| TBB
Başkanı Avukat Özdemir ÖZOK'un
27 EYLÜL
2003 GÜNLÜ
TÜBAKKOM TARAFINDAN DÜZENLENEN
"AVRUPA BİRLİĞİ"
KONU BAŞLIKLI TOPLANTININ AÇIŞ KONUŞMASI
Türkiye Cumhuriyetini kuranlar, kuruluştan itibaren çağdaş
değerlerin bir bütünü olan muasır medeniyetleri kendilerine
hedef seçmişler ve geleneksel Osmanlı toplumu yerine, modern-çağdaş
Türkiye toplumunu yaratmaya yönelmişlerdir. Bunun doğal sonucu
olarak, her alanda yenilik ve devrim yaparak, çağdaş değerler
üzerine yükselen, laik, demokratik, modern, bir devlet kurmuşlardır.
Bu anayasal devletin yapısı, kuruluş felsefesi, insan hakları
ve özgürlükleri amaç edinmiş, sürekli gelişen ve yenilenen
statik değil, dinamik bir yapıdır. Ama üzülerek ifade etmek
isteriz ki; özellikle 1946 yılından itibaren çok partili seçim
sistemine geçişten sonra, sırf oy ve seçim kaygısıyla uygulanan
popülist politikalar, devrimleri hedefinden saptırmış bir
çok çağdaş kurum, kuruluşundaki konumlarından çok gerilere
düşmüştür. Buna birde devrimleri oldum olası içine sindiremeyen,
karşı devrimcilerin örgütlü direnişi ve karşı koyuşu eklenince,
Türkiye bugün, kuruluş günlerindeki çağdaş anlayışın ve görüntünün
gerilerinde kalmıştır. Tüm bu olumsuzluklara karşın, insanlığın
ortak kültürü ve birikimi olan çağdaş değerler ve çağdaş yaşam
Türk toplumunun öncelikli tercihi olmuştur. Tüm bunları görmezden
gelen AB yetkilileri, İslam dünyasının tek demokratik, laik,
Sosyal Hukuk Devleti olma mücadelesinde temel dayanağımız
olan Atatürk İlke ve Devrimlerinden vazgeçmemiz halinde birlik
içine girebileceğimizi söyleyebilmişlerdir. Hiç kimse bizi,
biz yapan bu değerlerden vazgeçmemizi isteyemez, ne denli
ağır bedel ödense de, bu istem reddedilmeye mahkumdur.
Ekonomik amaçla oluşturulan, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu,
Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu
1986 yılında birleştirilerek yerini Avrupa Topluluklarına
bırakmış, 1992 yılında da toplulukların adı Avrupa Birliği
olarak değiştirilmiştir. Türkiye Birliğe, 1959 yılında Avrupa
Ekonomik Topluluğu döneminde "Ortak Üye" olmak için
başvurmuş, geçen 44 yıllık dönemde ikili ilişkilerimizde ciddi
sorunlar yaşanmış ancak, 1999 Helsinki zirvesinde "Aday
Ülke" olmamıza karar verilmiştir. Böylece 1 Ocak 1996
yılından bu yana uygulanan ve 9. yılına giren Gümrük Birliği
ilişkilerimiz, yeni bir boyut kazanarak Avrupa Birliği Üyeliği
sürecine girmiştir.
Bu süreçte aday ülkelerin benimsemesi gereken 1993 Kopenhag
zirve kararlarına göre; Demokrasi, Hukukun üstünlüğü, İnsan
Hakları ve azınlık haklarına saygı, işleyen bir Pazar ekonomisi
ve AB içindeki piyasa güçlerine, rekabet baskısına karşı koyabilme,
siyasal, ekonomi ve parasal birliğin hedeflerine uyma ve üyelik
yükümlülüklerini üstlenebilecek durumda olmak gereklidir.
