20 EYLÜL 2007  PERŞEMBE GÜNLÜ GAZETELERDEN

YARGI HABERLERİ

Başsavcı: Halkı bölersiniz

AKP’NİN yeni Anayasa taslağına üniversitelerden sonra yargıdan da büyük tepki geldi

Haber: Kemal GÖKTAŞ/VATAN


AKP’NİN yeni Anayasa taslağına üniversitelerle birlikte yargıdan da büyük tepki geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, sürpriz bir çıkış yaparak, Anayasa’ya türban yasağının kaldırılmasına yönelik bir hüküm konulmasının, “halk arasında kin ve nefret uyandıracağı, yasalara olan inancı sarsacağı, karmaşayı, kutuplaşmayı getireceği ve hükümetin oligarşiye yöneldiği kanısının uyandıracağı” uyarısı yaptı:

BAŞLANGIÇ BÖLÜMÜ DEĞİŞTİRİLEMEZ
Anayasa’nın başlangıç kısmı; değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği belirtilen ilk 4 maddesiyle bir bütünlük oluşturmaktadır. Anayasamızın başlangıç kısmından, bütünlüğü bozan temel ilkeler ve esaslar çıkarılamayacağı gibi değişitirilmesi teklif edilemeyecek ilk 4 maddeye aykırı olan ilkeler de eklenemez. Aksi halde değiştirememe yasağı bulunan ilk 4 madde dışındaki maddeler korumasız kalır ve değiştirilmesinde keyfiliğe yol açar.

VATAN’IN NOTU: Başlangıç kısımları anayasaların felsefesini ortaya koyar. Taslağın başlangıç kısmı, 82 Anayasası’na göre oldukça kısaltıldı ve birçok unsur çıkarıldı. “Farklılıkların kültürel zenginlik olarak görüldüğü” ve “Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefi ile ebedî barış idealine olan bağlılığın” ifade edildiği başlangıç kısmında, devletin temel ilkelerine ilişkin herhangi bir ifade yer almıyor. Başsavcı ise değiştirilemeyecek hükümler arasında başlangıç kısmının da olduğunu belirterek bunun mümkün olmadığını savunuyor.

TÜRBAN YASAĞI KALDIRILAMAZ
Yapılacak değişiklikler hiçbir halde başlangıç kısmında ve değiştirememe yasağı bulunan ilk 4 maddesinde belirlenen temel ilke ve esaslara aykırı olamaz. Hukukun üstünlüğünün kabul edildiği çağdaş ülkelerde, yargı organlarınca ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce, Anayasa ve yasaların verdiği görev ve yetki çerçevesinde yasak getirilen fiillerin yasalarda, hele hele Anayasa’da değişiklikler yapılarak yasal hale getirilmemesi gerekir. Bu hal, yasama, yürütme ve yargı organına karşı olan itibar ve güveni sarsacağı gibi halk arasında kin ve nefreti uyandırır, yasalara olan inancı sarsar, karmaşayı, kutuplaşmayı getireceği gibi yürütme organının oligarşiye yöneldiği kanısını uyandırır.

VATAN’IN NOTU: Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi’nin türban yasağını Anayasa’nın değiştirilemeyecek maddelerinde düzenlenen “laiklik ilkesine” dayandığına ilişkin kararlarına dayanarak bu yasağın Anayasa’nın başka bir maddesine hüküm konularak kaldırılamayacağını belirtiyor. Yalçınkaya’nın bu görüşü aynı zamanda, Anayasa’ya türban yasağını kaldırmak üzere konulacak bir hükmün uygulanamayacağına ilişkin uyarı olarak yorumlandı.

EGEMENLİĞİN DEVRİ ERKEN
Nasıl ki yasama yetkisi yüce Türk milleti adına TBMM’ye ait olup bu yetki devredilemiyorsa, egemenlik de kayıtsız şartsız milletin olduğundan, ancak Anayasa’nın koyduğu ilke ve esaslara göre Türkiye Cumhuriyeti’ndeki yetkili organlar eliyle kullanılabilir ve bu yetki de devredilemez. Bu nedenle de bu yetki milletlerüstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan kısıtlamalardan dolayı devredilemez. Ancak AB’ye üyelik statüsü elde edildikten sonra konusu ve egemenliğin devri yetkisi sınırları, açık bir şekilde açıklanarak halkın takdirine sunulur. Olmayan bir statünün getireceği kısıtlamaları şimdiden esaslara bağlamanın olanaksız olduğu, anayasalar uzun süre kalıcı nitelikte amir hükümler içereceklerinden, gelecekteki art niyetli yöneticilerce kötüye kullanılabileceği ihtimali düşünülmelidir.

VATAN’IN NOTU: Yeni Anayasa taslağında milletin egemenliğinin “Milletlerarası ve milletlerüstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar” nedeniyle devredilebileceği hükmü yer alıyor. Bu durum taslakta “Türkiye’nin AB’ye üyelik statüsü elde etmesi halinde, TC’nin sahip olduğu bazı yetkilerin AB’nin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır. Nitekim, AB üyesi ülkeler, anayasalarında değişiklik yaparak egemenlik yetkilerini kısmen AB yetkili organlarına devretmişlerdir” şeklinde açıklanıyor. Yalçınkaya, AB’ye üye olmadan bu tür düzenlemeye gerek olmadığını, AB’ye üyelik durumunda da bunun “Türk milletinin takdirine sunulması” gerektiğini belirterek AB konusunda da örtülü olarak referandum fikrini ortaya atıyor.

AKP’YE SERT HATIRLATMALAR
* Demokrasilerde, milletvekili seçimleriyle milli irade belirlenir ve bu milli irade yönetime gelenler tarafından partisine oy verenlerin düşünce ve niteliklerinin parti doğrultusunda olduğunu göstermez.

* Milli iradedeki amaç, halkın kendisini yönetecek kişileri belirli bir dönem için seçme hakkına dayanarak serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yargı yönetim ve denetimi altında yapılacak seçimden sonra parti programlarına uyup uymadıkları, program dışına çıkıp çıkmadıkları, programda belirtilen hedeflere başarıyla ulaşıp ulaşmadıkları yönleriyle denetlenmek üzere yürütme organına getirmektir.

* Partiler, halka saygı gereği, tüzük ve programlarında ve seçim bildirgelerinde yazılı olan amaçlar dışına çıkmamalıdır.

* Anayasa ve yasalarda, partilerin ve yönetimde bulunan siyasi partilerin tüzük ve programlarının, seçim bildirgelerinin, beyan ve eylemlerinin, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyete aykırı olamayacağı; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayamayacağı kurallara bağlanmış ve yasaklanmıştır.

* Yürütme erkiyle görevlendirilen her partinin halkını kucaklaması, hiçbir ayrım gözetmemesi, yansız olduğunu hissettirip her kesime güven vermesi gerekmektedir.

VATAN’IN NOTU: Yalçınkaya, AKP’nin yüzde 46 oya dayanarak Anayasa değişikliklerine giriştiğini belirterek AKP’ye oy veren herkesin parti gibi düşünmesinin mümkün olmadığını belirtiyor. Partiler hakkında kapatma davası açma yetkisine sahip olan Yalçınkaya’nın AKP’ye Anayasa ve yasalardaki “partilerin uymaları gereken ilkeleri” hatırlatması ise dikkat çekici bulundu.

YARGI SİYASALLAŞIR
Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir kısım üyelerinin, TBMM’ce seçilmesi kuralı yargıyı siyasete yönlendirir, siyasallaştırır. Yüksek mahkeme üyelerinin belirli bir süreden sonra yeniden seçilmeleri veya artık seçime girememeleri kuralı da ’tabii hakim’ilkesiyle meslekte ihtisaslaşma ilkesine aykırı olur ve meslekte verimliliği eksiltir.

VATAN’IN NOTU: AKP’nın taslağına göre TBMM, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 21 üyesinden 6’sını, Anayasa Mahkemesi’nin 17 üyesinden 8’ini seçecek. Sadece bir kez seçilebilecek olan Anayasa Mahkemesi üyeleri 9 yıl, HSYK üyeleri ise 4 yıl görev yapabilecek. Taslağa göre ayrıca Yargıtay ve Danıştay üyeleri de 9 yıllığına seçilecekler.

Mutabakat olmadan sorun çözülmez

Türban sorunu iktidara geldiğinden bu yana Erdoğan’ın önünde duruyor. Bu konuda hafızalarda kalan sözler şöyle:

3 Mart 2005
“Biz hiçbir zaman bunu tek taraflı çözeceğiz demedik. Hep toplumsal mutabakat arayacağımızı söyledik. Tabii bu da zaman alacaktır.”

8 Haziran 2005
“Bunu yasaklayan kanun yok. Sadece bununla ilgili olarak farklı bir algılama, anlayış var. Toplumsal gerilim olmasın diye sabırlı davranıyoruz. Bakın benim kızlarım başları kapalı olduğu için ABD’de okuyor.

Yargı ve AİHM’in birçok kararı var
Üniversitelerde türban yasağının laiklik ilkesinin gereği olduğuna ilişkin Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve AİHM’in çok sayıda kararı bulunuyor. 1998’de RP’nin kapatılma kararının gerekçesinde şu sözler yer alıyor: “Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın lâiklik ilkesine ilişkin Anayasa ve yasa kuralları ile Anayasa Mahkemesi kararlarını gözardı ederek, resmi daire ve üniversitelerde türban ve başörtüsü kullanmayı teşvik eden konuşmaları, lâik düzen karşıtları için bir mesaj oluşturmuştur.”

YÖK Başkanı: Anayasa'da türban serbest olamaz

'Türban yasağı yüksek yargı ve AİHM kararlarıyla oluşan bir durumdur. Anayasada bu konuda düzenleme yapılamaz'

RADİKAL - ANKARA - YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, AKP hükümetinin yürüttüğü anayasa değişikliği çalışmalarına bir an önce ara verilmesini istedi. Teziç, cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören ve 21 Ekim'de halkoylamasına sunulacak düzenleme konusundaki belirsizliğin ortadan kaldırılmasını ve ondan sonra siyasi partilerin katılımıyla yeni bir anayasa değişikliği sürecinin başlatılmasını istedi. TBMM'nin mevcut Anayasa'nın ilk dört maddesini değiştiremeyeceğini de savunan YÖK Başkanı, Anayasa'da üniversitelerde kılık kıyafet serbestliğini öngörecek bir düzenleme yapılmasının hukuken mümkün olmadığını kaydetti.
Rektörler Komitesi dün AKP'nin yürüttüğü anayasa değişikliği çalışmalarını değerlendirmek üzere YÖK Başkanı Erdoğan Teziç başkanlığında toplandı. Toplantının ardından komite adına açıklamalarda bulunan Teziç, TBMM'nin
Anayasa'nın devletin şekli ve cumhuriyetin niteliklerini belirleyen ilk dört maddesini değiştiremeyeceğini söyledi. Teziç özetle şu mesajları verdi:
'TOPLUM SÖZLEŞMESİ'NE VURGU: Anayasa'nın değiştirilmesinde teklif ve karar aşamalarında TBMM'de aranan nitelikli çoğunluk değişikliğin partiler arası bir uzlaşma ile yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu uzlaşma gerçekleştirildiği takdirde anayasa, 'toplum sözleşmesi' niteliğini kazanarak bir güven ortamının oluşmasını sağlar.
SÜRECİN DEMOKRATİKLİĞİ: Demokratik bir ortamda anayasa değişikliği yapılmak isteniyorsa hazırlık çalışmaları aşamasında siyasi partilerin temel esasları görüşmeler yoluyla belirlemeleri isabetli ve inandırıcı olacaktır. Anayasa değişikliğinin yalnızca bir siyasi partinin
inisiyatifinde hazırlanıyor olması, sürecin demokratikliğine gölge düşürmektedir. Daha açık bir ifadeyle bu aşamada sürecin demokratikliğinden söz etmek mümkün değildir. Bu açıdan 'usul esası da belirler' ilkesini hatırlatmakta yarar görüyoruz.
TEDİRGİNLİK YARATTI: 22 Temmuz seçimlerinde TBMM'de çoğunluğu elde eden AKP'nin hazırlattığı anayasa taslağının katılımcı yollarla tamamlanacağı vaatleri inandırıcılıktan uzaktır. Taslağın hazırlanma şekli ve usulü toplumda tedirginliğe ve güvensizliğe yol açmıştır. Değişiklik teklifinin Türk toplumunda oluşan endişe ve tedirginliği giderecek bir güven ortamı içinde yapılması, gelecekte bu metnin uygulanabilirliği ve benimsenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
ERTELENSİN: Anayasa değişikliği girişimine bir an önce ara verilerek, 21 Ekim günü yapılacak olan halkoylaması ve devamında öngörülen 11'inci cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili hukuki belirsizliğin de açıklığa kavuşturulmasından sonra siyasi partilerin katılımıyla yeni bir sürecin başlatılması isabetli olacaktır.
TÜRBAN KARARLARI: Yükseköğretim kurumlarında uygulanmakta olan türban yasağı, yüksek mahkemelerin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) kararlarıyla oluşan bir hukuki durumdur. Bu hukuki durum ortaya çıkarken, Türk yüksek mahkemelerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Atatürk ilke ve devrimleriyle oluşturduğu laiklik tanımı ve yorumu, AİHM tarafından Avrupa norm ve değerleriyle de uyumlu bulunmuştur. Bu nedenle Rektörler Komitesi anayasada kılık kıyafet serbestliğini öngörecek bir düzenleme yapılmasının hukuken mümkün olamayacağını hatırlatmak sorumluluğunu duymaktadır."
Açıklamanın ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Teziç, türban yasağı kararlarının altında imzası olan eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin'in "Üniversiteye türban girerse çarşaf da girer" açıklaması hatırlatılınca "Endişeler sayılmakla bitmeyebilir" dedi.

'Görüş bildirmek için erken'
"Anayasa taslağı hakkında görüş bildirecek misiniz?" sorusu üzerineyse Teziç şunları söyledi: "Anayasa taslağı, tamamlanmış. Bunun üzerine görüş bildirilmesini istemek bu taslağın içeriğiyle ilgili değerlendirme yapmak demektir. Anayasa taslağının hazırlanma sürecinde eğer izlediğiniz yol demokratik değilse içeriği konusunda birtakım endişeler belirmeye başlar. Kullandığınız araç demokratik bir süreçten gelmiyorsa anayasanın uygulanmasında pek çok sorun çıkar. Bu anayasa son biçimini aldığı zaman görüşlerimizi bildiririz. Bu aşamada henüz netlik yok. Süreç tedirginlik yaratmıştır. Bir partinin görüşü olarak ortaya çıkması anayasanın kabul ettiği husus değildir."

