TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ TARAFINDAN HAZIRLANAN T.C. ANAYASA ÖNERİSİ’NİN YÜRÜRLÜKTEKİ ANAYASAYA GÖRE İÇERDİĞİ YENİLİKLER VE ÖNCEKİ TBB ÖNERİSİ İLE FARKLILIKLARI

Türkiye Barolar Birliği tarafından 2001 yılında bilimsel bir kurula hazırlattırılan öneri, 2007 yılında yeni baştan gözden geçirilmiştir. Oluşturulan ikinci kurulun, eski öneriden de yararlanarak yeni baştan kaleme aldığı öneri, Yönetim Kurulu’nun incelemesinden sonra kitap haline getirilerek kamuoyuna açıklanmıştır.
Ayrıntılı gerekçeleri ilgili maddelerde açıklanan yenilik; düzeltmeler ve önceki taslak ile yürürlükteki T.C. Anayasası ile farklılıkların önemlileri aşağıda gösterilmiştir.
- “Ulusal devlet” niteliği etnik çağrışım yapmayan Atatürkün ulus anlayışını yansıtan birleştirici bir tanımla güçlendirilmiştir (Metne dahil Başlangıç ve md.2). Ayrıca 2.maddede “insan haklarına dayanan devlet” ve “yurttaşların ortak varlığı” niteliğine vurgu yapılmıştır.
Bu bağlamda “Türk ulusu, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarından oluşur.” biçiminde formüle edilen yurttaşlık tanımında da aynı esas benimsenmiştir (md. 39).
- “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” kuralı, aynı zamanda laiklik ilkesinin de ilk ve temel kurallarından biri olarak Anayasa’nın değişmez hükümleri arasına alınmıştır (md. 186).
- Avrupa Birliği gibi ulusalüstü örgütlere katılımı gerektiren ulusalüstü antlaşmaların, örgütün diğer üyeleriyle eşit koşullar sağlanarak yapılması öngörülmüştür.(m.5/3) Avrupa Birliği’ne üyeliği hedef alan ülkemizin ulusalüstü yetkileri bulunan kuruluşlarla ileride gelişmesi muhtemel ilişkilerinde anayasal engellerle karşılaşılmaması amacıyla yeni bir fıkra eklenmiştir. Bu fıkraya daha önceki önerimizde yer almayan “eşit koşullarda” ibaresinin eklenmesi, egemenliğin belli bir bölümünün AB organlarına devrini gerektirecek derecede önemli bir işlemin aynı örgüte mensup üyelerle eşit koşullarla yapılmasını sağlamaktır. Böylece imtiyazlı ortaklık gibi olası bir farklı statünün herhangi bir egemenlik devrine yol açmayacak biçimde yapılması zorunlu hale getirilmiş olmaktadır. “Tam üyelik” statüsü dışındaki bağlantı türleri uğruna, egemenlikten ödün verilmesi sözkonusu olamaz.
- Halkın doğrudan katılımını sağlamak ve dolayısıyla lider sultasını engellemek amacıyla halk oylaması ve halk girişimi gibi yarı doğrudan demokrasi yöntemleri, demokratik katılım, çoğulculuk ve eşitlik ilkeleriyle, konunun tekliği ilkesi ve halkın bilgilenme hakkı gözetilerek somutlaştırılmıştır (md. 41). Ancak, Anayasanın temel ilkeleri, temel hak ve özgürlüklerin düzenlenmesi ve af gibi konularda bu yola başvurulamayacağı da belirtilmiştir.
- Bunun yanı sıra, çağdaş demokratik toplumlardaki gelişme, “yarı doğrudan ve doğrudan demokrasi” anlayışının hukuksal aracı olarak “halkoylaması kurumuna” ve ulusun sahip olduğu egemenlik gücünün bu “kurum” aracılığı ile doğrudan kullanılabilmesi durumuna, Anayasalarında yer vermeleri biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Önerimizin 5. maddesindeki “Ulus, egemenliğini, halk oylamaları aracılığı ile doğrudan… kullanır.” şeklindeki düzenleme maddeye yansıtılmıştır (Madde 6).
- İnsan onuru, insan haklarının temelini oluşturmaktadır. Temel hak ve özgürlüklerle ilgili bölümün; devlet ve toplum yaşamını kapsayıcı ve yön verici bir ana ilke olarak "İnsan onuruna saygı" kavramı ile başlaması, çağdaş devlet ve toplum kavramlarını ve insan hakları anlayışını yansıtması bakımından önemli görülmüştür. (Madde 10)
- Cumhuriyetin temel hedeflerinden olan kadın–erkek eşitliğinin yaşama geçirilmesini sağlamak üzere “üyeleri atama veya seçimle belirlenen tüm kamusal organların oluşturulmasında, ilgili kurumun niteliğine uygun düştüğü ölçüde, kadınlar ve erkeklerin eşit temsil ilkesi” öngörülmüş ve bu ilke ilgili maddelerde somutlaştırılmıştır ( 45/3, 59/son, 92/2, 139/4, 140/ 6, 143/3).
Böylece erkek egemen bir demokrasi ve toplum anlayışını aşma amacı güdülmüştür.
Anayasada özel olarak belirtilmeyen kamusal organlar için, genel bir hükümle (m.11/3), kanun koyucuya ve atama yetkisi kullanan makamlara kadın-erkek eşitliğini sağlamak konusunda görev verilmiştir.
