın tüm yaşamının
ve faaliyetlerinin anlamını adalete erişmeye bağlıyordu. Ve ona
göre; eğer adalet kaybolursa insan yaşamının hiçbir değeri
kalmaz.
İşte hepimiz için gerekli olan adalet için yargının bağımsızlığı
mutlak manada sağlanmalıdır.
Zabıta üzerindeki savcıların denetim ve yetkileri arttırılmalıdır.
Basın yasasındaki mevcut hükümlere işlerlik kazandırılmalı ve
basının yargıyı etkilemesini engelleyici diğer yasal düzenlemelerde
getirilmelidir.
Yargı erkinin başka kurum ve kuruluşların etkisinden uzaklaştırılacak
her türlü fiziki maddi donanım ve sosyal güvence temin edilmelidir.
Yargıtay’ ın bir içtihat mahkemesi olarak görevini yapabilmesi
için iş yükü hafifletilmelidir ve adil yargılamaya ilişkin toplum
varolan kuşkuları gidermek için Bölge İdare Mahkemeleri’ nin bulunduğu
yargı merkezlerinde İstinaf Mahkemeleri kurulmalıdır.
Meslekte uzlaşma sağlanmalı, atama ve yetkilerin belirlenmesinde
bu uzmanlaşma dikkate alınmalıdır. Bunun için kurulun Aile, Çocuk
ve Trafik Mahkemeleri yaygınlaştırılmalı, adli kolluk ve adli tebligat
müesseseleri mutlaka kurulmalıdır.
Bu konuda bütçenin yetersizliği mazeretine sığınılmamalıdır. Çünkü
“Adalet hizmetinde tasarruf olmaz”.
Avukatlık müessesesinin de yargılama ve faaliyetlerini olmazsa
olmaz kurumu olduğu dikkate alınarak avukatlarımızın mesleki problemleri
çözülmeli ve avukatlık mesleğinin batı standartlarına uygun icrası
için gerekli düzenlemeler yapılarak sav, savunma ve hüküm üçlüsünün
sağlıklı ve iyi şartlarda çalışması sağlanmalıdır.
Sonuç olarak, her yönüyle bağımsız ve güçlü bir yargı olmalıdır.
Ünlü filozof Pascal’ ın da ifade ettiği üzere; “Kuvvete
dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet de zalimdir”. |