Başbakan Erdoğan: Herkes kendi yerini bilsin

'Anayasa yapmak rektörlerin göreviyse TBMM'nin anlamı yoktur. Herkes yerini bilecek. Türban siyasi simge değil'

RADİKAL - ANKARA - Başbakan Tayyip Erdoğan, yeni anayasa çalışmalarını eleştiren ve durdurulmasını isteyen Rektörler Komitesi'ne yanıt verdi: "Kendi işlerine baksınlar. Böyle bir hakları yok. Anayasayı yapma görevi rektörlere aitse TBMM'nin hiçbir anlamı yoktur. Herkes yerini, konumunu bilecek." Erdoğan, üniversetelerdeki türban yasağını kaldırılmasına taraftar olduğunu belirterek, "Bunu biz bugüne kadar çok söyledik. Siyasi simge diyorlar. Bu çok yanlış bir şey" dedi. Başbakan Erdoğan, anayasa değişikliğininin halkoyuna sunulacağını belirtirken kurumsal mutabakatın oluşup oluşmadığına bakmak için de taslağı kurumlara açacaklarını söyledi.
Erdoğan, AKP'nin anayasa hazırlıkları hakkında bilgi vermek üzere dün basın toplantısında şu mesajları verdi:
LAİKLİK KORUNACAK: Bu anayasa her bir vatandaşımızın hassasiyetlerini cumhuriyetimizin demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti olma nitelikleriyle milletimizin temel değerlerini korumayı esas alacaktır. Atatürk'ün gösterdiği çağdaşlaşma hedefleri doğrultusunda Türkiye'nin geleceğe yönelik ihtiyaçlarına da cevap verecek bir metin olacaktır.
TÜRBANA İNDİRGEMEK ÇİRKİN: Yeni anayasamız en geniş mutabakatla hazırlanacak ve milletimizin onayına sunulacaktır. Henüz tartışmaya açtığımız bir anayasa taslağı ortada yoktur. Oluşacak taslak, partilere, sivil toplum örgütlerine, herkese gönderilecektir. İstiyoruz ki herkes katkıda bulunsun. Katkıda bulunması gerekenlerin daha önlerine metin gelmeden hemen top ateşine tutmaları ilginçtir. AK Parti anayasası yapmıyoruz, Türkiye Cumhuriyeti anayasasını yapmak için bu yola koyulduk. Anayasa tartışmalarını tek bir konuya indirgemeye çalışanlar var. Bu çok çirkin. Anayasamızın değiştirilmezleri bellidir. Olayı bir maddeye indirgemek kimsenin hakkı değildir.
KURUCU MECLİS: Nereden çıktı bu? 82 meclisi atanmışlardan oluşuyor. Atanmışlardan oluşuyora eyvallah, seçilmişlerden oluşana hayır. Yok böyle bir şey. Korku ve endişeleri de yersiz buluyorum.
REKTÖRLER İŞLERİNE BAKSIN: (Rektörler Komitesi'nin açıklaması sorulunca) Böyle bir çalışmanın devam edip etmeyeceğinin kararını Rektörler Kurulu vermeyecek. Böyle bir yetkisi yok. Rektörler önce kendi işine baksın. Böyle bir hakları yok. Söyledikleri de çelişkili. Böyle bir çalışma zaten hukuki temeli oluşturmak içindir. Toplumda tartışma konusu dediğiniz olayda toplumun vereceği karara bakacağız. Vereceği karar olumlu olursa toplumu yok mu sayacağız? Hem egemenlik kayıtsız şartsız milletindir diyeceksiniz, ondan sonra seçkinci takım çıkacak 'Biz ne kadar istersek onu millete götürebilirsiniz, istemediğimizi götüremezsiniz' diyecek. Demokrasilerde böyle şey olmaz. Eğer Türkiye'de Anayasa yapma görevi Rektörlere aitse o zaman TBMM'nin varlığının hiçbir anlamı yoktur. Kusura bakmasınlar, herkes konumunu bilecek.
TAVRINIZ ÜLKEYİ GERER: 'Biz böyle bir şey belirledik, yoksa ülke gerilir'... Asıl bu yapılan ülkeyi gerer. Ne var sizin elinizde, neye göre karar veriyorsunuz? Yapabileceğin katkı varsa, bize yardımcı ol, teşekkür edelim ama kalkıp kafa bulandırmaya yönelirlerse üzülürüz burada. Millet 22 Temmuz'da bir irade koydu, saygılı olmaları lazım.
TÜRBAN YASAĞI KALKMALI: ('Siz türbana taraftar mısınız?' sorusu üzerine) Biz bunu çok söyledik şimdiye kadar. Özgürlüklerden bahsediyoruz. Siyasi simge diyorlar, bu çok yanlış bir şey. Siyasi simge dediğiniz zaman bunun bir partiye ait olması lazım. Bu bir partinin simgesi değil ki. Sadece AK Parti'de mi var? Diğer partilerde bu yok mu? Ama dert başka, bunu bana söyletmeyin. (Bir gazetecinin ben anlamadım demesi üzerine) Ben sana bunu daha sonra özel olarak anlatırım.
KADINLAR ENDİŞE ETMESİN: (Kadınlar endişe etmeli mi? sorusu üzerine) Hiç endişe etmesinler. AK Parti beş yıl iktidar oldu, nerede hangi sıkıntı doğdu? Başörtü takanı toplumda baskı unsuru olarak ifade etmek bana göre din ve vicdan özgürlüğüne saygısızlık olur. (Türbanla ilgili kurumsal mutabakat oluştu mu?) Bunu şimdi kurumlara açıyoruz. Ama bu, yüzde 100 mutabakat, yüzde 100 örtüşmesi anlamına gelmez ki. Bütün kurumların görüşlerini alarak tasarıyı çıkaracağız.
DOKUNULMAZLIK YOKTUR: Milletvekili dokunulmazlığı değil milletvekilinin yargılanma sürecinin ertelenmesi vardır. Milletimizi aldatıyorlar. Milletvekilliği bittiği gün, yargılama başlar. Milletvekili için zamanaşımı yoktur.

Türbana serbesti yeni anayasa hedefinin parçası

BAŞBAKAN ERDOĞAN, FINANCIAL TIMES'A KONUŞTU

DIŞ HABERLER SERVİSİ/MİLLİYET

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, türban sorununun çözülmesi gerektiğini belirterek, "Yükseköğrenim hakkı, bir kızın giydiklerinden dolayı kısıtlanamaz. Batılı toplumlarda böyle bir sorun yok, ancak Türkiye'de bir sorun var ve siyaset yapanların ilk görevinin bu sorunu çözmek olduğuna inanıyorum" dedi.
Ankara'da bir grup yabancı gazeteciye konuşan Erdoğan'ın açıklamasını, İngiliz Financial Times (FT) gazetesi, "Erdoğan'dan türban yasağına son çağrısı" başlığıyla verdi.
FT'nin Türkiye muhabiri Vincent Boland'ın haberine göre Erdoğan, yeni anayasanın bir parçası olarak türban yasağının kaldırılmasının gerektiğini belirterek, Türkiye'nin türban sorununu çözmesi gerektiğini vurguladı.
Anayasa değişikliklerinin ülkenin laik ve demokratik temellerini güçlendireceğini vurgulayan Erdoğan, devlet üniversitelerindeki türban yasağı nedeniyle bazı kızlara yükseköğrenim yapma izni verilmemesinin haksızlık olduğunu söyledi.

'Siyasi bir konu'

Konuyu, "göz ardı edilmeyecek siyasi bir konu" olarak değerlendiren Erdoğan, şunları kaydetti:
"Yükseköğrenim hakkı, bir kızın giydiklerinden dolayı kısıtlanamaz. Batılı toplumlarda böyle bir sorun yok, ancak Türkiye'de bir sorun var ve siyaset yapanların ilk görevinin bu sorunu çözmek olduğuna inanıyorum."
Erdoğan, "türban yasağının kaldırılmasının", Türkiye'de her türlü siyasi ve sosyal görüşteki tüm Türklerin paylaştığı "tam sivil bir anayasa getirme hedefinin bir parçası" olduğunu belirtti.
1960 ve 1980 anayasalarının darbelerin ardından askerlerce hazırlandığını kaydeden Erdoğan, "Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan devleti sağlayacak ve koruyacak bir anayasa istiyoruz" dedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin "Müslüman demokrat" diye anılmasını dinin istismarı olarak gördüğünü, "muhafazakâr demokrat" olarak nitelemeyi daha uygun bulduğunu kaydetti.

Baykal: AKP anayasası bizi Yugoslavyalaştırır

ZİHNİ ERDEM /RADİKAL

ANKARA - CHP lideri Deniz Baykal, AKP'nin anayasa taslağındaki eğitim dili ile ilgili düzenlemenin Türkiye'yi Yugoslavya gibi böleceği uyarısında bulundu. CHP Merkez Yönetim Kurulu'nda AKP anayasa taslağı değerlendirildi. Baykal toplantıda rejimle ilgili kaygılarını dile getirirken toplumda yeni bir anayasa talebinin bulunmadığını ileri sürdü. Yeni anayasayı AKP ile bağlantılı yurtiçi ve yurtdışı çevrelerin istediğini savunan Baykal, şu değerlendirmeyi yaptı: "Kamuoyuna yansıyan anayasa taslalığındaki eğitimi düzenleyen 44. madde büyük bir endişe kaynağı. Türkçe resmi dil kabul edilip diğer alanlarda bir serbestlik tanınırsa herkes kendi dilini konuşur, kendi okulunu açar, kendi öğretmenini ister. Türkiye süreç içinde Yugoslavyalaşır. Yugoslavya böyle parçalandı. Bir milletin bir tane eğitim dili olur. Farklı dillerde eğitim parçalanmaya götürür."
Atatürk'ün ve ilkelerinin anayasadan kopartıldığını kaydeden Baykal şunları savundu: "Yeni anayasa ile laiklik ilkesinin yeniden tanımlanması kaygı vericidir. Toplum böyle bir anayasa değişikliğini istemiyor. Bunlar Türkiye'yi bir din devletine dönüştürmek istiyorlar. Yargıyı siyasallaştırmak, Türkiye'yi tarikat ve cemaatlerin idare edeceği bir yapıya taşımak istiyorlar. Toplumda hiçbir talep olmamasına karşın 'sivil anayasa görüntüsü altında bir partinin kendi istediği yönde bir anayasa değişikliğini topluma dayatması laiklik ilkesine zarar verir ve ülkeye tarikat ve cemaatler egemen olur."
Cumhurbaşkanının yetkilerinin kısıldığı, yargının siyallaştırıldığı bir parlamenter sistemin hükümetin ve başbakanın keyfi tasarruflarına yol açacağını ifade eden CHP Genel Başkanı Baykal, bunun tek parti diktatörlüğüne yol açacağı uyarısında bulundu.

YORUMLARDAN

TAHA AKYOL /MİLLİYET

Anayasa ve türban

SAYIN Prof. Erdoğan Teziç saygı duyduğum bir hukukçudur. Ama kendisiyle farklı düşündüğümüz esaslı noktalar vardır; liberal özgürlükler gibi...
Prof. Teziç, eskiden beri türban yasağının kaldırılamayacağını savunuyor: Anayasa'nın 90. maddesine göre uluslararası sözleşmeler milli hukukun üstündedir, anayasa değişikliğiyle dahi türban yasağı kaldırılamaz! Özeti bu.
Yargıtay Başsavcısı Sayın Abdurrahman Yalçınkaya da dün aynı şeyleri söyledi.
Türbana laiklik konusundaki genel siyasi anlayışınızdan dolayı karşı olabilirsiniz, toplumsal açıdan sakıncalı sayabilirsiniz; bu gerekçelerle yasağı savunabilirsiniz...
Ama AİHM kararını kullanarak "Yasak kaldırılamaz" demek, hukuka aykırıdır!
Sayın Teziç, Kasım 2005'te AİHM kararı açıklandıktan hemen sonra da büyük bir şevkle aynı iddiayı ileri sürmüştü! AİHM yargıcı Rıza Türmen defalarca "Biz türban yasağının hak ihlali olmadığına karar verdik, ama isterse Türkiye bu yasağı kaldırabilir" diye açıklamalar yaptığı halde, Teziç hâlâ iddiasını sürdürüyor.

Yasak ve hukuk
Hukuki bakımdan mesele şudur: Bir yasağın bir 'üst norm'a uygun olması, o yasağı kaldırılamaz hale getirir mi, getirmez mi?! Sayın Hocam Teziç'e bunu soruyorum.
Örnekler... Anayasa Mahkemesi, açılan iptal davalarında, eski 312. maddedeki yasakları defalarca uygun bulmuştur! "Zana Davası" örneğinde olduğu gibi, AİHM de uygun bulmuştur!
Ama 312. madde kaldırıldı!..
Kürtçe yasağı da öyle!
Hatta Anayasa Mahkemesi'nin, dinin cemaatlere bırakılması konusunda olduğu gibi, önce "yasak" sayıp, sonra içtihat değiştirerek "mümkün" kıldığı konular vardır!
Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Almanya'nın Komünist Partisi yasağını insan haklarına uygun bulmuş ama sonra bu yasak kaldırılmıştır!
AİHM, Türkiye'deki yüzde 10 barajını uygun bulmuştur, Türkiye isterse bunu indirebilir.
Bir yasağın 'üst norm'a uygun olması, onun kaldırılamazlığı anlamına gelmez!
Hocam, siz benden iyi bilirsiniz, modern hukukta "içtihat kapısı kapanmaz"; kapandı derseniz hukuku "laik şeriat" gibi anlamış olursunuz!
Türban yasağını siyasi ve sosyal gerekçelerle savunabilirsiniz; o zaman tartışma dili siyaset ve sosyolojidir.
"Yasak hukuken kaldırılamaz" demek ise sadece yanlış değil, hukuk ilmini küçük düşürmektir!

Ekşi'den açıklama
Sayın Oktay Ekşi'den "ufak bir düzeltme" aldım:
"Sevgili Taha,
Yazılarına önem verdiğimi bilirsin. O nedenle 18 Eylül tarihli yazındaki bir yanlışı veya yanlış anlamayı okuyucuların nezdinde düzeltmeme izin vermeni rica ediyorum.
Ben yeni anayasa taslağını hazırlayan Bilim Kurulu veya Türkiye Barolar Birliği adına 2001 yılında bir anayasa projesi kaleme alan bilim adamları hakkında bu dakikaya kadar olumsuz hiçbir şey yazmadım. Özellikle 14 Eylül tarihli Hürriyet'te çıkan "Hâlâ yıkamadılar" başlıklı yazımda geçen: "Suratlarına bakınca, yazdıklarını inceleyince, cemazüyel evvellerine göz atınca, Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu laik Cumhuriyet'ten yedikleri sillenin izini görüyorsunuz" şeklindeki cümleyi onları değil, açık bir şekilde belirterek "İkinci Cumhuriyet" sevdalıları hakkında yazdım.
Zaten o yazıda yeni "anayasa taslağı" ile ilgili tek kelime yoktur."
Ben de Sayın Ekşi'nin o ifadeleriyle hukukçuları kastettiğini yazmamıştım. Amacım bazı Atatürkçülerin de 'ideolojisiz anayasa' hazırladığını göstermekten ibaretti. t.akyol@milliyet.com.tr

GÜNERİ CİVAOĞLU /MİLLİYET

Türbanın zihniyet coğrafyası


Türban, modernlik midir?..
Evet.
Çünkü... Sadece gözleri açıkta bırakan burkaya, yüzün bir bölümünü açmaya olanak veren kara çarşafa göre elbette modernliktir.
Kadının sanki bir potansiyel günaha çağrı objesi gibi görülerek kumaşlarla sarıldığı, umacıya dönüştürüldüğü uygulamalara kıyasla türban, daha ileri, daha ılımlı bir anlayışı ortaya koyar.
Bir diğer soru:
Türban, çağdaş yaşamın geriye sarılması mıdır?
Bu açıdan bakıldığında o soruya da "evet", doğru cevap olur.
Başı açık, kendini potansiyel günaha çağrı objesi algılamalarına bırakmayan, cinsiyet ayrımı olmaksızın tam özgür ve eşit bir dünya insanı olmak elbette daha ileri aşamadır. Modernlik kavramıyla örtüşür.
Yani... Hadise "nerede durduğunuza" ve "nereden baktığınıza" endekslidir.
Blue jean'i, vücuduna oturmuş dar ceketi, topuklu pabuçlarıyla "türbanlı" bir genç kadın softa zihniyet için "cehennemlik" sayılabilir.
Aynı türbanlı kadın, ödünsüz laik kesimde "irtica mesajı" olarak bile algılanır.
........................
O nedenle... Türkiye'de "türban", bir sorun sarmalı halinde döne döne yaşanıyor.
Yıllar boyu Anayasa Mahkemesi ve YÖK diktası iddialarıyla "türban" gündemde kaldı.
2007'de türban bunalımı "Çankaya sorunu" olarak tartışıldı.
Şimdilerde "protokol sorunu..."
Ve... Hepsinin kökeninde olan, Anayasa'daki laiklik yorumu...
Anayasa'yı değiştirerek bu sorunun aşılması planı uygulamaya konmuş bulunmakta.
Elbette... Anayasa'ya sadece "başı örtülü yükseköğrenim yapılabileceği", "Yüksek Askeri Şûra Kararları aleyhine yargıya gidilebileceği" ve "YÖK'ü devre dışı bırakan" değişiklik hükümleri konsaydı, kıyamet kopardı.
Oysa... Yeni bir anayasa yapmak ve o yeni anayasanın içine bu netameli hükümleri koymak, siyasi bir stratejiydi... En azından şimdilerde yapıldığı gibi "Yeni bir anayasa yapıyoruz. Koca anayasayı türban meselesi haline getiriyorsunuz" söylemiyle eleştiriler göğüslenebilirdi.
Neyse... Herkes neyin ne için yapıldığını görmekte.