Bu bağlamda yürürlükteki anayasanın 50. maddesindeki “çalışma koşulları ve dinlenme hakkı” başlıklı metni, tasarımızın 57.maddesinde “hamile ve yeni doğum yapmış kadınlar” ek ifadesi dışında aynen korunmuştur. Günümüzdeki eşitlik anlayışı, biyolojik farklılıktan kaynaklanan cinsiyetler arası farklı muamele nedenlerini, sadece hamilelik ve yeni doğum yapmış kadınlarla sınırlı tutmaktadır. Kadınların toplu biçimde korunmaya muhtaç, toplumsal açıdan güçsüz bir cinsiyet grubu olarak algılanması anlayışı artık kabul edilmemektedir. Geçmişte pek çok gelişmiş ülkenin yargı içtihatlarında ifadesini bulan, kadının toplumsal görevleri gereği ayrıcalıklı statüye sahip olması gerektiği (örneğin, maden ocaklarında ya da gece çalışma yasağı, bazı sektörlerin kadınlara tamamen kapalı tutulması vb.), bedensel güçsüzlüğü, insan doğasının gereği vb. gerekçeler, artık toplumsal önyargıların hukuktaki ifadesi olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle cinsiyetler arası eşitliği fiilen hayata geçirmekle yükümlü kılınan devlet, her bir somut olayda farklı muameleyi haklı kılacak nedenleri dar biçimde ele almak zorundadır. Kadınları genel anlamda korunmaya muhtaç bir cinsiyet grubu olarak normatif düzenlemenin konusu yapmak, yürürlükteki Anayasa’nın 10/II fıkrasındaki ve kendi taslağımızın 11.maddesindeki ayrımcılık yasağının ihlâli olacaktır.
- Temel hak ve özgürlüklerin kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklar içermesi; siyasal, toplumsal ve kültürel boyutları olan bir etik konusudur. Bu tür ödev ve sorumluluklar zaten anayasanın ilgili maddelerinde düzenlenmiştir. Temel hakların kötüye kullanılamaması ilkesi ve temel hak maddelerinde yer alan sınırlama nedenleri de ödev ve sorumlulukların bir yansımasıdır. Bunun ötesinde genel bir ödev ve sorumluluk hükmüne yer vermek, temel hakların sınırlanma boyutunu genişletme eğilimi yaratabilir. Bu nedenle yürürlükteki ikinci fıkranın Anayasa’da yer alması sakıncalı görülmüştür. Ayrıca 14. maddenin 1. fıkrasında bu hükme gerek bırakmayacak bir başka ilkeye de yer verilmektedir. (m.12)
- Temel hak ve özgürlükler, aralarında nitelik farkı olmakla birlikte, kaynağı ve amacı bakımından ortak bir temele sahiptir. Anayasa önerimizde “kişi özgürlükleri ve siyasal haklar”, “iktisadi, sosyal ve kültürel haklar”, “çevre, barış ve gelişme hakları” başlıkları altında üç ayrı kategori olarak düzenlenen hak ve özgürlüklerden her biri, insan doğasından kaynaklanmakta ve insan onurunun korunması amacına hizmet etmektedir. Hepsi birlikte, insanca yaşamanın asgari gereklerini oluşturur. Bir temel hakkın ihlâli ya da reddi onurlu yaşamayı zorlaştırdığı gibi, çoğu kez diğer hakların amacına uygun kullanımını da olumsuz yönde etkiler. Bu bağlamda insan haklarının bir bütün olduğundan söz edilir. İnsan haklarının bütünlüğü ilkesi, devlete bütün temel hakları, aralarında içerikleri ve felsefi değerleri yönünden hiyerarşik bir sıralama yapmaksızın koruma ve geliştirme ödevi yükler. (m.13)
- Önerilen diğer hükümlerle (md.15) yürürlükteki 13. maddenin genel sınırlama maddesi olmaktan çıkarılıp, aynı zamanda bir koruma maddesi olarak düzenlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaca yönelik olarak ikinci fıkrada temel hak ve özgürlüklerin yalnızca ilgili maddelerde belirtilen neden ve amaçlarla sınırlanabileceği belirtilmek suretiyle farklılaştırılmış sınırlama sistemi benimsenmiş ve 2001 Anayasa değişikliğine kadar yürürlükte olan genel sınırlama sistemine son verilmiştir.
Yine aynı fıkrada, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması ölçülülük ilkesine bağlanmıştır. Buna göre, temel hak ve özgürlükler ilgili maddelerde belirtilen neden ve amaçların haklı ve zorunlu kıldığı ölçüde sınırlanabilecektir. Bu formülün, 2001 Anayasa değişikliği ile terim olarak benimsenen ölçülülük ilkesini ve bu ilkenin elverişlilik, gereklilik ve oranlılık gibi alt ilkelerini daha iyi yansıttığı düşünülmektedir.
