TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK'UN
2003-2004 YARGI YILI
AÇIŞ KONUŞMASI

(Sayın Cumhurbaşkanım,)
Değerli konuklar,
Sayın yargıç, savcı ve avukat meslektaşlarını,
Yazılı ve görsel basının değerli temsilcileri.

2003-2004 yargı yılı açılış törenine katılımınızla onur vermenizden dolayı hepinize şahsım ve Türkiye Barolar Birliği adına şükranlarımı sunuyor, hoş geldiniz diyorum.

Bugün yasal dayanağı yanında, güzel ve anlamlı bir geleneğin sonucu olarak törenle karşıladığımız yeni adli yıla, tüm iyimserliğimize karşın, yine buruk, yine ümitsiz giriyoruz. Geride bıraktığımız her adli yıl, ekonomik, sosyal, siyasal, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti yanında, yargı erki yönünden de cesaret kırıcı olaylarla karşılaşmamıza ve yeni sorunlarla karşı karşıya gelmemize neden olmuşlardır. Yıllardır, her adli yıl açılışında yapılan konuşmalara, eleştirilere, önerilere, yakınmalara karşın, yargı erkini ayakta tutması gereken temel konularda hiçbir ciddi çözüm üretilememiştir. Temel ilkesel ve kurumsal sorunlara çağa uygun, insan haklarının güvencesi olan "adil yargılanma hakkı" alanında ciddi ve kapsamlı düzenlemeler düşünülmediği, planlanmadığı ve yapılamadığı için, yargıyı savunmaları gereken Adalet Bakanları bile, kamuoyunun gözleri önüne serilen acı gerçekler karşısında, kendi sorumluluklarından sıyrılabilmek telaşı içinde yargıyı suçlamak zorunda kalmışlardır.

3 Kasım 2002 seçimleri

Geçen yıl yaptığım açılış konuşmasında, 3 Kasım 2002 günü yapılacak milletvekili seçimleri için, "4 Kasım 2002 sabahında Türkiye'ye istikrar ve güven veren bir siyasal ortamın oluşmasını umut etmek istiyoruz" demek suretiyle, siyasetteki alabildiğine bölünmüşlüğün ve istikrarsızlığın giderilmesi dilek ve temennisinde bulunmuştum.

3 Kasım 2002 günü yapılan Milletvekili Genel Seçiminden sonra yeni bir siyasi tablo oluşmuş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi girebilmiş, geriye kalan siyasi partiler, antidemokratik ve çarpık seçim sisteminin kurbanı olarak, Meclis dışında kamışlardır. Ülkemiz gerçeğinde, geçmiş iktidarlar ve parlamento ne kadar meşru, ne kadar halk desteğine sahipse bu iktidar da, bu parlamento da, o kadar meşru ve halk desteğine sahip bulunmaktadır. Dünyanın en sağduyulu halklarından biri olan Türk halkı, Anadolu insanı, yaşadığı bunca çile ve düş kırıklığına karşın, demokrasiye olan inancını hiçbir zaman yitirmemiş, her zaman kendine düşen görevi yerine getirmiş; duyarlılığı göstermiştir. Ancak halkımızın bu özverisi özelliği çoğu kez siyasetçilerimiz tarafından iyi algılanamamış ve iyi okunamamıştır. Çoğu "kerameti kendinden menkul" politikacılar, tüm halkın değil, kendi yandaşlarının hizmetkarı olmuşlardır.

Seçim öncesi Adalet ve Kalkınma Partisi'nin "Her şey Türkiye için" sloganı ile yayımlanan seçim beyannamesi ve Meclis çoğunluğunu elde ettikten sonra ortaya koyduğu "Acil Eylem Planı" ile 58. ve 59. hükümet programları incelendiğinde konu başlıklarının şu şekilde sıralandığını görmekteyiz: İlkeli siyaset, Temel hak ve özgürlükler, demokrasi ve sivil toplum, hukuk ve adalet reformu, yönetimin yeniden yapılandırılması, ekonomik politikalar, tarım, hayvancılık, sosyal güvenlik politikaları... Ve devamla bunların farklı bir "hükümet etme mantığı" ile gerçekleştirileceği özellikle vurgulanmaktadır. Bir anlamda Adalet ve Kalkınma Partisi'nin topluma ülkeye, ekonomiye, siyasete, yargıya, hukuka, eğitime, sağlığa kısaca devlet yönetimine bakışının göstergesi olan bu belgeler olumlu ve yararlı mesajlar vermiştir, özellikle her konunun uzman ve ilgilileriyle diyalog içinde düzenleneceği ve en önemlisi çoğulcu ve katılımcı bir anlayış sergileneceğinin vurgulanması çok olumlu bulunmuştur. Yıllardır, uyum ve istikrar konusunda güven vermeyen koalisyon hükümetleri ile yönetilen ülke insanı seçim sonuçlarını bu nedenle iyimserlik ve mutlulukla karşılamıştır.

Türkiye Barolar Birliği olarak gelişmeleri ve değişimi demokrasinin bir ürünü olarak algıladığımızı, ülkenin kalkınması, halkımızın mutluluğu için yapılacak her doğru işe destek vereceğimizi hem kamuoyuna hem de görüştüğümüz hükümet yetkililerine duraksamadan aktarmaktayız. Bu görüşmelerimizde özellikle laik cumhuriyete ve onun kazanımlarına olan bağlılığımız ve duyarlılığımızı açık ve net bir biçimde vurguluyoruz. Bu anlayışın sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarına büyük katkılar sunduk. Bu bağlamda; 6. ve 7. "Uyum" paketlerinde belirttiğimiz bazı çekinceler dışında ortaya konulan irade, makul ve mantıklı her girişim tarafımızdan destek görmüştür.

İnsan haklarına ilişkin iyileştirmeler, izlenen usul bakımından kısmi ve dağınık düzenleme özelliğini taşısa da, içerik olarak desteklenmesi gereken olumlu açılımlar olmuştur. Ancak, uyum yasalarının Parlamento'da oylanması kadar, hatta daha çok, bunların uygulamaya geçirilmesi önem taşımaktadır.