ANAYASA DEĞİŞSE DE

Peki Anayasa değişirse, türban sorunu gerçekten aşılır mı?
Bu soruya "evet" cevabını verenlerin yanı sıra "Hangi anayasa olursa olsun içinde laik devlet ilkesi yer aldıkça, Anayasa Mahkemesi türbana geçit vermez" görüşünde olanlar da var.
Bu iddianın dayanağı şöyle:
1980'li yıllarda ANAP bir yasa çıkardı.
Yasada; "Üniversite öğrencilerinin dini inanışları uyarınca başlarını, saçlarını ve boyunlarını örtebileceği" hükmü yer alıyordu.
Ancak... Mahkeme, "Laik devlette, din kurallarından söz eden yasa olamaz" gerekçesiyle bu maddeyi iptal etti.
Gerekçede, "Anayasa'nın 2. maddesindeki laiklik ilkesinin nasıl yorumlanması gerektiğini" ayrıntılarıyla anlatıyordu.
ANAP bu kez "Kanunlara aykırı olmadıkça kılık kıyafet serbesttir" diye bir kanun daha çıkardı.
Anayasa Mahkemesi, "türbanın laiklik karşıtı bir giysi olduğu" gerekçesiyle, maddenin, "türbanı serbest bırakmadığını" vurguladı.
Nihayet Anayasa Mahkemesi, Erbakan'ın Fazilet Partisi'ni de, "türbana özgürlüğün savunulmasını laiklik karşıtı eylem" ve "türbanlı bir kişinin milletvekili yapılmasını ise, laikliğe aykırı" bularak kapattı.
Bu durumda Anayasa'da "laiklik" ilkesi kaldıkça, hangi anayasa yapılırsa yapılsın, üniversite kapılarının türbana açılamayacağı görüşü var.
Oysa... İptal edilen 2 düzenleme, yasalarda yer alıyordu.
Anayasa, yasalardan daha üstündür.
Bu kez türbana yeşil ışık yakan madde ise, anayasa hükmü olacak.
Anayasa Mahkemesi ne karar verebilir?..
Hukukun "yorum" yöntemlerinden biri, "Özel maddenin, genel maddeye önceliğidir."
Anayasa Mahkemesi, "türbana yeşil ışık" özel düzenlemesini esas alır.
Diğer yorum ise, "Anayasa maddelerinin kendi iç hiyerarşik sıralanması" yöntemidir.
Türbana yeşil ışık yakacak bir madde, Anayasa'nın "değiştirilebilir" hükümleri arasındadır.
"Laiklik" ise, Anayasa'nın "değiştirilemez" hükmüdür. Devletin şeklinin temel unsurudur.
Anayasa Mahkemesi, buna öncelik verir.
........................
Mahkeme kapısına gitmeden ve de "Ben çoğunluğum, benim dediğim olur" dayatması yapmadan, ulusal uzlaşma formülleri üretmek, aklın yoludur.gunericivaoglu@milliyet.com.tr

Ertuğrul ÖZKÖK/RADİKAL

  Bu darbe sizi de götürür

TARTIŞMAMIZ, hem de çok ciddi biçimde tartışmamız gereken soru şu:

"Türkiye Malezya olur mu?"


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan "Kadınlar korkmasın" diyor.

Buna karşılık, tarafsızlığından kimsenin şüphe duymadığı Şerif Mardin, "Kadınlar geleceklerinden korkmaya devam etmeli" diyor.

Hangisine güveneceğiz?

Siyasilere mi? Bilim adamına mı?

Madem ortada sosyal açıdan mahkemelik bir durum var.

O zaman yargıya gidelim.

Yüksek yargı mensupları da "Kadınlar korkmalı" diyor.

Şerif Mardin gibi ben de türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasından yanaydım.

Ama 22 Temmuz seçiminden sonra gözlediğim "Bolşevik görgüsüzlüğü" kafamda şüphelerin doğmasına yol açıyor.

O zaman kendi kendime şunu soruyorum.

Acaba ben çok saf mıyım?

Çünkü şu şüphe içimde giderek güçleniyor.

Türban serbest bırakıldığı takdirde, Anadolu üniversitelerinde türbansız kızların mahalle baskısına nasıl direnebileceğini biliyor muyuz?

İşte bu noktada Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın sözü kulaklarımızda çınlıyor.

İyi ama, onlara ne kadar güvenebiliriz?

Hele hele seçim meydanlarında verilen "uzlaşma" sözünün, ikinci gün unutulduğu gibi bir hatıra hafızamızdayken.

Yine de devletin en tepesindeki iki insana güvenmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Ama beni korkutan, zaten onların tavrı değil.

Şerif Mardin gibi ben de, onları bile aşabilecek bir "mahalle ikliminden" korkuyorum.

İsterseniz daha açıkça söyleyeyim.

Yarın bu şehirlerde türban muhafızlığı yapacak "Ogün"lerin, "Yasin"lerin ortaya çıkmasından korkuyorum.

Bakın o "ulusalcı" mahalle ortamı bizi bugün nerelere getirdi.

Vatandaşlarımıza yönelmiş cinayetleri öven şarkılar yazılıyor, daha da vahimi, bu gayri insani tutum, bir baro başkanından bile destek bulabiliyor.

Hadi bakayım, bir siyasi lider, bir başbakan, bir cumhurbaşkanı çıkıp bunu önlesin...

Sosyal iklim böyle bir şeydir. Siz bir seçim başarısını "Anadolu ihtilali", "İkinci Cumhuriyet’in zaferi", "İnanan halkın devrimi" gibi sunmaya kalkar, iktidar yanlısı yazarlarınız bunun etrafında tamtam çalıp, zafer ayinleri yapmaya başlarsa, sessiz bir faşizmin ayak sesleri de duyulmaya başlar.

AKP tezlerine yakın bir bilim adamı dostum geçen günkü yazım üzerine bir not göndermiş.

"Akıl tutulması muhafazakár kesime sıçradı. Bütün dinler tarihi böyle sıradan faşizm örnekleriyle doludur. Anonim dincilik demokrasinin en büyük düşmanıdır. Asıl tehlike muhafazakárların bu tehlikeyi ciddiye almamasıdır. Oysa o darbe asıl AKP gibi ılımlı Müslümanları vurur."

Günlerdir bu tehlikeye dikkati çekmeye çalışıyorum.

Darbe dediğim şey budur ve bu askeri darbeden çok daha tehlikeli bir şeydir.

Çünkü bu hareket önce Gül-Erdoğan ikilisini Kerenski’ye çevirir.

Sonra da toplumu en az 70 yıl süründürecek bir "dini Bolşevizm"e götürür.


Üç gündür Washington’daydım.

Arkamdan yazılanlara bakıyorum ve inanamıyorum.

Utanmadan, benim darbe çağrısı yaptığımı yazıyorlar.

İnsanın bunu söylemesi için ya zeká özürlü olması gerekir.

Ya da çok kötü bir insan...

Veya bunları yazanlar da gelmekte olan bu sivil faşist darbenin henüz siyah gömleklerini gardıroptan çıkarmamış şehir kadrosu.

Acaba hangisi...

Bunları yazan insanların zekásından hiç şüphem yok.

Dolayısıyla geriye iki ihtimal kalıyor.

Hangisini seçerseniz seçin, emin olun geçerlidir...

O yüzden umutsuz da olsam hem Cumhurbaşkanı’na hem Başbakan’a samimi bir çağrıda bulunmak istiyorum.

Kulaklarınızı bunlara tıkayın.

Böyle bir tehlike vardır ve siz de hedeftesiniz...

Zekásından şüphe etmediğim yazar arkadaşlara da sesleniyorum.

Hadi utanmıyorsanız beni yine darbeci ilan edin.

ERDAL ŞAFAKERDAL ŞAFAK/SABAH

Geniş mutabakatın ölçüsü

Başbakan Erdoğan dün sürpriz yaptı. Kamuoyu -ya da en azından medya-yeni Anayasa taslağını açıklamasını bekliyordu ama o yöntemi ve süreci anlatmakla yetindi.
Buna göre, Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki bilim kurulunun hazırladığı metin taslak değil. Sadece öneri.
Bu metin önce iktidar partisinin kendi bünyesinde oluşturduğu komisyonda değerlendirilip ve değiştirilip taslağa dönüştürülecek Ardından bu taslak kamuoyuna sunulacak: Siyasi partilere, sivil toplum örgütlerine, medyaya, üniversitelere. Ve hepsinden eleştirileriyle, önerileriyle katkı yapmaları istenecek. Erdoğan'ın açıklamalarından anladığımız kadarıyla, iktidar önerilere ve eleştirilere açık olacak ama alternatif taslaklara ilgi göstermeyecek. Oysa özellikle 1961 Anayasası'nın hazırlanması sürecinde Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu'nun çağrısıyla başta İstanbul ve Ankara üniversitelerinin hukuk fakülteleri seçenek metinler oluşturmuşlar, bu da tasarının olgunlaşmasına ve mutabakatın sağlanmasına ciddi katkıda bulunmuştu.

Tasarıyı kim hazırlayacak?
Başbakan anlattığına göre, makul süreye yayılacak ("Bizim bu konuda acelemiz yok. Yeterince zamanımız olacak" dedi) bu tartışmalar sonunda, gelen eleştirilerin ve önerilerin ışığında taslak Anayasa tasarısına dönüştürülecek. İşte burada can alıcı bir soru doğuyor: Tasarıyı kim hazırlayacak? Önerileri kim ayıklayacak veya değerlendirecek? Bizim önerimiz: Bu görev Meclis'te oluşturulacak partilerin gruplarının ağırlığı oranında temsil edileceği özel bir komisyona verilmeli. O komisyon taslağı tasarıya dönüştürmeli, Bakanlar Kurulu son revizyonu yapmalı, ondan sonra yasalaşma sürecine geçilmeli.
Ancak AK Parti'nin Özbudun ve arkadaşlarının metnini taslak haline getirirken izlemekte olduğu yöntemi taslağın tasarıya dönüştürmesinde de izlemesi, yani partinin Merkez Yürütme Kurulu'nda biçimlendirmesi olasılığı -şimdilik-ağır basıyor.
Erdoğan yeni Anayasa'nın dayanacağı temel ilkeleri de dün satır başlarıyla sıraladı. En önemlisi şu: 1961 ve 1982 Anayasaları'ndaki "Demokratik, laik ve sosyal devlet" ilkesi "Milletin temel değerleri"ni gözetecek biçimde yorumlanacak. Ya da Başbakan'ın ifadesiyle "Cumhuriyetin nitelikleri" ile "Vatandaşların hassasiyetleri" bütünleştirilecek. "Vatandaşın duyarlılıkları" kavramının içinin doldurulmasına ihtiyaç var. Konu yalnızca din eğitimi ve başörtüsüne indirgenirse, diğer kesimlerin "Duyarlılıkları" yeterince önemsenmezse, geniş mutabakatın sağlanmasında ciddi pürüzler ortaya çıkabilir.

Referandum süreci
Başbakan, anayasaların "Toplumun genelinin ittifak edebileceği metinler olması" gerektiğini vurgulayıp, yeni Anayasa'nın da "En geniş mutabakatla hazırlandıktan sonra halkın onayına sunulacağını" belirtti. Bu, Anayasa için çifte uzlaşma aranacağı anlamına geliyor. Önce kurumsal uzlaşma, ardından referandumda ulusal uzlaşma.
Erdoğan'ın "Her türlü görüşe açığız" taahhüdüne güvenerek, bir öneride bulunmak istiyoruz:
Yeni Anayasa tasarısının yasalaşması sürecinde Meclis'te 1982 Anayasası hükümleri uygulanacak. Yani tasarının "Nitelikli çoğunluk" ile kabul edilmesi gerekecek: Ya üye tam sayısının 3'te 2'sinin desteğiyle (376 oy) veya 5'te 3'ünün kabulüyle (330 oy). İkinci sonuçta referenduma götürülmesi gerekiyor ama yeni Anayasa zaten halkoyuna sunulacağı için sorun yok.
Bize göre referandumda da "Nitelikli çoğunluk" aranmalı. Anayasa halkın 3'te 2'sinin, haydi bilemediniz 5'te 3'ünün olumlu oy vermesi koşuluyla kabul edilmiş sayılmalı.
Çünkü, bir an için referandumda yüzde 50.5 "Kabul", yüzde 49.5 "Ret" oyu çıktığını varsayalım. Bu durumda yeni Anayasa'nın halkın geniş mutabakatıyla benimsendiğini nasıl iddia edebileceğiz?

Olumlu işaretler


GÜNGÖR MENGİ/VATAN

Ateş bacayı sarmaya başlayınca Başbakan duruma müdahale etmek zorunda kaldı.
Demokratik tepkilerin bu kadar çabuk karşılık bulması, güven demesek de ümit verici bir durumdur.
Başbakan dün TV’lerin canlı yayınında, laikliğin altı oyuluyor iddiasına kanıt gösterilen yeni anayasa için “Daha ortada bir şey yok” dedi.
Sonra yükselen tansiyonu indirmek için soğuk su serpti: “Önce içimizde, sonra kamuoyunda ve mecliste tartışacağız, en sonunda halka gideceğiz. Telâşlanmayın, tartışacak zamanımız var, acelemiz yok!”
“Koca anayasa çalışması”nın bir tek türbana indirgenmesi Başbakan’ı çok kızdırmış; “çok çirkin” dedi yüzünü buruşturarak.
Ama hak veremeyiz itirazına.
Tek kötü madde bile mükemmel bir anayasayı kötü anayasa yapar. Üstelik sızdırılan taslakta birden çok kötü madde bulunuyor.
En sancı veren yer de, laiklik ilkesinin zedeleneceği korkusunu yaratan türban hazırlığıdır.

İki önemli uyarı

Başbakan “Ortada henüz bir şey yok” dese de türban sorununu anayasaya madde koyarak çözmeyi kendisi seçmiştir.
Nitekim yabancı medyaya verdiği mülâkatta “Yüksek öğrenim hakkı bir kızın giydiklerinden dolayı kısıtlanamaz” demiş ve siyaset yapanlar için ilk görevin bu sorunu çözmek olduğunu söylemiştir.
Yani iktidardan şüphe duyarak tepki gösteren kurumlardan şikâyete iktidarın hakkı yoktur.
Hayatımızı düzenleyecek bir metne son şekli verilene kadar sessiz mi kalacağız?
YÖK Başkanı Teziç dün Rektörler Kurulu adına “Anayasa’da kılık kıyafet serbestliğini öngörecek bir düzenleme yapmanın hukuken mümkün olamayacağını” söyledi.
Aynı saatlerde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’dan da kamusal hafızamıza kazınması gereken uyarılar geldi:
“Yargı organlarınca ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce yasak getirilen fiiler, anayasada değişiklik yapılarak yasal hale getirilmemelidir!”
Onayın sınırı var
Başbakan dün muhalefeti frenlemek arzusu ile kamuoyunun karşısına çıktıysa ne sağlamış olabilir?
Körü körüne bağlı olanlar kendisine güç verir belki ama haklılık vermez. Haklılığı sadece muhaliflerini ikna ederek kazanabilir.
Dün ikna edici olamadı.
Zora her düştüğünde “Onay makamının millet” olduğunu tekrarladı.
Yürüdükleri yolu değiştirmedikleri takdirde, referandumda elde edilecek oy sayılarının kötü anayasayı iyi bir anayasa yapmayacağı gerçeğini nedense ihmal etti.

