12.11.2004
ORTAK BASIN AÇIKLAMASI
Görsel ve yazılı basınımızın Sayın temsilcileri, TBB, Ankara, İzmir, İstanbul Baro Başkanları olarak sizleri sevgi ve saygı ile selamlıyor, çağrımızı kabul edip buraya geldiğiniz için sizlere teşekkür ediyoruz.
Sizlerle, son günlerde gelişen bazı olaylar ve meslek sorunlarıyla ilgili düşünce ve kaygılarımızı paylaşmak istiyoruz.
Doğru dürüst bir inceleme ve araştırma yapılmadan, bu bağlamda ülkenin ne kadar sayıda hukuk fakültesi mezununa gereksinimi olduğu hesaplanmadan pek çok üniversitenin hukuk fakültesi açtığı hepimizin bildiği bir olgu. Yine bu hukuk fakültelerinin, gerek fiziki koşulları, gerekse akademik donanımı itibarı ile yeterli olmadığı da yaşadığımız bir gerçek.
Bu hukuk fakültelerinden, büyük bir kısmı yeterli hukuki bilgiye ve nosyona sahip olmadan mezun olan arkadaşlarımızın, yine büyük bir kısmı yargıç veya savcı olmayı tercih etmedikleri veya yargıçlık sınavını kazanamadıkları için avukat olmayı seçmekte ve staj için Barolarımıza başvurmaktadırlar. Ekonomik yönden yeterli olanaklara ve fiziki koşullara sahip olmayan Barolarımız, sayıları binleri aşan bu arkadaşlarımıza staj eğitimi vermekte zorlanmaktadır.
Büyük umutlarla avukat olmayı seçen bu arkadaşlarımız, gerçeği gördüklerinde ve yaşamaya başladıklarında, hayal kırıklığına uğramakta, ağır ekonomik koşullar altında ezilmekte ve ayakta kalmakta zorlanmaktadırlar. Avukatlık mesleğine yönelik bu aşırı ve talep, Barolarımızı meslek etiğini yerleştirmekte ve korumakta çaresiz bırakmaktadır.
O nedenle Yüksek Öğretim Kurumunun, hiç zaman geçirmeden Adalet Bakanlığı, Türkiye Barolar Birliği ve Devlet İstatistik Enstitüsü ile iletişim kurmak suretiyle, mevcut hukuk fakültelerini gerek nitelik, gerekse sayı olarak gözden geçirmesi, fiziki koşulları ve akademik donanımı itibarı ile yeterli olmayan yeni hukuk fakültelerin kurulmasına izin vermemesi gerekir.
Sav-Savunma ve hükümden oluşan yargılama faaliyetinde, Anayasa, yasalar ve uluslararası sözleşmelerle güvence altında bulunan bağımsız savunma ve onun temsilcileri olan avukatların, mesleklerini özgürce ve hiçbir engelleme ile karşılaşmadan sürdürmeleri gerekir.
Ne var ki, meslektaşlarımızın büyük bir kısmı, hemen her gün, yargıçların, savcıların, emniyet mensuplarının ve diğer kamu görevlilerinin engellemelerine, anlayışsız davranışlarına, keyfi tutumlarına ve uygulamalarına muhatap olmakta ve mesleklerini sürdürmekte zorlanmaktadırlar. O nedenle bu konumda olan yargı mensupları ile diğer kamu görevlilerini, engelleyici bu tutum ve davranışlarından vazgeçerek yargı etiğine uygun davranmaya davet ediyoruz.
Ceza yargılamasında, kamuyu temsil eden, bu bağlamda kamunun avukatı konumunda olan savcı, tezi, bireyi, vatandaşı savunan avukat antitezi temsil etmekte, yargıç ise sentezi bulmak ve yapmakla, yani hükmü tesis etmekle yükümlü ve görevlidir.
Böyle bir yapılanma içinde, adil yargılamadan söz edebilmek, yargılama faaliyetini demokratik bir işleyişe kavuşturabilmek için savcı ile avukatın mahkemedeki konumlarının, durdukları yerin eşit olması gerekir.
