TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 

Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı
Avukat Berra Besler’in
8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle
Samsun’da verdiği Konferans Metni
08.03.2010

Samsun Barosunun çok değerli Başkanı,

Önceki Dönem Başkanları,

Saygıdeğer Konuklar,

Yargı bağımsızlığının yara aldığı, pek çok hukuka aykırılıkların yaşandığı bu sıkıntılı dönemde; Kurtuluş Mücadelemize ışık yakan, tarihimize yön veren Samsun’da sizlerle beraber olmaktan gerçekten mutluyum.

Bana Sizlerle beraber olma şansını veren nazik davetlerinden ötürü, Samsun Barosu Sayın Başkanına, Kadın Kuruluşlarına, Yerel Gündem 21 Kadınlar Konseyi Başkanı değerli meslektaşım ve sınıf arkadaşım Avukat İncilay Toraman’a teşekkür ediyorum.

Ve bugün hepimizi üzüntüye sevk eden Elazığ’daki depremde hayatını kaybedenlere rahmet, yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyor; sizleri Türkiye Barolar Birliği adına saygıyla selamlıyorum.

Saygıdeğer Konuklar,

Tarih boyunca eşitsizlikten en fazla zarar gören kadınlar, hak arama savaşımlarının da başını çektiler.

1789’da Fransa’da başlattıkları ekmek ayaklanmasıyla kitleleri ayağa kaldıran, o günün vatandaşlık hakkından yoksun bulunan kadınlardı. Devrimin ardından, gücü ele geçiren dava arkadaşları tarafından mücadele dışına itilmek istenmişlerdi.

Bütün engellemelere rağmen; evlenme, boşanma, miras paylaşımı gibi konularda bazı haklar elde etmeyi başaran ve eşitlik mücadelesinin tarihsel sürecini başlatan kadınları uzun ve zorlu bir yolculuk bekliyordu.

1837 yılında ise Amerika’da “kölelik karşıtı” konulu bir konferansa alınmayan iki kadın, kendilerinin de birer köle olduklarının farkına varmış, eşitlik mücadelesinin ateşini yakmışlardı.

İlerleyen yıllarda, sanayi devriminin fabrikalarında günde 14-16 saat, izinsiz ve karın tokluğuna çalışan kadınlar, “insanca yaşamak” için verilen emek mücadelesinin de başını çekeceklerdi.

1857 yılının 8 Mart’ında, Amerika’da bir tekstil fabrikasında, çalışma saatlerinin düşürülmesini ve erkeklerle eşit ücreti talep ederek greve giden kadınlardan yüzden fazlasının, üzerlerine kilitlenen fabrikada yanarak can vermesi, bu mücadelenin simgesi olacaktı.

Kadınlar korkup sinmek yerine; işçi haklarıyla, yurttaşlık hakkı taleplerini aynı potada buluşturmuş, mücadeleleri ülke sınırlarını aşmış, kitlesel eylemlere dönüşmüştü.

Aradan, bir buçuk asır geçti ama kadınların hak arama mücadelesi sürüyor. Bazen yanmayı, bazen donmayı göze alarak.

Kamu otoritesinden gördükleri şiddete rağmen Ankara’nın dondurucu soğuğunda 77 gün boyunca direnen TEKEL işçilerinin gerçekleştirdikleri onurlu ve bilinçli mücadelede kadınların varlığının büyük etken olduğu reddedilemez.

Geçmişe dönüp Türkiye’ye baktığımız zaman, Anadolu kadınının, kurtuluş savaşı yıllarındaki şahlanışlarına tanık oluyoruz.

İşgale direnişi örgütlemek üzere Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal’in Havza’dan yaptığı “her yerde protesto mitinglerinin düzenlenmesi”  çağrısına sahip çıkan kadınlar, büyük mitinglerde yaptıkları ateşli konuşmalarla kitleleri harekete geçirmişlerdi.

Anadolu kadını gerektiğinde cepheye koşup savaşmış, gerektiğinde kağnı arabalarıyla silah taşımış, gerektiğinde yaralı askerleri sarıp sarmalamıştı.