Bu iş nereye gider?
Herhalde “İnceldiği yerden kopsun” deyip referanduma koşmayı sürdürmeyecektir. Referandum yoluyla halka onaylatılacak hedefin sınırlarını bunca tecrübe öğretmiştir ona...
“Tutturmuşlar bir laiklik elden gidiyor... Millet istedikten sonra tabii gidecek yahu!” demeyecektir herhalde.
Başbakan’ın tansiyonu düşürme çabası ve acele etmeyecekleri vaadi olumlu işaretlerdir.

CUMHURİYET /GÜNDEM /MUSTAFA BALBAY

Gül Taraf Oldu... O Artık AKP Cumhurbaşkanı!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 'ün Kıbrıs'a yaptığı türban ve anayasa çıkarması milat oluşturuyor. Bu gezinin biçimi ve içeriğiyle birlikte Gül, sözcüğün tam anlamıyla AKP Cumhurbaşkanı olduğunu ortaya koydu. Tarafsızlığını yitirdi.

Göreve gelişinin daha birinci ayı dolmadan, takındığı bu tutum, Gül'ün "70 milyonun cumhurbaşkanı olacağım" sözünü de havada bıraktı.

Önce anayasa çalışmalarında gelinen noktayı özetleyelim...

Prof. Özbudun 'un sipariş üzerine ekibiyle birlikte AKP gözlemcileri eşliğinde hazırladığı taslak, Sapanca'da yeniden taslaklaştırıldı. Bazı maddelere birden fazla "doğru" eklendi. AKP Merkez Yürütme Kurulu'nun önüne konabilecek hale geldi. Hazırlayıcılar, kimi kritik konularda "son kararı" Erdoğan 'a bıraktılar. Bunlar şunlar:

1- Laikliğin tarifi ve anayasada yer alacağı biçim.

2- Üniversitelerde türban serbestliği.

3- Din dersi eğitimi...

Görüldüğü gibi AKP açısından "yaşamsal" olan konularda son karar Başbakan'a bırakılmış durumda. İşte tam bu noktada, Gül'ün KKTC gezisi gündeme geldi. Geziye eşiyle birlikte katılan Gül, anayasaya ilişkin sorulara "en azından" şu tür yanıtlar verebilirdi:

"Arkadaşlar ben henüz taslağı görmedim... İçinde nelerin olduğuna dair resmi kanallardan bilgi almadım... Kamuoyundaki tartışmalar üzerine görüş ortaya koymam şık olmaz..."

Gül bunun yerine tam bir taraflılıkla, yayın organlarına birbirine yakın biçimde yansıyan şekliyle şunları söyledi:

"Herkes farklılıkları hazmedecek... Türbanlı kız evde oturacağına okula gitsin... Olayı sadece türbana indirgerseniz, Türkiye'nin sadece bu sorunu olduğu anlaşılır. O zaman da bir tek o değiştirilir... Türkiye, Malezya'ya benzemez. Niye benzesin?"

Daha Başbakan bile türbanı nasıl bir formülle "demokratik" göstereceğini ilan etmeden Cumhurbaşkanı'nın adeta tüm gelişmelerden haberdarmış, hatta yönlendiriyormuşçasına görüşünü ortaya koymasının anlamı şudur:

Artık Cumhurbaşkanı taraftır... Türbanın ne pahasına olursa olsun, serbestleştirilmesinden yanadır.

Artık AKP'nin Cumhurbaşkanıdır.

Farklılıkları hazmetmesi gereken birinci kişi Gül'dür.

Gül, öncelikli olarak bunu yapmak yerine, herkesi AKP'nin değişikliğini hazmetmeye çağırıyor.

Gül, Kıbrıs'a görüş çıkarması yaptıktan 24 saat sonra Ankara'da Rektörler Komitesi toplandı ve şu çağrıyı yaptı:

Çalışmanızı en azından erteleyin. Böyle anayasa değişikliği yapılmaz. Kılık kıyafet düzenlemesi hukuken mümkün değildir.

Bu açıklamadan bir süre sonra da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya 'nın değerlendirmesi geldi:

- Çağdaş ülkelerdeki düzenlemelere ters düşecek uygulamalar bir anayasa değişikliğiyle yasal hale getirilemez.

- Anayasanın ilk 4 maddesi değişmese bile, sonraki maddelerde yapılacak değişiklikler bu maddeleri havada bırakır.

- Yüksek yargı üyelerini Meclis'in belirlemesi yargıyı siyasallaştırır.

Yalçınkaya'nın açıklamasının ardından Erdoğan kürsüye çıktı. Gül'ün söylediklerini daha "örtülü" biçimde ifade etti. Erdoğan'ın "Rektörler kendi işine baksın" sözü, demokrasi anlayışının güzel bir göstergesiydi.

Cumhurbaşkanının önemli görevlerinden biri şudur:

Devlet kurumları arasındaki dengeyi ve eşgüdümü sağlamak!

Gül, bunu yapmak yerine taraf oldu, 20. günde yargıyla ve üniversitelerle ters düştü!

Bu durumda bize şunu söylemek kalıyor:

Ankara'da devlet dengelerine Gül'e Gül'e... ankcum@cumhuriyet.com.tr

Anayasa kimin derdi?


OKAY GÖNENSİN/VATAN
Anayasa tartışma ve kavgalarında doğrularla yanlışlar yine birbirine karıştı. Çünkü aynı taraflar yine mevzilerini aldı ve aynı noktalardan atışa başladı.
AKP tarafında heyecanla beklenen, üniversitelerde türban yasağının kalkması ve bu alanda “en önemli gediğin açılması.” Onlar anayasa meselesine buradan bakıyor.
Karşı taraf da aynı şekilde tam karşıda duruyor ve yeni anayasa ile gelecek tehlikelere erken atış yapıyor.
Çağdaş anayasa için başlayan faaliyette kimse henüz anayasanın içeriğini tartışma girişiminde bulunmuş değil. Bu çabayı gösterenler iyice kıyıda kalmış durumda.
Yeni ve çağdaş bir anayasa istiyor muyuz istemiyor muyuz?
Bütün tarafların, ilgililerin ve vatandaşların kendilerine sormaları gereken birinci soru bu. Önce bunun üzerinde bir anlaşma sağlanması gerekiyor.

İkinci önemli konu, 1982 Anayasası’nın mantığından ve yapısından kesinlikle farklı bir anayasaya sahip olmamız gereğidir:
Yeni anayasanın, çağdaş özgürlük anlayışını tümüyle yansıtan bir metin ve tekrar değiştirilmeye gerek kalmayacak bir yapıya sahip olmasıdır.
Bunun ardından tartışmamız gereken, yargı bağımsızlığının sağlanması, yürütmenin yetkileri ve denetiminin güvence altına alınması gibi temel konulardır.
Şu anda bunları da doğru dürüst tartışma aşamasına geçebilmiş değiliz, çünkü el birliğiyle türbana takıldık kaldık.
Üniversite rektörleri dün bir açıklama yaparak üniversitede türban yasağının kalkmaması gerektiğini söyledi. Başbakan’ın buna cevabı ise “Size ne, yetkili olan Meclistir ve anayasayı halk oylayacaktır” şeklinde özetlenebilecek
bir tepkiden ibaret kaldı.
Oysa üniversitede türban kavgası ve yasağı üniversite rektörlerini birinci derecede ilgilendiren bir sorundur. Ve bu alanda atılacak
her adım öncesinde üniversitelerin eğilimlerinin dikkate alınması şarttır. Bunun demokrasiye aykırı bir yanı yoktur. Başbakan da türban meselesine yoğunlaştığı için çok bilinen tarzda
bir tepki gösterdi.

Yeni anayasa taslağının ortaya çıkmasından önce türban dahil bütün konuların enine boyuna tartışılması
son derece yerindedir.
Bu tartışmaya toplumun bütün kesimlerinin, siyasi örgütlerin, sivil toplum örgütlerinin ve “kurumlar”ın katılması da şarttır. Fikrini beyan edecek tek bir vatandaşa bile kimsenin “sana ne” deme hakkı yoktur.
Yeni ve çağdaş bir anayasa hazırlığı sürecini eski usul kavga mantığıyla berbat etmeye de kimsenin hakkı yoktur. Şu anda yine böyle bir “berbat etme” durumunun kıyısına geldik, ama bir an önce buradan çıkmak ve yeni anayasayı bütün yönleriyle konuşmak gerekiyor.

Anayasaya sinen ruh

İsmet Berkanİsmet Berkan /RADİKAL

Meşhur sözdür, 'Hukuksuz özgürlük olmaz.' Olmaz, çünkü bu dünyada tek başımıza yaşamıyoruz, tersine dünyayı başka insanlarla ve canlılarla paylaşıyoruz. Öyle olunca da özgürlüklerin sınırsız olması diye bir şey mümkün olamaz. Dünyayı başka insanlarla ve canlılarla paylaştığımız için, biz insanlar bir araya geliriz ve bir arada yaşamanın hukukunu oluştururuz.
Yani, özgürlüklerimiz, oluşturduğumuz hukuktan kaynaklanır.
Anayasa oluşturduğumuz ilk hukuk metnidir. O bize bir çerçeve sunar. O çerçeveye uyan yasalarla gündelik hayatımızın her alanını düzenleriz.
Temelde bir anayasayı iki bölümlü olarak düşünebiliriz: Birinci bölümde kurucu ilkeler yer alır; ikinci bölümde ise düzenleyici ilkeler.
Kurucu ilkeler, dediğim gibi özgürlüklerimizin ortak alanıdır. Ama daha o alanın kapısını yeni açmışken, insan olmaktan kaynaklanan birtakım temel özgürlüklerimizin hangi şartlar altında nasıl kısıtlanacağını yazmaya başladığımızda, sözleşmemiz bireyler arasında bir sözleşme olmaktan çıkıp devletin varlığı ve hatta kutsallığı ön kabulüne dayalı bir pazarlık metni haline gelmeye başlar.
Henüz Adalet ve Kalkınma Partisi'nin metni ortada yok ama Prof. Dr. Ergun Özbudun ve arkadaşları tarafından hazırlanan taslağın 'kurucu ilkeler' bölümü, geçmişe göre önemli sayılabilecek ilerlemeler içerse bile maalesef bir pazarlık metni.
İnsan metni okuyunca şu hisse kapılıyor kolayca: Yeni anayasa yazarken bile eskisini kaldırıp bir kenara atamamışlar, o eski anayasadan etkilenerek yazmışlar bu yeni metni.
Anayasanın ikinci bölümü olan düzenleyici ilkelerle ilgili kısım ise bana göre demokrasiyi kuvvetlendirmiyor, tam tersine zayıflatıyor.
Bizzat ünlü Fransız düşünür Montesquieu tarafından ortaya atılan ve yerleşik bir kural haline gelen kuvvetler ayrılığı ilkesi, ülke yönetiminde gücün tek elde toplanmasını önlemek, diğer güçlerin onu denetlemesini ve dengelemesini sağlamak için vardır. Nitekim bizim 1961 ve 1982 anayasalarımız ile şimdi yazılmakta olan taslak da güçler ayrılığı ilkesini benimser. Ama bunu benimsemek yetmez, güçler ayrılığını hayata geçirecek 'düzenleyici ilke'leri anayasaya koymak da gerekir.
Bir demokraside, sivil ve örgütlü toplum, medya, baskı grupları, lobiler gibi 'informal' güçleri bir kenara bırakacak olursak, formel anlamda üç temel güç vardır: Yasama, yürütme, yargı.
Türkiye Cumhuriyeti, parlamentosu tarafından kurulmuş bir ülkedir ve geleneksel olarak parlamenter hükümet yöntemini benimsemişiz. Yani, hükümetler parlamento çoğunluğuna dayalı olmak zorunda.
Ama burada da kalmamışız, parlamentonun işleyişi de büyük ölçüde hükümete bağlı. Yani hükümeti oluşturan partiler, Meclis komisyonlarında çoğunlukta, Meclis gündemini büyük ölçüde hükümet veya onun partisi belirliyor. Muhalefetin veya tek tek milletvekillerinin yasa önerme yolu açık ama bunların yasalaştığı çok nadir görülüyor.
Parlamentonun hükümeti denetlemesi gerekiyor ama görevdeki hükümet Meclis çoğunluğuna sahip olduğu için bu denetim zayıf ve kırılgan koalisyon dönemlerinde, hatta çöken koalisyon dönemlerinde bile başarılamadı.
İşte anayasanın 'düzenleyici ilkeler' yoluyla kuvvetler ayrılığı dengesini kurması beklenirken elimizdeki metin bunun tam tersini yapıyor. Süleyman Demirel, 1979 sonunda kurduğu azınlık hükümetinin her sarsılışında 'Bulun 226'yı düşürün' derdi, şimdi o salt çoğunluğu (artık 276) bulmak da yetmeyecek, o 276 kişinin bir de Başbakan adayı üzerinde uzlaşması gerekecek. Geçmişten farklı olarak Cumhurbaşkanımızı halk seçecek, yani
o makamın artık bir demokratik meşruiyeti olacak ama Cumhurbaşkanının yetkileri bile zayıflıyor, yetki hükümete geçiyor.
Bizde demokrasi algısı zayıf sağ siyasetçilerin temel özlemi 1924 Anayasası'nın hükümet ve yönetme modeline dönmektir. Bu anayasa kuvvetler ayrılığını öngörmeyen, aksine kuvvetler birliğini getiren bir anayasaydı. 61 Anayasası'ndan Süleyman Demirel başta sağ siyasetçilerin temel şikâyeti, 'iktidarı paylaşmak' zorunda kalmalarıydı. Bugün Tayyip Erdoğan da aynı şeyden şikâyetçi.
Oysa kuvvetler ayrılığının lafta kalması, tam tersine kuvvetler birliğinin daha da pekişmesi, demokrasiyi güçlendirmez, zayıflatır.
Elimizdeki taslağın ruhu maalesef budur.

Anayasa bahane... Türbanı oylayacağız!