Üyelik için bu yeterli olmamakta, ayrıca 1995 Madrid zirve
kararında, katılımdan sonra topluluk politikalarına uyumlu
bir işleyiş sağlayacak idari alt yapıya sahip olmanın önemi
vurgulanmış, yine 1997 Lüksenburg zirve kararında da, aday
ülkelerin Avrupa birliği müktesebatını benimsemeleri ve gereği
gibi uygulamalarının zorunlu olduğu belirtilmiştir. Böylece;
Kopenhag, Madrid ve Lüksenburg zirvelerinden çıkan ilke kararlarının
ışığı altında hazırlanan "Katılım Ortaklığı Belgesi"
ve "Ulusal Program" da Türkiye'nin üyeliğe hazırlık
açısından alması gereken önlemler açıklanmıştır. Bu bağlamda
Avrupa Birliğine uyum yasalarının başında, Anayasa değişikliği
ile buna paralel uyum yasaları gelmektedir. 4709 sayılı Kanunla
Anayasada ve özellikle Anayasanın temel hak ve özgürlükler
alanında kapsamlı değişiklikler yapılmıştır.
Yine yürürlüğe konulan ve değiştirilmesi istenen kimi temel
yasalara gelince; 57.Hükümet döneminde, 4721 sayılı kanunla
Türk Medeni kanununda, özellikle kadın erkek eşitliği anlamında,
köklü ve yeni değişiklikler gerçekleştirilmiş, 4483 sayılı
Memurlar ve Diğer Kamu görevlilerinin yargılanması hakkındaki
kanun, 4675 sayılı İnfaz Hakimliği kanunu, 4681 sayılı Milletlerarası
Tahkim kanunu çıkarılmıştır. Ayrıca, 4771 sayılı kanun ile
savaş ve çok yakın savaş tehdidi hallerinde işlenmiş suçlar
için öngörülen idam cezaları hariç olmak üzere, çeşitli kanunlarda
yer alan idam cezaları müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmüş,
böylece 1984 yılından beri uygulanmayan idam cezası Türk hukuk
sisteminden kaldırılmış, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının
günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı
dil ve lehçelerde radyo ve televizyonlarda yayın yapılmasına
ve bu dillerin öğrenilmesine olanak tanıyan düzenlemeler gerçekleştirilmiş
ve çeşitli yasalarda yapılan değişikliklerle de insan hakları
alanında önemli düzenlemeler içeren yasalar yürürlüğe konulmuştur.
Bütün bunların yanı sıra, uyum yasaları doğrultusunda, ihtisaslaşma
suretiyle adli kapasitenin daha etkin hale getirilmesi amacıyla,
Çocuk Mahkemelerinin yanı sıra, Tüketici Mahkemesi, Fikri
ve Sınai Hak ve İhtisas Mahkemesi ile Aile Mahkemelerinin
kurulmasına ilişkin kanunlarda kabul edilmiştir. Tüm bu iyi
niyetli girişimler 3 Kasım 2003 günü iktidara gelen AKP'nin
kurduğu 58.Hükümet tarafından da sürdürülmüş olmasına karşın,
12 Aralık 2003 günü Kopenhag'da toplanan AB doruğu istenen
ve beklenen kararı vermemiştir. Zirve toplantısının sonunda
yayımlanan bildirgede "2004 Aralıkta toplanacak AB liderlerinin,
AB komisyonunun raporu ve önerisi temelinde, Türkiye'nin Kopenhag
kriterlerini karşıladığına karar vermesi durumunda, AB'nin
Türkiye ile müzakereleri geciktirmeden başlatacağı kaydedilmiş
ve sonuç bildirisine ek olarak "Tek Avrupa" başlıklı
ek belgede de birliğin "Türkiye'nin de içinde olduğu
dönüşü olmayan bir yola-bir sürece girdiği vurgulanmıştır.
Bunun yanı sıra Estonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Litvanya,
Letonya, Malta, Polanya, Slovakya, Slovenya ve Kıbrıs Rum
kesiminin müzakerelerini tamamladığı bildirilerek bunların
AB ne girdiği vurgulanmıştır. Böylece 12-13 Aralık 2002 günlerinde
gerçekleştirilen Kopenhag zirvesi Türkiye'nin tam üyeliği
yolunda belli bir tarihi içeriyorsa da, aslında Türkiye'nin
bu yoldaki beklentilerine tam olarak yanıt verememiştir.