Mustafa Kemal, savaş boyunca Anadolu kadınının cesaret ve fedakârlığını görmüş, onların sosyal hayatta da erkeklerle yan yana yürümesini istemişti.

Kurtuluş Savaşının kadın kahramanlarından Fatma Seher, daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 5 Temmuz 1923 tarihinde Tanin Gazetesi’ne verdiği röportajda “Bundan sonra erkek, kadın hep beraber çalışacağız” diyor ve devam ediyordu:

“Ben çok iyi biliyorum ki, bugün Anadolu’da erkek ve kız bütün çocuklar okuyacak olurlarsa, Anadolu’nun hali değişecek. Türk’ün yüzü gülecek, işi düzelecek, bütün batıl inançlar kalkacak, Türkler yaşamaya başlayacaktır.”

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, dünyada örneği görülmemiş bir hukuk devrimi yaşanmış, kadınlara eğitim alanında eşitlik sağlanmış, medeni hakları verilmişti.

5 Ekim 1926 tarihli gazetelerdeki haberler ise şöyleydi:

“Türkiye dün medeni ve içtimai inkılâplarını yaptı. Medeni Kanun’un tatbikine başlandı. Bundan sonra ne bir saniyelik asabiyetin cinnet nöbetiyle ‘boş ol’ demekle karı boşanabilecek ne de aile işlerimiz, sarığın tasallutu altında kalabilecektir. Şimdi her Türk, kayıtsız şartsız kendi medeni haklarına sahiptir.”

Bu haberler, Cumhuriyetin hukuk devriminin en büyük eseri olan 4 Ekim 1926’da kabul edilen Medeni Kanunun yürürlüğe girişini müjdeliyorlardı.

Siyasi hakların kazanımı ise o kadar kolay olmayacaktı.

Kadınların siyasal haklarıyla ilgili konular Meclis’te büyük tartışmalara neden oluyor ve sonuç alınamıyordu. Bu işin öncülüğünü kadın örgütlerine ve başta Tunalı Hilmi Bey olmak üzere aydın milletvekillerine bırakan Mustafa Kemal, tartışmaları izlemekle yetiniyor, kamuoyu desteğinin oluşmasını bekliyordu. 

1930 yılına gelindiğinde basının da dahil olduğu tartışmalar olgunlaşmaya başlamıştı. Tartışmanın bütün taraflarını Çankaya’ya çağırıp dinleyen Mustafa Kemal, bir uzmanlar kurulu oluşturulmasını istemişti.

İlk adım, 20 Mart 1930’da kadınların belediye seçimlerinde seçme ve seçilme haklarının tanınmasıyla atıldı. 1933 yılında, geniş katılımlı bir toplantıda, gerçek demokrasinin oluşturulması konusunu tartışmaya açan Mustafa Kemal, artık daha büyük adımlar atmanın zamanının geldiğini görmüş, toplantıyı kapatmadan önce kendi görüşlerini şöyle açıklamıştı: 

“Biz cumhuriyeti kurduk, cumhuriyet onuncu yılına ulaştı, zamanı gelince demokrasinin tüm gereklerini yerine getirmeye çalışmalıyız. Bunlardan biri de kadın haklarını tanımaktır.”

5 Aralık 1934’te Türk kadınının milletvekilliği seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmış, 1935 yılında yapılan seçimlerde kadınlar 17 sandalye ile Meclis’te temsil hakkını kazanmıştı.

Peki, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki büyük atılımla dünyanın en gelişmiş ülkelerinden önce erkeklerle eşit haklara sahip olan kadınlarımız bugün ne durumda?

Dünya Ekonomik Forumunun “Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu”, çok düşündürücü sonuçlar içeriyor.