MUSTAFA MUTLU /VATAN
 Başbakan’ın yeni anayasa taslağı hakkında açıklama yapmak için düzenlediği dünkü basın toplantısını soluk almaksızın dinledim.
Sonuçta tek satır bile yeni bir bilgiye ulaşamadım.
Ama buna rağmen bana, “Başbakan’a bu basın toplantısındaki hal ve tavırları için 10 üzerinden kaç not verirdin” diye sorulacak olsa, yanıtım “10” olurdu...
Çünkü Başbakan hemen her konuda olduğu gibi yine “haklı” noktalardan yola çıktı...
“Bugüne kadar 65 maddesi değiştirilen mevcut Anayasa’nın kendi iç bütünlüğünü kaybettiği” saptaması; bana göre bu noktalardan biri...
Ama “haklı noktaları” saptamak ve onları kullanarak toplumu ikna edici demeçler vermek, yapılan işten elde edilecek sonucun ille de “iyi” ya da “doğru” olacağı anlamına gelmiyor ne yazık ki!
iii
Başbakan her ne kadar “Biz AK Parti Anayasası yapmıyoruz. Bütün kesimlerden görüş alınacak ve değerlendirilecek” dese de; buna inanmak oldukça zor!
Çünkü biz bu filmi daha önce Türk Ceza Kanunu hazırlanırken de gördük...
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti yönetimi olarak verdiğimiz 30 küsur maddeden oluşan “basın özgürlüğü düzenlemelerine ilişkin öneriler”, olduğu gibi sümen altı edildi...
Sonra da o dosyayı bizden “elden” teslim alan dönemin Adalet Bakanı çıkıp, “Sivil toplum kuruluşlarından katkı istedik, kimseden cevap gelmedi” diye açıklama yaptı.
Göreceksiniz yine öyle olacak... İktidar, yapılan eleştirileri dinlemeyecek bile, getirilen önerileri okumayacak...
Son seçimlerden aldığı yüzde 47’lik halk desteğine güvenip, alt alta yazdığı maddeleri referanduma götürecek...
O süreçte medyayı da kullanarak bu referandumu bir “türban oylaması”na dönüştürecek...
Anayasa’ya “Evet” diyenler “dindar”, “Hayır” diyenler dinsizmiş gibi bir hava yaratılacak...
Halkımız da yeni anayasanın başına açacağı işleri bilmeden, tamamen dini duygularla “Evet”i basacak... Bunun adı da “demokrasi” olacak, “Milletimiz böyle istedi” denilecek...

Hani her gün bana mektup yazarak, telefon ederek size “umut” vermemi istiyorsunuz ya... Şimdi sıra sizde:
Çünkü bu kez ben umudumu kaybetmek üzereyim!

DEMOKRAT BAŞBAKAN!

Başbakan dün hem, “Partilerin, sivil toplum örgütlerinin, akademisyenlerin, medyanın, herkesin görüşünü alacağız” dedi, hem de bu konuda görüşlerini açıklayan “Rektörler Komitesi”ni, “Kendi işlerine baksınlar. Onlar yasama organı değil. Yasa yapmak Rektörler Komitesi’nin değil Meclis’in işidir” diye fırçaladı!
Ülkenin en önde gelen eğitim kurumlarının yöneticilerinin görüşlerine bile bu kadar hoşgörüsüz olan Başbakan’ın başkanlığındaki bir iktidarın, toplumun değişik kesimlerinden gelecek eleştirileri dikkate alacağına hiç ama hiç ihtimal vermiyorum.
Çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın demokrasi anlayışı maalesef işte bundan ibaret!

GÜNÜN SORUSU
Başbakan’ın bile sahiplenmediği “sipariş” anayasa taslağını hazırlayan Prof. Ergun Özbudun ve arkadaşları, akademik kariyerlerinin iktidar partisi tarafından fena halde harcandığının farkında mı?

Türban ve siyasi simge!

Başbakan’ın dün söylediği “veciz” sözlerden biri de türbanla ilgili “siyasi simge” eleştirilerine verdiği yanıttı:
“Siyasi simge dediğiniz zaman bir partinin simgesi olması gerekir. Baş örtüsü ya da onların deyimiyle türban siyasi simge değil. Bir tek AK Parti’de mi var, hepsinde var... Ama dertleri başka... Onu da bana söylettirmeyin, siz anlıyorsunuz onu.”
Hayır Sayın Başbakan, anlamıyoruz onu!
Bir simgenin “siyasi” olması için ille de “parti amblemi” olması gerekmez...
Örneğin 12 Eylül’den önce bazı gençlerin giydiği parka, bıraktıkları bıyığın şekli hep birer siyasi simgeydi...
Onların giyimine, yüzlerine bakarak anlardık hangi dünya görüşünü savunduklarını...
Tıpkı şimdi türban takan kadınların siyasi görüşünü anladığımız gibi...
Bu yüzden türban bal gibi siyasi simgedir...
Bunun için ille de partinizin rengi olan “turuncu” olması gerekmez!

Türbana dolaşan Yeni Anayasa

Hasan Celal GüzelHasan Celal Güzel /RADİKAL

Yeni Anayasa Taslağı üzerindeki tartışmalar, aydınlarımızın ne kadar dar görüşlü ve saplantılı olduklarını bir kere daha ortaya koydu. Çeyrek asır önce darbecilerin hazırladığı gayrımeşru ve antidemokratik bir anayasanın yerine, toplumu ileriye götürecek, insan hak ve hürriyetlerini temel kabul eden, demokratik bir yeni anayasa hazırlanmak isteniyor. Bugüne kadar solcusu, sağcısı, liberali, muhafazakârı, velhasıl herkes, 1982 Anayasası'nın Türkiye'nin önünü tıkadığı ve Yeni Anayasa gerektiği konusunda görüş birliği içerisindeyken, hazırlanan taslak bir anda türbana dolaştırılıp kilitlenmek isteniyor.
Böylesine büyük bir projeyi, ne sırf başörtüsü yasağını kaldırmak için hazırlamak doğrudur, ne de başörtüsü yasağını kaldıracak diye karşı çıkmak...
***
Aslında, Türkiye'de egemenliğin gerçek sahibi olan oligarşik jakoben mahfiller, bu antidemokratik egemenliği kaybetmek istemiyorlar. Bu çevrelerin daha önceki 'son kale'si Cumhurbaşkanlığı idi. Bu kale düştükten sonra artık hep birlikte 'türban yasağı' üzerinde odaklanmış durumdalar.
YÖK Başkanı Teziç, Rektörler Komitesi bildirisini okurken ve türban yasağının kalkması konusunda dehşetengiz hukuk engellerini sıralarken, aslında koltuğun altından kaymasının tepkisi içerisindeydi. Çevresindeki 'atanmış rektörler'in de hoşnutsuzluğunu bu bakımdan anlamak mümkündür. Yoksa nasıl olur da hem de bir anayasa hukuku profesörü, başörtüsü yasağının hukuken kaldırılamayacağını, ters yorumladığı AİHM kararı ve elindeki yönetmelikle izah etmeye kalkışabilir?
***
Medyanın da bu konuda darbe tahrikçiliğine varan aleyhteki gayretleri, bu çevrelerin ne derece peşin hükümlü ve sığ görüşlü olduklarını açıkça gösteriyor. Mülkiye'den sosyoloji hocamız, değerli bilim adamı Prof. Dr. Şerif Mardin'in röportajlarından aktarılan sözler, bir anda bizim fikir fukarası medya bülbüllerinin sermayesi oldu. Yok efendim 'mahalle baskısı' varmış; 'Malezya gibi olurmuşuz' falan filan... Halbuki, Prof. Mardin bu konularda kesin bir beyanda bulunmadığı gibi, aynen "Bir tek türban meselesinin antidemokratik uygulama olduğu konusunda yüzde yüz eminim" diyor.
Hele üniversiteye başörtülü kızlar gidilebilirse, nasıl olup da bu durumun 'zorla' başı açık kızlar üzerinde baskı oluşturacağını anlamak mümkün değil...
Türk tarihinde bu nevi baskılardan bir tek misâl gösteremezsiniz, bu bir.
Türk toplumu hem dindar hem de modern bir toplumdur. Bu toplum üzerinde antidemokratik baskı kuramazsınız, bu iki.
Türkiye'de başı açık ve başı örtülü kızlarımız elele, kolkoladır ve aralarında hiçbir ayrılık yoktur, bu üç.
Başörtüsünü huzursuzluk kaynağı yaparak, rejim üzerinde tehditler savurup paranoyak halüsinasyonlarla egemenliğinizi devam ettirmek istiyorsanız, biliniz ki millet buna izin vermeyecektir, bu da dört...
***
21. yüzyılın başlangıcında Türkiye'nin türban tartışmasının çok ötesinde önemli meseleleri vardır. İşte Yeni Anayasa, bu meselelerin halli için 1982 Anayasası'ndaki sistemi işlemez hâle getiren engelleri ortadan kaldırmalı, modern, ileri ve gelişmiş Türkiye'nin önünü açmalıdır.

Türban

Nuray MertNuray Mert /RADİKAL

Yıllardır başörtüsü yasaklarına karşı çırpınıp durmuş biri olarak, yeni anayasa taslağı dolayısıyla, ister istemez yine gündeme gelen 'türban' konusunda yazmamazlık edemedim. Oysa, inanın artık bu konuda bir şey yazmak içimden gelmiyor. Bu yasağın mağduru olanlarla artık ilgilenmediğim için değil. Dahası ben başörtüsü konusunu bu ülkenin kimliğine ilişkin komplekslerin bir uzantısı olarak gördüğüm için, mağduriyet ötesinde de tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Yanlış anlamaya teşne olanlara karşı hemen söyleyeyim, başörtüsü bu ülkenin kimliğini temsil eder demiyorum. İslami bir sembol olması dolayısı ile bu ülkede Müslüman kimlikle ilgili genel bir sorunun parçasıdır diyorum. İşin bu tarafı ayrı. Bu uzun hikâyenin ötesinde, türban yasağının dünyanın en saçma engellemesi olduğunu düşünen biriyim. Bunu yıllarca söyledim, temellendirmeye çalıştım. Ancak, toplumsal siyasal konularda, işin algı boyutu çok önemli. Ben ve benim gibiler türbana karşı olanların algısını değiştirmeye uğraştık durduk. Gelinen nokta malum. Bir kesimin algısını değiştirmek neredeyse imkânsız, ama bari bu kesim giderek azalsa, inatlarında yalnızlaşsaydı. En kötüsü oldu, tam tersine bu yönde kuşku çoğaldı, son dört sene biraz tavsamış olan tartışmalar yeniden gündeme geldi.
Gelinen noktada, birinci derecede etken olan olay, eşi türbanlı olan birinin cumhurbaşkanı olmasıdır. Ben değil, eşi türbanlı, kendi türbanlı olan bir kadının cumhurbaşkanı olabilmesinden yanayım. Bu ilkesel kanaat başka bir şey, bir toplumun bir noktada yoğunlaşan gerilimlerinin düşürülmesi ve buna yönelik siyaset izlemek başka şey. Cumhurbaşkanlığında ısrarın bu toplumda belli algıları tetikleyeceği, gerilimi artıracağı aşikârken, makamda, mevkide ısrar ederseniz, uzun vadede özgürlüklerin yolunu açmak bir yana, zora sokarsınız. Şu anda olan budur. Yok mesele makam mevki değil, sorunları tepeden çözmek fikri
ise, hemen söyleyeyim bu da son derece sakat bir fikir.
Türban konusu, sıradan bir özgürlük, mağduriyet konusu değil, açıkça konuşulmayan, konuşulamayan bir sürü mesele türban sembolü üzerinden konuşulmaya çalışılıyor, önce bazı şeyleri açıkça konuşalım, bunun yolunu açalım, sağlıklı olan bu.
Hal böyle iken, Cumhurbaşkanı, aday iken, mesela, 'Eşim değil ben cumhurbaşkanı olacağım' diyordu.
Bu ne demek, türbanlı bir kadının kamu alanındaki yasaklı konumunu teyit etmek değil mi?
Ne bu samimiyetsiz dille, ne de aslında kanunla, yönetmelikle bu sorunu çözmek imkânsız. Dün, İsmet Berkan, Turgut Özal döneminde türban konusunda uygulanan yöntemin nasıl geri teptiğini yazdı.
Ben yine de, çözümün gerilimi düşürmekten, bu konuyu enine boyuna ve tüm boyutları ile samimiyetle konuşmaktan, ama karşılıklı gol atmak değil, çözüm üretmek adına konuşmaya devam etmekten yanayım. Ve asıl mesele, uzun ufuklu bir toplumsal uzlaşma adına, samimi bir adım atmak, karşılıklı güven tazelemek. Ne yazık ki, halen taraflar bu adımı atmaktan uzak yerde durmaya devam ediyor. Bir taraf karşısındakinde açık yakalama taktiğinden asla vazgeçmiyor. Diğer taraf, içine kapalı kutu olmayı, açık vermemek adına marifet sayıp, kendi zaaflarını, hastalıklarını besleyip büyütmeye devam ediyor.
Bakın, geçen ay, iki (başörtülü) kadın yazar, Nihal Bengisu ve Ayşe Böhürler, samimi kanaatlerini dile getirdikleri yazıları 'karşı' basına konu oldu diye, sessiz bir engizisyona maruz kaldılar. Aslında pek sessiz de değil, sayısız okuyucu mektubu ötesinde, İslami kesimin yeni dergisi 'Renkli'de ağır eleştiriye maruz kaldılar. Ben, bu kesimin erkeklerine, 'Bu kez sessiz kalmayın, bu kadın yazarlara sahip çıktığınızı bu kez gösterin' diye yazıyla çağrı yaptığım halde kimseden ses soluk çıkmadı. Samimiyetten kastettiğim bu. Konuyla ne alakası var demeyin. Samimiyetsizlik güven sorunu yaratır, yaratıyor. Güven sorunu ile baş etmek ise kanunla, yönetmelikle mümkün değil. Oysa güven, toplumsal barışın olmazsa olmaz koşulu

CUMHURİYET /PERŞEMBE /ORHAN BURSALI

Anayasa: Demokrasi?!

Yeni anayasanın özgürlükçü olacağı ve demokrasiyi güçlendireceği ileri sürülüyor. Şimdilik hiçbir şey bilmiyoruz, en azından ben; yeni anayasa ülkemizde hangi demokrasiyi ve nasıl güçlendirecek? Sadece ortada dolaşan bir sürü boş laf var. Özellikle, AKP'nin kamuoyu oluşturmada sırtlarına binerek yürüdüğü (Ergin Yıldızoğlu 'nun transformisso dediği kişilerin) köşe yazılarında!.. Sadece şunu diyorlar: 12 Eylül Askeri Anayasası'nı değiştirmek, sivillerin yeni anayasa yapması bile "demokratik" ve "özgürlükçü" olmaktır! İçerik falan önemli değil!

Yeni anayasa Türkiye'ye hangi alanlarda özgürlük ve demokrasi getirecek? Bazıları, efendim devletin milleti olur muymuş, miletin devleti olacak, böylece özgürleşeceğiz havasında! Dün Erdoğan 'ı dinledim, aynı terane; yeni anayasa Türkiye'ye özgürlükler getirecekmiş... Bizler ise sadece türbanı tartışıyormuşuz...

Peki, kime ne özgürlük getirecek, şöyle ballandıra ballandıra siz niye anlatmıyorsunuz?! Yoksa, ballandıracağınız bir şey mi yok, türbana serbestlik ve bütün cemaat-tarikatlara toplumu hemen her alanda dinselleştirme özgürlüğü fırsatını vermekten başka?!

Gazeteciler arasında da, hangi özgürlükler geliyor, sorusunu Başbakan'a soran tek kimse yok! Bir özgürlük lafı gidiyor, ama ne olduğu bilinmiyor!

Şimdi ben, AKP'nin yolaçıcılarına, kültürlü yazar çizerlerine soruyorum: Türkiye'nin demokratikleşmesi ne demek?

Bir ülkeyi demokratikleştirecek olan, şimdi yapılmak istendiği gibi anayasaya konacak birtakım sözcükler mi, yoksa toplumun kültürel ve ekonomik yapısındaki derin ve temel değişiklikler mi?

Toplumun demokratikleşmesi ne demek? Örneğin, istediğini söyleme özgürlüğü müdür?

"Türkiye soykırımcıdır!", "Türkiye ikiye bölünebilir, Kürtler devlet kurabilir!", "Ordu demokrasi ve özgürlükler düşmanıdır!", "Türk milleti demek ırkçılık ve Hitlerciliktir!" benzeri bir dizi laf etmekle, Türkiye demokratikleşmiş, özgürleşmiş mi olacak?

Bir 301. madde kaldırılsa, Türkiye demokratikleşmiş mi olacak!