Reform yasalarının etkili bir biçimde uygulamaya konmasında, söz konusu metinlerin iç tutarlılığı yanında, ilgili örgüt ve kuruluşların hazırlık sürecine katılmış olup olmadıkları da rol oynamaktadır. Bunun yapıldığını söylemek olanaksızdır. Reform sürecine katkı sağlama olanağı bulunan çok sayıda örgüt ve kuruluş yanında; şimdiye kadar bu alanda birçok somut ve ciddi çalışmayı gerçekleştiren Türkiye Barolar Birliği, bu yöndeki çabalarını sürdürmektedir. Bunlar arasında, T.C. Anayasa Önerisi ve Dernekler Yasa Taslağı örnek olarak belirtilebilir. Yine TBB-İHAUM, ulusal ve ulusal-üstü ölçekte gerçekleştirdiği bilimsel nitelikte birçok etkinlikle (sempozyumlar, insan hakları eğitim çalışmaları, yayınlar) insan haklarına ciddi katkılar sağlamaya çalışan bir organdır. İHAUM Bilim ve Danışma Kurulu, şu şuada T.C. Anayasa Önerisini güncelleştirme çalışmalarını sürdürmektedir.

Kurumsal düzenlemeler açısından; Anayasa değişikliklerinin, 1982 Anayasasının devlet organlarının kurumsal yapılanması ile ilgili hükümlerine dokunulmaksın, daha çok sivil/asker ilişkileri bağlamında MGK statüsü üzerinde yoğunlaşılmış olması, bir eksiklik, hatta bir talihsizlik olarak değerlendirilebilir.

Oysa demokratik rejimimizin, Hukuk Devleti bağlamında birçok sorunu ve açığı bulunmaktadır. Yargı bağımsızlığı, yasama dokunulmazlığı ve yasama seçimlerinde %10'luk baraj sorunların başında gelmektedir.

Öte yandan, Anayasa değişiklikleri ve yürürlüğe konan yasaların, demokratik anlayış ve düzenleme alanları bakımından sakıncalı yönlerine de dikkat çekmek gerekir.

İçerik olarak, paranın ölçü alınmış olması ve daha çok gelir getirici alanlara yönelme, ülkemizin doğal, çevresel, tarihi ve kültürel zenginliklerini tahrip edici sonuçların ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılacaktır. Demokratik anlayış bakımından ise, parlamento çoğunluğunun yeterli olacağı şeklindeki eğilim, "çoğunlukçu demokrasi", hatta "çoğunluk diktatörlüğü" uygulamasını çağrıştırmaktadır. Böyle bir yaklaşım, ne çağdaş egemenlik anlayışına, ne de Hukuk Devletine uygun düşmektedir.

Görüldüğü üzere geçen süre içinde, iktidarı elinde bulunduran siyasi parti temsilcileri, iktidarın sonsuz ve sınırsız olanaklarını kendi dünya görüşleri ve yandaşları için kullanma eğilimleri yanı sıra, 80 yıllık birikimi olan demokratik laik parlamenter sistemimizin, yazılı ve yazılı olmayan kurallarını yok sayan tutum ve davranışlar sergilemişlerdir. Yine Cumhuriyetimizin özenle korunan değerlerini, kazanımlarını görmezden gelen onları hafife alan, farklı ve değişik bir cumhuriyet anlayışlarının olduğunu ortaya koyan irade ve eylem sergilemektedirler. Bir anlamda cumhuriyetin köklü ve etkin kurumlarıyla çatışmayı yenilik ve farklı bir politika olarak sunmaktadırlar. Bunların yanlış olduğunu, cumhuriyetin kuruluş felsefesine, çağdaşlık anlayışına aykırı tutum ve davranışların karşısında olacağımızı daha önce çekince olarak belirttiğimiz için iktidarın bu ve benzeri tutum ve davranışlarına karşı çıkacağımızı ve geçit vermeyeceğimizi açıkça her yerde vurguluyoruz.

Bu konudaki duyarlılığımızı bu anlamlı günde ve tüm kamuoyunda bir kez daha açıklamayı tarihsel bir sorumluluk olarak kabul ediyorum. BİZLER BU TUTUMLARI ELEŞTİRİR VE CUMHURİYETİN KAZANIMLARINA SAHİP ÇIKARKEN, DAHA ÖNCEKİ BASİRETSİZ POLİTİKACILARIN, POLİTİK YAKLAŞIMLARLA İÇİNİ BOŞALTTIKLARI, ÇAĞDAŞ KURUM VE KAVRAMLARINI YOZLAŞDIRDIKLARI, DEMOKRATİK CUMHURİYETİ HALKINDAN UZAKLAŞTIRDIKLARI, YOLSUZLUĞUN, HIRSIZLIĞIN, RÜŞVETİN, TALANIN, KOL GEZDİĞİ, İNSAN HAKLARI İHLALLERİNİN YAŞANDIĞI HUKUKSUZLUĞUN HUKUK DİYE SUNULDUĞU DÜZENİ DEĞİL; ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİYLE TAÇLANMIŞ, ÇAĞDAŞ DEĞERLERLE DONANMIŞ, SEVGİ VE KARDEŞLİKLE BEZENMİŞ, EMEĞİN EN YÜCE DEĞER VE HUKUKUN HER İLİŞKİDE EGEMEN OLDUĞU TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ ÖZLEDİĞİMİZİ, HEDEFLEDİĞİMİZİ VE KAST ETTİĞİMİZİ VURGULAMAK İSTERİM.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Cumhuriyetinin sekseninci kuruluş yılını gelecek ay sonunda kutlayacağız. Bu yıldönümüne Türkiye Barolar Birliği, içinde bulunduğumuz olumsuz ortam, cumhuriyetin değerlerinin tek tek, acımasızca tahrip edilmesi girişimleri ve karşılaştığımız acı verici olaylar dolayısıyla fevkalade büyük önem vermektedir. Bu yıldönümünde yapacağımız toplantılar onur vermenizle daha büyük bir anlam taşıyacaktır.

Cumhuriyet

İzninize sığınarak Cumhuriyetin bizim için ifade ettiği anlamı ve önemi, onun vazgeçilmez değerlerini, Cumhuriyetimizin dayandığı iki temelden biri olan yargının yeni yıl açılışında, kısaca arz etmek isterim. Bunu özellikle son yirmi-yirmi beş yıl içinde yoğunlaşan demokrasi yandaşlığı görüntüsü arkasında, Cumhuriyet karşıtı görüş ve düşüncelere karşı vicdani bir görev olduğunu düşünüyorum.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş günleri ve öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal durumu, eğitim düzey ve yaygınlığını nazara almadan vardığımız noktayı küçümsemeler; aynı günlerde ve ikinci dünya savaşına kadar komşularımız ve dünyadaki siyasal gelişmeler ve değişmeleri nazara almadan her alanda yöneltilen eleştiriler; Kurtuluş Savaşı günlerinde padişah ve halife ile ona bağlı olanlara karşı Atatürk'ün "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine aşın bağlılıktan yüksek sesle cephe alınmamasından, çağdışı davranışların, kahve köşelerinde, cami avlularında, ağaç diplerinde söyleşenlerin umutlarının, beklentilerinin izdüşümü yaşamımıza egemen olmaya, geleceğimizi tehlikeye sokmaya başlamıştır.

1923 yılında Anadolu tablosu içler acısıdır. Nüfus bizim rakamlarımıza göre 12-13 milyondur. Fransızların tahmini 8, İngilizlerin tahmini 9 milyondur. Yokluk, hastalık ve sefalete bir de aç ve çıplak olarak Anadolu'ya doluşmuş göçmenlerin sorunları eklenmiştir. Kullanılan geri teknoloji yanında, genç nüfusun savaşta olması nedeniyle kullanılamayan toprakların çoraklaşması ve verimsizleşmesi dolayısıyla tarımsal kesim kendisini bile beslemekten aciz duruma düşmüştür. Ticaret için gerekli bilgi, sermaye ve tecrübe en aza inmiştir. Sanayi yok denecek kadar azdır. Bir kaç fabrika, birkaç bin işçi...

Okuma yazma oranı çok düşüktür. Nüfusun yarısından fazlasını oluşturan kadınlarımızda ise hiç yoktur. En önemlisi eğitimli insan sayısının çok az olmasıdır. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı eğitimli nesli yok etmiştir.

Sonuç olarak savaşın yükünü çekemediği için iflas etmiş bir ekonomi ve sosyal yapı. Bunun üstüne, Halife'nin donattığı Anzavur Ahmet Paşa'ya alınan silah ve cephanenin ödenmemiş parası da dahil olmak üzere, Osmanlı imparatorluğunun borçları...

İki dünya savaşı arasındaki yirmi yılı kapsayan dönem, ünlü bir tarihçi tarafından "katastrof çağı" olarak nitelenmiştir. Dünya, bu dönemde liberal yörüngeden koparak sola ya da sağa savrulmuştur. 1918-20 arası iki, 1920'li yıllarda altı, 1930'larda dokuz ve Alman işgali altına giren beş ülkede yasama organları kapatılmıştır. Avrupa'da İngiltere, Finlandiya, İrlanda, İsveç ve İsviçre ile Avrupa dışında Kanada, Kolombiya, Kosta Rika, ABD ve Uruguay'da demokratik siyasal kurumlar ayaktadır.

"Katastrof çağının" hemen başlangıcında 1923 yılında, savaşı yöneten ve zaferle bitiren kadrolar, yukarıda kaba çizgilerle tanımlamaya çalıştığımız ortamda "fikir vermeye ve kamu alanında görev almaya katılan" yurttaşa dayalı "cumhuriyet" kurdular.

İki dünya savaşı arasında Türkiye'de Kurtuluş savaşı sonunda ilan edilmiş Cumhuriyet rejimi yaşamaktadır. TBMM çalışmaktadır, ancak tek partili bir rejim söz konusudur. Bu tek parti rejimi, diğer tek parti rejimleri gibi oligarşinin hegemonya ya da kişisel iktidar aracı olarak değerlendirimemelidir. Nitekim, pek çok ünlü siyaset bilimci tararından Türk tek partili sistemi bu gözle görülmemiştir. Fransız siyaset sosyologu Roger-Gerard Shwartzenberg, Duverger, Eric Hobsbawm bunlara örnek olarak gösterilebilir.

Eric Hobsbawm, Türk tek-parti rejimin çağdaşlaştırıcı işlevini vurgularken bunun Üçüncü Dünya'daki ilk örnek olduğunu söyler. Türk devrimi geleneğe karşı ilerleme ve aydınlanma, liberal demokrasi tartışmalarından uzak bir tür popülizme gönülden bağlı olmuştur. Devrimci bir orta sınıfın da devrimi yönlendirecek herhangi bir sınıfın da yokluğunda aydınlar ve özellikle, Birinci Dünya savaşı ertesi, askerler yükü omuzlamışlardır. Atatürk, Genç Türklerin çağdaşlaştırıcı programını ödünsüzce uygulamaya koymuştur. Yazar, Birinci Dünya savaşı sonrası katastrofik ve kaotik dünyada Cumhuriyet Türkiye'sinin gölgede kalmayı hak etmediğini söylemektedir.

Cumhuriyet ve demokrasi

Demokratlık bağlamında Türkiye Cumhuriyetine yöneltilen eleştiriler bir yanılsamanın, dünü bugünün imkanları ve koşullan ile değerlendirmenin, bir anakronizmin sonucudur. Türkiye Cumhuriyetini kuranlar, cumhuriyet fikrinin hedefinde demokrasi olduğunun bilincindeydiler. Ancak, demokratik sisteme geçilebilmesi için öncelikle laik, çoğulcu ve katılımcı bir toplumun varlığına ihtiyaç olduğunu da, 1876'lara uzanan deneyimlerinden öğrenmişlerdi. Buna rağmen, dünya koşullarının olumsuzluğunun baskın olduğu böyle bir dönemde, dünyada demokratik sistemin çöküş yaşadığı günlerde, iki defa çok partili döneme geçiş denemesi yapmışlar, başarılı olamamışlardı.

Batıda demokrasi rüzgarlarının esmeye başladığı günlerde de, hemen çok partili sisteme geçiş sağlayabilmişlerdir.

Cumhuriyet için birinci unsur toplumdur. Cumhuriyette toplum, hiçbir insanın kimliğinin doğumdan belirlenmediği, kimliklerin kişisel tercihlere dayalı olarak oluşabildiği örgütlenmedir. Bu örgütlenmeye doğru yola çıkılabilmesi için bireyin ortaya çıkması gerekir. Cumhuriyet ilkesel ve öncelikli olarak, bireysel düzlemdeki sonsuz farklılıkları uyumlulaştıran toplumun üzerine oturur. Birey ile toplum arasında diyalektik bir ilişki bulunmaktadır. Kamusal alanın ortaya çıkması için özel alan bulunmalıdır. Bunun için de, toplumu ön plana alan Cumhuriyet, kamusal alanın karşısına özgür bireyi hazırlamak için okuma yazmayı yaygınlaştırılmaya, kültürel gelişmeye büyük önem vermiştir. Bu konuda büyük emek sarf edilmiş, büyük atılımlar yapılmıştır. Bugün cumhuriyeti küçümseyenler, onun kazanımlarını eleştirenler, onun üzerine bir karabasan gibi çökenler bu eğitim seferberliğinin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu belki de bir bilim adamının söylediği gibi, bireyin hazırlanmasında geç kalınmasının, başarılı olunamamasının sonucu ortaya çıkmış bir durum olmalıdır.

Ulus-devlet Türkiye cumhuriyeti bir çağdaşlaşma projesidir. Yaşamın her yönünün dönüştürülmesini amaçlamış, uzun bir süreci ifade etmektedir. Bir geçiş değildir. Oluşumun devam ettiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz. Cumhuriyetin noksanlıklarını bilimin ışığında gidermeğe çalışacağız, yapamadıklarını birlikte yapacağız. Bu bağlamda cumhuriyetten ve "olmazsa olmaz" koşulu demokrasiden yana olan sivil güçlerin el ve gönül birliği içinde yapacakları pek çok şey vardır, bizler bu görevden kaçmak lüksüne sahip değiliz.

Bunun içindir ki, her alanda Türkiye Cumhuriyetini "zaman" ve "mekan"dan arındırarak test etmek haksızlık olduğu gibi "tarih dışı" bir çabadan da öteye gidemez.

 


* Mehmet Ali Kıhçbay,Tophım ve Bireyi Birarada Banodtrma Sanatı Olarak Cumhuriyet, aym eser,

ski 143

* Zafer Toprak, Tek-Parti Qımhuriyetivel>nıc4arasi,aymeser}sh.l053


GÜNÜMÜZ İÇİN BİR PARANTEZ:

ÖZEL OKULLARDA ÖĞRENCİ OKUTMAK
VE OKULLARIN SATILMASI

Peş peşe çıkarılan yasalarla ve yerli yersiz el atmalarla iyi çalışmayan hukuk sistemimizin balansı bozulduğu için, bir türlü köklü ve sağlıklı sonuçlar alınamamaktadır. Bu günlerde aynı işin Cumhuriyetin ikinci önemli ayağı olan milli eğitim sisteminde yapılmak istendiğini kaygıyla izlemekteyiz.

Sekiz yıllık eğitim ve üniversiteye din eğitimi ağırlıklı meslek okullarından akışın engellenmesiyle kısmen kaybedilen "arka bahçe"nin ihyası anlamına gelen, belli nitelikli özel okulların kalkındırılması ve "eğitimin birliği" ilkesinin işlevinin yozlaştırılması amacıyla bulunan çözüm Danıştay'dan dönmüştür. Ancak pek çok konuda örneklerini gördüğümüz şekilde bu projenin başka bir şekilde karşımıza çıkacağına biliyorduk. Nitekim oy çokluğunun verdiği olanaktan yararlanılarak bu bağlamda yasa çıkarılmıştır. Bu yasanın Cumhurbaşkanı tarafından ikinci defa görüşülmek üzere TBMM'ne gönderilmesi olumlu karşılanmakla birlikte, diğer örneklerde olduğu gibi, aynen kabul edilerek geri gönderilmesi halinde, toplum anlamsız bir gerilime itilecektir. Yukarıda sözünü ettiğim "çoğunlukçu demokrasi" ve "çoğunluğun diktatörlüğü" nitelemesi gündeme gelecektir. Milli eğitim bünyesinde okulların çoğaltılması amaçlanmak gerekirken, okulların satılması da neyin nesidir, demeden kendimizi alamıyoruz. Satılan okul arsaları yerine daha büyük okullar yapılacağı söylemi de oltanın ucundaki yem olmaktadır.

1926'da Milli Eğitim Bakanının bilimsel danışma kurulu olarak kurulan "Milli Talim Terbiye Dairesi" bu gün Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı adı altında görevini sürdürmektedir. Yulardır bu kurumda görev yapan deneyimli, birikimli uzman 167 öğretmen buradan alınarak Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü emrine verilmiştir. Bu işlem yanında yardımcı kitapların Talim Terbiye Dairesinin denetiminden çıkarılıp, serbest bırakılmasının sakıncaları hemen görülmeye başlanmıştır. Öğrencilere yaz tatilinde okumak üzere dağıtılan kitaplarda resim, müzik ve dansın din dışı sayılması, zenginliğin sebebinin din ve ibadet olduğunun telkin edilmesi genç beyinlerin şartlandırılma yönünü göstermektedir.

Amaç son derece açıktır. Biz burada kaygılarımızı açıklamakla yetinmiyor; tüm velilere, öğrencilere uygulamaları Türkiye Barolar Birliği'ne iletmeleri konusunda çağrıda bulunuyoruz. Sayın Milli Eğitim Bakanının televizyonlarda "yerlerine okul yaptırmadan hiçbir okul satılmayacaktır" sözlerini takiben "günümüz koşullarında, bu ihale yasası ile yeni okul yaptırılması çok zor olduğu için öğrencileri özel okullara yerleştireceğiz" sözleri, kendini daha akıllı sanan birilerinin "arka bahçe" tanımlamasını yeni baştan yaptığını göstermekte, bu art niyet bizleri rejim açısından ciddi boyutta rahatsız etmektedir.

Cumhuriyeti kuranlar demokrasinin "olmazsa olmaz" koşulu olan "laiklik" ilkesinin yerleştirilmesi için yoğun çaba harcamışlardır. Katılımcılık ve çoğulculuğun bu yolla sağlanabileceğinin farkındaydılar; bunu sağlamaya büyük önem vermişlerdir. Bu gün ise anılan anlayışın yok edilmesi için eğitim sistemine karşı kurulan tuzak düzenlemeleri bu nedenle ciddiye almakta ve gerekli duyarlılığı göstermekteyiz.

Yozlaşmanın nedenleri

Türkiye'de yozlaşma ve onun özel bir türevi olarak ortaya çıkan yolsuzluk, ülke sınırlarını aşmış ve üzülerek söylemeliyim ki uluslar arası bir üne kavuşmuştur. Son zamanlarda ortaya çıkan skandallar hiçbir kurum ve kişinin bu ortamda tek başına "temiz" ve "dürüst" kalamayacağını da gözler önüne sermiştir.

Ülkenin birikimleri ve kaynakları, halkın mutluluğu ve yararı için adil biçimde kullanılacağına yolsuzluk ve israf yoluyla belirli kişi ve çevrelere aktarılmaktadır. Öz kaynaklar ve bulunan ek kaynaklar bu yolla savrulurken, devlet elindeki hazine arazilerini ve ormanları satmak ya da uluslar arası alanda borç alabilmek için çeşitli argümanlar kullanmak suretiyle kaynak yaratmaya çalışmaktadır. Korkarım ki, elde edilen bu kaynaklar, borçlar ve sağlanan krediler ve yolsuzluk batağında kaybolup gideceklerdir.

Somut olarak bir hesap verme, hesap sorma dönemine girilemediği için araştırmalardan, soruşturmalardan hiçbir sonuç alınamamakta, yargıya kadar ulaşan cılız soruşturmalar da yargının nahifliği ve küçük işlerle meşgul olması nedeniyle zaman darlığı nedeniyle de kamu oyunun moralini bozacak bir yol izlemekte, bataklık içinde kaybolup giden küçük dereler gibi uzaklaşıp gitmektedir. Beraat etmektedir, zamanaşımına uğramaktadır, görevsizlik, yetkisizlik kararlarıyla kamu oyunun gözünden uzaklaştırılmaktadır.

Yolsuzlukların sebeplerinin, sosyal ve ekonomik boyutlarının araştırılarak, alınması gerekli önlemlerin belirlenmesi amacıyla anayasanın 98'inci, İçtüzüğün 104 ve 105. maddeleri gereğince TBMM Genel Kurulunun 7.1.2003 tarihli 18. birleşiminde kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, bir soruşturma komisyonu gibi çalışmıştır. Oysa anayasanın 98.maddesi meclis araştırmasını "belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir" şeklinde tanımlamaktadır. Anayasanın bu açık buyruğuna karşın, bir çok insan haksız olarak afişe edilmiştir.

Bu şekilde toptan lekeleyici yollar izlenmesi yerine saptanan yolsuzlukların üzerine gidilip kısa zamanda olumlu sonuç alınması, hem kamuoyunun moralini düzeltecek hem de görevlileri şevke getirecektir. Yoksa bir parti genel başkanı ile ilgili soruşturmayı bütün parti başkanlarına ve yakınlarına yaymak, yolsuzlukların hepsinin bir araştırma komisyonunun dar çalışma zamanına sıkıştırmak olumlu sonuç alınmasına değil işin sulandırılmasına neden olacaktır ki, böyle olmaktadır. Bir süre sonra suçlananlar kalabalık arasında kaybolan kapkapçılar gibi toplum içinde gururla dolaşmaya başlamaktadırlar.

Günümüzde yaşadığımız toplumsal yozlaşmanın yirmi-yirmi beş yıldan bu yana başladığı ve hızlandığı gözden kaçmamaktadır.* Yukarıda sözünü ettiğimiz TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu raporunda, "yolsuzluğun dini değil laik ahlak anlayışından kaynaklandığı" yolunda tartışmalı saptamalar yapılmasına karşın, değerli bir bilim adamımızın tespitine göre, 1980 rejimi ile birlikte siyasal sistemde değişik bir anlayış egemen olmaya başlamıştır.Yerleşik siyasal kurumları bir kenara iten, doğrudan doğruya halkla iletişime geçen "popülist lider" tipi ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda popülist, tatlı-sert, samimi, kamil devlet adamı görünüşünden, "kurtarıcı baba" tipine dönüşüm yaşanmıştır. Ülke siyasal kurumlar üstü, onları kaale almadan, etrafındaki seçilmemiş, siyasal ve hukuki sorumluluğu bulunmayan kendi vizyonu ile hareket ederek kararlar alan ve uygulayan, "Verdimse ben verdim", "Ben hesabımı Allah'a veririm" ya da "Anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz" diyebilen geleneksel siyasal otoriteler tarafından idare edilmiştir.

Geleneksel siyasi otoriteler aynı zamanda laiklikten ödünler vermişlerdir. 1982 Anayasasına din derslerini zorunlu hale getiren bir madde konulmasıyla başlayan ödünler, meydan nutuklarında Kur'andan ayetler okunması, Türk-İslam sentezi kullanılarak bütünlük ve istikrarın korunmasının hedeflenmesi, devlet radyo ve televizyonundan Mevlevilik gibi tarikatlerin tanıtımı ve özendirilmesi, vefat eden devlet büyüklerinin yakınlarının Nakşibendi tarikat şeyhinin kabri yanına gömülmesi ile uzayıp gitmiştir.

"Kişisel ve popülist siyasal yönetim üslubu, tarikatların faaliyet alanını genişleterek dindarlığın yaygınlaştırılması, kamu bürokrasisi dışlanarak siyasal liderin etrafında yetki ve sorumluluğu belli olmayanların katılımı ile alınan siyasi kararlarla keyfi bir yönetim üslubunun egemen kılınması ve nihayet kamu bürokrasisinin de liyakate dayalı kamu siyasaları uygulama mekanizması olmayıp, lidere şahsi bağlılık ve sadakat, akrabalık ve kayırma esasına oturan bir işe alma ve terfi sisteminin etkisiyle örgütlenmesi olarak ifade edilebilecek olan patrimonyal (geleneksel) " yapı yozlaşmanın nedeni olarak ortaya çıkmıştır. Bu yapı Türkiye'ye yabancı değildir. Bu yapının mükemmel örneğini II.Abdülhamit yönetimi zamanında bu toplum izlemiştir. Şimdi çağdaş bir yapısal görüntü içinde aynı siyasal rejimin tekrar 1980'lerde hayata geçirildiğini görüyoruz. Bu rejime, değerli bilim adamımız "neo-Hamidiyenizm"* adını vermektedir.

Siyasal seçkinlerle kitlenin ilişkisini neo-Hamidiyen siyasal rejimde, kan bağı ve hemşehrilik gibi ilkel-geleneksel değerler, tarikat bağları gibi dinsel bağlar ve karşılıklı kişisel çıkara dayalı örgütsel ilişkilerden oluşan patronaj mekanizmalar yürütmektedir. Bugün bu sistem, 1920 ve 1930'ların "iyi toplum" imgesinin karşısına yeni bir seçenek olarak çıkarılmakta ve cumhuriyeti bireycilik ve demokrasi adına kıyasıya eleştirme cesaretini gösterebilmektedir. Oysa bireyin oluşmasındaki gecikmeden dolayı, cemaatler güçlenmiştir. Her cemaat kendini egemen olarak üretmekte ve her şeye vaziyet etmeyi görev bilmektedir. Bunun sonucunda imtiyazlar hakların belirlenmesini engellemekte ve toplum olmayan bu "toplumun" siyasetsiz ve iktisatsız kalmasına yol açmaktadır. Yapıtaşlarının yerlerine oturtulmadığı bir ortamda, "her özgürlük" talebi aslında bir "imtiyaz" isteği haline dönüşmektedir.

Yolsuzluk karne notunun düşüklüğünde mevcut teftiş sisteminin etkisi büyüktür. Bir ülke düşününüz ki 57.000 müfettiş ve müfettiş yetkisine sahip elamanı bulunsun, fakat yolsuzluklar sıralamasında dünya dördüncüsü olsun.

Türkiye'de mevcut 1.675.000 kamu çalışanının 980.000'i hakkında inceleme ve soruşturma başlatılmış, mahkemelerde dava açılmış bulunmaktadır. Kamu kurum ve kuruluşlarındaki teftiş kurullarının da, siyasal iktidarların emir ve talimatları doğrultusunda işe başlayan ancak, bağımsız inceleme yapabilen bir konuma getirilmesi gereklidir.

"Devlet, Hak ve Adalet" birlikteliğiyle, çağdaş yaşamın kazanımı olan "Hukuk Devleti ve Hukukun Üstünlüğü" kavramları Türk halkının ortak hafızasında yer etmiştir. Bunun doğal sonucu olarak, her kesimden insanımız, ister aydın, ister işçi, ister esnaf, ister köylü olsun, eğer yargı adil, hızlı ve düzenli işleyecek olursa, toplumu ve onun kurumlarını çürüten tüm engellerin ortadan kalkacağına inanmakta ve neredeyse tüm sorunlarının çözümünü bağımsız ve adil yargıda görmektedir. Siyasal iktidarların, artık toplumsal bir istek ve beklenti haline gelen bu haklı ve ortak inanca duyarlılık göstermeleri gerekmektedir.

Bunun ilk adımı da Cumhuriyet savcılarının hiçbir ayrım olmaksızın tüm kamu görevlileri hakkında etkili bir soruşturma yapabilmeleri için savcılık kurumunun, işlevlerine uygun olarak, yeniden düzenlenerek güçlendirilmesidir. Rüşvet ve yolsuzluk iddiası ile suçlanan kişilerin hazırlık soruşturmaları ve yargılamaları bu konuda uzmanlaşmış görev güvencesine sahip savcılar ve bağımsız mahkemeler tarafından yapılmalıdır.

Yolsuzluk konusuyla ilgili suç ve cezalar sistemi yeniden düzenlenmeli; Türk Ceza Kanunu'ndaki aktif ve pasif rüşvet yeniden ele alınmalı ve özel sektördeki bu tür eylemler de suç haline getirilmelidir. Suçtan elde edilen gelir ve yararların müsaderesinin etkin biçimde gerçekleştirilmesine yönelik düzenlemeler yapılmalıdır.

Tüm bunların yanında; kamu idaresi alanında da önemli reformların yapılması gereklidir. Kamu reformundan amaç, bir yandan kamu yönetiminin yurttaşına beklediği hizmetleri hızlı, ucuz, etkin ve kaliteli; denetlenebilir ve hesap verilebilir bir biçimde sunabilmesinin sağlanması olmalıdır. Diğer yandan da yapılacak reform, devlet için yönetim ve yaşam tarzından toplum için devlet yönetimi ve yaşam tarzına geçmeyi sağlamalıdır.

Kamu görevlilerinin, görev tanımları, sorumluluk, yükümlülük ve yetki alanları açık seçik ve net bir biçimde belirlenmelidir. Neo-Hamidiyen anlayışla sorumsuz kişilerin devlet yönetiminde söz sahibi olmalarının kesinlikle önüne geçilmelidir. Kamu görevi etiğinin güçlendirilmesi için "kamu etik ilkeleri" oluşturularak tüm kamu görevlilerinin bu ilkelere uygun bir biçimde davranmasını sağlayıcı disiplin suç ve yaptırım sistemi oluşturulmalıdır. Anayasanın 128.maddesinde öngörülen üst kademe yöneticilerinin yetiştirilmesi ve atanması konusunda yeni düzen ve kurallar getirilmeli ve siyasi iktidarlar adama iş değil, işe adam yerleştirecek hale gelmelidir. Demokratik idarenin ve saydam yönetimin sağlanması amacıyla "Bilgi Edinme Hakkı Yasası", "İdari usul yasası" ve "Sır kavramının yeniden belirlenmesi" ile ilgili yasaların hızla çıkarılması gereklidir. Toplumun bütün değerlerini çürüten rüşvet ve yolsuzlukla baş edebilmek için kamu görevlileri başta olmak üzere her yurttaşa büyük sorumluluklar düşmektedir.

TBMM üyelerinin ceza kovuşturması bakımından sahip oldukları bağışıklığın mutlaka sınırlandırılarak, "dokunulmazlık" konusu yeniden ele alınmalıdır.Yolsuzluklarla mücadelede milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması tek çareymiş gibi gösterilmektedir. Oysa hemen belirtelim ki, parlamenter dokunulmazlık çok uzun mücadeleler sonucu elde edilmiş vazgeçilmez bir kazanımdır. Belki sırlanabilir ama asla vazgeçilemez.

Diğer yandan "dokunulmazlık" denilince akla hemen "milletvekili dokunulmazlığı" gelmekle birlikte pek çok kamu görevlisinin, basın ve medyanın değişik çıkar guruplarının "dokunulmazlıkları" göz ardı edilmemelidir.

TCK'nun memur tanımını düzenleyen 279.maddesi değiştirilerek, kamusal işler ve faaliyetlerde işlenen suçlar bakımından kamusal fonksiyon, görev ve yetki üslenmiş herkesi kapsayan bir kamu görevlisi tanımına yer verilmelidir. Bu bağlamda 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun tümden kaldırılmalıdır.

3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu'nun içeriğine gerçek anlamda rüşvet ve yolsuzluklarla mücadeleyi içeren hükümler ilave edilerek, mal bildirimi konusu ayrı bir yasayla düzenlenmelidir. Nüfuz ticareti, görevi kötüye kullanma, devlet alımlarına ve ihaleye fesat karıştırma, haksız rekabet gibi suçlar yeniden gözden geçirilmelidir.

Değerli yargıç, savcı ve avukatlar,

Değerli yargı mensupları,

Konuşmamın bu bölümünde sizlere hitap etmek, sizlerle dertleşmek istiyorum. Ben yargıyı ve yargılamayı bir bütün, ortak çaba sonunda ortaya çıkan ürünü, adaleti de ortak değerimiz olarak kabul ediyorum.

Bu bütünün bir parçası olarak, yapacağım değerlendirmenin içtenliğine inanmanızı, göstermek istediğim rahatsızlık verici tablodan dolayı bana kırılmamanızı istirham ediyorum. "Dost acı söyler" özdeyişini bu sözlerimi değerlendirirken aklınızdan çıkarmamanızı diliyorum.

Yargı, ya diğer kurumların yozlaşmasından etkilenerek ya da bağımsız ve özel nedenlerle iyi bir görüntü vermemektedir. Ben bunu görevleri ile haklarını karıştıranların, menfaati bozulduğu için çevresine pislik atanların, hakkından fazlasını elde edemediği için çırpınanların adına ve ruh halleri ile söylemiyorum. Üstelik bunu tek başıma da söylemiyorum. Eski ve yeni Yargıtay başkanları, emekli ve halen görev başında olan yüksek yargıçlar, savcılar, avukatlar, Adalet Bakanları, Hakimler, Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri de söylüyor. Bilim adamlarının yaptıkları araştırmalarda bu gerçeği ortaya çıkarıyor; TÜSİAD'ın, TOBB'un bilim adamlarına yaptırdığı araştırmalar bunu bilimsel bir gerçek olarak öne önümüze seriyor.

TÜSİAD'ın Aralık 2002'de yayımladığı KAMU REFORMU ARAŞTIRMASI raporuna göre, yargı makamlarına başvurmuş olanların çoğunluğu, yargı hakkında olumsuz kanaat sahibi oldukları gibi, hizmetin kalitesinden de memnun değillerdir. Maalesef "eşitlik" ilkesi açısından yargı hak etmediği bir yerde, sonunculukta bulunmaktadır. Kamu görevlilerine ilişkin algılamada hakim ve savcılar ortanın üzerinde yeterli bulunanlar kategorisinin sonuncu sırasındadırlar.

İlginç ve üzerinde düşünülmesi gereken sonuçlardır bunlar. Diğer bazı kurumlar hakkındaki bulguların toplumun genel kanısına uygun olması nedeniyle, yargı hakkındaki değerlendirmenin de gerçekliği konusunda kuşku duyulmaması gerektiğine inanıyorum. Yargıdan önce sıralananlar şunlar, şunlar dediğim de, sizlerin tasvip bakışlarınızı görür gibi oluyorum.

Güven

"Güven", başka bir insanın özgürlüğü, serbestliği, keyfiliği nedeniyle dünyamıza dolan karmaşıklığın kavranması ve azaltılmasını amaçlayan bir işleve sahiptir. Hukuk, kendi temelini kuran tutumlar olarak "iyi niyeti" varsayar, "güven"i korur. Hukuk güvenliği, adaletin diğer iki unsuru olan eşitlik ve amaca uygunluk yanında onlarla eşdeğerde üçüncü bir unsur olarak hukuk düşüncesinde yerini alır.*

Bizler tüm boyutlarında normatif, sosyolojik ve etik boyutlarında hukukun geçerliliğine güvenmek zorundayız.

Hukuka ve onun düzenine güveniyor muyuz?

Kültürümüzde "Adaletin Kestiği Parmak Acımaz" özdeyişi günümüz uygulamalarıyla ciddi biçimde yara almış, haksızın değil, zaman, zaman mağdurun parmağı koparılmıştır. Bu ve benzeri uygulamalarda kanayan mağdurun parmağı değil, kamunun vicdanı ve yüreğidir. Güvensizlik, kişilerdeki kırılganlığı, toplumsal strese dönüştürür. Sonuçta kişiler haklarını kendileri aramaya ve gerçekleştirmeye yönelirler, bu ise toplumsal karmaşaya ve karışıklığa çağrı demektir. Toplumsal stresin diğer önemli sonucu, bireylerde "Tükenme Sendromuna" yol açmasıdır. Bu ise bireylerin, bulunduğu ortama yabancılaşmasına, çevresine ilgisiz kalmasına, topluma küsmesine, kendi köşesine çekilmesine hepsinden önemlisi mücadele etme gücünü yitirmesine neden olur. Eğer adaletin gerçekleşmediği, hukuksuzluğun kol gezdiği bir toplumda yaşamak zorundaysanız, kişilerin bir bölümünün, toplumu giderek geren toplumsal karmaşa çıkarmağa yöneldiğini, önemli bir bölümünün de, toplumla ilişkisini kesmeye başladığını, tükendiğini, küstüğünü, kendi kabuğuna çekildiğini,manevi ve moral değerlere aşırı ölçüde yöneldiğini görürsünüz. Çevremizde yapacağımız basit gözlemlerle toplumsal yapımız hakkında fikir edinmek mümkün olacaktır. Tahsilat işlerinde çek- senet mafyası, yargılama işlerinde bilirkişi sultası, sosyal ilişkilerde, hacılar, hocalar, şeyhler, babalar, bacılar, yatırlar, medyumlar, muskalar, fallar çözüm ve umut merkezi olmuştur. Konuya makro planda yaklaşırsak, toplumların bir bölümünün ekonomik, teknolojik ve kültürel anlamda geri kalmışlığı için sorgulanan sayısız nedenin ortak paydasının ulusal ve uluslar üstü adaletsizlik ve hukuksuzluk olduğunu söyleyebiliriz. Belirtilen nedenlerle hak ve adalet kavramları bu kadar önemlidir. Ekonomiyi, maliyeyi, kamu yönetimini ve benzeri toplumsal ihtiyaçları ve sorunları çözebilir ya da iyileştirebilirsiniz, ancak insanlardaki, hak, adalet ve hukuk kavramlarını zedeler, ya da yok ederseniz hiçbir sorunu çözemezsiniz. Montesquieu'nün da belirttiği gibi "Her şeyin sonunda adil bir mahkemenin bulunabileceği inancı toplumda en büyük güven duygusunu sağlar".

Birkaç araştırmadan örnek vererek de bu soruya cevap arayalım: 1993 yılında Türkiye Genç İş Adamları Derneği (TÜGİAD) "2000'li Yıllara Doğru Türkiye'nin Önde Gelen Sorunlarına Yaklaşımlar-II:Adalet" adıyla yayımladığı araştırmada "Adalet hizmetlerini gerçekleştiren yargıç, savcı ve avukatlara güven derecesini" saptamaya çalışmıştır. Adalet sistemine güvenenlerin oranı % 3.3'tür. Genç iş adamlarının % 90.2'sı hukuk ve adalet sistemine güvenmemektedir.*

Başbakanlık müşaviri Zakir Avşar'ın 1997 yılında yaptığı bir alan çalışmasında "sokaktaki insanın sorunlara çözüm arama noktasında güven duyduğu" kurumlar arasında halk en çok kendisine güvenmekte, "yargı" ise ordunun, medyanın, sivil toplum örgütlerinin, partisinin, hükümetin ve meclisin arkasına % 4.8 oranıyla yerleşmektedir.

Yine aynı yıl D.E.Ü.Adalet Yüksek Okulunun Prof.Bahri Öztürk tarafından yürütülen kamuoyu araştırmalarının 1, 6, 8 ve 27 numaralı raporlarında şu sonuçlar ortaya çıkmıştır: 1.Rapora göre, "Halkın büyük çoğunluğu kovuşturma makamlarına güvenmemektedir (%62)". 6.Rapora göre, "Halkımızın büyük bir çoğunluğu (%73.29) yargının bağımsız olmadığı ve iyi işlemediği kanısındadır ve bu yüzden yargıya güvenmemektedir." 8.Rapora göre, "halkın %77.79'u aynı sonucu doğrulamaktadır. 200l tarihli 27.rapora göre deneklerin çoğunluğu polis, jandarma, savcı ve hakimler arasında hiçbirine güvenmediklerini" ifade etmişlerdir.

İstanbul Barosunun Aralık 1999'da kendi üyelerine uyguladığı bir anket çalışmasında ise avukatların ancak % 41'i yargıya güvenmektedirler.

TESEV'in* 2001 yılı Şubat ayında açıkladığı bir alan çalışmasının sonuçlarına göre, "mahkeme/hukuk sistemi", güven skalasında sayılan on dört siyasal, sosyal ve iktisadi kurum arasında, ankete katılanların ancak % 42'sinin oyuyla yedinci sırada yer almaktadır.

Ankara Ticaret Odasınca 7 Mart 2001 tarihinde açıklanan bir rapora göre, yargı % 6'lık değerle Cumhurbaşkanı, siyasiler, basın Genelkurmay ve Hükümet arkasından gelmektedir. 7 Ağustos 2001 tarihinde açıklanan ikinci ankette yargıya, Türk Silahlı Kuvvetleri, Basın, Siyasi Partiler, Cumhurbaşkanlığı, Hükümet ve TBMM karşısında %3 düzeyinde güven duyulabilmektedir.

TÜSİAD'ın yukarıda sözünü ettiğimiz raporundaki bulgularda aynı niteliktedir. Mahkemelere güvenenlerin ortalama puanı 2.79'dur. Bu ortalama halkın % 38.6'sının Mahkemelere hiç güvenmediğinin; %31.3'ün ise orta bir güven duyduğunun ifadesidir.

Kurumlar da kişiler gibi, saygınlıklarını kendileri yaratır ve kendi davranışları ile korurlar. Biz kendi kendimize ne kadar "saygınlık", "mehabet" atfedersek edelim, kişisel zaaflarımızın sonucu yarattığımız olaylar, toplumun önem verdiği, hassas konulardaki tepkisizliğimiz, ya da tepkimizi ortaya koyarken yaptığımız basit davranışlar, toplumun kaderinde yadsınamaz yeri ve önemi olan bu kurumu, yargıyı yaralamaktadır, zedelemektedir. Ceza kanunu maddeleri, görkemli cüppeler, ulaşılmaz kürsüler saygınlığı geri getiremez ve sağlayamaz. Üzülerek söyleyeyim ki, Yargıtay'da bir daire başkanının seçiminin küçük bir muhtarlık seçimindeki inada dönüşmesi kadar, tepki olarak oy atılan alternatif adayların isimleri yargının üzerine titrediğimiz saygınlığına gölge düşürmüştür.

Sorun, bu basit örnek olayla sınırlı kalmıyor. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bireysel başvuru sonucunda devlet olarak tazminat ödemeye mahkum olduğumuz davaların çoğunluğu yargının kusuru sonucu ortaya çıkan tablonun ürünüdür. Örnekler çok ama, ben bir kaçına değinmekle yetineceğim. Ceza yargılamasının uzunluğu, sanığın yargılamada bulunmadan karar verilmesi, başvurucunun iddiaları için tam ve etkili bir araştırmanın yapılmaması (Aydın/ Türkiye, Menteş/Türkiye), olay mahallinde yapılan otopsi ve adli tıp incelemesi konusunda daha önce saptanmış olan ciddi eksiklikler ve yetkili makamların ölüm sebebine ilişkin olasılıkları dikkate alma konusundaki başarısızlığı (Kaya/Türkiye), sanığa avukat tutulmaması (Tunç/Türkiye) gibi mahkumiyet nedenleri yargının ürünü olup, yargılamaya gereken önemin verilmediğini göstermektedir. Daha acısı, uluslar arası ortamda, Türkiye'de yargılamadan Avrupa standartlarına uygun kararlar çıkamayacağı ön yargısı ile yasa yollarının tüketilmiş olması koşulunun aranmamaya başlanmış olmasıdır. Son zamanlarda, "Türkiye'nin yatırım ikliminde eksik olan en önemli unsur, şeffaflık ve hukukun üstünlüğüdür"* yakınmaları yükselmeye başlamıştır.

Yolsuzluk iddiaları

Yozlaşma, çürüme, bozulma, kokuşma sözcükleriyle anlam benzerliği taşır. Toplumlarda, gruplarda, bireylerde, kurumlarda böylesine bir gelişme bu birimlerin normlarından sapmayı ifade eder. Yargıda yozlaşmanın bulunup bulunmadığı, var ise nitelik ve niceliksel boyutlarının neler olduğu, her yurttaşın kamusal alandaki konumunu değerlendirmesi bakımından yaşamsal bir önem taşır. Yurttaşın somut varoluş şansı ve kalitesi adaletin gücüne bağlıdır. Onun gücüne tüm toplum her yönüyle muhtaçtır. Adalet toplumun sağlığıdır, yetkinliğidir.

Yargıda yozlaşma, hukuk idesinden uzaklaşma ile doğru orantılıdır. Bu sapışın insanlara çok acı vereceği, topluma büyük yıkımlar getireceği yadsınamaz.*

Yolsuzluk, yozlaşmanın bir görüngüsüdür, tezahürüdür. Bireysel ve toplumsal yozlaşmayı besleyen çok önemli bir davranış biçimidir.

Yargıda söylenen ölçüde yolsuzluk olup olmadığını bilemem, ancak yolsuzluk söylentileri de önemli bir boyuta ulaşmıştır. İstanbul Barosu adına bilimsel bir araştırma yapan Prof.Dr.Hayrettin Ökçesiz'in raporundan sonra pek çok araştırma, soruşturma bu konuda karamsar bir tablo ortaya koymaktadır. En azından algılama bu yöndedir. TÜSİAD'ın yukarıda sözünü ettiğimiz araştırmasına göre, rüşvetin yaygınlığına ilişkin algılama skalasında Mahkemeler %40.7 ile yer almaktadırlar. Rüşvet kısmen yaygın diyenlerin oranı % 29.7'dir.

"Her kuruluşta, her toplulukta böyle şeyler olur" özrü ve savunması yargı için geçerli değildir. