15 HAZİRAN 2004 SALI GÜNLÜ GAZETELERDEN

YARGI HABERLERİ

Gözaltında garip ölüm

Yasak olmasına rağmen 16 yaşında nezarethaneye konulan Özgür Ünal'ın ölümü, soru işaretleri bıraktı. Ünal'ın düz duvara battaniye şeridine asılarak tırmandığı açıklanmıştı

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara/MİLLİYET

Balıkesir Edremit'te 2 kadını taciz ettiği gerekçesiyle 2001'de gözaltına alındığı karakolda, battaniyenin şeridiyle canına kıydığı açıklanan Özgür Ünal'ın (16) ölümünün üzerindeki sır perdesi hâlâ aralanmadı.
Ünal, 18 yaşından küçüklerin nezarethaneye konulması yasak olmasına rağmen nezarethaneye konuldu. 11.30'da ailesine, "Ünal'ın, battaniyenin şeridini sökerek kendisini taşıyacak biçimde düğümlediği, bunu, tırmanma imkânı bulunmayan nezarethanenin kalorifer borusuna astığı, düz duvara battaniye şeridine asılarak tırmandığı ve canına kıydığı" söylendi. "İşkence" soruşturmasını takipsizlikle sonuçlandıran savcılık, 7 polis hakkında sadece Ünal'ın nüfus cüzdanında tahribat yaptıkları gerekçesiyle Edremit'te dava açtı. Emniyet amiri Ali Rıza Topçu hakkında da aynı suçlamayla dava açıldı.

'Morluklar var'
Baba Osman Ünal, İzmir Barosu İşkenceyi Önleme Komitesi'nden yardım istedi.
Avukat Nalan Erkem, davada, Bursa Adli Tıp'ın otopsi raporunda "Ünal'ın vücudunda morluklar olduğunu belirttiğini, ancak bunun nedenini açıklamadığını, battaniye şeridini sökerken diş ve tırnağında kıl tüy bulunup bulunmadığını kontrol etmediğini" bildirdi. Ünal, işkencenin sabit olduğunu kaydederek, suçun "işkenceyle ölüme sebebiyet verme" olarak değiştirilmesini talep etti. Mahkeme ancak 1.5 yıl sonra talebi kabul ederek dosyayı Burhaniye'ye gönderdi. Bu sürede Topçu para cezasına mahkûm edildi ve cezası ertelendi.
Burhaniye Ağır Ceza Mahkemesi de, duruşma bile yapmadan dosyayı İstanbul Adli Tıp'a gönderdi. Mahkeme Erkem'in ısrarı sonucu da, belirtilen soruları Bursa Adli Tıp'a yöneltti.
Ancak 2 aydır hâlâ yanıt verilmedi. Sadece nezarethane görevlisi Ekrem Çırakoğlu, "Ünal'ı kontrol etmediği" gerekçesiyle görevden alındı.

------------------------------------------------------------------------------------------------------

Sorguda gözbağı kullanılmayacak!

TOLGA ŞARDAN Ankara/MİLLİYET

Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi (AİÖK), Türk emniyetinden işkence ve kötü muamele iddialarının etkisiz hale getirilmesi için "gözü bağlı" sorgu yapılmamasını, gözaltına alınan şüpheli ve sanıklara haklarının hatırlatılmasını istedi.
AİÖK, Eylül 2003 ve Mart 2004'te Türkiye'ye yaptığı ziyaretlerin ardından işkence ve kötü muamele konusunda olumlu gelişmelere karşın bazı aksaklıklara dikkat çekti. Emniyet Genel Müdürlüğü de AİÖK'ün saptadığı aksaklıkların giderilmesi için 81 İl Emniyet Müdürlüğü'ne genelge gönderdi. Genelgede, uygulanacak yöntemlerle ilgili şu görüşlere yer verildi:

· Gözaltı kayıt defterleri eksiksiz ve zamanında doldurulacak.

· Sorguda "gözbağı" kullanılmayacak.

· Gözaltındaki kişilere şüpheli ve sanık hakları hatırlatılacak.

· Tüm birimlerde Türkçe şüpheli ve sanık hakları formunun yanı sıra diğer dillerdeki tercümesi de bulundurulacak.

· Uykusuz bırakma, uzun süre ayakta tutma ve tehdit etme gibi kötü muamelenin önüne geçilebilmesi için gerekli tedbirler alınacak.

· Gözaltındaki kişilere avukata erişim konusunda haklarıyla birlikte, bu haktan ücretsiz yararlanabilecekleri hatırlatılacak.