Liberal bazı kadın köşe yazarlarının, özgürlüğü, etek kısalığına, göğüs üçgeni açıklığına, boğaz kıyısında rakı içip balık yeme ve kendilerinin türban takmamasına indirgeyen, geri planda "Ah şekerim yoksa ben yaşayamam!" endişesini barındıran (yaşarsın, alışırsın!), özden, toplumsal kavrayıştan ve düşünce derinliğinden yoksun biçimsel zırvalıkları gibi...

... bu ekibin erkek köşe yazarları da, örneğin bir "Kahrolsun Türkiye" diye bağırabilseler, Türkiye dünyanın en özgürlükçü ülkesi olacak havasında!

Bir de akıllarına, özgürleşme, demokratikleşme deyince, tarikatlara, dinci gösterilere, türbana, toplumun dinselleştirilmesi için her türlü çaba ve etkinliğe özgürlükten başka bir şey gelmiyor!

Oysa demokratikleşme, özgürleşme nedir?

Örneğin, bugün çalışan sınıfın sendikalaşmasının önünde bir dizi engel var! İşçilerin örgütlenmesi zorlaştırıldı! Patronların iş piyasası üzerinde yoğun baskısı var! Hükümetin ekonomik politikaları, yeni iş yaratmaya yönelik değil! Hükümet, serbest piyasacı kör uygulamaları ile, Türk sanayisini uluslararası rekabet karşısında yanlız bırakıyor; büyük rekabet koşulları nedeniyle, sanayicinin, iş dünyasının varolması, esas olarak, emeğin fiyatının mümkün olduğunca düşük tutulmasına bağlı kılınıyor... Gelir uçurumu artıyor!

Bir ülkenin demokratikleşmesi, özgürleşmesi, esas olarak,

° Çalışma özgürlüğü,

° Çağdaş yaşam standartlarına kavuşma için mücadele özgürlüğü,

° Çalışanların büyük bir kesiminin beslenme-barınma-normal ev araç gereçlerine sahip olma gibi zorunlu ihtiyaçları dışında, insanı özgürleştirecek diğer etkinlikler için önemli tasarruflarda bulunabilme özgürlüğü demektir...

Yeni anayasanız bunu sağlayacak mı?

Ayrıca, özgürleşme, feodal-yarı feodal ilişkilerin hızla tasfiyesi demektir! Kırsal-köylük bölgelerde yaşayanların ağalık ilişkilerinden kurtulması, birey olabilmesi demektir!

Yeni anayasanız, köy-köylüler sahibi olmayı, bu sahipliğe dayanarak siyasi ve ekonomik rant elde etmeyi, Meclis'e girmeyi yasaklayacak mı?

Yeni anayasanız, siyasi partilere özgürlük getirecek mi? Ekonomik suçu en önemli suçlar düzeyine çıkartacak; siyasi iktidarların merkezi veya yerel, ihale yolsuzlukları gibi alçaklıklarına son verecek mi? Siyasi partilerin gelir ve giderlerine, aldıkları her türlü desteğe ve kaynaklarına saydamlık getirecek mi?

Cemaat, tarikat vb'nin bireyi köleleştirici, tektipleştirici ve sonra da seçmen olarak siyasi iktidar ve rant aracı olarak kullanıcı kültürel yapısını kıracak ve gerçek ve özgür birey olarak topluma katılmasını sağlayacak mı?

Yoksa, artık modern toplumun özgür bireyi olgusu fos çıktı ve yaşasın cemaatler mi?!

Yaşasın sadaka toplumu mu?

Yaşasın yeni toplumun tarikatçı dayanışması mı? Artık "ezber bozan" Nursi mi asıl gerçekmiş de biz anlayamamıştık?

Bugüne kadar okuduklarınızın, öğrendiklerinizin namusu-etiği aşkına söyler misiniz?

Yeni anayasınız, neyi, hangisini gerçekleştirecek? obursali@cumhuriyet.com.tr

Aziz ÇelikAziz Çelik   

azizcelik@birgun.net

Anayasa taslağı ve sendikal haklar                                                             19/09/07

AKP'nin hazırlattığı Anayasa taslağının tam metni açıklandı. Anayasa tartışmaları "türban" konusuna indirgendiği için taslağın yaşamsal pek çok yönü yeterince öne çıkmıyor. Taslağın sendikal haklarla ilgili düzenlemelerine, taslakta yer alan sendikal hak engellerine 15 Eylül 2007 tarihli BirGün'öe yayımlanan yazımda değinmiştim. Bugün konuya devam edeceğim.

Önce taslağın gerekçe kısmından bir alıntı: "Bu Anayasa'nm hazırlanmasında, milletlerarası insan haklan belgelerinden, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi' nden ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarından, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı' ndan, Avrupa Sosyal Şartı' ndan, belli başlı Batı demokrasileri anayasalarından (...) büyük ölçüde yararlanılmıştır."

Bir başka alıntı daha: "Geçmişte sendika, emek, örgüt, eylem, grev gibi hukuki kavramlar toplumun geniş bir kesimi tarafından adeta bir 'öcü' gibi görülmüş, yaşanan acı tecrübelerin de etkisiyle, emek hareketi hak ettiği noktaya bir türlü ulaşamamıştır. Bunda geçmiş iktidarlarında büyük payı olduğunu biliyorsunuz. Sendikal hareketin önündeki tüm engelleri toplumun önündeki diğer tüm engeller gibi aşmak, emek hareketini hak ettiği konuma ulaştırmak bizim boynumuzun borcudur. "25 Ağustos 2007 tarihinde Hiz-met-İş Sendikası kongresinde söylediği bu sözler üzerine Radikal, Başbakan Erdoğan'ı manşetten "photoshop sosyalist" olarak resmetmişti.

Şimdi Anayasa taslağının sendikal haklarla ilgili düzenlemelerine bu iki iddia çerçevesinde bakalım. Taslakta yer alan sendikal haklar uluslararası antlaşma ve sözleşmelere uyumlu mu ve Başbakan'ın Hizmet-İş nutkunda vaat ettiği gibi "sendikal hareketin önündeki tüm engeller" aşılıyor mu? Ne yazık ki Anayasa taslağı ile yukarıdaki iddialar arasında dağlar kadar fark var.

Taslağın 47. maddesinde yer alan sendika kurma hakkına "milli güvenlik ve kamu düzeni" engeli getiriliyor. Bu hüküm, hükümetlere geniş bir kısıtlama yetkisinin tanınması anlamına geliyor. Maddenin gerekçesinde "bu hükümde 1961 Anayasası'nın ilk haline paralel bir düzenleme benimsenmiştir" deniyor ancak 1981 Anayasasında böyle bir hüküm yok. 1961 Anayasası'nda böyle bir hüküm olmamasına rağmen dönemin hükümetleri "milli güvenlik" gerekçesiyle grev hakkını delik deşik etmişlerdi. Öte yandan taslakta yer alan birden fazla sendikaya üye olma yasağı ILO'nun 87 sözleşmesine ve içtihatlarına aykırı. Ayrıca böylesine detay bir hükmün anayasa taslağında yer alması tuhaf. Bu yasağın kaynağı 1982 Anayasası, fikir babası ise TİSK'tir.

Taslağı hazırlayanlar sendika hakkı konusunda uluslararası sözleşmelerden "büyük ölçüde" değil "kısmen" yararlanmış! Taslağın "toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı" başlıklı 48. maddesi ise daha vahim. Bu madde BM sözleşmelerine, Avrupa İnsan Hakları Sözleş-mesi'ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı'na ve Avrupa Sosyal Şartı'na tamamen uyumsuz. Bu hüküm toplusözleşme ve grev hakkını sadece işçilere tanımakta, kamu çalışanlarına (memur) ise "toplugörüşme" öngörmekte. Taslak, kamu çalışanına toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı tanımıyor.

Taslak uluslararası sözleşmelerin zorunlu gördüğü, asgari kural olarak kabul ettiği sendikal hakları tanımazken, hiçbir uluslararası sözleşmede yer almayan ve evrensel bir hak olarak kabul edilmeyen lokavtı Anayasal bir kurum olarak kabul ediyor. Bu nasıl bir garabet? Kamu çalışanlarının toplusözleşme ve grev hakkını güvence altına almayacaksınız ama bir hak değil saldırı aracı olan lokavtı anayasal bir kurum haline getireceksiniz. Bu konuda da taslağın ilham kaynağı 1982 Anayasası ve TİSK önerileridir.

Sendikal haklar açısından tüm uluslararası insan hakları belgeleriyle uyumsuz olan taslak, Başbakan'ın ifadesiyle sendika, emek, örgüt, eylem, grev gibi hukuki kavramları adeta bir 'öcü' gibi görmeye devam eden liberal zihniyetin güçlü izlerini taşıyor. Taslağın açıklandığı günlerde 12 yıldır faaliyet yürüten Emekli-Sen hükümetin girişimleri sonucu kapatılmak isteniyordu. Oysa Türkiye'nin de onayladığı BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi herkese sendika hakkı tanıyor. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu'nun dün yayımlanan "Sendikal Hak İhlalleri raporunda" ise Türkiye'de ciddi sendikal ihlallerin yaşandığı vurgulanıyordu. İşte vaat, işte taslak, işte uygulama!

Anayasa ve kurucu meclis üzerine


SÜHEYL BATUM /VATAN
1990’lı yıllardan itibaren partiler, sendikalar, Barolar Birliği, TOBB, TÜSİAD ve birçok kuruluş “yeni anayasa taslakları” hazırladı. Şimdi tüm bu taslaklar varken, ortada dururken ve üstelik “Türkiye kesinlikle anayasa yapma konusunda, ciddi bir birikime sahipken”, AKP tek başına, hiçbir kurumun katkı ve görüşünü almadan, nihai kararları da Başbakan’a sorarak, anayasa hazırlıyor. Yöntem ortada, hem de herkesin gözü önünde.
1) İlk olarak, anayasalar, kesinlikle “bu yöntemle” hazırlanmamalıdır. Çünkü Anayasalar, her şeyden önce “toplumsal bir sözleşme” niteliğinde belgelerdir. Bu nedenle, anayasalarda tamamen ve sadece “iktidar partisinin” kendi istemlerinin, önceliklerinin yer alması kesinlikle uygun değildir. Günümüzde hangi ülkede olursa olsun böyle hazırlanan ve tüm toplumsal ya da siyasal kesimlerin istemlerine, önceliklerine değil de sadece iktidar partisinin ya da “tek bir kesimin” istemlerine dayanan bir anayasa “uzun süreli olmayacağı” gibi kesinlikle “demokratik, çağdaş bir anayasa” olarak da kabul edilemez. Nitekim 1982 Anayasası’nın 175. maddesi bile, anayasanın hazırlanması işini, “Bakanlara” ve “Bakanlar Kuruluna” bırakmamakta, hatta tam tersine bunu yasaklamaktadır.

2) Bu arada akademisyenlerin, AKP ile birlikte hazırladığı taslak, kamuoyuna büyük bir reklam kampanyası(!) ile ve özellikle “ ilk sivil Anayasa” kampanyası ile sunuldu. İlk olarak, böyle bir reklam kampanyasının yanıltıcı olduğu kadar üzüntü verici olduğunu da söylemek gerek. Türkiye gibi anayasa yapma birikimi olan bir ülke açısından da üzüntü verici.
Savaşın tam göbeğinde bile “1921 Anayasası’nı”, daha sonra da “1924 Anayasası’nı” yapan Türkiye Büyük Millet Meclisi, işgal altındaki o milletin Meclis-i Mebusan’ından kaçıp Anadolu’ya gelen milletvekilleri, o kahramanlar, Atatürk ve arkadaşları açısından üzüntü verici. Böyle bir ülkede, “ilk defa sivil anayasa yapıyoruz” zanneden aydınlar, gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler açısından da üzüntü verici.
İkincisi Taslak, kim ne derse desin, TAMAMEN AKP’nin istemleri doğrultusunda hazırlanmış bir anayasa taslağıdır. Nitekim, görünürdeki düzenlemeler arasında, dikkat çekenler şunlardır: “Okullarda türban serbestliği; laikliğin, tanımlanıyor görüntüsü altında etkisizleştirilmesi, YÖK’ün tamamen Bakanlar Kurulu’na bağlı duruma getirilmesi, özerk kuruluşların etkisizleştirilmesi ve Anayasa Mahkemesi’nin tamamen Meclis çoğunluğuna yani iktidara bağlanması.” Taslak, bunun dışında hiçbir soruna çözüm getirmemektedir. Ne parti içi demokrasi, ne kadınların siyasal eşitliği, ne yargının sorunları, ne özerk kuruluşların korunması ne “checks and balances” sistemi. Hiç ama hiç birine.

3) Son olarak, “Kurucu Meclis” tartışmasına gelelim. Çünkü görülen o ki, deneyimli gazeteciler bile, “kavramı” az(!) biliyor. Örneğin Kurucu meclis kavramını, “1961 Anayasası’nın hazırlanışı dolayısıyla ortaya çıkmış bir kavram” ve “askeri yönetimler tarafından tayin edilmiş kişilerden oluşan bir meclis” zanneden bile var. Bu gerekçeyle, “yeni anayasayı, iktidar partisi değil, Kurucu Meclis yapsın” diyenleri “demokrasi dışı” düşünmekle suçlayanlar bile var. Oysa “Kurucu Meclis”, Türkiye’ye özgü bir kavram değil. Türkler tarafından icat edilen bir kavram da değil. “Sadece 1961’e özgü” bir kavram da değil. “Askerler tarafından oluşturulan bir Meclisi ifade eden” ya da “demokrasi dışı” bir kavram da değil. Tam tersine “200 yıldan beri süregelen liberal anayasa teorisinde yer alan” ve “bir anayasanın yeni baştan yapılmasında” yani “asli kuruculuk işlevinin yerine getirilmesinde” kullanılan en demokratik yöntemlerden biri olarak “tüm görüşlerin ve kesimlerin temsil edildiği ve sadece anayasa yapma işini üstlenen Meclis” demektir.

İbrahim Kaboğluİbrahim Kaboğlu /BİRGÜN

ikaboglu@marmara.edu.tr

Anayasa nasıl 'yeni'lenir?                                                                                 19/09/07

İ'sviçre'de, "1848'den bu yana Federal Anayasa iki kez tümden değişti, 29 Mayıs 1874' te ve 18 Nisan 1999'da. Buna karşılık, yine bütünüyle değişikliği hedefleyen Federal Meclis tasarısı 1872'de, halk girişimi 193s' te, halk tarafından reddedildi. 1848 Federal Anayasası 3 kez değiştirildi, 9 değişiklik girişimi reddedildi. 1874 Anayasası, 147 kısmi değişikliğe uğradı;... 1999 Anayasası 9 kez değiştirildi; 6 kez Federal Meclis tasarısı ve 3 kez halk girişimi sonucu. 1848'den bu yana toplam 359 Anayasa değiştirme tasarısı, halkın ve kantonların onayına sunuldu".

İsviçre Anayasa hukuku öğretisinde revizyon, iki açıdan tanımlanır: değişikliğin anayasal hükümler bütününe veya büyük çoğunluğuna ilişkin olması, "nicelik" ölçütüdür. Değişiklik anayasanın temellerine ve yapısal ilkelerine ilişkin ise, "nitelik" olarak toptan değişiklik söz konusu. Toptan değişiklik, halk veya Federal Meclis tarafından önerilebilir.