O nedenle ve Avrupa Birliği İştişari Raporunda da titizlikle üzerinde durulduğu ve eleştirildiği üzere, savcılık makamının savunma makamı ile eşit bir duruma getirilmesi gerekir.
Dahası, yargılama faaliyetinde tarafsız ve bağımsız olması gereken sadece ve yargıçtır. Savcının bağımsız ve tarafsız olması düşünülemez. Savcı taraftır. Bu olgu karşısında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun derhal ayrılması, kurulun yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi temelinde salt yargıçlarla sınırlı olarak yeniden yapılanması, savcıların kendi içinde hiyerarşik bir yapıya kavuşturulması, yargıçlık kültüründen geçmeyen, meslek yaşamı boyunca gereği düşünüldü deyip bir kez dahi karar vermeyen savcıların, yüksek mahkeme yargıcı sıfatı ile Yargıtay ve Danıştay üyeliklerine seçilmelerine son verilmesi gerekir.
Ceza kanunundan sonra, CMUK'nuyla ilgili çalışmalar, TBMM'si Adalet Alt Komisyonunda hızla sürdürülmektedir. Bu çalışmalarla ilgili görüş ve düşüncelerimizi içeren ve TBB tarafından hazırlanan CMUK'nu yasa taslağını daha önce tüm milletvekilleriyle, komisyon başkan ve üyelerine sunduk.
Dün üç sayın Baro Başkanımızla birlikte TBMM'si Adalet Komisyon Başkanı ve Alt Komisyon Başkanıyla görüşerek konuyla ilgili düşüncelerimizi aktardık. Bu görüşmede özellikle, ceza yargılamasında iddia ve savunma kurumlarının eşit olanaklarla görevlerini sürdürmeleri için gerekli düzenlemenin yapılmasının üzerinde ısrarla durduk.
Bir süre önce, TBMM'si Adalet Alt Komisyonunda yapılan yasa çalışmaları sırasında, TBB temsilcilerine karşı takınılan haksız ve nezaketle bağdaşmayan tavrın bir daha yaşanmaması için daha duyarlı olunması gerektiğini hatırlattık, Bütün bu konularla ilgili olarak ortaya koyduğumuz düşünce, eleştiri ve önerilerimizin dikkate alınması istiyor ve bekliyoruz.
Adalet Bakanlığı tarafından bir süreden beri Ulusal Yargı Ağı Projesi adı altında yürütülmekte olan bir proje var. Kuşkusuz, yargı ile teknolojiyi birleştirmeyi, bu bağlamda teknik bir yargıyı yaratmayı hedefleyen bu proje, amacı ve işlevi yönünden doğru ve Barolar olarak bizlerin de desteklediği bir projedir.
Ne var ki, bu proje TBB ve Barolarla eşgüdüm sağlanmadan, Barolara, mensubu olan avukatları bu proje konusunda bilgilendirme, hazırlama ve eğitme konusunda olanak sağlamadan yürütülmektedir.
Bu yönü ile eksik götürülen projenin, alt yapısının, hazır olmadan, yeterli teknik donanım sağlanmadan, projeyi uygulayacak olan personelin yeterince eğitilmeden yürütüldüğü ve bütün bu nedenlerle yargıda ve özellikle icra dairelerinde büyük tıkanmaya ve avukatlar ile vatandaşların yakınmalarına neden olduğu, Birliğimiz ve Barolarımız tarafından tespit edilmiş olmakla, doğru olan bu projenin daha başlangıçta yara almaması için Sayın yetkililerden önlem alınmasını, bu amaçla projenin uygulanmasının ertelenmesini, ivedilikle Birliğimiz ve Barolar ile ortak bir çalışma yürütüldükten sonra hayata geçirilmesini talep ediyoruz.
Sayın Basın Mensupları,
Son günlerde, özgür ve demokratik toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt edebilmenin ölçüsü olarak kabul edilen kuvvetler ayrılığının, ülkemizdeki son gelişmeler çerçevesinde bu kuvvetlerin kimi temsilcileri tarafından kişiselleştirilmesine, kuvvetlerin birbiriyle yarıştırılmasına ve giderek bir kuvvetler çatışmasına dönüştürülmesine tanık olmaktayız.
