
Gözaltında
garip ölüm
Yasak olmasına rağmen 16 yaşında nezarethaneye konulan Özgür Ünal'ın ölümü,
soru işaretleri bıraktı. Ünal'ın düz duvara battaniye şeridine asılarak tırmandığı
açıklanmıştı
GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara/MİLLİYET
Balıkesir Edremit'te 2 kadını taciz ettiği gerekçesiyle 2001'de gözaltına alındığı
karakolda, battaniyenin şeridiyle canına kıydığı açıklanan Özgür Ünal'ın (16)
ölümünün üzerindeki sır perdesi hâlâ aralanmadı.
Ünal, 18 yaşından küçüklerin nezarethaneye konulması yasak olmasına rağmen nezarethaneye
konuldu. 11.30'da ailesine, "Ünal'ın, battaniyenin şeridini sökerek kendisini
taşıyacak biçimde düğümlediği, bunu, tırmanma imkânı bulunmayan nezarethanenin
kalorifer borusuna astığı, düz duvara battaniye şeridine asılarak tırmandığı
ve canına kıydığı" söylendi. "İşkence" soruşturmasını takipsizlikle
sonuçlandıran savcılık, 7 polis hakkında sadece Ünal'ın nüfus cüzdanında tahribat
yaptıkları gerekçesiyle Edremit'te dava açtı. Emniyet amiri Ali Rıza Topçu hakkında
da aynı suçlamayla dava açıldı.
'Morluklar var'
Baba Osman Ünal, İzmir Barosu İşkenceyi Önleme Komitesi'nden yardım istedi.
Avukat Nalan Erkem, davada, Bursa Adli Tıp'ın otopsi raporunda "Ünal'ın
vücudunda morluklar olduğunu belirttiğini, ancak bunun nedenini açıklamadığını,
battaniye şeridini sökerken diş ve tırnağında kıl tüy bulunup bulunmadığını
kontrol etmediğini" bildirdi. Ünal, işkencenin sabit olduğunu kaydederek,
suçun "işkenceyle ölüme sebebiyet verme" olarak değiştirilmesini talep
etti. Mahkeme ancak 1.5 yıl sonra talebi kabul ederek dosyayı Burhaniye'ye gönderdi.
Bu sürede Topçu para cezasına mahkûm edildi ve cezası ertelendi.
Burhaniye Ağır Ceza Mahkemesi de, duruşma bile yapmadan dosyayı İstanbul Adli
Tıp'a gönderdi. Mahkeme Erkem'in ısrarı sonucu da, belirtilen soruları Bursa
Adli Tıp'a yöneltti.
Ancak 2 aydır hâlâ yanıt verilmedi. Sadece nezarethane görevlisi Ekrem Çırakoğlu,
"Ünal'ı kontrol etmediği" gerekçesiyle görevden alındı.
------------------------------------------------------------------------------------------------------
Sorguda
gözbağı kullanılmayacak!
TOLGA ŞARDAN Ankara/MİLLİYET
Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi (AİÖK), Türk emniyetinden işkence ve kötü
muamele iddialarının etkisiz hale getirilmesi için "gözü bağlı" sorgu
yapılmamasını, gözaltına alınan şüpheli ve sanıklara haklarının hatırlatılmasını
istedi.
AİÖK, Eylül 2003 ve Mart 2004'te Türkiye'ye yaptığı ziyaretlerin ardından işkence
ve kötü muamele konusunda olumlu gelişmelere karşın bazı aksaklıklara dikkat
çekti. Emniyet Genel Müdürlüğü de AİÖK'ün saptadığı aksaklıkların giderilmesi
için 81 İl Emniyet Müdürlüğü'ne genelge gönderdi. Genelgede, uygulanacak yöntemlerle
ilgili şu görüşlere yer verildi:
· Gözaltı kayıt defterleri eksiksiz ve zamanında doldurulacak.
· Sorguda "gözbağı" kullanılmayacak.
· Gözaltındaki kişilere şüpheli ve sanık hakları hatırlatılacak.
· Tüm birimlerde Türkçe şüpheli ve sanık hakları formunun yanı sıra diğer dillerdeki tercümesi de bulundurulacak.
· Uykusuz bırakma, uzun süre ayakta tutma ve tehdit etme gibi kötü muamelenin önüne geçilebilmesi için gerekli tedbirler alınacak.
· Gözaltındaki kişilere avukata erişim konusunda haklarıyla birlikte, bu haktan ücretsiz yararlanabilecekleri hatırlatılacak.