· Doktor ile muayene edilen şüphelinin yalnız kalmalarına, muayenenin doktor hasta ilişkisi çerçevesinde yapılmasına riayet edilecek.

· Varsa, ifade alma odaları, spot lamba ve projektörlerden arındırılacak.

----------------------------------------------------------------------------------------------------
Emniyet binasına kaçak davası

NEZİH GÜROL İstanbul/MİLLİYET

Polaris Tekstil'in sahibi işadamı Soner Sökmen, Sarıyer Emniyet Müdürlüğü'nün Reşitpaşa'da yaptırdığı 3 katlı binanın kaçak olduğu gerekçesiyle İstanbul İdare Mahkemesi'ne avukatı aracılığıyla başvurdu. Başvuruda, Hazine arazisi üzerine inşa edilen emniyet binasının proje ve ruhsatının olmadığı belirtilerek, yıkılması gerektiği vurgulandı. Başvuruda, villasının önüne yapılan inşaatın ne kadar yüksek olacağının belirtilmemesinin Sökmen'in komşuluk haklarının ihlaline yol açtığı da vurgulandı. Emniyet yetkilileri ise, binanın kaçak olmadığını, sadece çatı kısmına yarım metrelik bir ilave yapıldığını söyledi.

------------------------------------------------------------------------------------
Taksiciyi kurşunlayan yüzbaşıya tutuklama

ZAMAN

Edirne’de tartıştığı taksiciyi kurşun yağmuruna tutan ve oğluyla birlikte 2 kişiyi yaralayan yüzbaşı hakkında tutuklama kararı çıkarıldı.

Geçen hafta meydana gelen olayın ardından, Yüzbaşı Hüseyin Bolat, polis tarafından gözaltına alınmış, ardından tutuklama istemiyle sevk edildiği mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. Savcılığın itirazı üzerine, olay günü aşırı derecede alkollü olduğu belirtilen Bolat hakkında tutuklama kararı çıktı. Yüzbaşı ile ilgili kararın görev yaptığı Hakkari’deki birliğine ulaştırılacağı öğrenildi. Yüzbaşı Bolat’ın Edirne Orduevi kavşağındaki trafik ışıklarında yaraladığı taksi şoförü Seyfi Güdücü ile araçta bulunan Cem Yaykın, “Hayatta kalmamız mucize, şans eseri yaşıyoruz.” dedi. Edirne Devlet Hastanesi’nde dört gün tedavi gören Yaykın, sırtına ve sağ ayağına isabet eden kurşunların ameliyatla alındığını belirtti. Muhammed Çakan, Edirne, Cihan

15.06.2004

-------------------------------------------------

Başsavcılık, mitingi inceliyor

ANKARA Milliyet


Yargıtay Başsavcılığı, eski DEP milletvekillerinin önceki gün katıldığı Diyarbakır mitingine ilişkin "rutin" inceleme başlattı. DEHAP'ın önceki günkü mitingine ilişkin soruşturma başlatan Diyarbakır Başsavcılığı ile birlikte Yargıtay Başsavcılığı'nın da soruşturma başlattığı ve soruşturmanın DEHAP'ın kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde görülen davayı etkileyeceği öne sürüldü. Ancak Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok, DEHAP'ın mitingine yapılan incelemenin, tüm siyasi partilerin mitinglerinden sonra yapılan rutin incelemeyle aynı olduğunu söyledi.

 

Erbakan'a 'kayıp trilyon affı' yolda

15/06/2004 (45 defa okundu)

RADİKAL - ANKARA - Yolsuzlukla daha etkin mücadele amacıyla hazırlanan ancak daha önce işlenmiş birçok suça af getiren yasa tasarısında yapılan değişiklikle, kapatılan RP'nin kayıp 1 trilyon davasında mahkûm
olan Necmettin Erbakan'a af yolu açıldı. TBMM Adalet Alt Komisyonu'ndaki değişikliğe göre, Yolsuzlukla Mücadele Yasası kapsamına giren suçlar yoluyla haksız menfaat sağlayan veya kamuya zarar verenler, bu parayı ödedikleri takdirde infaza son verilecek.
Düzenlemeden, Erbakan'la aynı davada yargılanan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile üç AKP milletvekili de yararlanacak. Düzenleme, 17 bin kaçak mercedes davası sanıklarıyla banka hortumcularını da kapsıyor.

Avukatı Tarkan’ın sevgilisi

 Bahri KARATAŞ, (DHA) /HÜRRİYET

İzmir Adnan Menderes Havalimanı’nda görevli polislere hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında 2 yıla kadar hapis cezası istenen Tuğba Özay’ın yargılanmasına 19’uncu Asliye Ceza’da devam edildi.