Sınırlamanın "ancak kanunla" yapılabileceği vurgulanmak suretiyle yasallık ilkesi de mutlak niteliğiyle benimsenmiştir. Önceki taslak metinde 14. maddenin ikinci fıkrasında yer alan “...yasayla geçici olarak sınırlanabilir” cümlesinden “geçici” sözcüğü çıkarılmıştır. Çünkü “süreklilik” yasanın maddi tanımının en önemli unsurlarından biridir. Kanun ile yapılan bir sınırlama ilke olarak geçici olamaz. Geçicilik daha çok olağanüstü dönemlere özgüdür. Bu nedenle değişiklik, hukuk öğretisi açısından yapılmış bir yanlışın düzeltilmesidir. Ayrıca 1961 ve 1982 Anayasalarında yer alan ve sınırlamanın “Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun” olmasını öngören ilkenin güncelleştirilmiş önerimize alınması da uygun görülmüştür. Önceki metinde ihmal edildiği anlaşılan bu ifade, Anayasa’da mevcut ek güvenceleri koruyucu bir işlev yerine getirmektedir.
Üçüncü fıkrada yürürlükteki metinde de yer alan demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk ölçütü korunmuş; ayrıca 1961 Anayasası’nda da yer almış olması bakımından hukukumuza hiç de yabancı olmayan ve gerek AİHM kararlarında ve gerekse Anayasa Mahkemesi kararlarında zaman zaman kullanılan "öz güvencesi" ne, bir temel hakkın dokunulmaz çekirdeği olarak yeniden yer verilmesi, temel hak ve özgürlüklerin korunmasını tamamlayan bir unsur olarak zorunlu görülmüştür. Bu önerimiz de 2001 Anayasa değişikliği ile benimsenmiştir.
Dördüncü fıkrada bu maddede öngörülen sınırlamanın sınırı niteliğindeki ölçütlerle temel hak maddelerindeki sınırlama nedenlerinin yorumlanmasında Türkiye'nin yetkisini kabul ettiği uluslararası ysrgı organlarının kararlarının da göz önünde tutulması ilkesi getirilmiştir. Esasen hâkimin öğretiden ve yargı içtihatlarından yararlanması, hukukun genel ilkelerinden olup, Medeni Kanun’un 1. maddesinde yer almıştır. Bu ilkeye göre hâkimlerimiz, bu tür kavramların yorumlanmasında başka ülkelerin içtihatlarından da yararlanma yetkisine sahiptir. AİHM gibi yargı yetkisini kabul ettiğimiz uluslararası denetim organlarının sınırlama ölçütü olarak kabul edilen kavramları nasıl yorumladığı da gözönünde tutulacaktır. Dördüncü fıkra bu amaçla formüle edilmiştir.
2001 Anayasa değişikliği bu önerilerin çoğunu benimsemiş olmakla birlikte, bizim önerimizin yazım biçimi hukuk tekniğine ve diline daha uygundur. Ayrıca laiklik ilkesinin niteliğini belirten çeşitli hükümlerin bağlayıcı bir kural olarak Anayasa’da yer alması nedeniyle 2001 değişikliği ile Anayasa’ya eklenen ve sınırlamanın “laik Cumhuriyetin gerekleri”ne aykırı olamayacağına ilişkin kuralın metnimize alınması zorunlu görülmemiştir (1982/m.13 ).
- Hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamaması, özgürlükler hukukunun genel ilkesidir. Bu ilke ışığında, 2001 önerimizde o sırada yürürlükte olan metin (m. l4), öngördüğü genel yasaklayıcı çerçeveden ayıklanarak İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin 30. maddesi, AİHS'nin 17. maddesi ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 5. maddesi ile uyumlu bir hale getirilmiştir. Bu madde, önerilen şekliyle temel hak ve özgürlüklere yeni bir sınırlama boyutu getirmemekte, aksine özgürlükçü demokratik devlet düzenini düşmanlarına karşı koruma amacı gütmektedir. Bu maddede temel hak ve özgürlüklerin zaten koruma alanı içinde yer almayan, kötüye kullanma biçimindeki eylemler yasaklanmaktadır.
Bu önerimiz de 2001 Anayasa değişikliği ile ilke olarak benimsenmişse de önerdiğimiz formül hak ve özgürlüklerin kullanılmasını daha az daraltıcı niteliktedir. Buna karşılık, yürürlükteki Anayasa’nın 14. maddesinin 2. ve 3. fıkraları da benimsenerek önerimize aktarılmıştır (1982/md. 14).
- Yürürlükteki madde (15/1), olağanüstü yönetimlerde, temel hak ve özgürlükler için ''anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler" alınabileceğini öngörmektedir. Olağanüstü yönetim usullerine adeta Anayasa dışı bir rejim anlamı yükleyen bu hüküm, 16.madde metninden çıkarılmıştır. Ayrıca "temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulması" ibaresinde "durdurma" kavramı yerine "daraltma" ve "askıya alma" kavramları tercih edilmiş ve "kısmen veya tamamen" sözcükleri çıkarılmıştır. Madde başlığı da içeriğine uygun hale getirilmiştir. Hangi temel hak ve özgürlüğün kullanılmasının hangi kapsamda askıya alınabileceği veya daraltılabileceği iki temel kurala bağlı kılınmıştır. Askıya alma ve daralma, “uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı olmayacak” ve "ancak durumun gerektirdiği ölçüde yapılabilecektir.
Maddede ayrıca, bu işlemlere karşı yargısal denetim güvencesi getirilmiştir. Böylece olağanüstü yönetimlerin de birer hukuk rejimi olduğu ortaya konmuştur.
Üçüncü fıkrada ise, özgürlükler hukukunun genel ilkeleri olarak her zaman, her yerde ve herkes için geçerli olan dokunulmaz alanlar insan haklarının çekirdeği olarak korunmuştur.