Hemen ifade etmek gerekir ki, kuvvetler ayrılığı, anayasal devleti kurumsallaştırma yolundaki arayışların sonucu gelişmiş bir teori olup, modern anayasacılığın temelini oluşturur. Bu bağlamda, yasamanın yürütme ve yargıdan, yürütmenin ise yargıdan önde geldiğine ilişkin görüş ile bu görüşe dahi ters düşen, yürütme erki tarafından yasama erkinin önüne getirilen yasa tekliflerinin, yasa tekniğinden uzak, Anayasanın 90/son tümcesine aykırı bir biçimde, tartışılmadan ve değiştirilmeden tamamen AB yetkililerinin baskı ve ısrarları nedeniyle, belirli takvime bağlanarak, getirildiği gibi yasalaşmasını talep eden anlayış, kuvvetler ayrılığı ilkesinin işlevine, amacına, dayandığı temel felsefeye aykırıdır.
Kısa bir süre önce, yasayla kurulmuş bulunan “Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu” Başkanının tartışmalara neden olan rapor hakkında kamu oyuna bilgi sunmak için yaptığı basın toplantısı sırasında maruz kaldığı eylem, asgari ölçüde kurulun adını aldığı insan haklarının özünü oluşturan temel felsefeye aykırıdır.
Kuşkusuz sunulan raporun içeriğine katılıp, katılmamak konusunda, görüş ve düşünce açıklamanın sınırını da bu hak oluşturur. Ancak tüm bunlar dışa vurulurken, ülkemizin 12 Eylül öncesi yaşadığı ve sonucunda tüm ülkenin karanlığa sürüklendiği, olayları çağrıştıracak, eylem ve davranışlardan özenle kaçınılmasını ülkemizin güvenli geleceği bakımından hatırlatır, herkesi insan hak ve özgürlüklerini kullanırken daha duyarlı davranmaya çağırırız.
Bu günlerde, Cumhuriyet Hükümeti tarafından yürürlüğe konulmak istenen ve uluslararası anlaşma niteliğinde olmakla, Anayasamızın 90.maddesi hükmü gereği TBMM tarafından onaylandığı taktirde Anayasaya aykırılık savı ile Anayasa Mahkemesinde iptal davasına konu yapılması olanaklı olmayan “İslam Özel Sektörünün Geliştirilmesi Anlaşmasının” 29.maddesi hükmüne göre, İslam Kalkınma Bankası tarafından, İslam Özel Sektörünü özendirmek amacı ile kurulan fonun denetimi, finansal işlemler de dahil olmak üzere engin bilgili üç İslam aliminden oluşan şeriat komitesine bırakılmakta, bu komite İslam Özel Sektörü Geliştirme Kurumunun uygulamalarını şeriat ilkelerine ve bağlı oldukları fıkıh akademisinin yorumlarına göre karara bağlamaktadır.
Değinilen içeriği ile şeriat hükümlerinin ekonomide uygulanmasını öngören bu anlaşma, Türkiye Cumhuriyetinin en temel kurucu değerlerinden olan ve sadece düzene, rejim ve sisteme ilişkin alanda biçimsel demokrasinin işlemesi ve hukukun şeklen var olması ile sınırlı olmayan, aynı zamanda toplumsal yaşamı bir arada tutan, toplumun demokrasi, hukuk ve özgürlükler temelinde bir arada yaşamasını ve varlığını sürdürmesini sağlayan laiklik ilkesine olduğu gibi, Cumhuriyetimiz ile birlikte gelen ve geldiği günden buyana başarıyla uygulanan hukuk birliği ilkesine de aykırıdır.
Her ne kadar, Cumhuriyet hükümeti yetkilileri tarafından, söz konusu anlaşmanın, laikliğe ve hukuk birliği ilkesine aykırı olan hükümlerinin altına çekince konulduğu ifade edilmekte ise de, bu çekincenin anlaşmanın uygulanmasını engellemeyeceğinin, anlaşma ile birlikte ithal edilen sermayenin şeriat ideolojisinin güçlenmesine hizmet edeceğinin ve bunun da laik ve demokratik Cumhuriyetimizin geleceğine yönelik çok ciddi bir tehlike olduğunu tüm duyarlı kesimlere önemle hatırlatırız.
