TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ
BAŞKANLIĞI’NIN
8 MART 2007 KADINLAR GÜNÜ
KAMUOYU AÇIKLAMASI
8 Mart Kadınlar Günü’nü bu yıl da buruk ve endişeli duygularla kutluyoruz.
8 Mart Kadınlar Günü tüm dünyada kadının birey olarak eşit hak ve özgürlüklerini elde ettiği için kutlandığı halde, maalesef ülkemizde kimi dinsel ve ideolojik yaklaşımların aracı olarak kullanılmaktadır.
Oysa hepimizin bildiği gibi ülkemizin “Aile İçi Şiddet” karne notu başta olmak üzere, kadın haklarına ilişkin değerlendirmelerin uluslararası ölçülerin çok altında olduğu bir gerçektir. Toplumumuzda yüz yıllara kadar giden ve ağırlıklı şekilde din ve töre kurallarının oluşturduğu erkek egemen yapının doğal sonucu olarak kadın-erkek ilişkileri yanında aile içi şiddete sıklıkla rastlamak mümkündür.
Ülkemizde gerçekleştirilen Atatürk devrimlerinden en önemlisi kuşkusuz hukuk devrimi ve Türk aile sistemini yeniden düzenleyen 1926 tarihli “Türk Medeni Kanunu” ve onun oluşturduğu aile ve kadının hukuku anlayışıdır. Yıllardır din kurallarıyla yönetilen ve erkek egemen bir toplumda çağının en ileri medeni yasası olan İsviçre medeni yasasını olduğu gibi iktibas etmek ancak Atatürk gibi çağdaş, ileri görüşlü ve medeni bir liderin yapabileceği atılımdır.
Üzülerek ifade etmek isteriz ki günümüz Türkiye’sinde o gün elde edilmiş olan kimi hak ve özgürlükleri dahi özümsememiş, içselleştirmemiş yöneticiler bulunmaktadır. Bir kesim, kadının medeni yasa ve onun oluşturduğu hukuki ortamda elde ettiği hak ve özgürlükleri çok bulmakta ve kadını tekrar devrim öncesi döneme çekmeye çabalamaktadır.
Gerçekte içinde yaşadığımız toplumda cinsiyet ayrımcılığı ve şiddeti barındıran insan haklarına saygılı olmayan davranışlar egemendir. Bu mevcut rejimden kurtulmak, daha özgür, daha çağdaş, cinsiyet farkı gözetilmeksizin kümesel namus anlayışından, bireysel namus anlayışına olanak tanıyan bir rejimin egemen kılınması gerekirken bunun aksine davranışlar sergilenmesi anlaşılır değildir. Çünkü çoğunlukla aile içi şiddetin en büyük gerekçesi “namus” algılamasıdır. Namus, haysiyet, erdem gibi moral değerler kişiye doğrudan, doğruya bağlı ve onun toplumdaki saygınlığını ve kişiliğini oluşturan değerler bütünüdür. Bunun korunması doğrudan doğruya kişiye ait bireysel bir hak olması gerekirken, aileye, cemaate, mahalleye, kente, bölgeye hatta ulusa yönelik bir eylem olarak algılanarak kolektif koruma içgüdüsü ile eyleme geçilmesi şiddet için önemli bir gerekçe oluşturmaktadır.
Ülkemizde ve tüm dünyada şiddetin yaygın olarak uygulandığı alan, toplumun en küçük birimi aile olarak karşımıza çıkmakta, en ağır sözlü ve fiili şiddet burada gerçekleştirilmektedir. Şiddetin biçimi ve yöntemleri farklı da olsa, her yerde en çok şiddete uğrayan kesim çocuklar ve kadınlardır.
Kadına yönelik şiddet; erkeklerle kadınlar arasındaki eşit olmayan tarihsel güç ilişkisinin ve sürecinin olumsuz bir sonucudur. Bu anlamda, kadına yönelik şiddet evrenseldir ve küresel düzeyde ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel farklılık ve eşitsizlik nedenleriyle maalesef artarak sürmektedir. Yaşadığımız çağ için, uzay çağı, bilgisayar çağı, insan hakları çağı tanımları yapılmasına karşın, bu gün dünyada kadınların en az yüzde yirmi beşi fiziksel şiddet ve cinsel saldırıya maruz kalıyor. Yine kadınların büyük çoğunluğu yabancıların değil, kendilerine yakın ve tanıdık erkeklerin şiddetine maruz kalıyor. Milyonlarca kadın için ev bir huzur alanı, bir sığınak değil, şiddet yuvasıdır. Dünyanın birçok ülkesinde ve de Türkiye’de ekonomik bağımlılık, gelenekler, dinsel faktörler ve yoksulluk, kadınları tacize ve şiddete katlanmaya zorluyor. Dünyanın her yerinde kadınlar polis, asker ve diğer kamu görevlilerinin taciz ve işkencesine maruz kalıyor. Kamu görevlilerince uygulanan cinsel şiddet işkence, tecavüz, bekâret kontrolü, cinsel içerikli hakaret ve taciz biçiminde gerçekleşiyor. Namus ve töre adına kadınlara yönelik kötü muamele, işkence ve öldürme Türkiye’de ve birçok ülkede yaygın bir şekilde görülüyor. İşin en ilginç yanı, namus cinayetlerinde ve fiziksel saldırılarda toplum, kadını peşin suçlu, onun sahibi olarak kabul ettiği erkeği ise mağdur olarak görüyor ve algılıyor. Bu yolla şiddete uğrayan kadın polise başvurduğunda, eşiyle barışması ya da onun rızasını alması öneriliyor.
Oysa uluslar arası sözleşmeler ve belgeler kadın haklarını güvence altına almıştır.
Uluslararası antlaşmaların tamamının iç hukuk normu durumuna geldiği günümüz Türkiye’sinde hala ciddi boyutta kadın hakları ihlalleri yaşanmaktadır. Anayasanın 90.maddesinin son fıkrasında yapılan değişiklikle zaten uluslararası belge ve sözleşmeler iç hukukumuzun parçası haline getirilerek, sadece bu konuda değil, her konuda ülkemizde insan hakları yorum ve uygulamaları uluslararası standartlara çekilmiştir. Hukuki düzenlemeler ve yasalar açısından varılan bu nokta, maalesef bunları uygulama ve yorumlama durumunda olan kafalar bakımından çok gerilerdedir.
Başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere tüm insanların şiddetten, ayrımcılıktan arınmış, insan haklarının egemen olduğu bir dünyada yaşaması dileğimizdir.
Kamuoyuna saygı ile sunulur.
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANLIĞI
|