En temel nitelikteki bazı hak ve özgürlüklere olağanüstü hallerde bile dokunulamayacağının belirtilmesi gerekli görülmüş, ayrıca suç ve cezalara ilişkin hükümlerin geriye yürütülemeyeceği kuralı “kişi aleyhine” ibaresi eklenerek açıklığa kavuşturulmuştur (1982/md. 15).
- 17 ve 18.maddelerle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil/düzgün yargılanma hakkıyla ilgili 6. maddesi arasında bağlantı kurulmuştur.
- Düşünce ve anlatım özgürlüğü ayrı maddeler olarak düzenlenmiştir. Bunun nedeni düşünce ve kanaat özgürlüğünün dokunulmaz çekirdek niteliğini taşıması ve bu niteliği ile sınırlanmasının mümkün olmamasıdır. “Düşünce ve kanaatleri açıklamaya zorlama, düşünce ve kanaatleri nedeniyle kınama, ayırıma bağlı tutma ve suçlama yasağı” da bu sınırsızlığı, insan haklarının sert çekirdeği ve dokunulmaz alanı olarak somutlaştıran bir düzenlemedir (md.27).
Anlatım özgürlüğü ise uluslararası insan hakları belgelerinde de görüldüğü üzere sınırlanabilir bir özgürlük olarak ayrı bir maddede (md.28) düzenlenmiştir.
Bu maddenin ilk fıkrasında anlatım özgürlüğünün kullanım usul ve yolları, tüketici olmayan biçimde belirtildikten sonra, bilgi edinme hakkı da anlatım özgürlüğünün bir ön koşulu olarak güvenceye eklenmiştir. Kamusal bilgileri edinme hakkı ise, 40. maddede özel bir hak olarak ayrıca düzenlenmiştir. Ayrıca, haber alma ve yayma serbestliğinin de öngörülmesiyle bilgilenme hakkı tamamlanmış; böylece düşünce özgürlüğünün bilgiye ulaşma, kanaat oluşturma ve yayma öğeleri birlikte güvenceye bağlanmıştır.
Maddenin ikinci fıkrası radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanması olanağını açık tutmaktadır.
Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’nin 20. maddesinde öngörülen yasaklayıcı hükümlerin üçüncü fıkraya eklenmesi uygun görülmüştür.
Maddenin dördüncü fıkrasında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden esinlenerek anlatım özgürlüğünün kişilere görev ve sorumluluk yüklediği belirtilmekte ve aynı sözleşmedeki sınırlama nedenlerine yer verilmektedir. Önerimizin 14. maddesinde sınırlama neden ve ölçütlerinin yorumlanmasında “Türkiye'nin taraf olduğu insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerce kurulan organların kararları da göz önünde tutulur” kuralı yer aldığından bu neden ve ölçütlerin yorumlanmasında AİHM’nin kararlarıyla paralellik kurulması kolaylaşmış olacaktır.
- Din ve vicdan özgürlüğünün din ve inanç değiştirme özgürlüğünü de kapsayacağı konusuna açıklık getirilmiştir.
Din ve ibadet özgürlüğünün sınırları olarak Anayasa’nın 14. maddesini esas alan yürürlükteki metin yerine, 1961 Anayasası’ndaki formül tercih edilmiştir. Çünkü 14. madde tüm temel hak ve özgürlüklerin koruma alanlarının genel çerçevesi ve anayasal sınırıdır. Bu sınırın her hak ve özgürlükte ayrı ayrı tekrarlanması, anayasa tekniğine uygun düşmez.
Resmi belgelerde dini kayıtlar günlük yaşamımızı doğrudan etkilemektedir. Eklenen hükümle Anayasa Mahkemesi’nin 1979 ve 1985 tarihli Nüfus Kanunu’na ilişkin kararlarıyla yaratılmış olan din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin kısıtlamaların giderilmesinin önü açılmış olacaktır.
Din eğitim ve öğretiminin devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı belirtildikten sonra din eğitim ve öğretimi kişilerin kendi isteği ve küçüklerin ise kanuni temsilcilerinin yazılı isteğine bağlı kılınarak 1961 Anayasası hükmü benimsenmiştir.
Laiklik ilkesi tanımının önemli unsurlarını içeren beşinci fıkra aynen korunmuş, ancak burada yer alan istismar ve kötüye kullanma yasağına ilişkin önlem ve yaptırımları düzenlemek üzere kanunkoyucuya Anayasal bir görev verilmiştir.
- Parti içi demokrasinin gerçekleşmesine katkıda bulunmak üzere milletvekili adaylarının ilke olarak ön seçimle belirlenmesi zorunluluğu getirilmiştir (md.45)
- Milletvekilliğinin seçim çevrelerine özgülenmesindeki (tahsisindeki) mevcut dengesizliği giderecek yasal önlemlerin alınmasını zorlamak üzere bu tahsisin “dengeli bir temsili yansıtacak biçimde” yapılması ilkesi getirilmiştir. Aynı şekilde Meclisteki taşra ağırlığını dengelemek üzere yüz milletvekilinin Türkiye ulusal seçim çevresi adayı olarak seçilmesi zorunlu kılınmıştır (m.92/3 ve 4).