· Doktor ile muayene edilen şüphelinin yalnız kalmalarına, muayenenin doktor hasta ilişkisi çerçevesinde yapılmasına riayet edilecek.
· Varsa, ifade alma odaları, spot lamba ve projektörlerden arındırılacak.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Emniyet binasına
kaçak davası
NEZİH GÜROL İstanbul/MİLLİYET
Polaris Tekstil'in sahibi işadamı Soner Sökmen, Sarıyer Emniyet Müdürlüğü'nün
Reşitpaşa'da yaptırdığı 3 katlı binanın kaçak olduğu gerekçesiyle İstanbul İdare
Mahkemesi'ne avukatı aracılığıyla başvurdu. Başvuruda, Hazine arazisi üzerine
inşa edilen emniyet binasının proje ve ruhsatının olmadığı belirtilerek, yıkılması
gerektiği vurgulandı. Başvuruda, villasının önüne yapılan inşaatın ne kadar
yüksek olacağının belirtilmemesinin Sökmen'in komşuluk haklarının ihlaline yol
açtığı da vurgulandı. Emniyet yetkilileri ise, binanın kaçak olmadığını, sadece
çatı kısmına yarım metrelik bir ilave yapıldığını söyledi.
------------------------------------------------------------------------------------
Taksiciyi kurşunlayan
yüzbaşıya tutuklama
ZAMAN
Edirne’de tartıştığı taksiciyi kurşun yağmuruna tutan ve oğluyla birlikte 2 kişiyi yaralayan yüzbaşı hakkında tutuklama kararı çıkarıldı.
Geçen hafta meydana gelen olayın ardından, Yüzbaşı Hüseyin Bolat, polis tarafından gözaltına alınmış, ardından tutuklama istemiyle sevk edildiği mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. Savcılığın itirazı üzerine, olay günü aşırı derecede alkollü olduğu belirtilen Bolat hakkında tutuklama kararı çıktı. Yüzbaşı ile ilgili kararın görev yaptığı Hakkari’deki birliğine ulaştırılacağı öğrenildi. Yüzbaşı Bolat’ın Edirne Orduevi kavşağındaki trafik ışıklarında yaraladığı taksi şoförü Seyfi Güdücü ile araçta bulunan Cem Yaykın, “Hayatta kalmamız mucize, şans eseri yaşıyoruz.” dedi. Edirne Devlet Hastanesi’nde dört gün tedavi gören Yaykın, sırtına ve sağ ayağına isabet eden kurşunların ameliyatla alındığını belirtti. Muhammed Çakan, Edirne, Cihan
15.06.2004
-------------------------------------------------
Başsavcılık,
mitingi inceliyor
ANKARA Milliyet
Yargıtay Başsavcılığı, eski DEP milletvekillerinin önceki gün katıldığı Diyarbakır
mitingine ilişkin "rutin" inceleme başlattı. DEHAP'ın önceki günkü
mitingine ilişkin soruşturma başlatan Diyarbakır Başsavcılığı ile birlikte Yargıtay
Başsavcılığı'nın da soruşturma başlattığı ve soruşturmanın DEHAP'ın kapatılması
istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde görülen davayı etkileyeceği öne sürüldü. Ancak
Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok, DEHAP'ın mitingine yapılan incelemenin, tüm siyasi
partilerin mitinglerinden sonra yapılan rutin incelemeyle aynı olduğunu söyledi.
Erbakan'a 'kayıp trilyon affı' yolda
15/06/2004 (45 defa okundu)
RADİKAL - ANKARA - Yolsuzlukla daha etkin mücadele
amacıyla hazırlanan ancak daha önce işlenmiş birçok suça af getiren yasa tasarısında
yapılan değişiklikle, kapatılan RP'nin kayıp 1 trilyon davasında mahkûm
olan Necmettin Erbakan'a af yolu açıldı. TBMM Adalet Alt Komisyonu'ndaki değişikliğe
göre, Yolsuzlukla Mücadele Yasası kapsamına giren suçlar yoluyla haksız menfaat
sağlayan veya kamuya zarar verenler, bu parayı ödedikleri takdirde infaza
son verilecek.
Düzenlemeden, Erbakan'la aynı davada yargılanan Dışişleri Bakanı Abdullah
Gül ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile üç AKP milletvekili de yararlanacak.
Düzenleme, 17 bin kaçak mercedes davası sanıklarıyla banka hortumcularını
da kapsıyor.
Avukatı Tarkan’ın sevgilisi
Bahri KARATAŞ, (DHA)
/HÜRRİYET
İzmir Adnan Menderes Havalimanı’nda görevli polislere hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında 2 yıla kadar hapis cezası istenen Tuğba Özay’ın yargılanmasına 19’uncu Asliye Ceza’da devam edildi.
