19 EYLÜL 2007 ÇARŞAMBA GÜNLÜ GAZETELERDEN

YARGI HABERLERİ

Eğilim türbana yasağı kaldırmak yönünde

RADİKAL - ANKARA - Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin kurmaylarıyla birlikte yeni anayasa taslağını değerlendirmeye başladı. Değerlendirmenin sürmesi beklenirken, Erdoğan ve AKP'li kurmayları, üniversitelerde türban serbestisinin de aralarında bulunduğu bazı kritik düzenlemelerin anayasada yer alıp almayacağı konusunda son kararı verecek. AKP'de
ağırlıklı olarak üniversitelere yönelik yeni bir kılık kıyafet düzenlemesi yapılması ve türban takan öğrencilerin öğrenim görmelerinin önünün açılması konusunda ağırlıklı bir eğilimin bulunduğu belirtiliyor.
AKP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) dün Erdoğan başkanlığındaki yaklaşık yedi saat süren toplantısında, Sapanca'da yapılan ve AKP'li anayasa komisyonu ile ilk taslağı hazırlayan akademisyenlerin buluştuğu toplantıdan çıkan taslağı değerlendirdi. Toplantıda bazı kritik düzenlemeler üzerinde ayrıntılı bir şekilde duruldu. MYK'da din dersi, türban ve Kürtçe eğitim konularında özel komisyonların kurulması kararlaştırıldı. AKP yönetiminin ilk değerlendirmesinde türban gibi konularda net bir tutum belirlenmediği, ancak Erdoğan ve ağırlıklı kurmayların buna ilişkin bir düzenlemeden yana oldukları belirtiliyor. AKP'nin, Sapanca'da üretilen öneriler arasında yer alan "Üniversitelerde kılık ve kıyafetin Devrim Kanunları'na, genel ahlaka ve Anayasa'da gösterilen temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasını engelleyen sınırlamalara aykırı olmamak kaydıyla serbest olduğu" şeklindeki düzenlemeye bazı tashihlerin yapılması kaydıyla yakın durduğu kaydediliyor. Taslaktaki diğer kritik konularda da Erdoğan'ın yeni bir değerlendirme yapacağı ifade ediliyor.

Erdoğan bugün açıklama yapacak
Toplantıda, aralarında türban serbestisi gibi konuların da bulunduğu tartışmalı konular hakkında Erdoğan'ın bugün basın toplantısı düzenleyerek bilgi vermesi kararlaştırıldı. Erdoğan yeni anayasa hazırlığına ilişkin eleştirileri de yanıtlayacak. AKP'nin anayasa taslağını Erdoğan'ın ABD gezisi sonrasında açıklaması bekleniyor.

Anayasa türban için değişmiyor

POLİTİKA  

STAR

Cumhurbaşkanı Gül ‘Anayasa çalışmaları sadece türbana kilitlenecekse yeni anayasa yapmaya ne gerek var. Buna indirgememek gerekiyor’ dedi

Darbeden söz etmek Türkiye’ye haksızlık

star yazarı Ardan Zentürk Cumhurbaşkanı Gül’ün KKTC ziyaretini yazdı


Cumhurbaşkanı Gül KKTC’de ‘darbe içerikli yorumlar’ı değerlendirdi; ‘Avrupa Birliği’ne tam üyeliği hedeflemiş bir ülke için herhangi bir darbeden söz etmek büyük bir haksızlıktır’ dedi


CUMHURBAŞKANI Gülü ilk resmi gezisinde eşi Hayrünisa Gülün yalnız bırakmaması, bir kararlılığın işareti kuşkusuz... Belli ki, resmi temasların biraz ‘perde arkasında’ ama yaşamın her alanında eşinin tam yanında bir ‘first lady’ ile yaşayacağız.

Tabii, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Hayrünisa Gülün bulunduğu mekanlarda bulunmama seçeneğini göstermesi önemli bir işaret. Gül Ercan Havalimanı’nda ‘askeri törenle’ karşılanmadı... ‘Resmi tören’ cumhurbaşkanlığı sarayında yapıldı. Daha da önemlisi, KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın Gül ve eşi onuruna verdiği resepsiyonda, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı’ndan bir tek temsilcinin bile bulunmamasıydı.

Gül gazetecilerle uçakta sohbet etti. Sormadan edemedim, Hayrünisa Gül’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘birinci hanımefendisi’ olarak çıktığı geziden heyecanlı olup olmadığını... Sadece gülümsedi. Oysa, Hayrünisa Gülün Çankaya Köşkü’ndeki konumunu ‘özel’ kılan yaşam tercihini hedef alan bir sorunu değerlendirirken pek sessiz kalmamıştı...

TÜRBAN TEK MADDE İLE ÇÖZÜLÜRDÜ

SORU
, yeni anayasa çalışmalarının ‘türban sorununa’ kilitlenip kilitlenmediğine ilişkindi ve Gül sukunetle yanıtladı; ‘Eğer bütün çalışmalar bu soruna kilitlenecekse, o zaman bütün bir anayasayı değiştirmeye ne gerek var...’ Cumhurbaşkanı Talat’ın resepsiyonunda başka şeyler de söyledi. Önceliği yine vizyon sahibi cumhurbaşkanlığı makamıydı. Kendisine, ‘siz büyük meseleler ve projelerden, vizyondan söz ediyorsunuz ama, toplumun bir kesimi sürekli endişe belirtiyor hatta önemli yayın organlarında darbe içerikli yorumlar yapılıyor’ dediğimde aldığım yanıt anlamlıydı: ‘AB’ye tam üyeliği hedeflemiş bir ülke için, sizin sözünü ettiğiniz makaleyi okumadım ama herhangi bir darbeden söz etmek büyük haksızlıktır...’ Ama sözlerin devamında, ‘Sözü edilen darbe İslami içerikli, hatta işte, kadınların endişe duymasından da, Türkiye’nin Malezya olacağından söz ediliyor’ hatırlatması ile sözleri daha da netlik kazandı:

‘Ben Malezya’yı bilirim. Bu konuları konuşanların bilmediğini anlıyorum. Ama Mardin’in açıklamalarını okudum. Her şeyi çok güzel ortaya koyuyor. Öne çıkarılandan çok daha önemli ve doğru laflar ediyor. Yüzde yüz inandığım, genç kızların türbanla üniversitelere girmesidir diyor. Ben de laikliğin öneminin altını çizerken bunu söyledim.’

FARKLILIKLARI HERKES HAZMEDECEK

GÜL’ÜN
şu sözleri de bugünün Çankayası’nı aktarmak için önemliydi: ‘Farklılıkları herkes hazmedecek. Herkes birbirinin farklılığını benimsemek zorunda.’

...Ve Gül’ün meselelere yaklaşımdaki en anlamlı tanımı: ‘Beş yıllık hükümet tercübem, öncesi de var. Türkiye’nin önüne ne zaman büyük meseleler gelse, çözümlemek, üzerine gitmek yerine, kapının arkasına saklandığını veya halının altına süpürüldüğünü gördüm. Bu böyle olmamalı...’

Bütün açıklamalardan edindiğim ana not, Cumhurbaşkanı Gül’ün, Türkiye’de iki de bir ısıtılıp ortaya konulan rejim güvencesi gibi kavramların karşılığını Türkiye’nin sarsılmaz ve taviz vermez bir şekilde sürdüreceği Avrupa Birliği tam üyelik sürecinde bulduğudur.

Bir not daha: ‘Uçak sohbetinin’ en esprili noktalarından biri, Gül’ü dışişleri bakanlığından tanıyan ve yakın dostluk kurmuş dünya liderlerinin kendisini ilk aradıklarında, ‘İyi ama biz şimdi sana ne diyeceğiz’ diye söze başladıklarını açıklamasıydı. Liderler, önce ‘sayın cumhurbaşkanı’ olarak başladıkları ‘resmi’ konuşmalarının devamında mutlaka, cumhurbaşkanına üstelik birinci adıyla seslenip, eski ‘hava’yı yakalıyorlarmış...


Demirel'den anayasa yorumu

**ANKARA (AA) - Türkiye'nin 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, "bir ideoloji olduğu gerekçesiyle sivil anayasa çalışmaları kapsamında Kemalizm'in anayasa metninden çıkarılması'' yönündeki hazırlıklarla ilgili sorular üzerine "Yani her şey bitti de bir o mu kaldı?'' dedi.

Demirel, "Bugün Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda Atatürk'e ait hangi çeşit referanslar varsa, Atatürk ile ilgili ne söyleniyorsa, bunların Türkiye'yi rahatsız eden bir tarafı yoktur'' dedi. CUMHURİYET

 AKP'nin hazırladığı anayasaya girse bile yasal düzenlemenin önünde mahkeme kararları bulunuyor

Türbana AİHM engeli

**AKP'nin anayasa taslağının 67. maddesindeki "Kanunlar, usulüne uygun olarak yürürlüğe konmuş temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası antlaşmalara aykırı olamaz" hükmü, AİHM'nin türbana ilişkin aldığı önceki kararı, AKP'nin yasal düzenlemelerinin üzerinde tutacak.

BAHADIR SELİM DİLEK /CUMHURİYET

ANKARA - AKP'nin türban konusundaki formül arayışları sürerken devletin Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi konusundaki uzmanlarının, özellikle türban konusundaki kritik değerlendirmelerini hükümet yetkililerine aktardığı öğrenildi. Bu değerlendirmelere göre AKP, yeni anayasa taslağında üniversitelere türbanla girilmesinin önünü açsa bile söz konusu düzenlemenin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) daha önce aldığı kararlara takılması söz konusu olacak.

Cumhuriyet 'in ulaştığı değerlendirmelere göre yeni anayasa taslağının, "Milletlerarası Antlaşmalara Uygun Bulma" başlığını taşıyan 67. maddesinin 6. fıkrasının, "Kanunlar, usulüne uygun olarak yürürlüğe konmuş temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası antlaşmalara aykırı olamaz" hükmünü içermesi, AİHM'nin almış olduğu kararları, AKP'nin türbana vize veren olası yasal düzenlemesinin üzerinde tutacak.

Böyle bir durumda, AİHM'ye açılacak bir karşı davada, yüksek mahkemenin türbanı nedeniyle üniversite okuyamadığını gerekçe gösterip AİHM'ye başvuran Leyla Şahin 'in davasında ortaya konan gerekçelere dayanarak alacağı yeni bir kararın türban düzenlemesinin önünü kesmesinin büyük bir olasılık olduğu belirtildi.

AİHM 4. Dairesi tarafından 29 Haziran 2004'te oybirliğiyle alınan kararda, Türkiye'de üniversitelerde uygulanan türban yasağına onay verilmişti. Kararda, "türban yasağının demokratik bir toplumda gereklilik olarak algılanabileceği" vurgulanmıştı. Mahkeme, kararında konuyu sadece düşünce, vicdan ve din özgürlüğü bağlamında ele almış ve bu açılardan Türkiye'nin sözleşmeyi ihlal etmediği sonucuna varmıştı. Üniversitelerdeki türban yasağının Anayasa Mahkemesi içtihatlarına uygun olduğunun altının çizildiği kararda, üniversite eğitimi yapmayı kabullenenlerin devletin temel ilkelerinden olan laiklikten kaynaklanan yükümlülükleri de kabullenmiş olduklarının varsayıldığına işaret edilmişti.

Eğer AİHM böyle bir durumda, üniversitelere türbanla girilmemesine ilişkin yeni bir karar alırsa, "türban yasağının demokratik bir toplumda gereklilik olarak algılanabileceği" yönündeki değerlendirmesinden de vazgeçmiş olacak. Bu da AİHM kararlarında ciddi bir çelişkiyi beraberinde getirecek.

Türban yasağı kalkarsa AİHM'ye gideriz

ANKA - ANKARA - Üniversite rektörleri, yeni anayasada türban yasağının kalkması konusunda sert tepki göstermeye hazırlanıyor. Rektörler, anayasa değişikliğinde üniversitelere türbanla girişin serbest bırakılması halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) gidecek.
Toplantıyla ilgili açıklama yapan ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut, yeni anayasayı hazırlayan akademisyenler topluluğunun eğitim ve türbanla ilgili metinde yapılacak değişiklik konusunda hiçbir rektör ve YÖK ile temasa girmediğe dikkat çekti. Akbulut, üniversitelere türbanla girişe olanak verecek düzenlemenin, 'Anayasa'nın laiklik ilkesiyle, Danıştay ve AİHM kararlarına aykırı' olacağını söyledi.
Akbulut şöyle dedi: "Bir anayasada hem laiklik, hem de dini simgeleri eğitim kurumlarına sokma yönünde maddeler olmaz. Bir demokratik ülkede yarım laiklik olmaz."

'Israr edilirse tepkimiz sertleşir'
Akbulut, Rektörler Komitesi'nin bugünkü toplantısında Türkiye'nin laik, demokratik yapısı ve bölünmez bütünlüğüne karşı oluşan bu tehlikeye tepkilerini göstereceklerini söyledi. Anayasa'daki değişiklikte ısrar durumunda tepkilerinin sertleşeceğini vurgulayan Akbulut, bu durumda AİHM'ye gideceklerini belirtti. Akbulut, AHİM'nin eğitim kurumlarına dini sembollerle girilmesine izin verilmesinin laikliğe ters olduğu yönünde kararı olduğunu hatırlattı.RADİKAL

Mahalle baskısı AİHM'e gider

Ebru TOKTAR / ANKARA/AKŞAM

Sivil Anayasa, türban yasağını kaldırırsa AİHM ne yapacak? Türk yargıç Rıza Türmen, 'Buna engel olmayız' diyor ama ekliyor: Başı açık bir kız 'Baskı görüyorum' diye başvurursa o zaman iş değişir...

ANAYASADA türban çıkmazı. Rektörler, üniversitede türban yasağı kalkarsa iptal için AİHM'i adres gösterdi. ODTÜ Rektörü Akbulut, Libya örneğini verip 'Örtünme şartı yok ama toplum baskısıyla tüm öğrenciler başörtülü oldu' dedi.

'TÜRBANA İZİN VERİLEBİLİR'

AİHM bu gelişmelere nasıl bakıyor? Mahkemenin Türk yargıcı Rıza Türmen, AKŞAM'a önemli ipuçları verdi. Türmen'e göre, yasağa onay veren AİHM kararı, türbana izin verilmesine engel değil. Bu yöndeki başvuru sonuç getirmez.

YASAK GERİ GELEBİLİR Mİ?

ANCAK, yasağı geri getirebilecek bir durum da var: Başı açık bir öğrenci, 'Baskı görüyorum' diye AİHM'e başvurursa önceki kararlar dikkate alınır. Çünkü o karar 'Türban yasağı, türban takmayan kızları koruma amaçlıdır' diyor.


Yasak kalkarsa başı açığı da koruruz

AİHM’in Türk yargıcı Rıza Türmen, mahkemenin kararlarının türban yasağının kaldırılmasına engel olmadığını söyledi ve ekledi: Yasak kalkarsa, kararımızın konusu da ortadan kalkar. Ancak bu kez başı açık öğrenci ‘Baskı görüyorum’ deyip bize başvurabilir. O halde emsal kararlar dikkate alınır

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türk yargıcı Rıza Türmen, “Türban yasağı kalktıktan sonra başı açık bir öğrenci ‘baskı görüyorum’ diye AİHM’e başvurursa ne olur?” sorusu üzerine, “AİHM şikayeti görüşmeyi kabul ederse, türbanla ilgili daha önceki emsal kararlarını dikkate alır. O kararlardaki ilkeler, o kararlardaki esaslar, yeni dava için geçerli olur” dedi. Hükümet tarafından yeni dönemde aday gösterilmediği için görev süresi 1 Şubat 2008’de dolacak olan AİHM’in Türk yargıcı Rıza Türmen, AKŞAM’ın sorularına şu yanıtları verdi:

·  Üniversitelerde türban yasağının kaldırılması AİHM kararlarını etkiler mi?