- “Seçim yasaları temsilde adaleti zedeleyecek ölçüde ülke ya da seçim çevresi barajı koyamaz” ilkesi öngörülerek, hiçbir partinin telaffuz etmediği ülke seçim barajına “yüzde beş”lik bir üst sınır getirilmiş ve buna bağlı olarak partilere yapılacak devlet yardımına ilişkin barajlar da yüzde üçe indirilmiştir(md. 43/7, md. 45/5). Ancak, bu yardımın tutarının partilerin temel gelir kaynakları olan üye ödentileri ve yasal bağışların toplamını aşmaması gerektiği de belirtilmiştir.
- Partilere ilişkin yasak ve yaptırımlarla ilgili temel hükümlerin toplandığı 46. madde, yeni bir parti yasaklama rejimi öngörmektedir. Yürürlükteki 68 ve 69. maddelerde dağınık bir biçimde yer alan hükümlerin bir kısmı, bu yeni rejim içinde bir araya getirilmiştir.
- Uluslararası antlaşmalar 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları döneminin deneyimlerinden yararlanarak ön denetimi mümkün kılan yeni bir rejim altında toplanmıştır. Bu rejimin süzgeçinden geçen ve münhasıran insan haklarının korunması için bağıtlanmış olanlara kanunlar karşısından üstünlük tanınmıştır.
- Unutulmaya yüz tutmuş bulunan sosyal devlet ilkesi, sosyal hakların özünü gerçekleştirmek üzere devletin mali kaynaklarını öncelikle yönelteceği talep edilebilir yükümlülükler biçiminde somutlaştırılmıştır (md.13, md.55/3, md. 56/3, md. 57/2, md. 62/3, md.65/4, md. 66/2, md. 67).
- Mülkiyet hakkı, sistematik olarak iktisadi nitelikte bir hak olması nedeniyle, temel hak ve özgürlükler arasında düzenleyen 1982 Anayasası’nın öngördüğünün aksine, 1961 Anayasası’nda olduğu gibi ikinci kuşak haklar bölümüne alınmıştır. Ek olarak, her ne kadar kamu yararı kavramının kapsamına girse de, konunun önemi nedeniyle “çevrenin doğal dengesinin korunması” özel sınırlama nedeni olarak öngörülmüştür (1982/m.35).
- Kamulaştırma ile 52.maddede "karşılıkları" sözcüğünün önüne 1961 Anayasası’nın ilk metnine ve yürürlükteki devletleştirme maddesine uygun olarak "gerçek" sözcüğü eklenmiştir.
Önerilen ikinci fıkrada ise gerçek karşılığın nasıl anlaşılması gerektiği, somutlaştırmaya elverişli bir ölçütle ifade edilmiştir. Bugüne kadarki Anayasa değişikliklerinde dikkate alınmamış olan bu ölçüt, yürürlükteki Anayasa’nın 46. maddesinin önemli bir eksikliğini tamamlamaktadır.
Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan insan hakları anlayışının gereği olarak; devlet yurttaşı için var olan bir yapılanmadır. Kamu yararına dayanarak yurttaşın mülkiyetine el koyan devletin yurttaşının kamulaştırma bedelini peşin olarak ödemesi esas kabul edilmiştir.
- İşçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerinin, gördükleri hizmetin niteliğine uygun bir biçimde sendika kurma hakkından yararlanmalarınin ayrı bir kanun ile sağlanması imkanı sağlanmıştır. İstisnalar bakımından da hizmetlerin niteliğinin göz önünde tutulması düşünülmüştür. Ancak düzenlemelerin sendika, toplu sözleşme vs. hakların amacına ulaşmasını zorlaştırmayacak ölçüde yapılması gerekmektedir.
- 2001 taslağında toplu iş sözleşmesi hakkının “kamu düzeninin korunması veya ulusal savunma amaçlarıyla” sınırlanabileceği belirtilmekteydi. Toplu sözleşme hakkının norm alanı, gerek ilişkinin tarafları ve gerekse amaç yönünden yeterli belirginlik taşıdığından, ayrı bir sınırlama nedeni belirtilmesine gerek görülmemiştir. Ayrıca, grev hakkının kullanılmasının bir önceki aşamasını oluşturan toplu iş sözleşmesi yapma hakkının bu gerekçelerle sınırlandırılması, hakkın kapsamıyla orantısızlık arz etmekteydi. Toplu iş görüşmelerinin yapılması, kamu düzenini tehdit edici ya da ulusal savunmayı engelleyici bir nitelik taşımamaktadır. Toplu iş görüşmeleri sonunda uzlaşılamaması halinde başvurulacak grev hakkı ise, geniş kapsamlı sınırlama nedenleriyle 62. maddede düzenlenmiştir. Bu nedenle bir temel hakkı, hakkın niteliğiyle bağdaşmayan ölçüde sınırlayan bu fıkranın kaldırılması uygun görülmüştür.
- 1995 Anayasa değişikliği ile getirilen memurlar ve diğer kamu görevlilerinin kuracakları sendikalar ve bu sendikaların idareyle yapacakları toplu görüşmelere ilişkin 3. fıkra hükmü, anayasal bir güvence sağlamaktan çok yasakoyucunun zaten bu alanda sahip olduğu düzenleme yetkisini daha da sınırlayıcı nitelikte görüldüğü için benimsenmemiştir. Ayrıca bu hüküm, sistematik açıdan yanlış bir yerde olduğu gibi, yazım tekniği bakımından da sorun çözmekten çok sorun yaratmaya elverişli bir içerik ve yapıdadır.
Bunun yerine, 2. fıkrada işçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerinin toplu iş sözleşmesi haklarının ayrı bir yasa ile düzenlenmesi esası getirilmektedir. Yasakoyucu, bu alandaki görevini hizmetin niteliği ve gerekleri ölçütünü esas alarak, yürürlükteki 3. fıkraya göre daha serbest ve daha nesnel bir biçimde yerine getirecektir. Ancak bu düzenlemenin, hakkın bağlı olduğu amaca ulaşmayı zorlaştırmayacak ölçüde yapılması gerekecektir.
Yürürlükteki maddenin 4. fıkrası, bir Anayasa’da yer alması gerekmeyen ve yasakoyucunun hareket alanını gereksiz bir biçimde sınırlayan bir ayrıntı hükmü niteliğinde olup madde metninden çıkarılmıştır (1982/m.53).
Bunun yerine, 2. fıkrada işçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerinin toplu iş sözleşmesi haklarının ayrı bir kanun ile düzenlenmesi esası getirilmektedir. Kanunkoyucu, bu alandaki görevini hizmetin niteliği ve gerekleri ölçütünü esas alarak, yürürlükteki 3. fıkraya göre daha serbest ve daha nesnel bir biçimde yerine getirecektir.
- Yeterli gıda ve temiz suya ulaşma hakkı yeni haklardandır. Bu haklar kişinin fiziksel varlığını sürdürmesi bakımından vazgeçilmezdir. Yeterli gıdanın düzeyi, olağanüstü durumlarda bile “açlıktan kurtulma hakkı”nın gerektirdiği düzeyin altında belirlenemez. Maddede “su hakkı”nın “temiz suya ulaşma hakkı” şeklinde ayrıca belirtilmesi, iklim koşulları yüzünden, ülkemizin içilebilir su kaynaklarının her geçen gün azalması nedeniyle gerekli görülmüştür. Bu hak, herkesin kişisel ve ev içi kullanımı için yeterli, güvenli, erişilebilir ve bedeli ödenebilir suya sahip olmasını güvence altına almaktadır. Bunu sağlamak üzere devlet, yerel yönetimlere ve çalıştırdıkları kişiler bakımından özel veya kamusal kurum ve işyerlerine düşen sorumlulukları kanunla düzenleyecektir.
- Anayasa’nın 65. maddesi 2001 Anayasa değişikliğine kadar devlet ödevlerine ilişkin önceliklere uymamanın, mevcut imkân ve kapasiteleri bu önceliklere uygun yönde tahsis etmemenin bahanesi olarak kullanılmaya elverişliydi. Ayrıca maddenin kenar başlığı da amacını aşacak ölçüde hatalıydı; çünkü devletin olumlu bir edimini gerektirmeksizin de kullanılabilen sosyal ve iktisadi hakları da kapsayan bir ifadeye sahipti. Bu nedenle sözkonusu maddenin, başlığı ile birlikte değiştirilmesi uygun bulunmuş ve yerine şu kural önerilmişti: “Devlet, Anayasada öngörülen ekonomik ve sosyal amaçlara ulaşma ödevlerini, ekonomik ve akçalı kaynaklarını bu amaçlara uygun önceliklere yönelterek yerine getirir”. 2001 Anayasa değişikliği bu önerimizi ilke olarak benimsemiş ve önerimizi ilke olarak karşılayan bir düzenleme gerçekleştirmiştir. Her iki düzenleme de gözönünde tutularak devletin iktisadi ve sosyal ödevlerinin gerçekleşmesinde belirleyici bir rol oynayan bu maddenin geliştirilmesi sağlanmıştır.
Yeni düzenlemeye göre devlet, ekonomik ve akçalı kaynaklarını; sosyal ve ekonomik alanlarda anayasayla belirlenen görevlerinin gerektirdiği öncelikleri gözeterek kullanacaktır. Böylece kaynakların kullanım önceliğine daha belirgin bir vurgu kazandırılmıştır. Güncelleştirme çalışmalarında bu öncelikler Anayasa’nın çeşitli maddelerinde somutlaştırıldığından, bu maddenin işlevi ve uygulama alanı daha da genişlemiş olacaktır.
- Eğitim ve öğrenim hakkını düzenleyen 70.maddenin ilk halinde, eğitim ve öğrenim hakkının gerçekleştirilmesi “devletin başta gelen ödevlerindendir” ibaresi bulunmaktaydı. Bu ibarenin metinden çıkarılmasının nedeni, eğitimin yanı sıra sağlık, sosyal güvenlik, konut gibi diğer bazı haklar bakımından da devlete kaçınamayacağı yükümlülükler getirilmiş olmasıdır. Artık sosyal haklar içinde yalnızca zorunlu eğitim değil, diğer bazı haklar da dava yoluyla talep edilebilir haklara dönüştürülmüştür. Diğer bir deyişle, devletin “başta gelen ödevleri”nin sayısı arttırılmış ve aralarında bir öncelik sıralamasına gitmeksizin tümünün gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır.
Maddenin ilk üç fıkrası özde yürürlükteki metnin 1., 3. ve 6. fıkralarına karşılıktır. Ancak çağdaş bilim ve eğitim esasları, Atatürk ilke ve inkılâplarının da hedefi olduğundan, bunların 3. fıkrada anayasal bir eğitim ve öğrentim ilkesi olarak ayrıca tekrarlanması anayasa tekniği açısından uygun görülmemiştir. Ayrıca eğitim ve öğrenimin, Cumhuriyetin tüm kazanımlarını koruyan Anayasamızın temel ilkeleri doğrultusunda yapılacağı özellikle vurgulanmıştır.