Halk girişiminde 4 aşamadan geçilir: Anayasayı tümden değiştirmeye yönelik "halkın girişimi", en az 100.000 yurttaş tarafından başlatılabilir. Bu durumda Federal Meclis, sadece değişiklik konusunda "ön halk oylama-sı"nı düzenlemek mecburiyetinde. Oylamaya katılan seçmenlerin çoğunluğunun evet demesi durumunda, 3. aşama, revizyon üzerinde birlikte çalışacak "Meclislerin yenilenmesi" (Milli Konsey ve Devletler Konseyi). Halk girişiminin önerdiği metin genel ifadelerle formüle edilmiş ise, yeni seçilen meclisler tarafından somutlaştırılarak, halk yeniden oy vermeye çağrılır ("onay referandumu"). Seçmenlerin ve kantonların salt çoğunluğunca (en az 13 kanton) kabul edilen metin, kesinleşmiş olur.

18 Nisan 1999 tarihli halkoyu ile kabul edilen İsviçre Anayasası, 197 maddelik ayrıntılı ve uzun bir metindir. Temel ve siyasal haklar ile toplumsal amaçların yanı sıra, çevre ve alan düzenlemesinden, iktisat, lojman, iş, sosyal güvenlik ve sağlığa değin birçok ayrıntılı hükme yer veren Anayasa'da, maliye rejimine 10 md. özgülenmiş bulunuyor. Kısaca, Konfederasyon Anayasası, adı konmuş olmasa da, "in-san-ülke-devlet" sacayağına dayanıyor...

1919 Anayasası ile yönetilen Finlandiya, "Parlamento, Cumhurbaşkanı ve hükümefin yetkileri arasında denge sağlamak ve Parlamento'nun konumunu güçlendirmek amacıyla, 1990'da Anayasa değişikliği çalışmalarına başladı. Aslında anayasal tartışmalar ve uzman gruplar tarafından yapılan çalışmalar, 30 yıldır sürüyordu. Parlamenterlerden oluşan ko-mite'nin 18 ayda hazırladığı proje, Hükümefin Parlamento'ya 1998'de sunduğu önerinin de temelini oluşturdu. Bu süreçte, siyasal partiler arası ideolojik çatışmayı azaltan temel bir siyasal kültür değişikliğine tanık olundu. Parlamento, Finlandiya'nın yeni Ana-yasa'sını hemen hemen oybirliği ile kabul etti: 2'ye karşı 175 oy. Anayasa, 1 Mart 2000'de yürürlüğe girdi...

Eğer Batı anayasacılığı geleneğini izleyerek bir toplumsal mutabakat belgesi yaratmak istiyorsak, "nasıl" sorusuna, sınırlarımızın ötesine de bakarak yanıt aranmalı. Polonya'nın üzerinde 5 yıl çalışarak 1997'de yürürlüğe koyduğu yeni anayasa, Güney Afrika'nın 1990'la-rın başında başlayıp 1996'da tamamladığı uzlaşma anayasası da belirtilebilir. Geçelim şimdilik bunları... İsviçre ve Finlandiya örnekleri, bize en azından bir anayasanın yapım yönteminin ne olmaması gerektiğini göstermeye yetmez mi?

Ankara da (daha doğrusu AKP) Anayasa'yı yenilemek istiyor. Hangi ülkede? İsviçre ve Finlandiya'ya göre demokrasinin daha az yerleştiği, rejimin temel ilkeleri ve işleyiş tarzı konusunda "consensus"un (oydaşma) daha zayıf olduğu bir ülkede: kimlikler ve lâiklik sorunu... Hatta yazının bu noktasında bellek, Finlandiya Parlamentosu Genel Kurul salonundaki çıplak insan heykellerine kayıyor... Türkiye'de ise en ivedi anayasal düzenleme konusu, saç tellerinin örtülmesi. Bu derin tezatları da geçelim.

Devlet adı altında örgütlenen toplumun ortak belgesi olarak anayasa, toplumsal evrim sürecine göre değişir. Başka bir söyleyişle, hem anayasa toplumu biçimlendirir, hem de toplum anayasayı. İsviçre ve Finlandiya gibi, bize göre ilerlemiş olan ülkelerde bile anayasa sürekli değiştirilir; hatta rejim yenilenmediği halde, anayasalar yenilenir. Bizde de, yeni anayasa ya da değişiklik olağan karşılanmalı. Asıl korkulması gereken, toplumla uyuşmayan anayasal hükümler ya da anayasal değişiklikleri 15 yıldır yasalara yansıtmayan kurulu iktidara, çoğunluk partisinin yöneticileri tarafından anayasayı tümden yenileme işlevinin dayatılmış olması...

Muhalefet ne yapacak?

Tarhan ErdemTarhan Erdem /RADİKAL

Başbakan dün basın toplantısında, AK Parti'nin Meclis'e sunacağı önerinin geçeceği aşamaları anlattı. Bir-iki gün içinde AK Parti taslağının açıklanacağı anlaşılıyor.
Taslağın içeriğini sonraki yazılara bırakarak, partilerin yeni anayasa yaklaşımlarını irdelemek istiyorum.
Bugünden sonra, yeni anayasa yürürlüğe girinceye kadar, kamuoyunda tartışma, Anayasa Komisyonu görüşmeleri, genel kurul görüşmeleri, halkoylaması aşamalarını yaşayacağız.
Bu süreçte partiler yeniden değerlendirilecek, güç kazanacaklar veya kaybedeceklerdir.
AKP'nin bu çalışmaya 12 Haziran'da, Ergun Özbudun'dan üzerinde çalışılacak bir taslak isteyerek adım attığını biliyoruz. Fikrî hazırlığın çok gerilerden başladığı anlaşılıyor.
İktidar partisi, seçimden sonra bir kez il başkanlarını topladı. O toplantıda örgüt başkanlarının yeni anayasa üzerine görüşlerinin alındığını duymadık.
AKP'nin, parti örgüt ve üyelerinin eğilimlerini bilinen bir yöntemle
toplamadığı açıktır. Yani, dün tartışmaya açılan metne kamuoyu ne kadar yakınsa(!), AKP örgütü de o kadar yakındır.
Muhalefet tarafındaki eksiklik daha da açıktır: Meclis'te grubu bulunan ve bulunmayan partilerin, yeni anayasa çalışmalarına başladıklarına dair kararları açıklanmadığı gibi, bundan sonrasında da, tartışmalarda etkinliklerini artıracaklarına dair bir işaret görülmemektedir.
Özellikle CHP ve MHP, anayasa tartışmalarında iktidar partisi kadar
hareketli ve etkin olmalıdır; olabilir!
Henüz Meclis'teki partilerin, Anayasa'nın yeniden yazılmasını mı, yoksa bazı maddelerinin değiştirilmesini mi istediklerini bilmiyoruz.
Anayasa'nın yeniden yazılması tarafında bulunduğu bilinmeyen muhalefet partilerinin, Anayasa'ya nelerin yazılıp, nelerin hükümetlere bırakılmasını doğru gördükleri de bilinmemektedir.
Sade bir örnek vereyim: Yükseköğretimde hedeflerin, merkezi bir kurulca
planlanması Anayasa'ya yazılmalı mıdır, yazılmamalı mıdır? Bir konunun, yaşamsal önem verilerek Anayasa'ya girmesini istemekle, yasalara bırakılabilir görmek bir partiyi çok farklı yere taşır.
Yasalara bırakmak demek o konuyu iktidarların anlayışına bırakmak demektir. Her parti için Anayasa'ya girip girmemesi yaşamsal olan konular vardır: Demokrasinin korunması, ifade özgürlüğünün sınırları (doğrusu sınırsızlığı), ulusal iradenin korunması, yönetim ilkesi, yürütmenin denetimi, üretim ve ticaretin serbestliği gibi konular, değişik partilerin Anayasa'ya yazılması için direneceği veya karşı çıkacağı konulara örnektir.
Son günlerde tartışılan birçok konuda muhalefet partilerinin nerede durduklarını bilmiyoruz. Bir parti, Anayasa'ya mutlaka girmesi ve girmemesi gereken konuları belirlediğinde, uzlaşma konularını, tavizlerini ve direnme noktalarını da belirlemiş olur. Bunlar belirlenmeden Anayasa tartışmalarında tutarlı kalınamaz.
Tartışmalarda kamuoyu destekleri böyle kararlarla kazanılır, yandaşlar böyle kararlarla güçlendirilir. Anayasa tartışmalarının seçimlere yansıyacak tarafı da budur: Önümüzdeki üç ayda siyaset yeniden harmanlanacak, yeni taraflar oluşacak, eski yandaşlar elde tutulacak ya da kaybedilecektir.
Muhalefet partileri, anayasa hazırlanmasında sorumluluklarının gereklerini yerine getirmeye, yoğun ve geniş bir çalışmayla başlayabilirler. Liderlerinin ağzının içine bakan partiler kaybedecek, iyi bir organizasyonla güçlerini verimli çalıştıranlar kazanacaklardır.

On Birinci Cumhurbaşkanı Kim Olacak?

Anayasa değişikliğinin kabulü halinde, geçici 19. madde hükmü, herkes ve her kurum için, bağlayıcı ve uygulanması gereken bir anayasa kuralı haline gelecektir. Bu madde, metnindeki açık ifadeye uygun olarak uygulanacak ve aralık ayında on birinci cumhurbaşkanı seçiminin ilk ve ikinci tur oylamaları yapılacaktır. Birinci veya mutlaka ikinci turda, on birinci Cumhurbaşkanı 28 Ağustos günü seçilmiş ve o gün yemin ederek göreve başlamış olmasına karşın, yeniden on birinci cumhurbaşkanı seçilecek ve ortaya çözülmesi imkânsız bir hukuki sorun çıkacaktır.

Nuri ALAN Emekli Danıştay Başkanı

21 Ekim 2007 tarihinde halkoyuna sunulacak olan 31.5.2007 günlü 5678 sayılı kanun, cumhurbaşkanının seçilme yöntemi ve görev süresi, TBMM'nin görev süresi ve toplantı yeter sayısı ile ilgili anayasa kurallarını değiştiriyor; anayasaya eklediği geçici 19. maddede de aralık ayı içinde on birinci cumhurbaşkanı seçimi için iki tur oylama yapılmasını öngörüyor. Oysa on birinci Cumhurbaşkanı 28 Ağustos 2007 tarihinde seçildi ve halen görevini sürdürüyor. Öyle anlaşılıyor ki konu, özellikle doğuracağı sonuçlar itibarıyla, yeni hazırlanan anayasa taslağı ile birlikte, önümüzdeki günlerde kamuoyunda giderek yoğunlaşan biçimde tartışılacak ve daha önce yaşanan "367" olayına benzer biçimde Türkiye gündeminin ilk sırasına oturacak.

Bu konuyu ilk kez, kanun henüz Resmi Gazete'de yayımlanmadan önce, Cumhurbaşkanlığı'na gönderilen metni inceleyerek yazdığım ve 18.05.2007 günlü Cumhuriyet gazetesinde "Anayasa Değişikliğinde Eksikler ve Hatalar" başlığı ile yayımlanan yazımda kamuoyunun bilgisine sunmuş, gördüğüm düzenleme eksikliklerini ve hatalarını işaret etmiştim. Söz konusu yazımın amaçlarından biri de, değişiklik metni cumhurbaşkanı tarafından geri gönderildiğinde, TBMM'de yapılacak incelemede metin üzerinde gerekli düzeltmelerin yapılmasına zemin hazırlamaktı. Cumhurbaşkanlığı, sanıyorum esasa ilişkin nedenlere dayandığı için geri gönderme gerekçesinde bu konuya değinmedi; TBMM de yasayı aynen kabul ederek yeniden Cumhurbaşkanlığı'na gönderdi. 21 Ekim gününde yapılacak halkoylamasına, bünyesinde önemli eksiklikleri ve hataları barındıran bu metin sunulacak.

Gerekli mi?

Hemen ifade etmek gerekir ki, anayasa değişikliğinin 21 Ekim 2007 günü halkoyuna sunulması için hiçbir haklı neden yok; aksine kabul edilen metnin hukuki varlığına son vermek (Henüz yürürlüğe girmediği, kuralları hukuki bir sonuç doğurmadığı için "yürürlükten kaldırılması" deyimini kullanamıyorum; "geri çekmek" veya "iptal etmek" deyimleri de kullanılabilir) için geçerli birçok neden bulunuyor.

1- Belli bir siyasi tercihi yansıtan anayasa değişikliğinin, bu tercihi benimseyenler yönünden dahi, hemen yürürlüğe konulmasını gerektirecek "acil" bir durum bulunmuyor. Milletvekili genel seçimi ve cumhurbaşkanı seçimi yeni yapılmış; değişiklikte TBMM seçimleri için öngörülen dört, cumhurbaşkanı seçimi için öngörülen beş yıllık sürelerin dolmasına daha çok yıllar var. Yakın gelecekte TBMM'nin toplantı yeter sayısı ile ilgili bir sorun yaşanması da söz konusu değil...

2- Kapsamlı bir anayasa değişikliği için hazırlıklar başladı ve hızla ilerliyor. 21 Ekim'de halkoyuna sunulacak olan metinde öngörülen esasların, bu yeni değişiklik içinde düzenlenmesi mümkün ve yararlıdır. Böylece her iki metin arasında bütünlük ve varsa çelişkilerin giderilmesi sağlanabilir. (Bu noktada, yine parantez açarak bir hususa değinmek istiyorum. Hazırlıkları sürdürülen kapsamlı anayasa değişikliği, yürürlükte olan 1982 Anayasası'nın 175. maddesindeki kurallara göre yapılacaktır. Bu maddeye göre, mevcut anayasa tümüyle yürürlükten kaldırılarak yeni bir anayasa yürürlüğe konulamaz; ancak mevcut hükümler değiştirilebilir, kaldırılabilir, yeni hükümler getirilebilir. Yeni bir anayasanın yürürlüğe konulması ancak 175. maddenin kaldırılması ve yerine yeni bir anayasa yapmaya elverişli bir kuralın getirilmesi ile mümkün olabilir. Yeni anayasa konusunda muhalefet partileri ile 367 oyu sağlayacak biçimde bir uzlaşma sağlanamaz ise bu da yeni bir halkoylamasını zorunlu kılar.

3- 5678 sayılı yasanın halk tarafından kabulünden sonra, geçici 19. maddeye göre on birinci cumhurbaşkanı seçimi için iki tur oylama, yani 21 Ekim'de halkoylaması ve aralık ayında da cumhurbaşkanını seçmek için iki oylama yapılacaktır. Halkoylaması ve seçimler hiç de küçümsenmeyecek masrafları gerektirmektedir. Sadece anayasa değişikliği için yapılacak halkoylamasında 100 milyon YTL harcanacağı tahmin ediliyor. Buna iki turlu cumhurbaşkanı seçimi nedeniyle yapılacak harcamaları da eklersek, bütçenin toplam 250 milyon YTL'lik bir yük altına gireceği söylenebilir. AKP'nin öfke ile hazırladığı ve inatla sürdürdüğü gereksiz bir anayasa değişikliği için devletin omzuna böylesine ağır bir mali külfeti yüklemeye hakkı var mıdır?

4- Eğer anayasa değişikliği halkoyu ile kabul edilirse, seçmenler beş ay içinde dört kez sandık başına gitmiş olacaklardır. Bunun seçmen üzerindeki olumsuz psikolojik etkilerini de değerlendirmek gerekir. Kısa bir süre içinde sık sık yapılacak oylamaların seçmende yaratacağı bıkkınlık nedeniyle oluşacak olumsuz değerlendirmeler ve düşüncelerin yöneleceği yer AKP olacaktır. İbrenin tersine dönmesi ve cumhurbaşkanı seçiminde AKP'nin desteklediği adaya verilecek oyların, bu partiye 22 Temmuz seçimlerinde verilen oyların altında kalması mümkündür.

5- Bunların ötesinde, asıl önemli olan ve içinden çıkılması güç olan husus, geçici 19. maddenin halkoyu ile kabulü halinde ortaya çıkacak olan hukuki durumdur. Belki de buna "hukuki durum" deyimi yerine bir "karmaşa hali" demek daha isabetli olur.