Türkiye’deki anayasa çalışmasının buradaki süreçle bir ilgisi yok. Çünkü Türkiye’de üniversitelerin koyduğu türban yasağını biz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygunluğu açısından incelemiştik. Türban yasağı anayasa hükmü ile kalkarsa, AİHM kararı buna engel teşkil etmez. Yasak kalkınca, AİHM kararlarının konusu da kalkmış olur.

·  AİHM kararlarında, türban yasağı AİHS’e neden aykırı bulunmamıştı?

AİHM, türban yasağının AİHS’e aykırı olmadığına karar vermişti. “Türbanın bir sembol olduğu için laikliğe aykırı olduğu, türban yasağının türban takmayan başı açık kızları koruma amacı taşıdığı, türbanın kadın-erkek eşitliği ile bağdaşmayan niteliği” gerekçeleri ile sözleşmenin ihlal edilmediğine hükmedilmişti.

·  Türban yasağı kalkarsa, başı açık bir kız öğrenci, “Bana inanç ve gizli türban baskısı yapılıyor” diye AİHM’e başvurursa ne olur?

Valla böyle bir dava gelirse enteresan olur. Çünkü AİHM’e başvuruda bulunabilmek için başvuranın zarar görmüş olması gerekiyor. Eğer şikayet kabul edilirse, bu durumda, türbana ilişkin önceki AİHM kararlarının esasları dikkate alınır. Çünkü türban kararıyla ilgili emsaller var, içtihat var. Örneğin İsviçre’deki Lucia Dahlap isimli bir öğretmenin başvurusu üzerine verilen kararı var. O kararlarda yer alan esaslar, yeni dava için de geçerli olur.

·  Her ülkeye göre farklı karar mı alınıyor?

Türkiye ve diğer ülkeler arasında çok önemli bir fark var. Diğer ülkelerde İslam dinine mensup bir azınlığın meselesi olan türban, Türkiye’de bambaşka bir içeriğe sahip. Türkiye’de türban, tamamen ülkenin kendi meselesi. Bu yüzden, türbanı nedeniyle üniversitede okuyamadığı için AİHM’e başvuran Leyla Şahin’in davası, Türkiye ölçeğinde ele alındı. Başka ülke ile kıyas etmemek lazım.

·  Başka ülkelerde durum nasıl?

Fransa’nın ve Almanya’nın birçok eyaletinde türban liselerde yasak. Fransa’da yükseköğrenim düzeyinde böyle bir yasak yok. Ama oradaki problemlerle, Türkiye’dekiler aynı değil. Oralarda azınlığın meselesi iken, Türkiye’nin kendi meselesi.

EMSAL OLACAK KARAR

AİHM, İsviçre’de bir kamu okulunda görev yapan Lucia Dahlap adlı öğretmene uygulanan başörtüsü yasağını, şu gerekçeyle onaylamıştı:

“Başörtüsü göze çarpan bir dini semboldür. AİHS’nin 9. maddesindeki ‘din ve kanaatleri ifade özgürlüğü’ bazı şartlarda sınırlanabilir. Bunun için, kamu menfaati gibi bir meşru amaç ve kamu menfaati ile yasak arasında orantı bulunması şarttır. Bir yandan müşteki, dinin bir emrini yerine getirmeye çalışıyor, öte yandan ders verdiği 4 ile 8 yaş arasındaki çocukların şahsi inançlarının zedelenmemesi gerekiyor.”

“MAHALLE BASKISI” AKP’Yİ DÖVER

‘MAHALLE baskısı’ kavramını ilk ortaya atan Prof. Şerif Mardin, Vatan’dan Ruşen Çakır’a verdiği röportajda, bunun tehlikelerine şöyle işaret etmişti:

“Türkiye’de ‘Mahalle baskısı’ diye bir şey var. ‘Mahalle baskısı’ bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP’den bağımsız olarak Türkiye’de yaşadığına inanıyorum. Dolayısıyla bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluşursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır. Buna örnek olarak daha çok İran’da ortaya çıkmış olan ve bugün Ahmedinecad’ın devam ettirdiği sistemi gösterebiliriz. O dinsel otokrasinin çevreyle, mahalleyle, ona destek veren insanların ortaya çıkardığı havayla da çok ilişkisi var. O havanın İran devriminde çok etkili olduğuna inanıyorum. Bu hava Türkiye’de de çıkabilir bir gün. 10-20 sene öncesine kıyasla daha az şansı var ama bugün o havayı pompalayan başka şeyler, tuhaf oluşumlar, kendiliğinden olan birtakım olaylar var. Bazı İslami alt-çevreler ortaya çıkıyor. Mahalle havası dediğimiz şeyin bu İslami alt-çevrelerle yeni bir şekil almış olduğuna inanıyorum. Bu yeni şekil AKP’yi döver. Demek istiyorum ki eğer böyle bir hava gelişirse AKP ona biat etmek zorunda kalabilir.”

Türk Parlamenterler Birliği Başkanı Hasan Korkmazcan AKP'nin yönteminin yasal olmadığını söyledi

'Anayasa Meclis'in işi'

**1971 ve 1995'teki anayasa değişikliklerinde komisyon başkanlığı yapan Korkmazcan, anayasa değişikliklerinin hükümet tasarısı olarak

TBMM'ye sunulamayacağını anımsattı. İktidar partisinin kapsamlı anayasa değişikliği hazırlamasının son derece sakıncalı olduğunu söyleyen

Korkmazcan, anayasa yapmanın siyasi partilerin değil, Meclis'in işi olduğuna dikkat çekerek 'TBMM başkanı derhal inisiyatifi ele almalıdır' dedi.

AYŞE SAYIN /CUMHURİYET

ANKARA - Türk Parlamenterler Birliği (TPB) Başkanı Hasan Korkmazcan, AKP'nin 1982 Anayasası'nı tamamen ortadan kaldıran yeni bir anayasa hazırlayamayacağını belirterek, "Çünkü mevcut anayasanın değiştirilemeycek hükümleri bulunmaktadır. Bu hükümler anayasanın tümünü, felsefesini teşkil eden, bu felsefeyi dışta bırakan bir anayasanın yapılması, mevcut anayasal hükümlerimize göre yasal değildir" uyarısında bulundu.

12 Eylül öncesi ve sonrası parlamentolarında anayasa çalışmalarına önemli katkılar veren TPB Başkanı Hasan Korkmazcan, "Parlamenterler Birliği Başkanı olarak değil, bütün bu deneyimleri yaşamış, 1959'dan bu yana anayasa değişikliği çalışmaları içinde bulunmuş bir kişi olarak söylüyorum; iktidar çevreleri anayasa değişikliği projesini başarılı bir şekilde ortaya koyamadılar" dedi.

AKP'nin anayasa değişikliğini gönüllü katılımı sağlayacak bir metodla ele almak yerine "iktidar inisiyatifinin öne çıkarıldığı" bir yöntemi benimsediğine dikkat çeken Korkmazcan, AKP'nin temel hatalarını şöyle sıraladı: "Birincisi, seçim öncesi anayasa değişiklikleri ile ilgili köklü bir projenin tartışmaya açılmamış olması. İkinci hata, seçimden sonra sorumlu ve yetkili olmadıkları sonradan açıklanan bazı milletvekillerinin ( Zafer Üskül ) polemik yaratacak roller üstlenmeleri. Çünkü anayasa değişikliği gibi kalıcılığı esas kriter olan çalışmalarda konjonktürel tartışmalar amaca hizmet etmez. Bir başka hata, bir heyete anayasa taslağı sipariş edilirken, bunun bilimsel objektiflikte çalışacak şekilde belirlenmemiş olması. Bilim heyetlerinin objektifliğini sağlayacak ölçü, değişik görüşleri temsil eden bilim insanlarının aynı kurulda bulunabilmesidir. Dördüncüsü, taslak ortaya çıktıktan sonra kamuoyuna açıklanmasında izlenen yol sağlıklı değerlendirmelere imkân bırakmamıştır."

Toptan'a çağrı

Anayasa değişikliklerinin hükümet tasarısı olarak TBMM'ye sunulamayacağını da anımsatan Korkmazcan, iktidar partisinin genel merkezi veya parti grubunun kapsamlı anayasa değişikliği hazırlamasının son derece sakıncalı olduğunu söyledi. Anayasa yapmanın siyasi partilerin değil, Meclis'in işi olduğuna dikkat çeken Korkmazcan, İsmet İnönü' nün "Bu partide merkezi umumi sultası yaşatmam. Meclis grubunun işine, parti genel merkezi karıştırılmaz" sözlerini anımsattı. Korkmazcan, "Böyle merkezi umumi müdahaleler Meclis'in işini güçleştirir" dedi.

TBMM Başkanı Köksal Toptan 'ı derhal inisiyatifi ele almaya çağıran Korkmazcan, şu görüşleri dile getirdi: "Yapılacak iş esasen yeni bir anayasa yazımı değil, yürürlükteki anayasanın değiştirilmesi işlemidir. Öyle yeni devlet kurmuyorsunuz ki yeni anayasa olsun. İktidarların kendi başlarına yapacağı işler, hükümet programları, kalkınma planlarını ve bütçeleri hazırlamaktır. Anayasa değişiklikleri Meclis'in işi olduğuna göre, tarafsız Meclis başkanlığı eliyle yürütülmelidir. TBMM Başkanı, bundan önce yapılmış bütün çalışmalarda uygulanan metod doğrultusunda partiler ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan bir hazırlık komisyonu kurabilir. Bu komisyona herkes konu üzerindeki düşüncelerini, taslaklarını aktarabilir. AKP'nin hazırladığı taslak buraya sunulan taslaklardan biri olarak ele alınır. Anayasa değişikliği yapılırken, esas alınacak metin 11 Eylül 1980 tarihli anayasa olursa uzlaşmanın daha kolay sağlanabileceğini söylüyorum."

'Yeni anayasa yapılamaz'

Korkmazcan da anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen ilk 3 maddesi nedeniyle, AKP'nin "yeni bir anayasa yazamayacağını" söyledi. Korkmazcan, "Mevcut anayasanın değiştirilemeyecek hükümleri bulunmaktadır. Bu hükümler anayasanın tümünü, felsefesini teşkil eden, bu felsefeyi dışta bırakan bir anayasanın yapılması, mevcut anayasal hükümlerimize göre yasal değildir" diyerek, Anayasa Mahkemesi'nin bu değişiklikleri iptal edebileceğinin işaretini verdi.

GÖRÜŞME ERTELENDİ

Önce AB'ye anlatmaktan vazgeçtiler

ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - AKP'nin yeni anayasa taslağı hazırlıklarının başındaki isim olan Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat , AB ülkelerinin büyükelçileriyle dün planlanan yemeğini ertelemek zorunda kaldı. Gazetemizde dün yer alan "Anayasayı önce AB'ye anlatıyorlar" şeklindeki eleştirilerden rahatsız olan Başbakan Tayyip Erdoğan da partisinin anayasa konusunu ele alacağı MYK toplantısını erkene aldı.

AB Dönem Başkanı Portekiz Büyükelçisi José Manuel de Carvelho Lameiras 'ın davetiyle dün 13.15'te AB ülkelerinin Ankara'daki büyükelçileriyle öğle yemeğinde bir araya gelmesi öngörülen Fırat, bu yemeği ertelemek zorunda kaldı. Fırat'ın AB büyükelçileriyle buluşacağı haberi, gazetemizde manşetten "AB'ye anayasa brifingi" şeklinde yer alırken CHP lideri Deniz Baykal hükümetin anayasayı muhalefetten önce AB büyükelçilerine anlattığına dikkat çekerek "Anayasayı elçilerden mi öğreneceğiz" eleştirisini yapmıştı. Erdoğan'ın da "Anayasa taslağı önce AB'ye anlatılıyor" havasını dağıtmak için dün akşam 20.00'de yapılması beklenen MYK toplantısını öğlen 14.00'e aldığı ve Fırat'a da AB yemeği yerine bu toplantıya katılması talimatı verdiği ileri sürüldü. AB diplomatik kaynakları Fırat ile büyükelçilerin bugün biraya gelmesinin planlandığını belirttiler.

Olli Rehn, yeni anayasada iki önemli hayati konunun laiklik ve temel özgürlükler olduğunu söyledi

AB'nin laiklik kaygısı

**AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Rehn, Türk Anayasası'nın demokratik, laik yönünün Avrupa açısından son derece önemli olduğunu ve bu unsurun korunması için Avrupa'nın bir garantör olduğunu söyledi. Rehn, "Laik demokrasi, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilkeleri için de çok güçlü bir güvence sayılmalıdır'' dedi.

Haber Merkezi - Avrupa Birliği ( AB) 22 Temmuz seçimlerinin ardından Türkiye'deki laik sistemin geleceğini ciddi bir biçimde sorgulamaya başlarken ılımlı İslamı benimsemiş bir ülkenin AB üyesi olamayacağına yönelik sesler hızla artıyor. AB Komiyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn, yeni anayasada iki unsurun son derece hayati olduğunu belirterek bunlardan birinin laiklik, diğerinin de temel özgürlükler olduğunu söyledi.

Olli Rehn, özel televizyon kanalı Kanal D'ye yaptığı açıklamada, henüz anayasanın ayrıntılı taslağını inceleme fırsatları olmadığının altını çizerek şimdiye kadar medyaya yansıyan ana hatlarıyla ilgili görüşlerini açıkladı.

'İlkelere saygı şart'

Rehn, Türk anayasasının demokratik, laik yönünün Avrupa açısından son derece önemli olduğunu ve bu unsurun korunması için Avrupa'nın bir garantör olduğunu şu sözlerle açıkladı: "Hem Türk halkının hem de AB'de yaşayan insanların görmeleri gereken son derece önemli bir nokta var. O da, şu söyleyeceklerimdir: AB süreci ülkelerin laik demokrasisi için son derece önemli bir çıpadır. AB'ye katılmak isteyen her ülke bu ilkelere saygı göstermek zorundadır. Laik demokrasi, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilkeleri içinde çok güçlü bir güvence sayılmalıdır... Avrupa Birliği, Türkiye'deki demokratik çoğulculuğun ve dolayısıyla laikliğin garantörüdür. Bunun için iki tarafın da Türkiye'nin AB'ye katılım sürecine güçlü ve şüphe götürmez şekilde bağlı kalmaları çok önemlidir."

Demokratik laikliğin çok önemli olduğuna dikkat çeken Rehn, "Unutmamak gerekir ki Avrupa Mahkemesi de defalarca demokrasi ve laiklik konularında karar almıştır" dedi.

Bu arada, AB'nin konuya ilişkin kaygılarını kasım ayında yayımlanması planlanan ilerleme raporunda da vurgulaması bekleniyor. AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Rehn geçen ay yaptığı açıklamada da İslami usulleri benimseyen bir devletin AB ile müzakere edemeyeceğini vurgulamıştı. CUMHURİYET

Yeni anayasa için uzlaşmacı bir toplumsal çalışma yapılması öneriliyor

Hukukçular 'kurucu meclis' diyor

Toptan: 100'ü milletvekili, 50'si akademisyen 150 kişilik bir kurucu meclis bu işi yapabilir.

Akyol: AKP Taslağı olarak işlem göre cek bir metni "anayasa' laştırmak doğru mu?