134 ülkedeki kadın erkek eşitliğini; “ekonomik katılım ve fırsat eşitliği”, “eğitime erişim”, “siyasi yetki”, “sağlık ve yaşamın sürdürülebilmesi” başlıklı dört ana endeks açısından ele alan rapora göre; Türkiye 134 ülke arasında 129’uncu sırada. Keza; Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan “Türkiye’de Kadının Durumu” çalışması da, çok önemli verileri ortaya koyuyor. Rapor şöyle özetlenebilir:

Türkiye’de 2008-2009 verilerine göre; 6 yaş ve üzerinde; okuryazar olmayan erkeklerin oranı yüzde 3,4 iken kadınlarda yüzde 12,9’ye çıkıyor.  

2008-2009 öğretim yılında net okullaşma oranı erkek çocuklar için yüzde 96,99 iken kız çocuklar için yüzde 95,97 olarak belirleniyor. Öte yandan; genelde yüzde 13,5 olarak tahmin edilen okulu terk oranının, kız çocuklarında yüksek olduğu ifade ediliyor.  

Ortaöğretimde, 2008-2009 öğretim yılında okullaşma oranı erkekler için yüzde 60,63 iken kızlar için yüzde 56,30.

Aynı öğretim yılında üniversite öğrencilerinin ise yüzde 44’ünü kızların oluşturduğunu görüyoruz.  

Akademik personelin yaklaşık yüzde 40’ının kadınlardan oluştuğu; buna karşılık; rektörlük ve dekanlık gibi yönetici kadrolarda erkeklerin egemenliğinin sürdüğü ortaya çıkıyor.

Yine rapora göre; eğitim alanındaki eşitsizliği, çalışma yaşamındaki eşitsizlik izliyor.

Kadınların işgücüne katılma oranının son yıllarda sürekli düşüşte olduğu; 1990’da yüzde 34’ün üzerindeki oranının 2008 yılına geldiğimizde yüzde 24,5’a indiği görülüyor.

2008 yılında Türkiye genelinde kadın istihdam oranı yüzde 21,6 iken Avrupa Birliğinde bu oranın yüzde 59 olması dikkat çekici bir veri olarak karşımızda duruyor.

İstihdamda yer alan 100 kadından 58’i herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı olmaksızın çalışıyor. Türkiye genelinde tarımda kayıt dışı çalışma oranı erkekler için yüzde 20,6 iken bu oran kadınlarda 79,4’e çıkıyor.

Peki, kadınlarımızın siyaset ve karar alma mekanizmalarındaki konumu nerede?

Seçme ve seçilme haklarını pek çok Avrupalı kadından önce kazanan Türk kadınlarının, 1935 seçimlerinde Parlamentodaki temsil oranları yüzde 4,6 idi. Ne yazık ki, yıllar içinde bu oran düştükçe düştü. 1950’li yıllarda yüzde 1’in bile altına indi. 2007 yılına kadar yapılan seçimlerin tümünde kadınların Parlamentodaki temsil oranı 1935 seçimlerinin altında kaldı.  

2007 yılında yapılan seçimlerde ise kadınların Parlamentodaki temsil oranı ancak yüzde 9,1 olarak gerçekleşebildi.

Durum yerel yönetimler açısındansa daha acıklı. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde kadın belediye başkanın oranı yüzde 1’i bile bulamadı.

Türkiye’de uzmanlık gerektiren mesleklerde kadınların önemli bir atılım gerçekleştirdiğini görüyoruz. Gelin görün ki; bankacıların yüzde 50,2’sini, öğretim elemanlarının yüzde 41,6’sını, mimarların yüzde 38’ini, Avukatların yüzde 37’sini oluşturan kadınlar, bürokrasi içinde karar makamlarında yer alamıyorlar.

Şu anda Türkiye’deki 78 baro başkanımızdan da ancak 5’inin kadın olduğunu da hatırlatmak istiyorum.

Türkiye Barolar Birliği yönetiminde ilk defa üç kadın üye yer alıyor. Yönetimlerinde üç kadın üye bulunduranların baromuz ise parmakla sayılacak kadar az.