Anayasa değişikliğinin kabulü halinde, geçici 19. madde hükmü, herkes ve her kurum için, bağlayıcı ve uygulanması gereken bir anayasa kuralı haline gelecektir. Bu madde, metnindeki açık ifadeye uygun olarak uygulanacak ve aralık ayında on birinci cumhurbaşkanı seçiminin ilk ve ikinci tur oylamaları yapılacaktır. Birinci veya mutlaka ikinci turda, on birinci cumhurbaşkanı 28 Ağustos günü seçilmiş ve o gün yemin ederek göreve başlamış olmasına karşın, yeniden on birinci cumhurbaşkanı seçilecek ve ortaya çözülmesi imkânsız bir hukuki sorun çıkacaktır.

Anayasaya göre, halkoyuna sunularak veya sunulmadan kabul edilen anayasa kurallarının hukuki değerleri arasında herhangi bir fark yoktur. Hangi yolla yürürlüğe konulursa konulsun, hukuki değerleri eşittir. Ancak 5678 sayılı kanunun halk tarafından kabulü halinde, düzenlediği konudaki son anayasa hükmü olduğu için, emrettiği kuralın harfiyen yerine getirilmesi gerekir. Mantık yoluyla da aynı sonuca ulaşmak mümkündür. Siz elinizde yeterli süre ve güç mevcut iken geçici 19. maddeyi olduğu gibi koruyacak ve halka soracaksınız: "Ey halkım, ben on birinci cumhurbaşkanının senin tarafından seçilmesini istiyorum. Ne dersin?" Halkımız da, işin doğasına uygun olarak büyük bir olasılıkla "evet" diyecek. Bu "evet" in gereğini yerine getirmezseniz olur mu? Olmaz... Olmaz ama, sonuç ne olur, nasıl çözülür bunu da hesaba katmak gerekir.

Böyle bir durumda, 28 Ağustos 2007 gününde, o tarihte yürürlükte bulunan anayasa kurallarına uygun olarak TBMM tarafından yapılan cumhurbaşkanı seçimi ve bu seçimle göreve gelen Cumhurbaşkanı'nın yaptığı tasarruflar tartışmalı hale gelir. Kanımca bunlar için yokluk, hatta yetki yönünden sakatlık hali düşünülmemelidir. Ancak devletin başındaki o yüce makamın ve onun tasarruflarının daha şimdiden tartışılmaya başlanması kamuoyunda kimi soruların ve duraksamaların oluşmasına, makamın ve tasarruflarının yıpranmasına neden olmaktadır.

Aralık 2007'de on birinci cumhurbaşkanı seçiminin yapılmasının olumlu yönü ise siyasi tarihimize "on birinci Cumhurbaşkanı I", "on birinci Cumhurbaşkanı II" deyimlerinin kazandırılması olacaktır.

Çözüm

Manzara ilginçtir: Geçici 19'uncu maddeyi, öfkeyle, alelacele ve önünü sonunu düşünmeden hazırlayan AKP'nin kurmayları ve hukukçuları, şimdi bu sorunu nasıl çözeceklerinin telaşı ve paniği içindeler. Yapılan hatayı düzeltmek yerine, her biri birbirinden farklı, ilginç yorum ve önerilerle soruna çare arıyorlar. Kimi, on birinci cumhurbaşkanı seçilmiş olduğuna göre geçici 19'uncu maddenin uygulanamayacağını, kimi maddedeki "on birinci" sözcüğünün "on ikinci" olarak yorumlanması ve uygulanması gerektiğini, kimileri de, yeni kanuna göre ilk seçimin, Sayın Gül 'ün yedi yıllık görev süresini tamamladıktan sonra yapılabileceğini ileri sürüyor. Kurmayların başı ise adeta meydan okuyor. Seçimden korkmadıklarını söylüyor, gerekirse Sayın Gül'ün görevinden çekilip yeniden seçime girebileceğini ima ediyor. Ama geçici maddenin ortaya koyacağı hukuki sorunun boyutlarından kendisi de emin değil ki gazetecilerin "Kararı kim verecek? YSK mi" sorusu üzerine "Belki de Anayasa Mahkemesi verir" demek suretiyle taşı kuyudan çıkarma görevini yargıya yüklemeye çalışıyor. (Sayın Gül'ün görevinden ayrılarak yeniden on birinci cumhurbaşkanı seçimine girebileceğini düşünmüyorum. Bunun kendisi ve eski partisi AKP için büyük bir risk taşıdığını, ikinci turda seçilse bile, birinci turda yüzde 47'nin altında oy almasının kendi yönünden kısa sürede itibar kaybı olarak değerlendirileceğini kuşkusuz hesaba katacaktır.)

Anayasanın 148'inci maddesine göre Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Geçici 19'uncu maddenin tartışılan hükmü esasa ilişkindir ve bu hükme karşı bir iptal davası açılsa dahi Anayasa Mahkemesi bu davayı inceleyemez. Yüksek Seçim Kurulu ise anayasa değişikliğini halk kabul ederse, yukarıda açıkladığım gerekçelerle, kuralı uygulayarak anayasanın emrini yerine getirmek ve kuralda öngörülen tarihte on birinci cumhurbaşkanı seçimini yapmak zorundadır. İktidarda olan ve geçici 19'uncu madde hükmünü halkoylamasından önce kaldırma veya değiştirme gücüne sahip olan bir siyasi partinin öfke ve inadı sonucu olarak ortaya çıkan karmaşaya çare bulmak, Yüksek Seçim Kurulu'nun görevleri arasında sayılmamıştır. Yüksek Seçim Kurulu'nun on birinci cumhurbaşkanı seçimini yapmamak gibi bir karara varması, kendisini anayasa koyucunun yerinde görmek, halkın iradesini tanımamak ve onun üstüne çıkmak anlamını taşır.

Kuyuya taşı atanlar, şimdi kuyunun ağzına yönelmiş, onu çıkarmak için uğraşıyorlar, ama yorum ve önerileri farklı olduğu için sadece taşa bakmakla yetiniyorlar. Oysa onlar da çok iyi biliyorlar ki, 21 Ekim tarihinden önce, anayasanın 175'inci maddesinde öngörülen usule uygun olarak geçici 19'uncu maddeyi değiştirmek sorunun çözülmesi için yeterli olacaktır. Ancak yukarılardan böyle bir talimat gelmediği için bu yolu öneremiyorlar.

Zayıf bir ihtimal olmakla birlikte, inattan vazgeçilir ve 19'uncu madde değiştirilirse, yeni sorunlar yaşanmaması için, değişiklik metninde "28 Ağustos'ta seçilen Cumhurbaşkanı'nın görevinin hangi tarihte sona ereceği, buna bağlı olarak halkoyu ile cumhurbaşkanının ilk kez hangi tarihte seçileceği ve on birinci Cumhurbaşkanı'nın ikinci kez seçilme hakkından yararlanıp yararlanmayacağı" hususlarının belirtilmesi gerekir.

Basit bir anayasa değişikliğinde uygulanabilir bir düzenleme yapamayan, onun yerine çözülmesi zor bir sorun üreten bu ekip, şimdi yeni bir anayasa değişikliğinin hazırlığını yapıyor. Taslakta önerilen kurallar nitelikleri ve içerikleri itibarıyla daha şimdiden toplumda tartışılıyor. Umarım bu ekip, geniş kapsamlı olacağı anlaşılan yeni anayasa değişikliğinde daha özenli davranır ve yeni sorunların oluşmasına neden olmaz.

Yeni anayasanın yapılmasında, anayasanın 155'inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, tasarının, düşüncesini bildirmek üzere Danıştay'a gönderilmesi de mümkündür. Böylece tasarıda olabilecek düzenleme hataları giderilir, metin daha anlaşılabilir ve tutarlı hale getirilir.

[ZAMAN/YORUM - PROF.DR. M. TAHİR HATİPOĞLU]

 YÖK iktidarını kaybetmemek için türbana sarıldı

Bu günlerde en çok konuşulan, hazırlanmakta olan anayasa taslağıdır. Ortalıkta netleşmiş bir taslak olmamasına karşın, herkes kendi önyargısıyla, düşlediği konuları tartışıyor. Bu bağlamda biz de, kamuoyuna yansıyan ve resmiyet kazanmayan taslaktaki üniversite maddelerini tartışmak istiyoruz.

Cumhuriyet'in kuruluşundan bir yıl sonra yürürlüğe giren 1924 Anayasası'nı bir yana bırakırsak, sonraki iki anayasa da darbe dönemlerinin ve darbe iradesinin egemen olduğu anayasalardır. Bunlar, 1961 ve 1982 anayasaları olarak bilinmektedir. 1961 Anayasası'nın hazırlanışı ve halka sunuluşu daha demokratiktir. Bu gerçeği görmezden gelemeyiz. Nitekim, halkoylamasında % 61 oyla kabul edilmiştir. 1982 Anayasası ise tam tersine baskı ortamında ve aleyhinde konuşmaların yasaklandığı bir ortamda halka sunulmuş ve kabul edilmiştir. Burada, oyların renklerinin bile zarflarda görülmesi sağlanmıştır. Bir deyişle buna "korku anayasası" demek mümkündür.

Türkiye, ilk kez darbe etkisinin olmadığı bir anayasa hazırlığı içindedir. Hazırlanan taslak geniş bir tartışma ortamından sonra TBMM'ye gelecek, orada kabul edilecek ve sonra da halkoylamasına sunulacaktır. Sonuç, uzun bir süreçten sonra alınacaktır. Bir partinin sayısal üstünlüğü, o anayasanın, o partinin anayasası anlamına gelmez, gelmemelidir. Burada dikkat edilecek olan, sayısal üstünlükteki partinin, uyarıları dikkate alması ve uzlaşmaya önem vermesidir. O nedenle daha şimdiden, yeni anayasaya, darbe anayasasına inat "parti anayasası" yakıştırması yapılması doğru değildir. Bunu doğru bulmak demek, kanımca, "darbe olsun, onlar anayasa yapsın, bizler ona layıkız" demektir.

YÖK'le ilgili düzenleme nasıl olmalı?

Üniversite kavramı ilk kez 1961'de anayasada yer almıştır. 1924 Anayasası'nda üniversite yoktur. Doğru olan da budur. Üniversiteler evrensel kurallara göre çalışırlar. Her ülke kendine göre bir üniversite biçimi sergileyemez. Evrensel kuralın başında "özerklik" gelir. Buradaki özerklik idari ve akademik özerklik kavramlarını kapsar. Cumhuriyet'i kuranlar doğru olanı yapmışlardır. Nitekim, üniversitelere özerklik ve özgürlük getiren ilk üniversite yasası 1924 Anayasası döneminde 1946'da yürürlüğe girmiştir. Demek oluyor ki; üniversite yönetim şeklinin illa anayasaya yerleşmesi gerekmiyor.

27 Mayıs İhtilali'nin ürünü olan anayasa, üniversite özerkliğini yasadan anayasaya taşımıştır (m. 120). Burada üniversitelerin devlet eliyle kurulacağı ve üniversitelerin "bilimsel ve idari özerkliğe" sahip olacakları yazılmıştır. Böylece üniversiteler, ilk kez anayasal kurum olmuşlar ve evrensel kurallar anayasada yer almıştır. 12 Mart 1971 darbesini yapan güçler, bu iki evrensel kurala tahammül edemedikleri için idari ve bilimsel özerklik sözcüklerini sadece, "özerk" olarak değiştirmişlerdir. Bununla üniversite özerkliğine sınırlama getireceklerini düşünmüşler; çıkardıkları 1973 yasasında, idari özerkliğe bazı sınırlar getirmişlerdir. Ancak, İstanbul ve Ankara üniversitelerinin Anayasa Mahkemesi'ne açtıkları iptal davaları sonucunda Mahkeme, özerkliği daha geniş düşünerek, idari özerkliğe ters düşen maddeleri iptal etmiştir. Dolayısıyla, kısa ömürlü olan bu yasa, 1975-1980 arasında, üniversitelere tarihin en geniş özerkliğini yaşatmıştır.

12 Eylül 1980 darbecileri 1981 tarihli Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Yasası ile üniversitelerin özerkliklerini kaldırmış ve üniversiteler, "üniversiteler bilimsel özerkliğe sahip" kurumlar olarak tanımlanmıştır. 1973 yasasındaki "özerk" sözcüğünün daha geniş özerklik anlaşıldığından ders alan Doğramacı ve darbeciler, bu kez "bilimsel özerklik" diyerek özerkliğe gerçek anlamda sınır getirmişler ve idari özerkliği yok etmişlerdir. YÖK'ün bu maddesi, bir yıl sonra çıkan 1982 Anayasası'nda aynen yer almıştır. Dünyada belki de anayasadan önce yasa çıkaran ve yasa maddesinin anayasa maddesi olduğu tek olgu budur. Bu yasayla üniversite sıradan bir kurum durumuna düşürülmüştür. Evrensel kuralın sadece "bilimsel"i kalmışsa da uygulamada görüldü ki; Türkiye'de idari özerklik yoksa akademik özgürlüğün de bir değeri yoktur. Bizim ülkemizde idari özerklik akademik özgürlükten önce gelir. Sistem, bir öğretim elemanını her an işten atabiliyor, sürgün edebiliyor ve işe alamıyorsa, o sistemde bilim özgürlüğü asla olamaz. Nitekim 25 yıllık deneyim bunu göstermiş; üniversiteler suskunlaşmıştır. Darbeciler, "bu kadarı da fazla olur, dünyaya ters düşer rezil oluruz" demeselerdi, kuşkusuz bilimsel özerklik de yasaya konulmazdı.

YÖK Yasası'nı çıkartan irade bugün de iş başındadır. Bu irade, Türkiye'de hangi siyasal anlayışı egemen kılmak istiyorsa, üniversiteleri o yönde kullanmaktadır. Yayınlanan darbe günlüklerinde de bunu açıkça görüyoruz. Bunun temel nedeni idari özerkliğin olmayışıdır. Bugün üniversiteler ciddi bilim üreten kurumlar olmaktan çok ülke yönetimine el atan, zinde güçler tarafından yönlendirilen siyasal organlar haline gelmişlerdir. İki de bir rektör toplantıları yapmak, önceden hazırlanan metinleri rektörlere ayakta alkışlatmak, sıkça Anıtkabir'e yürüyüşler düzenlemek başlıca kanıtlardır. Nitekim, ortada hiçbir gerekçe yokken, yasada yeri olmayan ve uydurulan Rektörler Komitesi yeniden toplanmıştır. Artık kabak tadı veren bu toplantıların inandırıcılığı da kalmamıştır. Dağ başındaki çoban bile bunlardan usanmıştır. Sonuçta, üniversite gibi, her ülkenin olmazsa olmaz bilim kuruluşu üniversitelerin saygınlığı yitip gitmektedir. Toplantılarda bilim adamı ağırlığı görmezlikten gelinerek, üyelerinin ve alkışlayıcılarının profesör unvanlı rektörler olması işin bir başka ayıbıdır.

Teziç yeni kahramanlık peşinde...

Yeni anayasa yapımının gündeme geldiği günümüzde bu tür toplantılardan anayasa önerisi çıksa, değişikliklerle ilgili görüşler açıklansa, inanın herkesin saygısı artacaktır. Yirmi beş yıldır değiştirileceği söylenen YÖK Yasası için bile bugüne dek en ufak bir tasarı hazırlayamayan, kendi söküğünü bile dikemeyen bir kurul, anayasayı nasıl hazırlar, ciddi ciddi düşünmek gerekir. Bizce yapmaları gereken, bir maddelik yasayla kendilerini "fesih" etme önerisinde bulunmalarıdır. Türkiye'yi sıkıntıya sokan böylesi kurullarla yapılan toplantılara artık son verilmelidir.

Üniversite öğretim üyeleri bu