Selçuk: AKP'nin ısmarladığı taslak bir AKP anayasasına dönüşme riskini barındırıyor.

Yeni bir anayasa yapılmasında metot olarak katılımcı ve uzlaşmaya dayalı bir kurucu meclis kurularak yeni bir anayasa yaratılması, bütün anayasa hukukçularının ortak görüşüdür. Bu görüşe, öneri olarak Meclis Başkanı Köksal Toptan da katılmış görünüyor ve anayasayı 150 kişilik bir kurucu meclisin yapmasının doğru olacağını belirtiyor.

AKP'nin "kapalı kapılar ardında" anayasa taslağı hazırlaması ile ilgili tartışmalar sürerken, TBMM Başkanı Köksal Toptan'ın, anayasanın "bir kurucu meclis tarafından değiştirilmesinin" daha doğru olacağını belirttiği ortaya kondu.

Köksal Toptan'ın görüşü şöyle:

"İşte 100'ü bütün siyasi partilerin milletvekillerinden, 50'si akademisyen, hukukçu, sivil toplum örgütü temsilcisi olmak üzere 150 kişilik bir kurucu meclis bu işi yapabilir."

Kuşkusuz bu açıklama Meclis Başkanı'nın bir niyet beyanı şeklindeydi." (Cumhuriyet, 17.09.2007)

Aynı biçimde Taha Akyol da anayasanın bir kurucu meclis tarafından yapılmasının doğru olacağını yazdı.

Taha Akyol, AKP'nin Anayasası başlığı altında şöyle yazdı: "Anayasayı referanduma sunacak şekilde değiştirmek için 330 milletvekili yeter, AKP'nin sayısı 340'tır! Taslağını Meclis'ten geçirip halka sunabilir; halkın da evet diyeceğine eminim! Ama bu yeter mi?!

Tek başına bu güce sahip AKP'nin diğer partilerle, sivil toplum kuruluşlarıyla görüşmesi, diyalog araması, uzlaşma sağlamaya çalışması elbette iyi...

AKP'nin herkesi ikna etmesi gerekmez ama, en geniş diyalogları kurarak bile olsa 'AKP taslağı' olarak işlem görecek bir metni anayasalaştırmak doğru mu?!" (Milliyet, 17.09. 2007)

Sorun buradadır. AKP'nin parti olarak yürüttüğü ve kapalı kapılar ardında geçen bu süreçte oluşacak bir anayasa, referandumla kabul edildiğinde bile birleştirici olmaz, meşruiyet tartışmalarından kurtulamaz.

Cumhurbaşkanı Sayın Gül de önceki gün bir açıklama yaparak tasarının bir AKP tasarısı olmasının sakıncalarını belirtti.

Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk da anayasanın bir kurucu meclis tarafından yapılmasını istedi. Selçuk "geniş kapsamlı bir toplumsal çalışmanın" kurucu meclis tarafından yapılmasının çok daha iyi sonuç vereceğini belirtiyor. Yüzde 1'lik kesimlerin bile Meclis'te temsilinin sağlanmasını önemli görüyor.

"Bizde anayasaların, verili siyasi konjonktürün yansımalarını taşıdığı için sürekli anayasa değişikliği yapma zorunluluğu doğurmasının" da önüne geçecek yerinde bir öneri olarak görüyor.

Çünkü "Darbe anayasasından kurtuluyoruz diye anons edilen çalışmaların sonucunda bu kez yaşanan süreç 'AKP'nin ısmarladığı, bir AKP Anayasası' na dönüşme riskini içinde barındırıyor. Herkese haksızlık, anayasaya, bu ülkeye ve hatta AKP'nin çabalarına..." diyor.

Bir ihtilal sonrası, bir siyasal iktidarı yargılayan mahkemede o siyasal iktidarı savunmuş, uzun yıllar siyasetin içinde yer almış, Meclis Başkanlığı yapmış saygın devlet adamı ve hukukçu Hüsamettin Cindoruk da ısrarla anayasa yapımının bir kurucu meclis tarafından gerçekleştirilmesini öneriyor.

Aslında bütün anayasa hukukçuları: Soysal , Yüzbaşıoğlu, Batum ve niceleri de aynı görüşte.

YORUMLARDAN

Oktay EKŞİ

 oeksi@hurriyet.com.tr

Ezber bozmak

ANAYASA lafı açılınca hepimiz pek çok şeyi konuştuk ama sadece biz gazetecilerle değil, tüm bireylerle ilgili bir temel özgürlüğü yani "iletişim özgürlüğünü" hiç ele almadık.

Aslında Bilim Kurulu’nun hazırladığı Anayasa Taslağı’na bakarsanız onların da "iletişim özgürlüğü" gibi bir kavramdan söz etmediklerini görürsünüz.

Çünkü Bilim Kurulu da, kendi taslağını hazırlarken bilinen kalıplardan hareket etmiş. Örneğin "İfade hürriyeti" demiş. "Basın ve yayın hürriyeti" demiş.

Hoş, gider bir hukuk fakültesine veya bir iletişim fakültesine sorarsanız oralardan da alacağınız yanıt farklı olmayacaktır. Çünkü hepsinde bu konular aynen yukarıdaki kavram ve kalıplar içinde okutulur.

Oysa biz diyoruz ve iddia ediyoruz ki o özgürlüklerin tamamını içeren kavram "iletişim özgürlüğü"dür.

İletişim özgürlüğü sadece yukarıdakileri değil, örneğin "haberleşme" yahut bilgi edinme hak ve özgürlüğünü" de içerir.

Onun alt başlıkları olarak "ifade özgürlüğü"nden söz edebilirsiniz. "Basın özgürlüğünden" değil, "basının özgür olmasandan" bir başka deyişle "özgür basından" söz edebilirsiniz. Düşünceleri ifade amacıyla kullanılan tüm öteki hak ve özgürlüklerden söz edebilirsiniz. Ve en önemlisi, "halkın gerçekleri öğrenme hakkı"nın bir sonucu olan "Bilgi edinme hak ve özgürlüğünden" söz edebilirsiniz.

İletişim özgürlüğü bu geniş kapsamlı yapısıyla hem gerçekleri bulmanın; bulunan gerçekleri dile getirmenin, onları yorumlamanın ve tüm bunları arzu edilen son noktaya kadar iletebilmenin güvencesidir, hem de bu niteliği nedeniyle demokratik sistemin temel taşıdır.

Demokratik bir rejim için basının özgürce görev yapmasının şart olduğunu gören, 18’inci yüzyıl Batı dünyasının aydınları, haklı olarak "basını" korumak gereği duymuşlardır. O nedenle "basın özgürlüğü" diye bir kavram icat etmişlerdir. Bu kavram literatüre aynen aktarıldığı için herkes hálá "Basın özgürlüğü"nden dem vurur. Böylece gazetecilere özgü bir "özgürlük" yaratılmış olur.

Hani bazıları, "basın özgürlüğünü gazeteciler halk yığınları -veya kamuoyu- adına kullanırlar" der ya, siz inanmayın... Özgürlüğün adı "basın özgürlüğü" olduğu sürece o, herkes adına kullanılan bir özgürlük değil, "basın" için sağlanmış bir imtiyazdır. Çünkü toplumun bir kesimine tahsis edilen özgürlüğe başka bir ad verilemez.

İkinci bir "çünkü" de şu:

Özgürlük ancak genel olursa özgürlüktür. Özel olunca onun adı imtiyazdır.

Bu düşüncelerle diyoruz ki yeni anayasa taslağı üzerinde çalışırken önce "İletişim özgürlüğü" esas alınmalıdır. Böylece bu özgürlüğün tüm bireylere ait olduğu gerçeği ortaya konulmalıdır. Onun alt başlıkları olarak da, "bilgi edinme özgürlüğü ve hakkı"; "haberleşme hak ve özgürlüğü"; "ifade özgürlüğü" ve onun çeşitli kullanım yolları; (yazılı ve elektronik basını içeren) "medya" ve "internet iletişimi" ile ilgili düzenlemeler ele alınabilir.

Biliyoruz bunlar "ezber bozan" düşünceler ama... Birilerinin de ezberi bozması lazım.

CUMHURİYET / DÜZ YAZI /ORHAN BİRGİT

Konumuz Yine Aynı, Çünkü...

Sürekli olarak aynı konuları işlemenin, yazan için de; özellikle okuyanlar için de sıkıcı olacağını biliyorum.

Ama AKP 'nin Türkiye Cumhuriyeti 'ne mal etmek istediği anayasayı, bir an önce biçimlendirmek amacıyla atılan adımların da, o cumhuriyeti nereye götüreceğini anlatmanın da, benim gibi, hem siyaset hem de basın dünyasında görüp yaşadıklarının notları heybeler dolduracak kadar çok birisi için kaçınılmaz bir görev olduğunu da unutmuyorum.

Bu nedenle konumuz bugün de ister istemez AKP Anayasası olacak.

Yeni anayasanın hangi amaçlarla hazırlandığının en medyatik kanıtı, dünkü Cumhuriyet 'in manşetinde, taslağın önce AB 'nin onayını almak için, Dönem Başkanı olan Portekiz 'e sunulacağı duyuruluyordu.

Haberi okuyanlar, bu bir tür eski Düyunu Umumiye dönemini çağrıştıran onay yönteminin devrede olacağını öğrenince, "zamanı gelince siyasal partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve hatta parlamentonun görüşlerine başvurulacağını" ısrarla yineleyen Mir Mehmet Fırat 'a da, Cemil Çiçek 'e de "boşuna zahmet buyurmayın" demeyecekler midir?

Jandarma'ya kapatılan kapı

AB ülkelerinin bizi beğenmeleri için ısrarla istedikleri bir dizi talep arasında, askerin toplum üzerindeki etkisini sıfırlamak, en başta geliyor. Bu isteği, ülke koşullarına göre, olabildiğince yerine getirmek amacıyla AKP iktidarı, Milli Güvenlik Kurulu denilen anayasal kurumun oluşumu ile hayli oynadı. MGK'nin asker üyelerinin sayısının, kurula katılacak bakanlardan az olması yöntemi, sanki orada kararlar konsensüs yöntemi ile değil de oylama ile alınıyormuşçasına, değişime uğradı. Yeni taslakta da MGK'nin cumhurbaşkanının mı başbakanın mı başkanlığında toplanması için nabız yoklamaları sürdürüldü.

O arada, "sivil anayasa" olarak takdim edilmeye çaba gösterilen taslağın ilgili maddesinde yazılı "Kuvvet Komutanları" nın arasından, "Jandarma Genel Komutanı" nın çıkartılmasında görüş birliği sağlandı.

Niçin? Adı "kuvvet" değil de "genel komutan" olduğu için mi? Bir ucu ile Genelkurmay Başkanlığı'na , öteki yönü ile İçişleri Bakanlığı'na bağlı olduğu için mi?

Jandarmamız, özellikle son yıllarda, öteki bazı Avrupa ülkelerinde olduğunun dışında, önemli görevler üstlenen bir güvenlik örgütü olduğunu gösteren olayları üstlendi. İtalya 'daki gibi karabinyerlik ya da başka AB ülkelerindeki gibi kır polisliği ile sınırlı olmayan, hatta bu iktidarın geçen yasama döneminde, jandarmanın hazırladığı belgelere dayanarak Yüce Divan'a gönderdiği bazı eski bakanlar için yolsuzluk soruşturmasını da üstlenen, kriminal konularda profesyonelleşmiş astsubay ve subayları ile bilinen bir güvenlik örgütü. Terör karşısındaki etkinliği de silahlı kuvvetlerin öteki bölümlerinden aşağıda değil.

Tek kabahati "İlerleme Raporları" nda adına AB'nin gözüne batacak şekilde yer verilerek, ülkesini tanımayan bazı bilim adamlarımız tarafından, kaldırılması ya da yerel yönetimlere bağlanması için makaleler yazılmış olması.

Bu gücün dört yıldızlı komutanını, öteki orgeneral rütbeli silah arkadaşlarının bir adım arkasına koyarak ne elde etmeyi düşünüyor AKP kurmayları ve onlara hınk demekten çekinmeyen uzmanlar grubu?

Yine ve illaki türban derken...

Ünlü 45. madde üstünde Hikmet Sami Türk ve Mustafa Bumin gibi, bilim ya da yargı alanında deneyimli kimselerin ortaya koyduğu "açmazlar" ı gidermek amacıyla AKP'li kurmayların bulduklarını sandıkları çözümü dün haber televizyonları müjdeliyorlardı. Buna göre, o "yükseköğrenim kurumlarında kılık kıyafet serbestliği" hükmünün içine "inkılap kanunlarına aykırı olmamak koşulu ile" diye bir ek yapılırsa "sarık" ya da "çarşaf" tehlikesi kalkar, öylece türbana, yani Hayrünnisa Gül ile Emine Erdoğan 'ın öncülük ettiği giysi biçimine üniversitelerde yeşil ışık yakılması sağlanırmış.

Yine olmuyor sevgili arkadaşlar; yine olmuyor.

Çünkü, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Danıştay'da bu konularda 26 yıl deneyimli üyelik yapmış bir yurttaşınız olarak Sayın Mustafa Bumin'in asıl üzerinde durduğu tehlikeli gelecek, o türbanlı çoğunluğun dolduracağı bilim yuvalarından, " mahalle baskısı" görevini uygulamayı üstlenecek olanların, ötekiler üstünde despotluk yapacaklarına uzanan haklı kuşku ya da sezgiler için nasıl bir madde oluşturacaksınız?

Sizin Malezya'laşmak istediğinizi düşünenler arasında Prof. Dr. Şerif Mardin gibi, bilimsel görüşleri arasında Bediüzzaman Said Nursi üstünde incelemeleri olan birisinin de olacağı ve bu uluslararası sosyoloji aliminin, geçen pazar gününden bu yana gündeme bomba gibi düşen endişelerini tartışacağımız aklınıza gelir miydi? Faks: 0 216 302 82 08 obirgit@e-kolay.net

Türbanı serbest bırakmak mümkün mü?