Ancak buraya gelmeden önce ziyaret ettiğim Manisa Barosunda, 10 kişilik Yönetim Kurulunun 5 kadın ve 5 erkek üyeden oluştuğunu memnuniyetle öğrendim. Bu eşitliği sağlayan Manisa Barosunu bir defa daha kutluyorum ve bu uygulamanın bütün barolara yaygınlaştırılmasını diliyorum.

Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün Raporuna göre; 2009 Eylülü itibarıyla; 156 büyükelçiden ancak 16’sı kadın. Halen kadın vali bulunmuyor. 448 vali yardımcısından 10’u, 804 kaymakamdan 13’ü kadın…  Yine tek bir kadın müsteşar yok ve 79 müsteşar yardımcısının da ancak ikisi kadın. 43 Kurum genel müdüründen 5’i, 387 genel müdür yardımcısından 32’si, 871 daire başkanından 128’i kadın…

Bu rakamların sorumlusu yasalar mı yoksa değişmeyen zihniyet mi? Cumhuriyetimizin ilk yıllarında kadın hakları konusunda gerçekleştirilen olağanüstü devrimin, aradan geçen bunca yıla rağmen içselleştirilememiş olması ne acı. 

Saygıdeğer Konuklar,

Kadın erkek arasındaki eşitsizliğin yüzümüze tokat gibi çarptığı konu ise şiddet… Şiddetin başlıca hedefiyse çocuklar ve kadınlar… Kadına yönelik şiddetin temelinde, tarih boyunca kadın ve erkek arasındaki eşit olmayan güç ilişkisinin yattığı malum...  

Bugün pek çok ülkede kadının toplum hayatındaki yeri, geleneklere ve dini kültüre göre belirleniyor, namus kavramı kadın üzerinden algılanıyor.

Dünyada kadınların yaklaşık üçte birinin fiziksel şiddet ve cinsel saldırıya maruz kaldığı biliniyor. Şiddet en fazla aile içinden gelirken, kimi ülkelerde kamu otoritesi de doğrudan doğruya insan onurunu hiçe sayan, kabul edilemez cezalar uygulayabiliyor. Sudan örneğinde olduğu gibi, pantolon giydiği için kadınlara kırbaç cezası verilebiliyor; Somali, Nijerya, İran örneklerinde olduğu gibi zina suçlamasıyla taşlanarak öldürülmelerine hükmedilebiliyor. Kimi ülkelerde ise küçük kız çocukları, yakınları tarafından seks köleliğine zorlanabiliyor.

Türkiye’de de kadın, taraf olduğumuz uluslararası belgelere ve yasal düzenlemelere rağmen şiddetle karşı karşıya bulunuyor ve bu şiddeti en fazla aile içinde, yakınlarından görüyor. Yani en güvende olması gereken yerde, en güvendiği kişilerden… Aile büyüklerinden veya kocalarından…  Hatta erkek çocuklarından…

Aile içi şiddet; fiziksel ya da cinsel şiddet olarak ortaya çıkıyor; kızlar çocuk yaşta evlenmeye zorlanıyor, namus veya töre adı altında cinayetler işleniyor. Ve ülkemizde yılda en az 25 töre cinayetinin işlendiği, genç kız ve kadınların intihara zorlandığı biliniyor.

Kimi de, 12 yaşındaki Meryem gibi, derste arkadaşına “seni seviyorum” yazılı bir kağıt parçası verirken öğretmenine yakalanınca, ailesinin duyacağı korkusuyla intihar ediyor.

16 yaşındaki Medine’nin erkeklerle konuştuğu gerekçesiyle töre adına dedesi ve babası tarafından diri diri evlerinin bahçesindeki kümese gömülmesinin üzerinden ne kadar geçti? Ya kaçarak evlendiği eşiyle kavga ettikten sonra ailesinin yanına geri dönen hamile kızını, öldüren babaya ne diyeceğiz? Ve daha insanlık dışı yüzlerce örneğe?