Ayrıca Anayamızın 24/son maddesindeki ‘kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki düzenini din kurallarına dayandıramaz' hükmünü de kamuoyunun takdirine sunarız.
Yakın zamanda yapılan değişikliklerle hükümete ve onun denetimindeki fon yönetimlerine, insan hakları ve hukuk ilkeleriyle hiçbir biçimde bağdaşmayan ve onlara olağan üstü yetkiler tanıyan Bankalar Yasası yeniden değiştirilmek ve daha çok yetkiler elde etmek istenmektedir. İşte bu düzenleme çalışmaları sırasında “İslam Finans Kurumlarına”da söz konusu antlaşmadaki benzer olanaklar sağlanmak istenmektedir.
Bu anlaşma kadar tehlikeli olacağına inandığımız bir düzenlemede 5231 sayılı Dernekler Yasasının 10,13 ve 21.maddelerinde getirilmektedir. Buna göre, 10'ncu madde “Dernekler, tüzüklerinde gösterilen amaçları gerçekleştirmek üzere, benzer amaçlı derneklerden, siyasi partilerden, meslek kuruluşlarından, işçi ve işveren sendikalarından maddi yardım alabilir ve adı geçen kurumlara maddi yardımda bulunabilirler” 13.madde “...dernek yönetimlerinde görev alanlar uygun bir ücret alabilirler..” ve 21.madde “..dernekler mülki idari amirliğine önceden bildirimde bulunmak şartıyla yurt dışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan ayni ve nakdi yardım alabilirler..” hükmünü getirmektedir. Bu düzenleme derneklerin, siyasetten uzak, toplumsal refleksleri temsil eden ve demokratikleşmeye katkı sunan, sivil toplum örgütleri olma özelliklerini yok etmesi yanında, uluslararası sermaye sahibi kişi ve kurumların dernekler aracılığıyla ülkemizde zararlı çalışmalar yapmasına olanak verecek son derece tehlikeli bir düzenlemedir.
Sayın Basın Mensupları,
AB-Türkiye, ABD-Türkiye ilişkilerindeki çok kritik süreç yanında, yurt olarak üzerinde güvenle yaşadığımız vatan topraklarının bulunduğu topraklar üzerindeki insan toplulukları, tarihin en sıkıntılı ve çileli günlerini yaşamaktadırlar. Irakta, müdahale öncesi umut veren sözler yerini, umutsuzluk, kargaşa, ölüm ve şiddete bırakmıştır. Tarih bir süre sonra, sanat, kültür ve uygarlıkların beşiği olan Mezopotamya'nın demokrasi, özgürlük ve insan hakları çığlıkları arasında çağcıl barbarlar tarafından, nasıl harap edildiğini bir ibret belgesi olarak yazacaktır.
Tarihsel süreç içinde, Cumhuriyet dönemindeki tüm iktidarların ulusal bir politika olarak algıladığı, Kıbrıs başta olmak üzere, kimi dış ilişkilerimizde çok önemli mevzi kayıpları yanında, son uygulamalarla çağdaş dünyanın bize bakışında da önemli değişiklikler olmuştur. Ortadoğu'nun ilk ve tek laik, demokratik sosyal hukuk devleti olma iddiasında olan ve İslam dini ile moderniteyi birleştiren Avrupalı Türkiye artık dışardan bu çağdaş değer ve özellikleriyle değil, dinsel motifleri daha belirgin algılanan bir ön Asya ülkesi olarak görülmek istenmektedir. Halbuki utulmamalıdır, Türkiye Cumhuriyetinin temel harcı, tam bağımsızlık, laiklik, kayıtsız şartsız egemenlik, demokrasi, özgürlük ve insan hakları yanı sıra, çağdaş değerlerle karılmış ve bu değerler üzerine yükselmiştir.
Çağrımıza yanıt vererek geldiğiniz ve bizi sabırla dinlediğiniz için, çok sayın baro başkanlarım ve şahsım adına sizlere teşekkür eder saygılar sunarız.
| TBB Başkanı |
Ankara Baro Başkanı |
İstanbul Baro Başkanı |
İzmir Baro Başkanı |
|