İsmet Berkanİsmet Berkan /RADİKAL

Türkiye'nin 20 yıllık sivil ve özgürlükçü anayasa özlemini türban sorununa indirgemiş görünüyor Türk medyası. Medyayı suçlamak da anlamsız, çünkü anayasa çalışmasını yürütenler de o kapsamlı metnin bir yerine üniversite öğrencileri için türbanı serbest bırakacağını düşündükleri kimi cümleleri yazmaya çalışıyorlar.
Çalışıyorlar ama acaba bu yasağı kaldırmak mümkün mü, kolay mı?
Her şeyden önce bu yeni bir tartışma değil. Geçmişten beri, kimi siyasetçi ve hukuçular türban yasağının anayasada bir madde değiştirilerek veya eklenerek kaldırılabileceğini savunuyor. Benim gibi kimi yorumcular ve hukukçular ise yasağı kaldırmanın ancak ve ancak Anayasa Mahkemesi'nin yeni bir laiklik yorumu yapması sonrası mümkün olacağını ileri sürüyor.
Yasağı kaldırmanın, yeni bir anayasa yazılsa bile mümkün olup olmadığını anlamak için yasağın nasıl konduğuna ve uygulandığına bakmak gerek.
Türban yasağının kaynağında, 80'li yılların sonunda Turgut Özal'ın ANAP'ının yapmak istediği son derece kötü ve yanlış yazılmış bir yasa maddesi var.
Bu maddede, üniversite öğrencilerinin DİNİ İNANIŞLARI UYARINCA başlarını, saçlarını ve boyunlarını örtebileceği yazılıydı. Dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu, mahkeme de 'Laik devlette din kurallarından söz eden yasa olamaz' diyerek maddeyi iptal etti.
Ederken de, bir hayli uzun ve Türkiye'deki katı laiklik taraftarlarının 'anıtsal' diye nitelediği bir gerekçeli karar yazdı. Karar, tümüyle Anayasa'nın 2. maddesindeki laiklik ilkesinin nasıl yorumlanması gerektiğini anlatan bir karar.
Yani, kararın dayanağı, Anayasa'nın başka bir maddesi değil, bu devletin şeklinin temel unsurlarından biri olan laiklik ilkesi.
Daha sonra Anayasa Mahkemesi türbanla ilgili başka kararlar da verdi. Örneğin, ANAP mahkemenin az önce sözünü ettiğim kararını baypas edebilmek için 'Kanunlara aykırı olmadıkça üniversitede kılık kıyafet serbesttir' diye bir kanun yaptı. Mahkeme bu maddeyi iptal etmedi ama maddenin türbanı serbest bırakmadığını, çünkü türbanın 'laiklik karşıtı' bir giysi olduğunu, o yüzden yasak olduğunu hatırlattı.
Daha sonra Anayasa Mahkemesi Fazilet Partisi'ni kapatırken, türbana özgürlüğün savunulmasını 'Laiklik karşıtı eylem', türbanlı bir kişinin milletvekili yapılmasını ise 'Laikliğe aykırı' buldu ve türbanı parti kapatma gerekçesi yaptı. Ve her seferinde dayanak Anayasa'daki laiklik ilkesiydi.
Mahkeme bu kararları verdi ama kararlar kadar onların uygulaması da önemli. Özellikle Kemal Gürüz'ün YÖK Başkanlığı döneminde üniversiteler ağır bir baskı altına alınarak türban yasağının uygulanması sağlandı. Yani YÖK ve üniversite rektörlükleri, Anayasa Mahkemesi kararlarını kendilerine uygulama yasası gibi aldılar ve uygulamalarını bu yönde yaptılar.
Şimdi bana göre, Anayasa metnine ne yazarsanız yazın, Anayasa'dan laiklik ilkesini çıkarmadığınız sürece, ki herhalde çıkarmayacaksınız, türbanı serbest bırakmak çok zor. (Ancak yarın öbür gün Anayasa Mahkemesi laiklik yorumunu değiştirir ve bu yolla türbanın önünü açarsa, o ayrı tabii.)
Aslına bakacak olursanız, türbanı üniversitede serbest bırakmak isteyenlerin önünde bana göre tek bir yol bulunuyor: Üniversitelerin türban yasağı uygulamasını yumuşatmasını sağlamak. Bunun için önce YÖK'ün, ardından da üniversite rektörlerinin bu anlayışa uygun hale gelmeleri gerekiyor.
Bu doğru ve uygun bir yol mudur, bunu tartışmayacağım ama bana göre tek yol bu.
Meraklısına duyurulur.

Görev üniversitede

M.Ali KışlalıM.Ali Kışlalı /RADİKAL

AKP'nin kurduğu bir komisyon eliyle hazırlanan anayasa taslağının Cumhuriyet gazetesince ele geçirilmesi ve hemen her gün bir bölümünün yayımlanması, siyasi iktidar için sorun oldu. Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesinin yarattığı gerginlik ve kaygı daha da tırmandı. Bütün Batı dünyası gibi, burada da artık AKP'nin yavaş yavaş Türkiye'yi 'Ilımlı İslam ülkesi' halin getirme niyetinde olduğu düşüncesi yayılmaya başladı.
Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in temellerinin tehdit altında olduğunu düşünen kesim moral bozukluğu içinde çıkış yolunu arıyor.
Bu tür siyasi bunalımlarda şimdiye kadar hep gözler Türk Silahlı Kuvvetleri'ne çevrilmişti. Ama bu defa koşullar farklı. Seçim neticeleri ve TSK'nın içine sindiremediği vasıflarından dolayı Gül'ün Çankaya'ya yerleşmesi asker için ciddi sorunlar yarattı. Hem bu neticeyi doğuran meşruiyetin kabul edilmesi gereği, hem de anayasal rejimin bu koşullar altında da korunması için uygun planlamanın saptanması TSK'yı zorluyor.
Bu durumda ve bu aşamada Cumhuriyet'in özümsediğimiz rejiminin korunması görevinin, demokrasinin diğer kurumlarınca üstlenilmesini gerektiriyor. İşte bu noktada gündeme üniversite ve onu AKP'nin ilk iktidar döneminde yönlendirmiş olan, yani anayasada tüm üyeleri değiştirilecek olan Yüksek Öğrenim Kurumu geliyor. Rektörler Komitesi geliyor.
Rejimin, AKP iktidarının bu aşamasında, korunmasında akla üniversitenin öncelikle gelmesinin bir sebebi de AKP'nin anayasa tasarısının yarattığı büyük kaygıya, teşhisi ancak uzmanların koyabilecek oluşudur. Tasarıdan sızan hususlar, sadece şimdiye kadarki yaklaşımı dolayısıyla AKP'den kaygı duyanları değil, o iktidar ile çok uyumlu dönemler geçirmiş TÜSİAD gibi İstanbul'un büyük iş çevrelerini de tedirgin ediyor. Bunu dikkatli ama kararlı görülen bir dille ifade etmek istediklerinde ise siyasi iktidarın tepkisine sebep oluyorlar.
AKP'nin, değiştirmek ve ılımlı İslam rejimine dönüştürmek istediği düşünülen girişimlerini en iyi irdeleyecek olanlar, üniversitelerin bu alandaki hukuk uzmanları. Onların ülke için yaşamsal önemdeki konuda hiç vakit geçirmeden harekete geçmeleri birçok sorunun bu aşamada engellenmesini sağlayacaktır. Böylece ülke büyük tehlikelerden korunmuş olacaktır.
Çünkü tehlike sadece anayasal rejimin değişme olasılığı ile sınırlı değildir. Böyle bir olasılık karşısında, varlıklarını tehlikeye atma özverisi ile hazırlanmış ve yaşamış kitlelerin umutsuzluğa kapıldıklarında başvurabilecekleri, ama arzulanmayan yolları da engelleyebilecektir.
Üniversitelerin harekete geçmesi konusunda öncelikle YÖK'ün inisiyatifi ele alması gerekiyordu. Bu noktada YÖK Başkanı, kendisi de tanınmış bir anayasa uzmanı olan, Prof. Dr. Erdoğan Teziç'e büyük sorumluluk düşmekteydi.
Şimdiden Yargıtay Başkanı, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yargıç ve Savcılar Birliği Başkanı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı gibi önemli yargı örgütlerinin yetkilileri ve başta İstanbul Üniversitesi, ODTÜ, Ankara Üniversitesi, İnönü Üniversitesi gibi etkili kurumlar harekete geçip, Cumhuriyet'in karşı karşıya kalma olasılığı bulunan noktalarda kamuoyunun dikkatini çekmişlerdir.
AKP iktidarının kimi temsilcilerinden, bu tedirginlik karşısında, yatıştırıcı söylemler de gelmiyor değildi. Bunlar, ülkeyi gerçekten bir kaosa sürükleyebilecek çaptaki değişiklik söylentilerinin doğru olmadığını, birçok hassas konudaki son kararın Erdoğan tarafından verileceğini belirtiyorlardı. Ama bu yaklaşım da, cumhurbaşkanlığı konusunda 'uzlaşma' aradığını söyleyerek olumlu hava yarattıktan sonraki kararıyla kamuoyunu yanılttığı görülmüş olan AKP liderine fazla güvenilmemesi nedeniyle kaygıları hafifletmiyordu.
Şimdilik AKP'nin medyaya sızan ve kaygı yaratan niyetlerini irdelemek ve kamuoyunu uyarmak görevini emekli Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu üstlenmiş görünüyordu. Oysa ülke çapında açılacak kampanyanın önünde bu konunun uzmanı profesörler de mutlaka bulunmalıydılar. İşte bu sırada, önceki gün YÖK Başkanı Teziç bu kampanyanın organizasyonunde mutlaka ön planda görev almak zorunda olduğunu görerek tüm rektörleri harekete geçirmiştir. Kamuoyunu yönlendirecek toplantı bugün yapılacak. Alınacak netice başarıyla uygulandığında, ülkede demokrasinin yolunu temizleyebilecektir.

Bekir COŞKUN

 bcoskun@hurriyet.com.tr

Helal anayasa...


SIRA geldi kendi anayasalarını yapmaya.

Parlamentoda çoğunluğu, ülkede iktidarı, cumhurbaşkanlığı ile de devleti ele geçirdiklerine göre, bir anayasaları eksikti.

Şimdi onu yapıyorlar.

Kafalarındaki "ılımlı İslam"a engel olmayacak bir anayasa...

Nitekim Mir Dengir Mehmet Fırat, dünkü gazetelerde "Siyasi irademizi anayasanın arkasına koyacağız" diyordu.

Anayasanın arkasına koyacakları o siyasi iradeyi elbette tahmin edersiniz.

Anayasanın dili yok.

Ki "Kim benim arkama saptırılmış siyasi iradesini koyuyor?" diye yakınsın.

Yeni anayasada gizli ya da açık:

- Anayasa Mahkemesi’nin çoğunluğu iktidara geçiyor, böylece anayasanın özündeki devrim yasalarına aykırılık gibi bir engel kalmıyor.

- Laikliğin tarifi (elbette kendi malum kafalarına göre) yeniden yapılıyor.

- Türban serbestleştiriliyor.

- MGK’nın işlevi ve etkisi azaltılıyor.

- Yargının bağımsızlığı budanıyor.

- YÖK iktidara bağlanıyor.

- İrtica-gericilik-tarikat-marikat nedeniyle ordudan atılanlara geri dönme kapısı açılıyor.

Ve hepimiz biliyoruz ki; amaçlarına doğru bir adım daha atıp kendi helal anayasalarını yapıyorlar.

Peki buna kim engel olacak?

Bu pısmış-sinmiş muhalefet mi?..

Her devrin adamı kesilen bu yazarlar-çizerler, bu aydınlar mı?..

Her fırsatta irticadan ve laikliğin tehdit altında olduğundan söz edip ortalığı ayağa kaldıran... Ama Abdullah Gül cumhurbaşkanı olunca selama duran laik cumhuriyetin bekçileri(!) mi?..

Bu medya mı?..

Yeni Cumhurbaşkanı’nın kendilerini uçağa doldurup dünyayı gezdirmesini bekleyen patronlar mı?..

Ya da; kendisini yalnız ve aldatılmış hisseden, ülkesinin sürüklendiği karanlığa gönlü razı olmayan, ama çaresiz-küskün insanlar mı?..

Kim engel olacak AKP’nin kendi anayasasını yapmasına?..

Kim?..

CUMHURİYET /AÇI /MÜMTAZ SOYSAL

Pürüz Temizliği

SAĞLAM düşünmenin birinci koşulu zihni bulandıran pürüzlerin ve takıntıların temizlenmesidir. Askerlikteki "meydan temizliği" ne benzer bir yöntemle.

Yani, herkesin kendi alanına düşen pürüzleri gidermesiyle.

Birinci pürüz olarak, 21 Ekim'de yapılması öngörülen halkoylaması ortadan kaldırılmalıdır. Onu gerekli kılan sorun çözülmüş, istenen cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Zaten teknik açıdan yanlış bir oylama olur bu. Çünkü halkoylamasının önemli sakıncalarından birini içinde barındırıyor: Tek yanıtla, "Devlet başkanını halk seçsin mi? Bir dönem ya da beşer yıllık iki dönem için mi? Yasama dönemi beş dört yıl mı olsun" türünden birçok soruya birden "evet" ya da "hayır" denecek.

Aslında, devlet başkanını halka seçtirmek, seçilecek kişinin görevlerini ve yetkilerini gözden geçirip yeni dengelerin kurulmasını gerektiren önemli bir adım. Bütün bunların anayasa değişiklikleriyle birlikte düşünülüp yerli yerine konması ve halkoylamasına sunulacaksa hep birlikte sunulması daha doğru olmaz mı?

Sınır kapılarındaki işlemler başlamış olsa da yasa değişikliğiyle 21 Ekim halkoylamasından vazgeçilmesi, daha sonrasını salim kafayla düşünmeye yarar.

İkinci pürüz olarak, 22 Temmuz seçimlerindeki kuşku tam anlamıyla giderilmemiştir. İşin içine bir "elektronik oyun" un girmiş olması olasılığı zihinleri bulandırıyor. Yüksek Seçim Kurulu'nun bir iki başvuru üzerine yaptığı inceleme ve "Sonucu etkileyecek ölçüde bir yanlış olmamıştır" hükmü pek doyurucu olmadı. Örneklemenin çok genişletilmesi ve özellikle de oyların derlenip değerlendirilmesi için kullanılan yazılımın elektronik güvenilirliğine yeniden bakılması gerekiyor.

Bu konu, basit ve üstünkörü bir denetlemeyle kapatılacak bir iş değil. Önemli muhasebe işlemlerinde olduğu gibi bunda da olağanüstü donanımlı bir uzmanlık gerekiyor. Dolayısıyla, bir Meclis araştırmasıyla başlatılıp teknik açıdan uluslararası düzeyde ehil ellere bırakılması, zihinlerdeki pürüzün giderilmesini sağlayabilir.

Kısacası, parlamento çalışmaya başlar başlamaz bu bakımdan hemen yapılması gereken işler var. Meclis Başkanı'na büyük görev düşüyor. Parti gruplarının temsilcilerini toplayıp ortak çareler bularak önermek onun işidir.

Ama, bu pürüzlerin giderilmesiyle birlikte asıl yapılacak iş, şu anayasa değişikliği konusuna yeniden bakmaktır; iktidar partisinin işi olmaktan çıkararak.

Orada da bir büyük yanlıştan bir an önce dönmek gerekiyor.

Yepyeni bir anayasa hazırlamak gerçekten gerekli mi? Unutulmamalı ki, çok eleştirilen 1982 Anayasası başlangıcından beri çok önemli, hatta köklü değişiklikler geçirdi ve bunların büyük bölümü özgürleştirici nitelikte oldu. Bir yığın iç ve dış sorun kapıda beklerken büyük bir anayasa tartışmasına girişmek yerine mutlaka yapılması gereken değişiklikler varsa onlar üzerinde durmak daha akıllıca olmaz mı? mumtazsoysal@gmail.com

Mehmet Y. YILMAZ/HÜRRİYET

 
Halkın değil AKP’nin anayasası


ZORLANANLAR olabilir diye "askeri anayasa"nın (bugünkü sivil diye tanımlanıyorsa, önceki de askeri diye tanımlanabilir sanırım) hazırlanma sürecini hatırlatayım.

Bilim adamlarından oluşan bir grubun yazdığı Anayasa’ya Danışma Meclisi son şeklini verdi ve Milli GüvenlikKonseyi tarafından onaylanan Anayasa halkoyuna sunularak kabul edildi.

Ne kimse açıkça görüşünü beyan edebildi, ne de beyan edilen görüşleri dikkate alıp, bu görüşleri Anayasa’ya taşıma endişesi vardı.

Tıpkı bugünkü gibi bir süreçti yani.

"Sivil anayasa"yı da bilim adamlarından oluşan bir grup hazırladı, AKP’nin yetkili bir kurulu üzerinde gerekli düzeltmeleri yaptı, TBMM’de kabul edilecek ve halkoyuna sunulacak.

Toplumun ne istediği, sivil kuruluşların ne düşündüğü, başka siyasi eğilimlerin görüşleri dinlenmedi, anayasa metni üzerinde geniş katılımlı bir uzlaşma aranmadı.