Savcı, mütalaasında Tuğba Özay’ın görevli memurlara hakaret edici sözler sarf ettiğini belirtip 2 aydan 8 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını istedi. Özay’ın savunmasını Tarkan’ın avukat sevgilisi Bilge Öztürk yaptı. Öztürk, ‘Asıl mağdur olan biziz. Tanıklara göre hakaret edici söz söylenmemiştir. Tuğba hata yaptığını kendisi de kabul ediyor. Komiser Tibet Kurtulan olayı başka yöne çekmeye çalışıyor. Beraatini talep ediyorum’ dedi. Duruşma ertelendi.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
HUKUK YORUMLAR
Avukatlar esir kullanmadılar ama efendileri de olmadı
Adnan Ekinci /RADİKAL
15/06/2004 (247 defa okundu)
Biz
kanunları kâğıt üzerinde, iskele babalarına bağlı gemiler gibi, sıkı sıkıya
şekle bağlı düzenlemeler olduğunu sanırız.
Oysa hepsi de canlı organizmalardır. Pratik yaşam içinde nefes alamayan kanunlar,
akvaryumun dışına düşmüş süs balıkları gibi ölmeye mahkûmdur.
1 lira (Bir lira) borç nedeniyle icra takibinde bulunmanın hukuksal, mali ve
vicdani açıklaması olabilir mi?
Bununla da kalmayıp, aynıya mal beyanında bulunmadı diye, ceza davası açmanın
bizim bilemediğimiz ve tahmin de edemeyeceğimiz bir açıklaması olmalı.
Hürriyet gazetesinde Özden Akit'e teşekkürler... İyi ki bu haberi yazmış. Kanunları
şekilsel soğukluğundan yararlanıp 'hukuk böyle emrediyor' diye yutturmaya kalkanları
deşifre etmiş.
Avukata verilen emir
Bana göre, bu olayın üzerinde durulması gereken boyutu şu olmalı:
1) 1 liralık borcun tahsili için, icra takibinde bulunulması için, bizzat banka
yetkilileri mi talimat verdi?
2) Yoksa avukat kendiliğinden hareket edip, işgüzarlık mı yaptı?
Bütün bu olup bitenler, bankanın talebi olmadan, sadece banka avukatının işgüzarlığından
kaynaklanıyorsa, mesele kişisel demektir. Önemli ama, vahim değil.
Asıl sorun, borcun tahsili için banka yetkililerinin avukatlarına 'emir' vermesi
ihtimalinde yatmaktadır.
Çünkü Avukatlık Kanunu'nun 38. maddesi, avukatların kendilerine yapılan teklifi
haksız gördüğü hallerde, teklifi reddetmek zorunda olduğunu söylüyor.
Bu zorunluluk, avukatın serbest çalışması veya ücretli olarak bir kurumda çalışıyor
olmasına göre değişmiyor, tüm avukatları bağlıyor.
Teklifi reddetmek
Ama bir gerçeği daha biliyoruz ki, ücretli olarak çalışan avukatlar, yapacakları
muamelenin haksız olması halinde, işverene "Ben bu muameleyi yapmam"
diyemiyor.
Kanun sadece, avukatın haksız işi reddetme zorunluluğundan
söz edip, devamında doğacak sorunları göz ardı ediyor.
İşverenin haksız talebine karşı çıkan avukatın arkasında durmuyor.
Yukarıda, 1 liralık borç için icra takibi ve hapis cezasıyla ilgili haberin
kökeninde, 'avukatların bağımsızlığı ilkesi' yatıyor.
Bu bağımsızlık ilkesi zedelenirse, kanunların canlı bir organizma gibi, günlük
yaşam içinde soluk alıp vermesi zorlanıyor. Akvaryumun
kenarına düşmüş balıklar gibi, çırpınıp duruyorlar.
Örnek olayın, bankanın dayatması mı, yoksa avukat işgüzarlığından mı kaynaklandığını
bilmiyoruz.
Mesleki açmaz
Fakat, ücretli bir kuruluşa bağlı olarak çalışan birçok avukatın, vicdanları
sızlayarak, işverenlerinin haksız işlemlerini yapmak zorunda kaldıklarını, biliyoruz.
Bağlı olarak çalışan avukatlar, mesleki bağlamda böylesi bir açmazı yaşarken,
serbest çalışmakta olan bazı avukatların yazıhanelerinin duvarlarında, Molierac'ın
çerçevelenmiş şöyle bir sözü yer alır:
"Kimseye, ne müvekkile, ne hâkime, ne de iktidara tabiyiz.