Şiddetten en fazla payını alan kız çocukları okumak istediği için, açık giyindiği için, herhangi bir sözü veya davranışı yüzünden dövülebilmekte, genç kadınlar aynı nedenlerle fiziksel, cinsel, ekonomik ve psikolojik şiddete uğramaktadır. Erken yaşta evlendirilen kız çocukları; eğitim, sağlık haklarından mahrum bırakılmakta ve bireysel özgürlükleri tahakküm altına alınmaktadır.

Devlete hayatiyet veren sağlam temellere oturmuş aileler olduğu gibi, devletteki hamle ve hayatiyeti kaybettiren de “aile” içinde başlayan bozukluklardır. Toplumda gerileme ve çürüme, devletten önce kendisini aile içinde gösterir.

Ailede başlayan çatışmalar, düzensizlikler ve şiddet yavaş yavaş bütün topluma yayılır. Ailenin fert ve toplum üzerindeki etkisi, rolü çok önemlidir. Bu nedenle korunması mutlaktır. Gereken tedbirleri almak ve teşkilatı kurmak da devletin görevidir.

Aile içi şiddet, çocukların ruh sağlığını bozmakta, şiddet ortamında yetişen çocuklar, geleceğin şiddet uygulayıcıları olmaktadır.

Türk Ceza Kanununun, aile içi şiddeti önlemeye yönelik hükümlerinin tavizsiz uygulanması gerekmektedir.

Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırmasına göre; Türkiye’de eşi veya eski eşi tarafından fiziksel şiddete maruz bırakılan kadınların oranı yüzde 39’dur. Yine aynı araştırmaya göre kentte fiziksel şiddet oranı yüzde 38, kırda yüzde 43’tür.

En az bir kez fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalmış kadınlardan eğitimli olmayanların oranı yüzde 55,7 iken lise ve üzeri eğitim alanlarda bu yüzde 27’ye düşmektedir. Eğitimsiz kadın ekonomik bağımlılık ve yoksulluğa itilirken, öte yandan şiddete daha fazla uğramaktadır.

Kız çocuklarının eğitim sorunları, tek bir çocuk eğitimsiz kalmayacak şekilde çözülmek zorundadır. Kız çocuklarını okumasını engellemek, onu en temel haklarından mahrum eden bir şiddettir.

Durum böyleyken, aydınlık bir Türkiye için, büyük özverilerle kız çocuklarının eğitimini üstlenen derneklerden burs alan çocuklarımız hakkında acımasızca söylentiler üretilebilmektedir. Bu da psikolojik şiddetin ibret verici örneklerindendir.

Öte yandan eğitimli kadınlarda bile şiddete uğrama oranının yüzde 27 olması ise ayrıca düşündürücüdür.

Yaşadıkları şiddeti kimseye anlatamayan kadınların oranı yüzde 48,5 olduğuna göre; şiddetin tahmin edilenlerden daha yaygın olduğu düşünülebilir.

Görülen o ki, çocuklarımızı ve kadınlarımızı daha doğrusu toplumumuzu şiddetten koruyabilmek için daha çok mücadele etmemiz gerekiyor.

Şiddetin, eşitsizliklerin, insan hakları ihlallerinin son bulması dileğiyle, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü bir kere daha kutluyor, hepinize saygılarımı sunuyorum.

 

 

Türkiye Barolar Birliği
  Başkan Yardımcısı
  Av. Berra BESLER

 

 

Anasayfa
Avukat Arama
Avukat Stajyeri Arama
Site İçinde Ara
Elektronik Posta
av.tr Web Posta av.tr e-posta hesabınız
Konuşma Metinleri
TBB Başkanı
ve Başkan Yardımcılarının Konuşmaları
Etkinlikler
Basında TBB Son Hafta
Son hafta içinde kayıt bulunamadı
Basın Arşivi
 
Televizyonda TBB
Televizyonda TBB
 
Sosyal Güvenlik
Avukatların Sosyal Güvenlik Sorunları SGK sorularınız
TBB Duyuruları
Son Çıkan Yayınlar
 

 

 

Her Hakkı Saklıdır ©2012 Türkiye Barolar Birliği TBB İletişim Adresi TBB Bilgi İşlem Müdürlüğü