Şimdi o "askeri anayasa" ise bu nasıl "sivil anayasa" olabiliyor, bunu anlayabilmek mümkün değil.

Bu taslağın tek bir adı var: AKP’nin anayasa teklifi.

Yarın TBMM’de kabul edilmesi ve ardından halkın yüzde 50.01’inin evet demesiyle yürürlüğe girecek bir anayasadan söz ediyoruz.

Daha mı özgürlükçü? Hayır, değil.

Türkiye’deki anayasa tartışmalarına bir son mu verecek? Hayır, böyle bir şey olmayacak.

Çünkü bu anayasa da tıpkı kendisinden önceki gibi toplumun geniş kesimlerinin katılımıyla yapılmadı.

Türkiye, böylece TBMM’de yeterli çoğunluğu bulanın kendi kafasına göre bir anayasa yaptıracağı döneme girmiş olacak.

Bunun kimseye hayrının dokunmayacağını bilmiyorum söylemeye gerek var mı?

Ilımlı İslam ülkesinden bir fotoğraf

DÜNKÜ gazetelerde (Hürriyet’te de Dünya sayfalarında) çok dikkat çekici bir fotoğraf yayımlandı.

Malezya’daki "oruç polisi" haberi ile ilgili olarak yabancı ajanslar tarafından geçilmiş bu fotoğrafta, anaokulu öğrencisi minik kızların jimnastik hareketleri yaparkenki halleri görüntülenmişti.

Fotoğraftaki kız çocuklarının (yukarıda da belirttim, anaokulu öğrencisi bebekler bunlar) hepsi türbanlıydı.

Yaşları beş-altıyı ancak bulan kız çocuklarına türban taktırmak nasıl bir anlayışın ürünü?

Bu nasıl bir sapıklık ki, daha bebek denilecek yaştaki kız çocuklarını, bir cinsel obje olarak görüyor ve örtünmeye zorluyor?

Elbette, Malezya’da bu kadar çok sapık olduğunu düşünmüyorum.

Ama o yaştaki kızları türbanla dolaşmaya zorlamanın tek bir açıklaması var: Türbanı vazgeçilmez bir örtü olarak o kızlara küçük yaşta dikte etmek ve daha o yaşta erkeklerle eşit olmadıklarını beyinlerinin içine yerleştirmek.

İleride o kızların türbanı ve gerekliliğini sorgulama olasılığını bugünden yok etmek.

İşte "ılımlı İslam ülkesi"nin, kadınlar için vaat ettiği bu!

Bile bile lâdes...


GÜNGÖR MENGİ /VATAN
Türban yasağını kaldırmak, yargıyı ve YÖK’ü kontrol altına almak, askeri pasifize etmek...
İktidarın önüne koyduğu bu hedefler, yenilip yutulması kolay olmayan demir leblebilere benziyor.
Düşünüp taşındılar ve bu demir leblebileri ancak büyük bir pastaya yedirerek millete yutturabileceklerine karar verdiler.
AB’ye uyum yolunda zaten yarısı değişmiş bir anayasa varken sil-baştan yenisini yapmanın sebebi budur.
Ama işe yaramadı.
Çünkü demirin fark edilmesi önlenemez.
İlk itirazların türbana yönelmesi, rejimin laik karakterini riske sokmasındandır.
Türban yasağını kaldırma hazırlığı, uluslararası zeminde bile tedirginliğe sebep oldu.
Avrupa Parlamentosu’ndaki bir panelde “Türkiye’de siyasi İslâmla karşı karşıyayız. Adım adım özgürlükleri yontacaklar” tespiti yapıldı.
İngiliz Financial Times gazetesi türban yasağı kalktığı takdirde “devlet ile din arasındaki ayrımın zedeleneceği”ni yazdı dün.
Üniversite rektörleri bugün toplanacak. ODTÜ Rektörü Akbulut’tan sık duyduğumuz bir uyarı tekrar geldi:
“Yasak kalkarsa türban takmayanların üniversitelere girmesi zorlaşır..”
İktidar sözcüleri türbanın inanç özgürlüğü sorunu olduğunu savunuyorlar. Kendilerini değil bizi kandırıyorlar!
Çünkü yaptıkları şeyi bile bile yapıyorlar. İşte örneği:
Taslağı hazırlayan karma komisyonda “Türbanı serbest bıraktığımızda çarşaf, cüppe ve sarıkla girmek isteyenleri nasıl önleyeceğiz?” sorusuna cevap aramışlar.
“Devrim yasalarına aykırı kıyafetle girilemez şartı koyar öyle engelleriz” derken biri hemen itiraz etmiş:
“Türban da devrim yasalarına aykırı değil mi?”
AKP seçimde elde ettiği gücü niçin böyle israf ettiğine bir gün pişman olacaktır.
Dileriz o gün iş işten geçmemiş olur!

Sakıncalılar
“Çankaya Noteri” çalışmaya başladı.
Sezer’in kararnamelerini imzalamadığı için görevlerini vekâleten yürüten bürokratların asaleten tayinleri Resmi Gazete’de kim bilir kaç gün tefrika olacak...
Hepsinin başarılı olmasını dileriz ama bu bürokratların tümü şüphelerin odağında oturacaklardır.
Sezer’in veto nedeni o aşamada gizli kalsa da olurdu. Ama şimdi bilmeye hakkımız vardır.
Tayini yapılan bürokrat, saygın ve başarılı olmak istiyorsa bu ihtiyaç onun için daha bile önemlidir.
Sezer niçin veto etmiş? Gül asaleti onaylarken Sezer’in gördüğü sakıncalar aşılmış mı?
Devletin devamlılığı esastır. Bir cumhurbaşkanının sakıncalı gördüğü tayini öbürünün gerekli görmesi düşünülemez.
Böyle bir şey olursa halk tedirgin olur, kendi kendine sorar:
“Hangi taşlar sökülüyor? Başımıza çorap mı örülüyor?”

Türbanlı üniversite

OKAY GÖNENSİN/VATAN

AKP hükümeti, anayasa tartışmasını kendi kendine türbana kilitliyor. Bunda şaşılacak fazla bir şey yok. AKP’nin “öz” tabanı türban meselesinin halledilmesini istiyordu. Ancak onların anladığı “hal tarzı”, üniversitede, ilköğretimde ve liselerde ve tabii bütün kamuda yasağın kalkması.
Bu “öz taban”da yer almayan, ancak türban meselesinin ülkenin gündemindeki bir gerilim alanı olmaktan çıkmasını isteyen değişik görüştekiler de yasağın üniversitede kalkması yolunda görüş belirtmeye devam ediyor.
Burada aslında bir tanım farkı var. Üniversiteye başı kapalı girebileyim diye uğraşan, bu uğurda her yola başvuran genç kızlar için bu bir bireysel özgürlük alanı mıdır yoksa bir dini aidiyet işareti midir?
Türbanın dini işaret ya da simge ve bir siyasal çatışma alanı olduğu görüşünü kabul ettiğimiz takdirde üniversitedeki yasağın devam etmesini istemek durumundayız.
Yasak kalktığı andan itibaren, başları kapalı kız öğrencilerle onları destekleyen erkek öğrencilerin üniversitenin tümünde yaratacakları hava bellidir.
İyimser düşünen kimileri böyle olmayacağını varsaymaya devam ediyor.

Başı kapalı öğrenci hareketinin kendisini bu şekliyle bir siyasi unsur olarak yüksek öğrenim alanının ortasına yerleştirmesinin sonuçlarını herkesin tekrar düşünmesi gerekir.
Bu hareket içindeki kız ve erkek öğrencilerin birinci hedefi, doğal olarak, kendi saflarını genişletmek olacaktır.
Bu da başka tepkiler yaratacak, başka simgeler üzerinden rekabete hatta gerilimlere yol açacaktır. Örneğin radikal milliyetçi gençlerin de başlarına kalpak takıp gelmelerine bu durumda kimse itiraz edemez. Onlar da şöyle diyeceklerdir: “Nasıl Atatürk’ün annesinin ve eşinin başının kapalı olması sizin gerekçeniz ise Atatürk’ün kalpak giymiş olması da bizim gerekçemizdir...”
Bunun arkası, kendilerini solcu olarak niteleyen öğrencilerin, hatta Kürt öğrencilerin de kendilerinin ayırt edilmesini sağlayacak simgelerle, bir varlık ve güç gösterisi yapacak şekilde ortaya çıkmalarıdır.
Üniversitede türban yasağının kalkmasını ya da kendiliğinden ortadan kalkmasını sağlayacak bir rahatlık ortamına henüz toplum olarak ulaşmış değiliz.
Tabii ki asıl hedef, paylaşılan bir hoşgörü içinde ve çatışma duygularının en aza indirildiği rahat bir ortamda yaşamaktır. Ama böyle bir ortam yok ve bugün üniversitede yeni çatışma alanları yaratacak hareketlerin de hiçbir anlamı yok.

Fehmi Koru
f.koru@yenisafak.com.tr

Bunu beğenmedik, yenisini isteriz

Ne olduysa oldu ve anayasa değişikliği sonunda o bildik konuya takıldı kaldı: Türban... Komisyon tarafından hazırlanan metinde uzaktan da olsa konuya en küçük bir değinme bulunmadığı halde, Sapanca Toplantısı sonrasında yazılıp çizilenlere bakıldığında, 'yeni anayasa' çalışması 'türban' konusuna indirgenmiş görünüyor...

Bu noktadan sonra söylenebilecek tek bir şey var: Hayırlı işler...

Türkiye'nin ihtiyacı olan 'bugünün ruhunu yansıtan' yeni bir anayasadır; yeni, yepyeni bir anayasa... Mevcut anayasa, 1982 yılında kabulünden hemen sonra başlayarak pek çok kez elden geçirildi ve maddeleri değiştirildi. Yeni anayasa hazırlığını yürüten komisyonun tartışmaya açılan metni, 'yeni, yepyeni' beklentisine cevap vermek yerine, mevcudun başka bir 'revizyonu' durumunda. Eskisi gibi ayrıntılara boğulmuş uzun bir metin hazırlanmış; her maddesini 1982 Anayasası'ndaki benzer bir maddeyle karşılaştırabiliyorsunuz.

Daha önce de yazmıştım: Komisyonun 'yöntemi' kötü. Daha yola çıkarken 'yeni, yepyeni' bir anayasa yapmayı değil eldekini günümüze uydurmayı düşünmek hiç iyi bir fikir değil çünkü.

'Bugünün ruhunu yansıtan' bir anayasa, temel hak ve özgürlükleri garanti altına alan, devletin bireyle ilişkilerini birey-eksenli düzenleyen bir metin olmak zorunda. Cumhuriyet yönetimini benimsemiş bir devletin niteliklerini 'sosyal mukavele' esasına göre belirler ve her birini geniş bir demokrat görüşle tanımlarsanız, yaşayabilir ve yaşatılabilir bir anayasal sisteme kavuşabilirsiniz. Bundan sonrası gerçekten de teferruattır; sözgelimi YÖK'ün nasıl çalışacağını, RTÜK'ün hangi konulara yoğunlaşacağını belirlemek anayasanın değil yasaların işidir.

Türban veya üniversitelerde eğitim ve öğretim özgürlüğünün boyutları konusu da öyle...

Ülkemiz temel hak ve özgürlüklerin ancak yasalarla sınırlanabileceğini açıkça kayıt altına almış bir anayasaya sahip; 1989 yılında çıkarılan ve halen yürürlükte olan bir yasa, üniversite ve yüksek okullarda kılık kıyafeti 'serbest' bırakıyor. Oysa, hepimiz biliyoruz, üniversite ve yüksek okullarda keskin bir kıyafet kısıtlaması var ve genç kızların başörtüsüyle okula gelmesi, derslere girmesi yasak. Sözün kısası şu: Yasayla serbest bırakılmış bir anayasal hakkın gaspı söz konusu ülkemizde...

Benzer bir düzenleme yeni anayasa metnine konulursa keyfi uygulanan yasak ortadan kalkar mı? Mantık olarak kalkması lâzım; yasak uygulaması bir Anayasa Mahkemesi kararına dayandırılıyor ve Anayasa Mahkemesi yasaları anayasaya uygunluk yönünden inceleme göreviyle sınırlı; anayasayla 'serbest' bıraktığınızda kılık-kıyafete ilişkin bir düzenlemeye bakamaz hale geliyor Anayasa Mahkemesi... YÖK yönetimi ve bazı rektörler, bu sebeple, konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürecekleri tehdidini savuruyorlar.

Başka vesilelerle yazmıştım, tekrarlamaya utanıyorum, ama gerçek şu: 'Türban' uluslararası boyutlara sahip, bizim sandığımızdan daha çetrefil bir konudur. Türkiye'deki yasakçı zihniyet Avrupa'da kendilerine destek bulabilecek durumda bugün; arada bir biçimde irtibat bulunduğunu asla göz ardı etmemek gerekiyor. Başörtüsü yasağını “Ben yaptım oldu” zihniyetiyle aşmak zor.

İlelebet kalacak mı bu yasak? Elbette kalmayacak ve bunu sağlamanın yolu da 'yeni, yepyeni' bir anayasadan geçiyor: öyle ıncığı cıncığına kadar her konuyu kapsam alanında görmeyen, hak ve özgürlükleri önceleyen, bireyi devletin önüne koyan bir anlayışı yansıtan 'yeni, yepyeni' bir anayasa... Her demokratın, her özgürlük âşığının gönül rahatlığı duyarak bütün gücüyle savunmayı görev bileceği türden...

Her güzel gelişmeyi önyargı kıskacına alarak daha baştan yaralayan, sonuçlanmasını imkânsız hale getiren bir atmosfer var ülkemizde; Pavlov'un deneyinde olduğu gibi her gelişmeyi etki-tepki tetiklemesiyle devre dışı bırakmak çok kolay. Siz 'yeni, yepyeni' yerine eskisinin revizyonu bir anayasayla kendinizi sınırlarsanız, onu akamete uğratmak için 'türban' sözcüğü bile tek başına yeterli olur.

Metni hazırlayan komisyon “Bize yeni, yepyeni bir anayasa yapın” talimatıyla farklı bir metin hazırlamaya geri gönderilsin.

İnkılap hükümleri

ALLAH , Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin 'den razı olsun; türbanı üniversiteye sokmak için hazırlamakta oldukları Anayasa taslağını değerlendirirken "İnkılap hükümleri vardır" buyurmuşlar.

Gazeteciler bunu "Devrim Kanunları" olarak algılamış olmalı ki "Anayasa taslağının son şeklinde yer alan ve üniversitelerde türbanlı öğrencilerin okumasının önünü açan düzenlemede cüppe, kara çarşaf ve sarığın önünü kesmek için Devrim Kanunları'na atıfta bulunuluyor" yorumunu yapmışlar.

Hangi Devrim Kanunları?

Anayasanın 174. maddesinde sıralanan "inkılap kanunları"nı anımsayalım:

Tevhidi Tedrisat Kanunu. Şapka İktisası Hakkında Kanun. Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbekârlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun. Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun. Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun. Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun. Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.

Bunlardan hangisi yürürlükte?

Hepsi!

Peki bunlardan hangisi, "Cumhuriyet Devrimi"ne bağlılık ilkesiyle gerçek anlamda uygulanıyor?

Hiçbiri!

Adalet Bakanı Şahin üniversitelerde türbanı serbest bırakacak düzenlemenin anayasada nasıl yer alacağını bakın nasıl anlatıyor: "Biz hadiseye özgürlükler açısından bakıyoruz. Herkesin eğitim hakkından yararlanması açısından. Bu nedenle kılık, kıyafet, asıl hareket noktamız değil. Hareket noktamız özgürlükler. Kimse endişe etmesin. Anayasamızın başlangıç hükümleri vardır. İnkılap hükümleri vardır. Özgürlükler bunların aleyhine kullanılamaz. Genel ahlak kuralı vardır."