Bizim aşağımızda kişilerin var olduğu iddiasında değiliz.
Fakat, hiçbir hiyerarşik üstü de tanımıyoruz.
En kıdemsizimizin, en kıdemlimizden veya isim yapmış olanımızdan farkı yoktur.
Avukatlar esir kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı".
Mülteciyim,
mültecisin, mülteci
'Mülteci' kavramı 12 Eylül'e kadar, içerik ve anlam olarak bize
çok uzak duran bir kelimeden ibaretti...
Askeri darbe sonrasında gazetelerde, siyasi kimlikli birçok Türk vatandaşının,
yabancı ülkelere 'iltica' ederek, 'mülteci' olduklarına
dair haberler yer aldı.
Şimdilerde de, ülkemizde bulunan mültecilerle ilgili birkaç küçük haber dışında,
bu kavrama olan uzaklığımız devam ediyor.
Mülteciliği, insan hakları kavramı üzerinden düşünme pratiğimizin pek geliştiği
söylenemez.
Her zaman dramatik bir serüveni de beraberinde taşıyan mültecilik olgusunun,
Türkiye ayağı da oldukça hareketlidir.
Cumhuriyet öncesinden bugüne kadar, oldukça derin izlerine rastlarız.
'Türk Mülteci Hukuku ve Uygulamadaki Gelişmeler' kitabı, bu konudaki önemli
bir boşluğu dolduruyor.
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Mülteci ve Sığınma Hakları Çalışma Grubu
ile Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin
birlikte düzenlediği yuvarlak masa toplantısı, baro tarafından kaynak başvuru
kitabı haline dönüştürülmüş.
Mültecilik konusu ağır, fakat kitabın, insan hakları konusundaki önemli bir
boşluğu doldurmaya yarayan, hafifletici bir etkisi var.
Bağdat Caddesi
kazası
İstanbul Bağdat Caddesi'nde bir taksicinin ölümüyle sonuçlanan trafik kazası,
kazayı yapan sürücünün pervasız sözleri nedeniyle hâlâ gündemde.
Bir gazetede, eğer yeni ceza kanunu yürürlükte olsaydı, şımarık sürücünün
20 yıl hapis cezası alacağı yer alıyordu. Oysa mevcut kanuna göre alacağı cezanın,
en fazla 5 yıl olacağı belirtiliyordu.
Bu haber, başka bir anlamda, yeni bir ceza kanunu yürürlüğe girerken, kime,
nasıl uygulanacağı konusunda, genel ceza hukuku prensiplerine atıfta bulunuyordu.
Temel prensip, hükümlü veya sanığın lehinde olan hükümlerin geçmişe doğru etkili
olacağı şeklindedir.
Bu durumda, yeni ceza kanununun ağırlaştırılmış olanlar değil,
sadece hafifletilmiş hapis cezaları geriye doğru yürütülmüş olacak.
Yani, eski mahkûmlar, yeni ceza kanununun lehlerine olan hükümlerinden yararlanabiliyor.
Ağırlaşmış cezalar ise eski mahkûmlara uygulanamıyor.
Bağdat Caddesi'ndeki trafik kazasında da öyle...
Bu dava karara bağlandığı gün, yeni ceza kanunu yürürlüğe girmiş olsa bile,
sanığın lehine olduğu için, kaza tarihinde yürürlükte olan (en fazla 5 yıl hapsi
öngören) ceza miktarı uygulanacak.
--------------------------------------------------------------
Hukukta gücün reddi
Turgut Tarhanlı /RADİKAL
15/06/2004 (132 defa okundu)
Leyla
Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak'ın, Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin
kararıyla salıverilmesi, Türkiye'nin siyasi gündemini sarstı. Bu vakaya ilişkin
ilk yorumlarda, AB'ye uyum sürecinin etkilerini görmek mümkün. Ancak kanımca,
bu eski DEP'liler davasının simgelediği sorunun kendi gerçekliği içinde kavranılmaktan
uzak bir biçimde değerlendirilmesi, o AB'ye uyum sürecinin mantığıyla da bağdaşmaz.
Kısaca, bu süreçte, insanı ve haklarını görmeden, delice bir hedefe kilitlenmiş
olarak koşmak bir amaç olamaz.