2001 tasarısının son fıkrasındaki “devlet, durumları nedeniyle özel eğitime gereksinimi olanları topluma yararlı kılacak önlemleri alır” ifadesi çıkarılmış ve 9. fıkra “... destekleyecek önlemleri alır” biçiminde değiştirilmiştir. Taslaktaki ilk ifade, bireyi topluma yararı ölçüsünde desteklemeyi hedef edinen, otoriter bir çağrışım içermektedir. Özellikle bedensel ve ruhsal engelli kişilerle üstün yetenekli çocukların bu maddenin kapsamına girdiği düşünülürse, topluma yararlı olma ölçütünün eğitim ve öğrenim hakkının asli ölçütü olamayacağı daha iyi anlaşılacaktır.
Yürürlükteki maddenin 2. fıkrasında "Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir" hükmü yer almaktadır. Bu hüküm, anayasal güvenceyi işlevsiz bırakması bakımından madde metninden çıkarılmıştır.
Yürürlükteki maddenin 4. fıkrasında yer alan "Anayasaya sadakat" kuralı anayasaya uyma yükümlülüğü ise, bu herkes için bağlayıcıdır. Bunun eğitim ve öğrenim için özel bir hüküm yapılması, anayasaya ilişkin objektif ve bilimsel eleştiriler, öğrenim özgürlüğü ile bağdaşmayacak bir baskı yaratır. Bu nedenle metinden çıkarılmıştır.
Tipik bir tepki hükmü olan, yürürlükteki 8. fıkranın anayasada yer alması sakıncalı görülmüştür.
Anayasa’nın genel esasları bölümünde Türkçenin resmi dil olduğu belirtilmiştir. Resmi dil anlamını, etnik gerçekliği aşan ve Türkçenin herkese anadil olarak empoze edileceği izlenimini uyandıran 9. fıkradaki düzenleme yerine “Resmi ve özel kurumlarda eğitim ve öğrenim dili Türkçedir.” temel kuralına yer verilmiş ve eğitim ve öğrenim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile Türkçeden başka dillerde okutulacak derslerin bağlı olacağı esaslar yasal düzenlemeye bırakılmıştır. Böylece Türkiye’deki okullarda eğitim ve öğretimin ilke olarak Türkçe yapılması ve ancak mesleki bilgiyi uluslararası düzeyde geliştirmek bakımından ve gerekli görülen diğer durumlarda ilgili derslerin yabancı dilde verilebilmesinin sağlanması yasa koyucunun takdirine bırakılmıştır.
- Dört üniversite elemanlarının (Boğaziçi, İTÜ, OTDÜ ve YTÜ) ortak önerisi benimsenerek düzenli ve sağlıklı bir şehirleşmeyi gerçekleştirecek ve depreme karşı önlemlerin zamanında alınmasını zorunlu kılacak bir planlamanın temel kuralları getirilmiştir( md. 86).
- Yasama organı ile ilgili başlıca değişiklikler şunlardır.
- Seçim dönemi dört yıla indirilmiştir.
- Seçimlerin elektronik ortamda yapılması halinde, seçim güvenliğinin sağlanması için partilere ve bağımsız adaylara denetim imkanı sağlanmıştır.
- Ülke seçim çevresi ve ülke milletvekilliğine olanak sağlanmıştır.
- Ant metnine “başka hiçbir devletin Anayasasına sadakat borcu olmadığı” ibaresi eklenmiştir.
- Yasama dokunulmazlığı madde 96’da çağdaş hukuk düzenlerinde görüldüğü biçimi ile yeniden düzenlenmiştir.
- Meclisin af yetkisine, süre ve ceza miktarı sınırlamalar getirilmiştir.(m.100)
- Gensoru yönteminin uygulamada işlemediği gözönünde tutularak TBMM üye tam sayısının en az üçte biri ile desteklenen bir gensorunun gündeme alınması zorunlu hale getirilmiştir ( md. 112/2) .
- Meclis soruşturmasının aksayan yönleri düzeltilerek Yüce Divana sevk kararından sonra bu konudaki iddianamenin hazırlanması, davanın Yüce Divanda açılması ve izlenmesi için ilgili tüm belgelerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi öngörülmüş ve böylece daha rasyonel bir yargılamanın yapılması sağlanmıştır. Meclis soruşturmasının siyasal bir kurtarma aracı olarak kullanılmasını önlemek üzere soruşturma önergesinin reddi halinde önceki önerimizde de yer aldığı biçimde Yargıtay’a itiraz imkânı tanınmış, bir siyasal baskı aracı olarak kullanılmasını önlemek için de Yüce Divana sevk kararının TBMM tarafından reddi halinde, aynı fiille ilgili olarak yeni delil olmadan Yüce Divana sevk kararı alınamayacağı hükme bağlanmıştır (m. 113).
- Yönetimin bütün kararlarının yargı denetimine tabi olmasının doğal sonucu olarak YAŞ ve Hakimler Yüksek Kurulu ile Savcılar Yüksek Kurulu kararları yargı denetimi dışında bırakılmamıştır.