Mehmet Ali Şahin'in sözünü ettiği "inkılap hükümleri"ni anayasanın 174. maddesinde "inkılap kanunları" başlığı altında yer alan "Devrim Kanunları" diye algılamak için şaşkın ördek olmak gerek. Adama, "Sen önce Devrim Yasalarını adam gibi uygula ondan sonra 'inkılap hükümleri'ni ağzına al" derler!

İşte bu nedenle Allah, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'den razı olsun; çünkü türbanı üniversiteye sokmak için bir "inkılap" yapacaklar; onu açıklıyor!

Adalar'da ampul belediyesi var mı?

Kürşat Bumin
kbumin@yenisafak.com.tr

Anayasa taslağına sorular

Sivil Anayasa” taslağına ilişkin önerilere ve sorulara kaldığımız yerden devam edelim...

Ancak her şeyden önce bu günlerde meraklısı çoğalan “kurucu meclis” meselesine kısaca temas edelim.

Dikkat ederseniz 82 Anayasası'nın sonunun görünmesiyle morali bayağı bozulan çevreler “kurucu meclis” fikrine can yeleği gibi sarılmış durumdalar.

Şimdi de (her seferinde bir “şey” bulmak âdetten ya) varsa yoksa “kurucu meclis”. O olmadan anayasa mı yapılırmış, her işin bir yöntemi varmış, bu Meclis anayasa yapamazmış vs.

Madem ki 82'nin tarih olması yakındır, o halde yenisinin “kurucu meclis” tarafından hazırlanması-kabulü isteniyor.

Nasıl olsa mazide bunun iki örneği de var. Yani iki ısmarlama “kurucu meclis” örneği de var.

“Kurucu meclis”lerin -tanımları gereği- anayasa kaleme almak ya da kabul etmek için kurulan meclisler olduğu tabii ki doğru. Ancak yeni ya da büyük ihtimalle bizim şahit olacağımız gibi bayağı yenilenmiş bir anayasanın mutlaka bu iş için, yani “anayasa yapmak” için seçilmiş bir “kurucu meclis”in eseri olması gerektiğini savunun tez yanlış. Özellikle “anayasa yapmak” için seçilmemiş bir Meclis de, tabii ki, anayasaya ilişkin kurucu iktidarını kullanabilir. Ortada bir anayasa mevcut olduğuna göre, onun kendisine tanıdığı bu yetkiyi tabii ki kullanabilir.

Anayasaların sadece “bu iş” için seçilmiş parlamentolar tarafından kaleme alınıp ya da kabul edilmesi de bir yöntem. Ancak bu yöntem, daha çok, “devrim”, “iç savaş”, “askeri darbe” ya da bağımsızlıklarını kaybetme gibi ülkelerin başına gelen çok özel durumlar sonrasında kullanılmıyor mu?

Bakın mesela Fransa'nın “kurucu meclis”lerine:

1789'un kurucu meclisi; 1848'de İkinci Cumhuriyet'in kurucu meclisi; 1871'de Üçüncü Cumhuriyet'in kurucu meclisi; 1945'de Dördüncü Cumhuriyet'in kurucu meclisi.

Barışın hüküm sürdüğü dönemlerde gerçek anlamda “kurucu meclis”lerin kurulduğuna şahit oluyor muyuz?

Tam tersine; yeni bir anayasa yapmak genellikle anayasal sistemin kesintiye uğramasının bir sonucu olduğu için, Türkiye'de olduğu gibi birinin üzerinden on-yirmi yıl geçer geçmez yeni bir anayasa için kolları sıvamak aslında sahici bir anayasaya ilişkin işlerin yolunda gitmediğinin bir işaretidir.

Ayrıca şu da var: Komisyonun hazırladığı anayasa taslağı, mevcut anayasanın birçok maddesini koruduğu için, yapılan-yapılacak iş aslında geniş çaplı bir anayasa revizyonudur. Bu geniş çaplı revizyondan dolayı da halkoyuna tabii ki sunulacaktır.

Şunu da unutmayalım: 22 Temmuz'da yüksek oranda seçmen katılımıyla oluşan Meclis'in “temsil problemi” gibi bir eksiği de yok. “Sivil Anayasa” işine önceki Meclis girişse idi o zaman “kurucusunu bekleyelim önce” gibi itirazlar tabii ki haklı ve yerinde olurdu. Ama bugün, seçimin üzerinden iki ay bile geçmeden sözü “Hadi tekrar seçime girip bir Kurucu Meclis seçelim” demeye getirmek gülünç kaçmıyor mu?

Yazının başlığına “Anayasa taslağına sorular” diye atarken aklımda başka şeyler vardı. Ama gördüğünüz gibi, değinip geçerim dediğim “kurucu meclis” epeyce yer kapladığından sorular önümüzdeki yazıya kaldı.

HASAN CEMAL /MİLLİYET

Anayasa sorunu, demokrasi sorunu!

Anayasa alanında herhangi bir uzmanlığım yok.
Ama şunu iyi biliyorum:
Bu ülkenin öteden beri ciddi bir anayasa sorunu vardır ve bu aynı zamanda bir 'demokrasi sorunu'dur.
Bir başka deyişle:
Toplumsal ve siyasal mutabakata dayanan, hukuk devletini yerli yerine oturtan, devlete daha çok demokrasi götüren yeni bir anayasa, hiç kuşkum yok, bu ülkenin demokrasi sorununun çözümünde büyük bir adım olur.
İnanıyorum buna.
Sorabilirsiniz:
Birçok bakımdan içime sindirebileceğim bir anayasa demokrasi konusunda her derde deva mıdır?
Olabilir de...
Olmayabilir de...
Kolay değil.
Yazılı metinlerin önemi elbette yadsınamaz. Ama fevkalade bir anayasa da her şey demek değildir.
En demokratik, en çağdaş anayasalara sahip çıkacak bir toplumsal ve siyasal irade yoksa, bu açıdan gerekli zihniyet değişimi özellikle devlet hayatında, örneğin yargıda, sivil ve askeri bürokraside yaşanmazsa, sonuç hayal kırıklığı da olabilir.
Tek başına en iyi anayasa da yetmez demokrasi için. Zihniyet değişimini kolaylaştıracak yasa değişikliklerinin de yapılması gerekir.
Örneğin Türk Ceza Yasası'nın 301'i, 216'sı, 288'si değişmeden kalırsa, Prof. Dr. Baskın Oran'ın deyişiyle özgürlükten hoşlanmayan zihniyetin koltuk değnekleri kırılamazsa, yeni anayasa da işe yaramayabilir.
Bunun gibi Siyasal Partiler Yasası'na, Seçim Yasası'na dokunmazsanız, parti içi demokrasi yolunda yasal adımlar atmaz, yüzde 10 barajını da aşağı çekmezseniz, ya da örneğin yerel yönetim reformu konusunda hareketsiz kalırsanız, anayasa yeni ve sivil de olsa hayal kırıklığı yaratabilir.
Ama şunu belirtmek isterim:
Sivil anayasa ile ilgili gelişmelerden dolayı ben heyecan duyuyorum.
Prof. Dr. Ergun Özbudun ve akademisyen arkadaşlarının hazırladıkları anayasa taslağı genel olarak olumlu.
12 Eylül askeri yönetiminin otoriter ve özgürlük alanlarını daraltıcı anayasasından kurtulmanın kapısını araladığı için bu taslağı yerinde buluyorum.
Ama bu da nihayet bir taslak.
Eksikleri elbette var.
Eksileri de var.
Bundan sonra önemli olan, bir yandan bu taslağın iyiye doğru geliştirilmesi, öte yandan bu taslağa alternatif çalışmaların ortaya çıkarılmasıdır.
Sivil toplumun ve muhalefet partilerinin yapması gereken budur.
Demokrasilerde özellikle muhalefetin görevi sadece vozurdamak değildir; sadece muhalefet için muhalefet yapmak da değildir.
Bu kolaycı bir tutumdur.
Bu alaturkalıktır.
Ortaya çıkan taslağı beğenmiyorsanız, yapacağınız iş kolları sıvayıp alternatifini oluşturmaktır.
Yapıcı olmaktır.
Sadece kavga çıkarmaya çalışmak veya "Laiklik elden gidiyor!" diye feryat etmekle siyasette sorumluluğun gereği yerine getirilemez.
Muhalefet yapayım derken darbe anayasalarını savunur duruma düşmek ise tek bir sözcükle anlatılabilir:
Hazin!
Kimilerinin durumu hazindir.
Yapıcı olacaklarına, oturup demokratik bir anayasa taslağıyla ortaya çıkacaklarına, geçmişe saplananların ya da geleceği geçmişte arayanların durumu tek kelimeyle hazindir.
Dökülüyorlar.
Prof. Dr. Ergun Özbudun'un haklı deyişiyle, "Sivil anayasa yapmak için ille de askeri darbe mi gerekiyor?"
Ayıp.h.cemal@milliyet.com.tr

ABBAS GÜÇLÜ /MİLLİYET

Üniversiteler, hükümet, Çankaya ve anayasa

Türkiye'deki son gelişmelerden en fazla tedirginlik duyanların başında üniversiteler geliyor. Milli Eğitim Bakanı Çelik ile ipler kopmuş durumda. Başbakan Erdoğan'la da aralarında mesafe var. Gül'e ise henüz alışabilmiş değiller. Önceki yıllarda, üniversite açılışlarına mutlaka cumhurbaşkanları da katılırdı. Ama sanki şu ana kadar Çankaya'ya davet yok. Oysa bu gerginliğin bir an önce sona ermesi gerekiyor.
Üniversiteler ile hükümetin arası, daha önce hazırlanan YÖK yasa tasarısı nedeniyle fazlasıyla gergin. Belki yeni bir bakan gelir, aradaki buzları eritir beklentisi vardı. Ama Çelik'in yeniden aynı makama atanması şok etkisi yarattı. Mehmet Sağlam da olsa, farklı olmazdı.
Şimdiki gerginlik nedeni ise yeni hazırlanmakta olan anayasa. İstanbul Üniversitesi senatosu, geçtiğimiz hafta tavrını ortaya koydu.
Diğer üniversiteler de onu izleyecekti. Ama daha sonra ortak hareket etme kararı alındı. Bugünkü toplantıda, hükümete karşı bir ültimatom yayımlanırsa şaşırmamak gerekir.
Rektörler Anayasa'nın da YÖK yasasında olduğu gibi oldubittiye getirilerek hazırlanmasına şiddetle karşı çıkıyorlar. Söz konusu taslağın akademisyenler tarafından hazırlandığı söylemine de gülüp geçiyorlar. "Hangi akademisyenlerle? Türkiye'nin en önemli hukuk fakültelerinden hiç öğretim üyesinin yer almadığı akademisyenlerle mi? Özbudun dışında, anayasa konusunda kimin ne bilgisi var? Bugüne kadar ortaya ne koydular?" sorusunu sormadan geçemiyorlar. Sanıyorum bugün yayımlanacak bildiride bu noktalara da değinilecek.
Rektörler, iç hukuk yollarının tıkanması ya da bir oldubitti karşısında, tıpkı daha önce Gül'ün yaptığı gibi AİHM'ye gideceklerini özellikle vurguluyorlar.
Avrupalıların kafası iyice karışacak. Daha önce türban serbest olsun diye AİHM'ye gidilmişti. Şimdi ise aman serbest olmasın diye kapı çalınacak. Türkiye nerden nereye geldi!..

Türban ve seçmeli din dersi
Türban, üniversiteler de serbest olabilir mi? Dini bir sembol olarak sayıldığı sürece çok zor. Zaten böyle kaşınmaya devam ederse, gerçekleşmesi de mümkün değil. Bizim öğrenciliğimiz sırasında sorun değildi. Hatta 10 yıl öncesinde de. Öğrencilerim arasında kapalı olanlar hep vardı. Ama siyasallaştıkça yasaklar da katılaştı.
AKP iktidarı döneminde, bu konuda atılacak her adım, kuşkuyla karşılanacak. En doğru kararlar bile, arkasında mutlaka bir bit yeniği vardır diye hemen kabullenilmeyecek. Bu yüzden Anayasa'da ya da YÖK'te yapılacak değişiklikler ile yapılacak emrivakiler, ortamı daha da gerginleştirmenin ötesinde bir işe yaramaz.
Üniversitelerde türban yasağının kalkması için ilk önce mezuniyetten sonra nasıl bir tavır izlenileceği tartışılmalıdır. En büyük sorun bu. Konunun bugüne kadar çözülememesinin nedeni, "Türbanımı mezuniyetten sonra da çıkarmam" kararlılığıdır. Bu da türbanlı öğretmen, türbanlı hâkim, türbanlı doktor, türbanlı kaymakam anlamına geliyor. İşte o zaman da laikliğe ilişkin maddeler devreye giriyor. AİHM'nin bu konuda, türban yasağını destekleyen kararları var. Ama daha da önemlisi, yasağın, Anayasa'nın değiştirilemez maddeleriyle ilişkilendirilmesi. Yani bir anlamda, yeni taslakta, bu maddeler aynen korunduysa, yapılacak çok fazla bir şey yok gibi.
AKP bunu çok iyi biliyor. Ama bir şeyler yapıyormuş gibi görünmek istiyor. Peki bu tartışmalar Türkiye'yi nereye götürür? İşte orası hiç belli değil.
Üniversiteler gibi, yüzde 47 oy almış, hükümeti ve cumhurbaşkanlığını elinde bulunduran AKP de köşeye sıkıştırılmamalı. Yoksa çok yanlış kararlar alınabilir. Tıpkı din dersi için öngörülen kararlar gibi. Nasılı bir başka yazıda.
Özetin özeti: Böylesi durumlarda bir cambaza ihtiyaç var. Özal, bu görevi Doğramacı'ya vermişti. Bu yüzden yeni YÖK Başkanı bir militan değil, üniversitelerin güvenini kazanmış, çağdaşlığından ve akademik birikiminden şüphe duyulmayan ama aynı zamanda hükümetin duyarlılıklarını da dikkate alan birisi olmalıdır... aguclu@milliyet.com.tr

M.ALİ BİRAND/POSTA

Yeni Anayasa'yı bekleyen tehlike


Yeni Anayasa hazırlıkları, hepimiz için yepyeni ve huzurlu bir dönemin başlangıcı da olabilir, aksine iç kavgaları arttıracak yeni bir anlaşmazlık kaynağı da…
27 yıldır, 12 Eylül Anayasası'ndan herkes şikayet etti.
Orasını burasını düzeltmeye çalışırken, yamalı bohçaya döndürdük. Ancak kimseler ortaya çıkıp, gereken siyasi cesareti ve gücü gösterip değiştiremedi.
Ak Parti'nin bu açıdan hakkını verelim.
Ayrıca, 12 Eylül Anayasası öylesine çarpık, öylesine kötüydü ki, onun yerine ne getirilse, eminim daha olumsuz bir sonuç alınamaz.
Ancak değişikliğe soyunan AKP olunca, tabii işler değişiveriyor.
Duyarlıklar hemen artıyor.
Önümüzde böylesine tarihi bir fırsat var, ancak aynı zamanda büyük de bir tehlikeyle karşı karşıyayız.
Aslında tehlikeyi bizler yaratıyoruz.
Yılların alışkanlığının yükselmesiyle, bu anayasa tartışmasını da çığırından çıkartmak, basitleştirip birkaç maddeye indirip sadece onların üzerinde tartışmakla kendimizi sınırlandırmak üzereyiz.
Henüz kamuoyuna açıklanmadan önceki tartışmalar bu tehlikenin işaretleriyle dolu.
Koskoca bir değişikliği, sadece türbanın üniversiteye girip giremeyeceğine, Kürtçe'ye, YÖK'ün işlevine, laikliğin ve vatandaşlığın yeni tarifine indirgedik mi, yandık demektir.
Büyük resmi görmez, bu yeni Anayasa ile hayatımızın tümüyle nasıl değişeceğine bakmaz ve sırf dinci-laik çatışması penceresinden tartışırsak yazık ederiz.
Bunlara önem verilmesin, üstünde durulmasın demiyorum.
Özellikle titizlik göstermeliyiz. Ancak, sadece bunlara yapışmayalım ve diğer değişiklikleri de dikkate alıp kararımızı verelim.