Önce Yargıtay Başsavcılığı'nın ve ardından 9. Ceza Dairesi'nin hukuki görüşlerinin
esası neydi? Bu, aslında, cevabını Türkiye kamuoyunun vermesi gereken çok gecikmiş
bir soru. Ve bu gecikmenin anlamını sorgulamak bile başlı başına vahim sonuçlar
doğuruyor. Bu vakanın gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde, gerek
bu son hukuki gelişmede önemle altı çizilen tarafı, bir yargılama sürecinde
savunma hakkının iddia karşısında küçümsenmesi veya göz ardı edilmesinin, demokratik
bir toplumda kabul edilmesinin mümkün olamayacağıdır. AİHM, başsavcılık ve 9.
Ceza Dairesi'nin tutumu bu hukuki esasta birleşiyor.
Adilane bir yargılamanın yapılabilmesi için, iddia ve savunma taraflarının eşit
hukuki olanaklara sahip kılınmasına özen gösterilmesi, demokratik bir devlette,
özenle korunması gereken bir haktır. Bunun nedeni, mevcut dava bakımından da
çok açıktır. Dört eski DEP üyesinin daha önceki yargılamalarında, bu temel kural
hiç umursanmadı. Yeni deliller ileri sürme, lehe tanıklar dinletme, iddianın
ortaya koyduğu dava işlemleri karşısında bilgilendirilme, dava sırasında suç
isnadı değişikliği karşısında bunun gerekçesinin açıklıkla belirtilmesi hiç
önemsenmedi. Sonradan yasa değiştirilmiş olsa da, o tarihlerde DGM yargıçları
arasında asker yargıcın da bulunduğu bir heyetin bu dava işlemlerini yapmış
olması da, adilâne bir yargılamayı gölgeleyen gelişmelerdi. Fakat maalesef,
dava taraflarının eşitliğini esas alan bu çok temel hukuki kural hiçe sayıldı
ve bugüne geldik.
Bu sonuçta, birkaç yıldır süren, Türkiye yargısını, AİHM içtihadına uygun bir
anlayışla etkili kılma çalışmalarını göz ardı etmek elbette mümkün değil. Ancak
bunun kadar, sorunların hukuki çerçevede çözümü için çaba gösterme azmi ve ümidini
korumaktan geri durmamak da o ölçüde önemli.
Bu tutum, bu davaya belki de asıl rengini veren Kürt sorunu bakımından da geçerli.
Bugünün Türkiyesi'nde, Türkiye'de yaşayan herkesin ümit duyabileceği gelişmeler
görmezden gelinemez. İnsanın haklarının tanınması, korunması ve geliştirilmesi
konusunda yapılanlar hiçbir zaman yeterli değildir. Bu yapılanların, ancak asgari
ölçütleri belirlediği söylenebilir. Bazı konularda, hiç olmayan bir hakkın varlığının
tanınması gibi, o asgari ölçüte erişmek için bile çok çaba gerektiren bir durum
da söz konusu olabilir. Bugün, Türkiye'nin Kürt sorununun sergilediği tablo
da bu nitelikte görünüyor.
Böyle bir tutumun temel koşulu, karşılıklı olarak, bir güven tesisi dilini güçlendirmeyi
gerektirir. 1999 yılından beri, gerek silahlı çatışmanın durmuş olması, gerek
Türkiye'nin demokratik bir açılımı sağlayıcı gelişmeleri hızla kotarma çabası,
belki bu güven tesisinin gerekliliğini geri plana itti. Ama gerçekten bu sorunun
çözümüyle doğrudan doğruya ilgili yapıcı bir tutumun görülebilir kılınması,
önemini yitirmedi. Geçen haftaki hukuki gelişme, buna dikkat çektiği için de
önem kazandı.
Bu noktada, bu kararı çocukca alkışlayıp, 'Yaşasın, AB'ye biraz daha yaklaştık!'
nidaları, sadece gerçeklere olan uzaklığımızı ifade ediyor. Kararın saygıyla
karşılanmasının nedeni, hukukun üstünlüğünü sorgulayan bir dava sürecinde, bu
hukuki mücadelenin taraflarının eşit haklara sahip olması gereğini önemsemesi
ve ne anlama gelirse gelsin, tek taraflı bir gücün belirleyici olmasına engel
olmasıdır. Kanımca, AB'ye şeklen yaklaşmaktan çok daha önemli olan konu budur.
Ve umarım, bunun, bir istikrar kazanmasına özen gösterilir.
Zaten Türkiye'nin demokrasi sorununun temel nedeni de bu merkezde toplanır.
Gücün, gerek sistemi korumada gerek ona muhalefet etmede, belirleyici olma niteliğini
ortadan kaldırma çabası hiç önemsenmemiştir. İnsan hakları ve demokratikleşme
çabalarında, asıl mantığın bu olduğunu görmek zorundayız