Görünen tablo odur ki AB zirvesi, Türkiye'nin Kopenhag siyasi
kriterleri doğrultusunda, büyük bir hızla kabul ettiği reform
niteliğindeki hukuksal düzenlemeler karşısında bir anlamda
hazırlıksız yakalanmıştır. Çünkü zirve sonunda yayımlanan
bildirgede Türkiye'nin demokratikleşme konusunda gösterdiği
iyi niyeti taktirle karşıladıklarını, ancak uygulamanın izlenmesi
gerektiği vurgulanmıştır. Oysa Türk toplumu AB üyeliğini Türkiye'nin
önünü açacak çok ciddi bir çağdaşlaşma projesi olarak görüyor,
Avrupa'yı bir Coğrafya olarak değil "Çağdaş Değerler"
bütünü olarak değerlendiriyor. Türkiye kuruluşundan bu yana
siyasal ve sosyal tercihini hep batılı dostlarından yana kullanmış
NATO başta olmak üzere askeri-sivil tüm birlik ve kuruluşlara
üye olmuş, bunun gereği olan yükümlülüklerini "Kore,
Somali, Bosna, Afganistan" örneklerinde olduğu gibi duraksamadan
yerine getirmiş ve uluslararası birlikteliğe katkı sunmuştur.
Türk toplumu bu özverisi ve iyi niyetli davranışının karşılığını
görmek istemektedir.
Hele uzun yıllar SSCB'nin güdümünde Demokrasi, İnsan Hakları,
Hukukun Üstünlüğü gibi kavramları toplumsal yaşamından uzaklaştıran,
bunun yanı sıra Varşova paktı ile askeri örgütlenme yolunu
seçerek, bu bloktaki ülkeleri baskı altında tutan anlayışı
savunmuş ve yaşama geçermiş bir çok ülkenin Türkiye'nin önüne
geçmesini anlamak mümkün değildir. Kopenhag zirvesi Türkiye'ye
net bir müzakere tarihi vermiş olsaydı, Türk insanının çok
daha güçlü biçimde AB sürecine motive olması sağlanmış olur
ve belirsizlik ortamının kalkmasından her iki tarafta büyük
yarar sağlardı, halbuki bugün Türk toplumunun büyük kesimi
yakın zamanda AB giremeyeceğimiz kanısını taşımaktadır. Çünkü,
zirve kararları yakından incelendiğinde görülecektir ki, AB
zirvesi Türkiye'ye "Katılma Müzakerelerine" başlamak
için kesin ve net bir tarih vermemiştir. Verilen Aralık 2004
tarihi, aslında zirvenin AB komisyonu raporunu inceleyerek,
tam üyelik müzakerelerinin başlatılıp başlatılmamasına karar
verme tarihidir. Bir başka anlatımla, verilen tarih bir değerlendirme
yapma tarihidir. Halbuki, yeni hükümetin, Türk diplomasisinin,sivil
toplum örgütlerinin ve Türkiye Barolar Birliği'nin istemi
bu değildi, bizlerin istemi; AB zirvesinin bu değerlendirmeyi
2003 Haziran ayındaki Selanik yada en geç 2003 Aralık ayındaki
Roma zirvelerinde yapması ve yapılacak değerlendirmeler ışığında
katılma müzakerelerinin en geç 1 Mayıs 2004 den önce başlatılması
biçimindeydi. Bilindiği gibi 1 Mayıs 2004 tarihi Avrupa Birliğinin
genişleme süreci açısından son derece önemli bir tarihtir.
Kopenhag'da alınan kararlar ışığında bu tarihte AB 25 ülkeli
bir yapıya kavuşacaktır. Bu durumda Türkiye, 2004 Aralık ayında
değerlendirme masasına yatırılırken bu süreçte sadece mevcut
15 üye devletin onayı alınmakla kalmayacak, içinde Kıbrıs
Rum Kesiminin de "Kıbrıs Cumhuriyet" adı altında
yer alacağı diğer 10 yeni üyenin de onayı alınacaktır. Bu
amaçla Türkiye'nin yeni aday ülkeler nezdinde de yoğun lobi
faaliyetlerini sürdürmesi gerekecektir. Bu olgu "Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin" bir bakıma Türkiye tarafından tanınması
anlamına gelecektir.
Bütün bunların yanı sıra, AB hukukuna göre, Türkiye'nin
tam üyeliğinin görüşüleceği 2004 Dublin zirvesinde her yeni
aday ülke, önceki üye devletler gibi söz, oy ve veto hakkına
sahip olacaktır.