Hükümete düşen önemli görev…
Bu tehlikenin önüne, sadece medyadan şikayet etmekle, onlara nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunmakla geçilemez.
Bizler bildiğimizi okuruz.
Alıştığımızı yaparız.
Oysa hükümet etkili bir iletişim politikası izleyebilir. Taslak Anayasa'yı iyi özetleyip, lehte ve aleyhteki görüşleri iyi tarayıp, herkesin anlayabileceği bir şekle sokup kamuoyuna sunabilir. Böylece tehlikeyi aşabilir.
Eğer "Alın işte bizim tasarımız budur" der ve koskoca bir metni ortaya atarlarsa, o zaman sonuç beklemesinler. Körün fili tarif etmesine benzer bir durumla karşı karşıya kalırız. Orası burası öne çıkarılır, diğer bölümler unutulur gider.
İletişim bir sanattır… Bir bilimdir…
AKP bunu anlayabilir ve gereken duyarlığı gösterirse, bu Anayasa kavga değil, uzlaşı anayasası olarak çıkar. Hiç değilse, çoğunluğun huzur duyabileceği bir ortam yaratılmış olur.
Ne dersiniz, AKP bu işi becerebilir mi?

Prof.Özbudun en büyük güvence

Kimin aklına geldi, kim önerdi bilemiyorum. Ancak, Anayasa'nın ilk taslağını hazırlama görevini Prof. Özbudun'a verme fikri son derece başarılı bir karar.
İletişim açısından da son derece önemli bir girişim.
AKP, Prof. Özbudun yerine, görüş olarak kendine daha yakın bir anayasa profesörünü seçebilirdi. Hatta bu kişinin hazırladığı taslak AKP'lilerin daha da çok hoşuna gidebilir, AKP seçmenini memnun edebilirdi.
Tam aksini yaptılar.
Demokratik kesimin en saygın isimlerinden biri sayılan Prof. Özbudun'u seçtikleri gibi, ilk hazırlık heyetinin de onun tarafından oluşturulmasını istediler. Bu şekilde, partiden kuşkulananların önyargılarını yok ediverdiler.
Aslında belirli oranda risk de aldılar. Zira, bundan sonra parti düzeyinde yapılacak değişiklikler, eklemelerde fazla ileri gidildiği taktirde, belki de karşılarında yine Prof. Özbudun'u bulacaklar. Zira Özbudun demokratik bir Türkiye'den yanadır. Başbakan tarafından sırtı sıvazlandığı için önüne konulanı onaylamaz.
İşte bu tutum, Anayasa tartışmaları açısından –özellikle bazı kesimler için- yeterli güvencedir.
Doğrusu da budur.
Önümüzdeki birkaç ay Anayasa uzmanı olacağız. Sadece Anayasa maddelerini tartışacağız. Önümüzde Prof. Özbudun'lar oldukça, eminim ki tartışmalar daha sağlıklı geçecektir.
Ancak, AKP'nin de unutmaması gereken bir nokta var.
AKP, bunun sadece kendi yazdıkları bir Anayasa olmadığını kabul ederek yola çıkmalı… Daha da önemlisi, tartışmalar sırasında ortaya atılacak önerilere de kulaklarını tıkamamalılardır.
AKP, bizi 12 Eylül Anayasası'ndan kurtarırken, bu defa AKP Anayasası'na mahkum etmemeli.

Sipariş üzerine anayasa

ALEV COŞKUN /CUMHURİYET

Karmaşık bir yeni anayasa yapma sürecinden geçiyoruz.

Seçimlerden önce 8 Haziran 2007'de Başbakan Erdoğan , Prof. Dr. Ergun Özbudun 'u Başbakanlık'a çağırıyor ve yeni bir anayasa yapması için "sipariş" veriyor.

Özbudun, bu siparişi gerçekleştirmek için nitelikleri ve geçmişleri gazetelerde defalarca yazılmış olan kimi akademisyenlerden bir kurul oluşturdu. Bu akademisyenlerin, ikinci cumhuriyetçi kişilikleri belirgin olarak ortaya çıkıyor; Demokrasi Vakfı üyeliği, Adenauer, International Endowment for Demokracy (WED) gibi kuruluşlarla ilişkili oldukları, kimi fonlardan para aldıkları yazılıp çizildi. Bunların içinde olup polis akademisinde görev yapanlarların ise Fethullahçı örgütlenmeye çok yakın kişiler oldukları belirtildi.

Bu ilişkiler ortaya çıkınca AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat, bu taslağın AKP anayasası taslağı olmadığını, akademisyenleri bağladığını ifade etmek zorunda kaldı.

Geçen hafta taslak Sapanca'daki bir otelde AKP'nin yetkili kişileri tarafından gözden geçiriliyor ve taslak artık AKP'nin anayasa taslağı oluyordu.

1982 Anayasası'nın değişmesi gerektiğini uzun yıllardır söyleyip yazıyoruz. Ama öyle görünüyor ki 1982 Anayasası'ndan da geride bir anayasa taslağı ile karşı karşıyayız. Bu anayasa Meclis'e gelecek ve AKP'nin oylarıyla kabul edilecek, böylece tümden bir anayasa yapılacaktır. Tümden bir anayasa yapılması bütün anayasa hukukçularının belirttiği gibi kurucu meclislerin işidir.

KURUCULUK FONKSİYONU

"Bir devletin anayasasını yapma veya değiştirme, başka bir deyişle o devletin temel siyasal yapısını belirleme iktidarına kurucu iktidar veya kuruculuk fonksiyonu adı verilir."

Kurucu iktidar iki değişik durumla ortaya çıkıyor: Asli kurucu iktidar ve tâli (türevsel) kurucu iktidardır.

"Asli kurucu iktidar, bir ülkenin siyasal rejiminde ihtilal, hükümet darbesi, ülkenin parçalanma ve ülkedeki yabancı işgale son verilerek bağımsızlığın kazanılması yahut yeniden kazanılması gibi kesintiler nedeniyle bir hukuk boşluğunun doğması durumlarında ortaya çıkar. Bu durumda asli kurucu iktidar hukuken hiçbir sınır tanımayan bir düzen içinde ülkenin yeni anayasasını yapacaktır."

"Tali kurucu iktidar ise bundan çok farklı olarak, bir ülkenin anayasasının, o anayasada belirlenmiş usullere uyulmak suretiyle değiştirilmesidir. Burada her şeyden önce, bir anayasanın tümden yeniden yaratılması değil, mevcut bir anayasanın bazı hükümlerinin değiştirilmesi söz konusudur. Üstelik bu değişiklikler, mevcut anayasanın değişiklik için öngördüğü usullere uygun olarak yapılır ve hukuki geçerliliğini bu uygunluktan alır."

Yukarıda tırnak içindeki alıntılar, tümden bir anayasa yapmak için kurucu bir meclisin oluşturulması gerektiğini açık bir biçimde belirtmektedir. Yukarıda tırnak içine alınmış bu kısımları acaba kim yazdı?..

Merak etmeyin, bu kısımlar Prof. Dr. Ergun Özbudun'un Türk Anayasa Hukuku adlı ders kitabından alınmıştır (Yetkin Yayınları, 2002, 7. Baskı, Sayfa 147 ve 148).

Görüleceği gibi Özbudun başkanlığında çalışan komisyona ısmarlanmış bir anayasa taslağı var. Bu taslak AKP tarafından kabul edildi. Bu durumda Özbudun'a sormak gerekiyor:

Size ısmarlanan bir anayasa var. Sizin şimdi sıfatınız nedir? Asli kurucu iktidarın bir anayasa komisyonu musunuz?

Kitabınızda tümden bir anayasa yapılmasının "asli kurucu iktidarın işi olduğunu" yazıyorsunuz; AKP böyle bir anayasa yaparsa, sizin yazdıklarınıza ters düşmüş olmuyor mu?..

YAZDIKLARINA TERS DÜŞTÜ

Özbudun, gazetelere yaptığı açıklamada "Sivil anayasa yapmak için darbe mi lazım?" dedi ama yapılan iş anayasanın değiştirilmesi değildir. Yapılan iş yeni bir anayasa yapmak. Özbudun, kitabında yazdıklarına ters düşen bir uygulamaya alet olmaktadır.

Ergun Özbudun, "Demokrasiye Geçiş Sürecinde Anayasa Yapımı" adlı kitabında da (Bilgi Yayınevi, 1993) anayasa yapım süreçlerini incelemiştir. Kitapta, Özbudun "Tümüyle yeni bir anayasanın yapılması" durumunda "Bu anayasayı yapan organın yapısı önem kazanmaktadır" demektedir. Özbudun, kitabında bu açıdan tam demokratik ve tam demokratik olmayan anayasa yapımları arasında bir ayrım yapıyor.

Yeni bir anayasa yapımının tam demokratik olması için, "Yeni anayasanın serbest ve yarışmacı seçimlerle seçilmiş ve kararlarında bütünüyle bağımsız hareket edebilen bir kurucu meclis tarafından yapılması" gerektiğini belirtiyor (Sayfa 112).

Ayrıca anayasa yapımında uzlaşmacı ve oydaşmacı (consensual) veya çatışmacı (dissensual) bir üslubun hâkim olması durumlarını inceliyor.

Özbudun'a göre oydaşmacı anayasa yapımında siyasal grupların hepsi veya çoğu, anayasanın kaleme alınmasına katılırlar. "Görece bir siyasal sorumluluk duygusu hâkim olur; dogmatik çözümlerden kaçınılır; pazarlık, ödünleşme ve uzlaşma yoluyla anlaşmalara varılır." (s. 116)

Yine Özbudun'un belirttiği gibi, "Çatışmacı anayasa yapımı üslubunda ise anayasayı yapabilecek çoğunluğa sahip olan parti veya partiler, diğer siyasal grupları süreçten büyük ölçüde dışlayarak kendi görüşlerini empoze ederler. Uzlaşma çabalarına yer verilmez, siyasal sorumluluk duygusu geri plana itilir, çoğu zaman dogmatik ve ideolojik tercihler anayasallaştırılır" (s. 116).

Özbudun, 1993 yılında yayımlanan kitabında adeta bugünlerin AKP'sini anlatmış.

AKP sayısal üstünlüğüne güvenerek diğer "siyasal grupları süreçten dışlayarak kendi görüşlerini empoze" etmektedir. Bunları 1993'te yazan Özbudun da olan bitene elinden gelen en üst düzeyde yardımcı olmaktadır.

KATILIMCI VE ÇATIŞMACI ANAYASA

Özbudun kitabında katılımcı ve çatışmacı anayasa yapımının örneklerini de vermektedir.

Özbudun, çağdaş anayasa yapımı örnekleri arasında oydaşmacı, uzlaşmacı yaklaşımın en iyi örneklerinin İtalya ve İspanya anayasa yapımı olduğunu, çatışmacı yaklaşımın da 4. Fransız Cumhuriyeti ve Portekiz Anayasası'nın yapımında görüldüğü belirtilmektedir.

Özbudun, çatışmacı yaklaşımla gerçekleştirilen 4. Fransız Anayasası'nın ancak 12 yıl (1946 - 1958) yürürlükte kalabildiğini belirtiyor.

Sayın Özbudun, kendi kitabında yazdıklarını neden uygulamıyor?

"Ben anayasa hocasıyım, bana bir anayasa sipariş edildi, ben de bunu yapıyorum, gerisi beni ilgilendirmez" diye yanıt verebilir...

O zaman, bir anayasa öğretim üyesi olarak, bu sıkıntıları, bu çatışmaları kitabından örnekler vererek AKP'ye ve Başbakan'a anlatması gerekmez mi?

Türkiye'yi germeye kimsenin hakkı yoktur. Hele yüzde 46 oy alan bir siyasal partinin ve onun lideri Erdoğan 'ın hiçbir hakkı olamaz. Ülkenin dirlik düzenini sağlamak siyasal iktidarın görevidir.

Bu sıkıntıları, bu incelikleri Prof. Özbudun, bu içeriklerden hiç nasibini almadığı bilinen Sayın Başbakan'a neden anlatmıyor?

Bu durumu Özbudun aslında kitabında şöyle açıklıyor:

"Anayasa yapımı sürecinde siyasal güçler dengesinin belli olması ve belli bir gücün kendi ideolojik tercihlerini anayasalaştırabilecek sayısal çoğunluğa sahip bulunması halinde, o gücün çekiciliğine kendini kaptırmaması çok zordur." (s. 131)

Ama bu durum hiç de uygun olmayan sonuçlar yaratır.

"Buna karşılık, güçler dengesinin iyice belli olmaması veya bu dengenin hiçbir siyasal gruba anayasa yapımı sürecinde tek başına egemen olacak gücü vermemesi durumunda", anayasa "bir pazarlık ve ödünleşme süreci" sonunda doğmaktadır (s.131).

Bu gibi uzlaşma sonucu oluşturulan anayasaların demokrasinin pekişmesine yaradığını da Özbudun kitabında belirtmekte ve örnek olarak İspanya ve Yunanistan demokrasisini göstermektedir (s.133).

Hiçbir uzlaşma gereksinimi duyulmadan, daha başlangıçta dayatma ve çatışma ile başlayan bir anayasa yapma süreci Türkiye'ye ne gibi yararlar getirecektir? Zaten çatışma içinde olan siyasal yaşamımızı daha da yoğunlaştıracaktır.

Devam eden demokrasi tartışmasında köktendinci İslama sınır getirmeyi isteyen en ufak bir karşı çıkışı ya da görüşü "askeri" diye nitelemek âdet haline geldi. Oysa demokrasinin özünde bir laik rejim olduğu ve onun korunması gerektiği hiçbir zaman unutulmamalıdır. Milliyet'te Fikret Bila , Özbudun'un kitabından laiklik konusundaki görüşlerini özetledi. Özbudun bu görüşlerine de ters düşen davranışlar içerisindedir.

Prof. Dr. Ergun Özbudun kimdir?

1936 doğumlu. Prof. Özbudun Ankara Hukuk Fakültesi'nde uzun yıllar Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanlığı yaptı. Bu dönemde Atatürk Araştırma Merkezi Yürütme Kurulu üyeliği ve Türk Siyasi İlimler Derneği Başkanlığı'nı da yürüttü. Halen Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Anayasa Hukuku dersini okutuyor.

Özbudun, çeşitli tarihlerde ABD'de Chicago, Colombia, Princeton üniversitelerinde ve Paris Üniversitesi Siyasal Araştırmalar Enstitüsü'nde misafir öğretim üyesi olarak ders verdi. Özbudun'un, anayasa hukuku, siyasal partiler, seçim araştırmaları ve Türkiye'nin siyasal rejimi ile ilgili Türkçe ve İngilizce olarak çok sayıda kitap ve makaleleri yayımlandı.

Siyaset bilimcisi ve anayasa hocası olarak bir

zamanlar Atatürkçü görüşleriyle de bilinen Özbudun, kapatılan Refah Partisi davasında, AİHM'de RP'ye karşı Türkiye devletini savundu. Son yıllarda Zaman gazetesinde yazmaya başlayan Özbudun, türbanla öğrenim hakkını savunan yazılar yazmaya başladı.

Özbudun'un bütün eski geçmişini bir yana iterek fikir değiştirmesi ve bu arada kendisini savunma çabaları ilgi ve üzüntü ile izleniyor.

12 Eylül Anayasası'nı hazırlayan Prof. Aldıkaçtı 'nın oynadığı rolü şimdi Özbudun'un üstlenmesi, onu seven eski öğrencilerinde hüsran yaratıyor. Özbudun'un kaderinin, aynı kendisi gibi bir anayasa hocası olan Prof. Aldıkaçtı'dan daha kötü olacağa benziyor.

Rötuş mu? Reform mu? Rövanş mı?

Rötuş mu? Reform mu? Rövanş mı?

Tartışılan anayasa önerisinde iki temel özellik göze çarpıyor: Genelde yapılan, mevcut Anayasa'nın çoğu düzenlemelerinin özünü korumak ve bunların uygulamada sorun çıkaran yönlerini ayıklayarak düzeltmek. Yani mevcut Anayasa'yı kökten değiştirmeyip, makul şekilde 'rötuşlamak'

ALİ ULUSOY (E-mektup | Arşivi)

Anayasaların iki temel işlevi vardır: Devletin temel yapılanmasını belirlemek ve bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvenceye almak. Savaş ve darbe gibi olağanüstü dönemler dışında, mevcut bir anayasada değişiklikler yapmak yerine baştan yeni bir anayasa yapmak için tek bir haklı neden olabilir: Hem devletin temel yapılanması ve hem de bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin güvenceye alınmasında bütünüyle yeni reformlar yapmak.
Özbudun Komisyonu tarafından hazırlanıp kamuoyuna açıklanan anayasa önerisinde iki temel özellik göze çarpıyor:
Genelde yapılan, mevcut Anayasa'nın çoğu düzenlemelerinin özünü korumak ve bunların uygulamada sorun çıkaran yönleri ayıklayarak düzeltmek. Yani mevcut Anayasa'yı kökten değiştirmeyip, makul şekilde 'rötuşlamak'. Eksikler olmakla birlikte çalışma bu boyutuyla son derece başarılı ve takdire değer kabul edilebilir. örneğin, seçimlerde geçici bakanlar kurulu öngörülmesi, hem milletvekili dokunulmazlığının ve hem de memurların yargılanmasında idari izin şartının sınırlanması, bireyler için anayasa şikâyeti yolunun açılması bunlardan sadece birkaçı.
Sadece üç konuda yapılan ise reform sayılabilecek nitelikte önemli yenilikler öngörmek: Yargı erkinin yeniden yapılandırılması, cumhurbaşkanının yetkileri ve inanç-ibadet hürriyeti. Ne var ki bu üç konuda getirilen yenilikler çok önemli sorunlar içeriyor ve ileride büyük sıkıntılar doğurmaya aday.

Siyasileşmenin dayanılmaz ağırlığı
Yargı erkinin yeniden yapılandırılmasında öngörülen başlıca yenilik, Anayasa Mahkemesi üyelerinden önemli bir kısmının (17 üyeden sekizi) ve tüm yargı erkini denetleyen ve organize eden Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinden yine bir bölümünün (17 üyeden beşi) parlamento; gerektiğinde Bakanlar Kurulu kararlarını da yargılayan Danıştay üyelerinden dörtte birinin Bakanlar Kurulu (dolayısıyla siyasi iktidar) tarafından seçilmesi. Diğer bir yenilik ise yüksek mahkeme (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay) üyelerinin görev süresinin dokuz yıl ile sınırlanması. Mevcut durumda emeklilik yaşına kadar görevde kalma güvencesi olan Yargıtay ve Danıştay üyelerinin dokuz yılın sonunda yeniden seçilme beklentisine mahkûm edilmeleri.
O halde yeni Anayasa bu şekilde yürürlüğe girerse iktidar partisinin kısa süre içinde yargı erki üzerinde kaydadeğer biçimde etki sahibi olması kaçınılmaz görünüyor. Ancak, iktidar partisinin uzun süredir yargı organlarını siyasi yönü ağır basan kararlar vermekle ve tarafsız olmamakla eleştirdiği de biliniyor. Bu durumda, bir yandan yeni anayasa ile yargı üzerindeki siyasi etkiyi artırıp, diğer yandan yargısal kararların siyasileşmesinden yakınmak 'ne yaman bir çelişki' oluyor?

Meşruiyetin dayanılmaz hafifliği
Cumhurbaşkanının yetkilerinde ise çok önemli kısıntılar öngörülmüş. Yargı organları ile yükseköğretimdeki üst görevlere (YÖK üyeleri ve rektörler) üye atama yetkileri tamamen kaldırılmış, yüksek bürokrat atamalarındaki yetkileri ise büyük ölçüde sınırlanmış. Anayasa değişikliklerini referanduma sunma yetkisine de tamamen son verildiği gibi, devlet başkanlarının geleneksel olarak en bilinen yetkilerinden kanunları yayımlama yetkisi dahi sınırlanmış. Hatta kendisine Milli Güvenlik Kurulu'na üye olmak bile fazla görülebilmiş!
Buna karşın, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kuralı benimsenmiş. Bir yanda halk tarafından seçilmenin yadsınamaz önemdeki meşruiyeti. Diğer yanda iyice sembolik kalmanın 'mahcubiyeti'. Görünen o ki, artık cumhurbaşkanı adayları halktan oy isterken, seçilirlerse diğer adaylara göre ne kadar 'sembolik' yani 'etkisiz' bir cumhurbaşkanı olacaklarını anlatarak oy almaya çalışacaklar!

Olmayacak duaya amin
İnanç ve ibadet hürriyeti konusunda öngörülen değişiklikler için komisyonun çeşitli alternatifler arasında netleşmiş bir kanıya varamadığı anlaşılıyor. Bu konuda daha çok türban sorununa ve din eğitimine odaklanıldığı görülüyor, ama komisyona yapılan 'laiklik ilkesine ağır hasar verildiği' eleştirileri de abartılı.
Öğrenim özgürlüğünün düzenlendiği hükümde üniversitelerde türbanı serbest bırakmayı hedefleyen her iki alternatif de türbanın serbest olmasını sağlamaya elverişli görünmüyor. 'Kılık ve kıyafet serbesttir' şeklindeki hükmün Anayasa Mahkemesi'nce 'türban hariç olarak' anlaşıldığı ve yorumlandığı bilindiğine göre aynı ifadenin bu sorunun çözümü gibi sunulmasının mantığını anlamak kolay değil. Aynı şekilde, 'Kimse kılık ve kıyafetinden ötürü yüksek öğretim hakkından mahrum bırakılamaz' hükmünün de yine yargı organlarınca, 'laiklik ilkesinin de bu hüküm gibi anayasal bir hüküm olduğu ve bu hüküm ile laiklik ilkesi birlikte değerlendirilerek, laikliğe aykırı olduğu ulusal ve ulusalüstü yargı organlarınca kabul edilmiş türbanın bu hükümde öngörülen serbestlik içinde görülemeyeceği' gibi bir yorumla türbanı serbest bırakmaya yeterli olmayacağı uzak bir olasılık değil.
Bu konuda anayasa önerisinde dikkati çeken diğer bir husus ise, din ve inanç hürriyetinin düzenlendiği hükümde devlete verilen 'eğitimin ana-babanın dini inançlarına göre yapılmasını isteme hakkına riayet etme' görevinin ilginç sonuçları. Bu hükme göre çocuğun ana-babası örneğin ilköğretimde eğitim alan çocuğunun kendi dini inançları gereğince türbanla eğitim almasını isterlerse devlet bu isteme uymakla yükümlü olabilecek.
Alın size ironik bir çelişki daha: Türbanın üniversitelerde serbest bırakılması sağlanamıyor ama ilk ve ortaöğretimde serbest oluyor! Komisyonun amaçladığı muhtemelen bunun tam tersi ama sonuç buna geliyor. Oysa bu soruna makul ve uzlaşmacı bir çözüm bulunmak isteniyorsa, bu aşamadan sonra yapılması gereken, türbanın üniversite öğrencileri için serbest, ilk ve ortaöğretim öğrencileri ile görevleri esnasında kamu görevlileri için yasak olduğunun Anayasa'da açıkça belirtilmesi.
Sonuç olarak, özellikle başkanının bilimsel yetkinliğinden kimsenin kuşku duyamayacağı Özbudun Komisyonu'nun anayasa önerisi baştan yeni bir anayasa yapmayı hak etmesi noktasından tartışmaya açık görünüyor. Bu konulardaki 'evrimsel' yaklaşımların 'devrimsel' yaklaşımlara göre daha iyi sonuç verdiği de bilindiğinden, belki de yapılması gereken konuyu mevcut anayasa için kapsamlı bir değişiklik paketi formatında sunmak. Yargı erkinin yeniden yapılandırılması, cumhurbaşkanın yetkileri ve inanç-ibadet hürriyeti konularında ise, öngörülen değişikliklerin bütünüyle yeniden gözden geçirilmesi zorunlu görünüyor. Aksi halde, 'Sistemden rövanş alma duygusuyla anayasa yapıldığı' suçlamalarına muhatap olmak kaçınılmaz. RADİKAL

Ali Ulusoy: Ankara Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı

[ZAMAN /Yorum - Doç. Dr. Mustafa Şentop]

"Sivil" anayasa yapma cesareti: Nereye kadar?     

Yeni anayasa hazırlıkları hızlı bir şekilde sürdürülmektedir. Ortaya atıldığı ilk günden beri, "sivil anayasa" fikrini, Türkiye'nin sorunlarının gerçekten fark edildiğini gösteren, heyecan ve ümit verici bir fikir olarak gördük.

Bugün geldiğimiz noktada ise birkaç hususun altını vurgulu bir şekilde çizmek gerekiyor. "Sivil" anayasa meselesi, ilk ortaya atıldığı günden beri çok hızlı bir şekilde ve çok dar bir çevre içinde yürütülmektedir. Siyasi iktidar, elinde bir anayasa taslağı olsa bile, yeni anayasa için önce taslakla ortaya çıkmamalıydı. Önce, anayasanın neden "sivil" olması gerektiği, Türkiye'nin sorunlarının temelinde neden anayasanın yattığı tartışılmalıydı. "Nasıl bir anayasa?" sorusu sonraki sorudur. Tartışmayı daha başlangıçta bu kadar "somut" hale getirdiğiniz zaman, hareket kabiliyetinizi daraltırsınız; nitekim öyle oldu. Kamuoyunun önüne anayasanın somutlaşmış maddeleriyle değil, yeni anayasayla neleri gerçekleştirmek istediğinizi ortaya koyarak çıkmak daha doğru olacaktı. Birkaç ay içinde yeni bir anayasa hazırlamak, Türkiye için bile görülmemiş bir hadisedir; darbe dönemlerindeki anayasa hazırlıkları dahi bir yıla yakın bir zaman almıştır. AKP'nin hazırlıklı olması güzel bir şeydir, seçim sonunda elde edilen rüzgârdan istifade etmeye çalışmak güzel bir şeydir. Ancak, yeni anayasa hazırlıklarının sonunda "dağ fare doğurdu" dedirtmemek gerekir.

Sivil anayasa hazırlıklarının çok dar bir çevre içinde yürütüldüğünü ifade etmiştik. Esas alınan metin bir tek komisyon tarafından hazırlanmıştır. Hâlbuki darbe dönemlerinde bile ortada dolaşan birkaç metin vardır, birkaç "bilim komisyonu" vardır. Farklı komisyonların hazırladığı metinler, bu komisyonların bir araya getirilmesi ve tartıştırılması suretiyle tek metin haline getirilebilirdi. Anayasa hem bugünü düzenleyen bir metindir hem de geleceği; bir ufuk, bir vizyon sunar. 1982 Anayasası rötuşlarla Türkiye'ye yeni bir ufuk sunamaz. En azından, bilim komisyonunun hazırladığı metin, parti yetkililerinden önce, farklı görüşten bilim adamları tarafından tartışılmalı, alternatifler ortaya konulmalıydı. Sayın Başbakan, "Anayasayı bilim adamları hazırlamaz." derken sonuna kadar haklıdır; anayasa Meclis tarafından ve siyasetçilerce hazırlanmalıdır. Ancak, siyasetçilerin, Türkiye'nin bu alandaki birikiminin tamamını da görmeleri gerekir.

Bütün bunlar için artık vakit geçtir. Çalışmaların bundan sonraki aşamalarına bakalım. Henüz AK Parti tarafından kabul edilen metin kamuoyuna açıklanmadı, söylenecekler faydadan hali değildir.

Yeni anayasa, 1982 Anayasası'nın ya da 1961 Anayasası'nın sistematiğini benimsemek zorunda değildir. 1961 Anayasası hazırlanırken, 1924 Anayasası hiç de kaale alınmamıştır. Böyle bir mecburiyet de yoktur zaten. Bir kalıbı benimsediğiniz zaman, muhteva konusunda da sınırlanmış oluyorsunuz; üslup sözü de belirliyor. 82 Anayasası'nın kalıbı içinde, onun tasnif mantığını kullanarak yeni bir şey üretmek çok zordur. Önceki anayasalara "darbe anayasası" olduğu için karşı çıkmıyor muyuz? O zaman bu anayasaların temel yaklaşımlarını ve temel düzenini kabul ederek yola çıkmak ne derecede doğrudur? "Darbe kazanımlarını" korumak zorunda mıyız? Yeni anayasa taslağının, siyasetçilerin önüne gitmeden önce, daha fazla katılımla tartışılmış ve oluşturulmuş bir metin olmasının önemi işte burada ortaya çıkmaktadır.

AB, çoğunluğun dinî özgürlüğüne duyarsız

Seçimle oluşmuş bir Meclis tarafından, muhtevası ne olursa olsun, yeni bir anayasa kabul edilmesinin dahi Türkiye için çok büyük bir mesafe olduğunu kabul etmekteyiz. Hazırlanan taslak metnin de 82 Anayasası'na göre önemli sayılacak iyileştirmeler getirdiğini görüyoruz. Ama Türkiye'nin bugünkü imkânlarıyla 22 Temmuz seçimlerinin ortaya koyduğu bu tablo ile bundan çok daha fazlasının yapılabileceğine işaret etmek lazım. Sivil anayasa fikrine muhalefet eden önemli güç odaklarının bulunduğunu hepimiz biliyoruz. Bu haliyle bile ciddi tepkiler verdiklerini görüyoruz. Türkiye'deki "seçilmemiş iktidar" odakları kendi statülerini etkileyecek her değişikliğe karşı çıkmışlardır. Ve bunu, ellerindeki bütün imkânları, hiçbir ahlaki değeri düşünmeksizin kullanarak yapmışlardır. Bunu biliyoruz. Ama buna rağmen, TBMM ve siyaset daha fazlasını yapabilecek güçtedir. Bu gücün farkına varmak gerekir.

Siyasi iktidarın, başından beri, Türkiye'de siyaseti baskı altında tutan "seçilmemiş iktidar" unsurlarını AB ile dengelemek üzerine kurulu bir siyaset yürüttüğünü düşünüyoruz. Bu bir tercihtir, ayrıca tartışılabilir. Sivil anayasa ha