Savcı, mütalaasında Tuğba Özay’ın görevli memurlara hakaret edici sözler sarf ettiğini belirtip 2 aydan 8 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını istedi. Özay’ın savunmasını Tarkan’ın avukat sevgilisi Bilge Öztürk yaptı. Öztürk, ‘Asıl mağdur olan biziz. Tanıklara göre hakaret edici söz söylenmemiştir. Tuğba hata yaptığını kendisi de kabul ediyor. Komiser Tibet Kurtulan olayı başka yöne çekmeye çalışıyor. Beraatini talep ediyorum’ dedi. Duruşma ertelendi.  

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

HUKUK YORUMLAR

Avukatlar esir kullanmadılar ama efendileri de olmadı

Adnan Ekinci /RADİKAL

15/06/2004 (247 defa okundu)

Biz kanunları kâğıt üzerinde, iskele babalarına bağlı gemiler gibi, sıkı sıkıya şekle bağlı düzenlemeler olduğunu sanırız.
Oysa hepsi de canlı organizmalardır. Pratik yaşam içinde nefes alamayan kanunlar, akvaryumun dışına düşmüş süs balıkları gibi ölmeye mahkûmdur.
1 lira (Bir lira) borç nedeniyle icra takibinde bulunmanın hukuksal, mali ve vicdani açıklaması olabilir mi?
Bununla da kalmayıp, aynıya mal beyanında bulunmadı diye, ceza davası açmanın bizim bilemediğimiz ve tahmin de edemeyeceğimiz bir açıklaması olmalı.
Hürriyet gazetesinde Özden Akit'e teşekkürler... İyi ki bu haberi yazmış. Kanunları şekilsel soğukluğundan yararlanıp 'hukuk böyle emrediyor' diye yutturmaya kalkanları deşifre etmiş.
Avukata verilen emir
Bana göre, bu olayın üzerinde durulması gereken boyutu şu olmalı:
1) 1 liralık borcun tahsili için, icra takibinde bulunulması için, bizzat banka yetkilileri mi talimat verdi?
2) Yoksa avukat kendiliğinden hareket edip, işgüzarlık mı yaptı?
Bütün bu olup bitenler, bankanın talebi olmadan, sadece banka avukatının işgüzarlığından kaynaklanıyorsa, mesele kişisel demektir. Önemli ama, vahim değil.
Asıl sorun, borcun tahsili için banka yetkililerinin avukatlarına 'emir' vermesi ihtimalinde yatmaktadır.
Çünkü Avukatlık Kanunu'nun 38. maddesi, avukatların kendilerine yapılan teklifi haksız gördüğü hallerde, teklifi reddetmek zorunda olduğunu söylüyor.
Bu zorunluluk, avukatın serbest çalışması veya ücretli olarak bir kurumda çalışıyor olmasına göre değişmiyor, tüm avukatları bağlıyor.
Teklifi reddetmek
Ama bir gerçeği daha biliyoruz ki, ücretli olarak çalışan avukatlar, yapacakları muamelenin haksız olması halinde, işverene "Ben bu muameleyi yapmam" diyemiyor.
Kanun sadece, avukatın haksız işi reddetme zorunluluğundan
söz edip, devamında doğacak sorunları göz ardı ediyor.
İşverenin haksız talebine karşı çıkan avukatın arkasında durmuyor.
Yukarıda, 1 liralık borç için icra takibi ve hapis cezasıyla ilgili haberin kökeninde, 'avukatların bağımsızlığı ilkesi' yatıyor.
Bu bağımsızlık ilkesi zedelenirse, kanunların canlı bir organizma gibi, günlük yaşam içinde soluk alıp vermesi zorlanıyor. Akvaryumun
kenarına düşmüş balıklar gibi, çırpınıp duruyorlar.
Örnek olayın, bankanın dayatması mı, yoksa avukat işgüzarlığından mı kaynaklandığını bilmiyoruz.
Mesleki açmaz
Fakat, ücretli bir kuruluşa bağlı olarak çalışan birçok avukatın, vicdanları sızlayarak, işverenlerinin haksız işlemlerini yapmak zorunda kaldıklarını, biliyoruz.
Bağlı olarak çalışan avukatlar, mesleki bağlamda böylesi bir açmazı yaşarken, serbest çalışmakta olan bazı avukatların yazıhanelerinin duvarlarında, Molierac'ın çerçevelenmiş şöyle bir sözü yer alır:
"Kimseye, ne müvekkile, ne hâkime, ne de iktidara tabiyiz.
Bizim aşağımızda kişilerin var olduğu iddiasında değiliz.
Fakat, hiçbir hiyerarşik üstü de tanımıyoruz.
En kıdemsizimizin, en kıdemlimizden veya isim yapmış olanımızdan farkı yoktur.
Avukatlar esir kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı".