- Görsel ve İşitsel İletişim Yüksek Kurulu’nun tek yönlü bir siyasal anlayış içinde hareket etmesini önleyecek biçimde kurulması sağlanmıştır (m.143).
- Yönetmeliklerin hepsinin tam metin olarak Resmi Gazetede yayımlanmasının, pratik açıdan çok zorluk yarattığı bilinen bir gerçek olmakla birlikte, yayımlanmamış bir yönetmeliğin uygulanması da Yönetimin saydamlığı açısından sakıncalıdır. Bu sorunu çözüme bağlamak için, her yönetmeliğin en azından adının konusunun Resmi Gazetede yayımlanmasını zorunlu kılan bir düzenleme önerilmektedir.
- Cumhurbaşkanının süresinin yedi yıl ve bir defa seçimle sınırlandırılması uygulaması devam ettirilmektedir.
- Cumhurbaşkanının görevleri arasına Hâkimler Yüksek Kurulu’na başkanlık etmesi eklenmiştir.
- Tarafsız bakan atanması uygulamasında görülen sapmalar nedeniyle böyle bir kurumun yarar sağlamadığı anlaşıldığından kaldırılması uygun görülmüştür.
- Yüksek Öğretim Kurumu yerine Yükseköğretim Eşgüdüm Kurumu oluşturulmuştur.
- Yargı bölümünde hâkimler ve savcılar, yargılamanın ayrı unsurları olarak ayrı kurullar içinde toplanmış, Türkiye Barolar Birliği’ne de yargılamanın üçüncü unsuru olarak yargı bölümü içinde yer verilmiş, buna koşut olarak hâkim ve savcıların bağlı olacağı kurullar, Yüksek Hâkimler Kurulu ile Yüksek Savcılar Kurulu olarak ayrılmış ve Adalet Bakanı ile müsteşarın Hâkimler Yüksek Kurulu içindeki belirleyici rolü önlenmiştir. (md. 154, 155, 156, 174, 175). Askeri yargı mevcut yüksek mahkemeleriyle birlikte korunmakla birlikte bir yandan salt askerlere ilgili olarak kendi spesifik alanında çalışmaları sağlanmış, diğer yandan yargıçlık güvenceleri artırılmış; hakim sınıfından olmayan üyeler ise yalnızca savaş ve seferberlik hali ile sınırlı tutulmuştur. (md. 158, 170, 171).
- Anayasa Mahkemesinin oluşumunda TBMM’ne yarıya yakın üyeyi seçme görevini neredeyse sınırsız bir biçimde tanıma eğiliminde olanlar, örnek ülke olan Federal Almanyada bu seçimin üçte iki çoğunlukla yapıldığından ve buna rağmen üyelerin parlamento tarafından seçilmesinin eleştiri konusu olduğundan nedense hiç söz etmemektedirler. Bu durum gözönünde tutulmuş ve gerek kuruluş ve gerekse yeniden yapılanmada Anayasa Mahkemesinin kendi önerisi, siyasallaşmayı önleyici niteliği gözetilerek, bazı düzeltme ve eklemelerle benimsenmiştir.
Anayasa Mahkemesi, insan haklarının korunması ve hukuk devletinin gerçekleşmesini sağlayan en sağlam güvencelerden biri olarak görülmüş ve buna uygun yapısal ve işlevsel bir konuma getirilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla yapılan yenilikler arasında en önemlileri şunlardır: 1982 Anayasası ile sınırlanan yetkileri genişletilmiş, mevcut yetkilerine daha önceki önerimizde de yer aldığı biçimde ön denetime ilişkin davalarla anayasa şikayeti davaları eklenmiş, anayasa değişikliklerini biçim ve esas yönünden denetlemesi sağlanmış, ayrıca yarı doğrudan demokrasi yöntemlerinin anayasada öngörülen ilke ve kurallara uygunluğunu denetlemekle yetkili kılınmıştır. Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan iptal davası açma hakkı parti gruplarına ve en az yirmi milletvekiline genişletilmiş, ayrıca niteliği dolayısıyla Türkiye Barolar Birliği’nin her alanda, Hâkimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu, yüksek mahkemeler, Sayıştay ve üniversiteler, Kamu Denetçiliği Kurulu, kamu kurumu niteliğindeki meslek üst kuruluşlarının, kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan doğruya iptal davası açma hakkına sahip kılınmıştır. Mahkemenin bu görevlerini yerine getirebilmesini sağlamak üzere paralel görev yapan iki daire ve bir genel kurul şeklinde yapılanması sağlanmıştır. Yüce Divan ve parti yasaklamasına ilişkin davalar da dairelerde görülecek, Genel Kurul bunların temyiz mercii olarak ve daireler arasındaki yorum farklılıklarının çözüm yeri olarak görev yapacaktır. Anayasa değişikliklerinin denetimi ise doğrudan genel kurulda yapılacaktır (md.159 – 167).
- Yüce Divan görevi Yargıtay Ceza Dairelerinin en kıdemli beş başkanına verilmiş, kararın Yargıtay Ceza Kurulunda temyizi mümkün kılınarak noksan olan adil yargılanma haklarından en önemli olan ikiş dereceli yargılanma hakkı sağlanmıştır.
- Değişmez hükümlerin, başka maddelerde yapılacak değişikliklerle dolaylı yoldan ihlalini önlemek amacıyla, "hiç bir şekilde" ibaresi eklenmiştir.







|