Bütün bunların yanı sıra AB ye üye olmak isteyen devletler,
siyasal sosyal ve demokratik yapılarının iyileştirilmesi yanında
belki de ondan daha önemli bir neden olan, yeni mali kaynaklar
sağlamak ve kalkınmışlık düzeyini artırmak için birliğe üye
olmak istemektedirler. AB'nin giderek sınırlı hale gelen bu
kaynaklarının yeni üyeler tarafından daha uzun süre kullanımı,
Türkiye'nin tam üyeliğinin olabildiğince gecikmesine bağlıdır.
Uluslararası ilişkilerin çıkarlar üzerine kurulu olduğu gerçeği
karşısında, yeni üye devletlerin kendilerine tanınacak hukuksal
hak ve yetkilerini sonuna kadar kullanmak isteyecekleri ya
da Yunanistan'ın İspanya ve Portekiz'in tam üyeliğinin oylandığı
1985 Dublin zirvesinde yaptığı gibi, en azından veto etmeme
karşılığı AB'den ek ödünler isteyecekleri açıktır. Eğer Türkiye
1 Mayıs 2004 tarihinden önce müzakerelere başlamış olsaydı
bütün bu sıkıntılar yaşanmayacaktı. AB Türkiye ilişkilerinde
AB bize karşı katı davranmakta, Türk toplumunun, Türk halkının
iyi niyetli girişleri karşılıksız kalmaktadır. Her ne kadar
Kopenhag zirve kararlarının 20 paragrafında Türkiye'ye mali
yardımın artırılacağı ve gümrük birliğinin derinleştirileceği
öngörülmüş ise de Türkiye'ye sağlanacak mali yardımlar konusunda
da AB'nin uygulaması sağlıklı değildir. Örneğin 1980 yılında
imzalanan 600 milyon Euro'luk o zamanki adıyla Ecu IV.mali
protokol dondurulmuş, gümrük birliğine girilmesi sonrasında
vaat edilen 2.5 milyon Euro'luk mali destek de bloke edilmiştir.
Bun karşın diğer aday ülkelere bu rakamların çok üstünde ciddi
mali destekler sağlanmıştır. Örneğin Polonya son 10 yılda
10 milyar Euro, Yunanistan ise adaylık süreci olan 5 yılda
20 milyar Euro AB desteği almıştır. Önümüzdeki iki yıl içinde
aday ülkelere 42.5 milyar Euro daha verilecektir. Geçmiş uygulamalar
karşısında Türkiye'nin yine ihmal edileceği ve çifte standart
uygulamasının mağduru olacağı kuşkusunu taşımaktayız. Her
şeye rağmen Türkiye'nin Avrupa yürüyüşü sürecektir. Bundan
sonraki aşamada siyasi iktidarlar ve onunla birlikte tüm sivil
toplum örgütlerine önemli görevler düşmektedir.
Bu görevlerin başında ülkemizde insan hakları demokrasi
ve hukukun üstünlüğüne dayalı, hukuk devletinin tüm kurum
ve kuralları ile gerçekleştirilmesini sağlamak ve halkımıza,
insanımıza, çağdaş bir yaşam sunmak için gerekli çalışmaları
sürdürmek gelmektedir. AB Kopenhag kararları ışığında artık
dönüşü olmayan bir genişleme sürecine girmiştir. 15 üye devlet
şimdilerde 10 yeni ülkeyi zincirine katma kararı almıştır.
Ancak unutmamak gerekir ki zincir sonuçta tek bir halkasının
gücü kadar güçlüdür, içinde Türkiye'nin yer almayacağı bir
"Avrupa Zinciri" sadece tek tek halkalardan ibaret
kalacak ve asla kapanmayacaktır. AB üyesi dostlarımızın bu
tarihi ve coğrafi olgunun bilincinde olduğu inancını taşımak
istiyoruz.
Sizlere bu duygu ve düşüncelerle hoş geldiniz diyor, etkinliğin
AB-Türkiye ilişkilerinde yeni bir dönem açmasını diliyor,
şahsım ve yönetim kurulu üyesi arkadaşlarım adına saygılarımı
sunuyorum.
Avukat Özdemir Özok
|