Mülteciyim, mültecisin, mülteci
'Mülteci' kavramı 12 Eylül'e kadar, içerik ve anlam olarak bize
çok uzak duran bir kelimeden ibaretti...
Askeri darbe sonrasında gazetelerde, siyasi kimlikli birçok Türk vatandaşının, yabancı ülkelere 'iltica' ederek, 'mülteci' olduklarına
dair haberler yer aldı.
Şimdilerde de, ülkemizde bulunan mültecilerle ilgili birkaç küçük haber dışında, bu kavrama olan uzaklığımız devam ediyor.
Mülteciliği, insan hakları kavramı üzerinden düşünme pratiğimizin pek geliştiği söylenemez.
Her zaman dramatik bir serüveni de beraberinde taşıyan mültecilik olgusunun, Türkiye ayağı da oldukça hareketlidir.
Cumhuriyet öncesinden bugüne kadar, oldukça derin izlerine rastlarız.
'Türk Mülteci Hukuku ve Uygulamadaki Gelişmeler' kitabı, bu konudaki önemli bir boşluğu dolduruyor.
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Mülteci ve Sığınma Hakları Çalışma Grubu ile Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin birlikte düzenlediği yuvarlak masa toplantısı, baro tarafından kaynak başvuru kitabı haline dönüştürülmüş.
Mültecilik konusu ağır, fakat kitabın, insan hakları konusundaki önemli bir boşluğu doldurmaya yarayan, hafifletici bir etkisi var.

Bağdat Caddesi kazası
İstanbul Bağdat Caddesi'nde bir taksicinin ölümüyle sonuçlanan trafik kazası, kazayı yapan sürücünün pervasız sözleri nedeniyle hâlâ gündemde.
Bir gazetede, eğer yeni ceza kanunu yürürlükte olsaydı, şımarık sürücünün
20 yıl hapis cezası alacağı yer alıyordu. Oysa mevcut kanuna göre alacağı cezanın, en fazla 5 yıl olacağı belirtiliyordu.
Bu haber, başka bir anlamda, yeni bir ceza kanunu yürürlüğe girerken, kime, nasıl uygulanacağı konusunda, genel ceza hukuku prensiplerine atıfta bulunuyordu.
Temel prensip, hükümlü veya sanığın lehinde olan hükümlerin geçmişe doğru etkili olacağı şeklindedir.
Bu durumda, yeni ceza kanununun ağırlaştırılmış olanlar değil,
sadece hafifletilmiş hapis cezaları geriye doğru yürütülmüş olacak.
Yani, eski mahkûmlar, yeni ceza kanununun lehlerine olan hükümlerinden yararlanabiliyor. Ağırlaşmış cezalar ise eski mahkûmlara uygulanamıyor.
Bağdat Caddesi'ndeki trafik kazasında da öyle...
Bu dava karara bağlandığı gün, yeni ceza kanunu yürürlüğe girmiş olsa bile, sanığın lehine olduğu için, kaza tarihinde yürürlükte olan (en fazla 5 yıl hapsi öngören) ceza miktarı uygulanacak.

--------------------------------------------------------------

Turgut TarhanlıHukukta gücün reddi

Turgut Tarhanlı /RADİKAL

15/06/2004 (132 defa okundu)

Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak'ın, Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin kararıyla salıverilmesi, Türkiye'nin siyasi gündemini sarstı. Bu vakaya ilişkin ilk yorumlarda, AB'ye uyum sürecinin etkilerini görmek mümkün. Ancak kanımca, bu eski DEP'liler davasının simgelediği sorunun kendi gerçekliği içinde kavranılmaktan uzak bir biçimde değerlendirilmesi, o AB'ye uyum sürecinin mantığıyla da bağdaşmaz. Kısaca, bu süreçte, insanı ve haklarını görmeden, delice bir hedefe kilitlenmiş olarak koşmak bir amaç olamaz.
Önce Yargıtay Başsavcılığı'nın ve ardından 9. Ceza Dairesi'nin hukuki görüşlerinin esası neydi? Bu, aslında, cevabını Türkiye kamuoyunun vermesi gereken çok gecikmiş bir soru. Ve bu gecikmenin anlamını sorgulamak bile başlı başına vahim sonuçlar doğuruyor. Bu vakanın gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde, gerek bu son hukuki gelişmede önemle altı çizilen tarafı, bir yargılama sürecinde savunma hakkının iddia karşısında küçümsenmesi veya göz ardı edilmesinin, demokratik bir toplumda kabul edilmesinin mümkün olamayacağıdır. AİHM, başsavcılık ve 9. Ceza Dairesi'nin tutumu bu hukuki esasta birleşiyor.
Adilane bir yargılamanın yapılabilmesi için, iddia ve savunma taraflarının eşit hukuki olanaklara sahip kılınmasına özen gösterilmesi, demokratik bir devlette, özenle korunması gereken bir haktır. Bunun nedeni, mevcut dava bakımından da çok açıktır. Dört eski DEP üyesinin daha önceki yargılamalarında, bu temel kural hiç umursanmadı. Yeni deliller ileri sürme, lehe tanıklar dinletme, iddianın ortaya koyduğu dava işlemleri karşısında bilgilendirilme, dava sırasında suç isnadı değişikliği karşısında bunun gerekçesinin açıklıkla belirtilmesi hiç önemsenmedi. Sonradan yasa değiştirilmiş olsa da, o tarihlerde DGM yargıçları arasında asker yargıcın da bulunduğu bir heyetin bu dava işlemlerini yapmış olması da, adilâne bir yargılamayı gölgeleyen gelişmelerdi. Fakat maalesef, dava taraflarının eşitliğini esas alan bu çok temel hukuki kural hiçe sayıldı ve bugüne geldik.
Bu sonuçta, birkaç yıldır süren, Türkiye yargısını, AİHM içtihadına uygun bir anlayışla etkili kılma çalışmalarını göz ardı etmek elbette mümkün değil. Ancak bunun kadar, sorunların hukuki çerçevede çözümü için çaba gösterme azmi ve ümidini korumaktan geri durmamak da o ölçüde önemli.
Bu tutum, bu davaya belki de asıl rengini veren Kürt sorunu bakımından da geçerli. Bugünün Türkiyesi'nde, Türkiye'de yaşayan herkesin ümit duyabileceği gelişmeler görmezden gelinemez. İnsanın haklarının tanınması, korunması ve geliştirilmesi konusunda yapılanlar hiçbir zaman yeterli değildir. Bu yapılanların, ancak asgari ölçütleri belirlediği söylenebilir. Bazı konularda, hiç olmayan bir hakkın varlığının tanınması gibi, o asgari ölçüte erişmek için bile çok çaba gerektiren bir durum da söz konusu olabilir. Bugün, Türkiye'nin Kürt sorununun sergilediği tablo da bu nitelikte görünüyor.
Böyle bir tutumun temel koşulu, karşılıklı olarak, bir güven tesisi dilini güçlendirmeyi gerektirir. 1999 yılından beri, gerek silahlı çatışmanın durmuş olması, gerek Türkiye'nin demokratik bir açılımı sağlayıcı gelişmeleri hızla kotarma çabası, belki bu güven tesisinin gerekliliğini geri plana itti. Ama gerçekten bu sorunun çözümüyle doğrudan doğruya ilgili yapıcı bir tutumun görülebilir kılınması, önemini yitirmedi. Geçen haftaki hukuki gelişme, buna dikkat çektiği için de önem kazandı.
Bu noktada, bu kararı çocukca alkışlayıp, 'Yaşasın, AB'ye biraz daha yaklaştık!' nidaları, sadece gerçeklere olan uzaklığımızı ifade ediyor. Kararın saygıyla karşılanmasının nedeni, hukukun üstünlüğünü sorgulayan bir dava sürecinde, bu hukuki mücadelenin taraflarının eşit haklara sahip olması gereğini önemsemesi ve ne anlama gelirse gelsin, tek taraflı bir gücün belirleyici olmasına engel olmasıdır. Kanımca, AB'ye şeklen yaklaşmaktan çok daha önemli olan konu budur. Ve umarım, bunun, bir istikrar kazanmasına özen gösterilir.
Zaten Türkiye'nin demokrasi sorununun temel nedeni de bu merkezde toplanır. Gücün, gerek sistemi korumada gerek ona muhalefet etmede, belirleyici olma niteliğini ortadan kaldırma çabası hiç önemsenmemiştir. İnsan hakları ve demokratikleşme çabalarında, asıl mantığın bu olduğunu görmek zorundayız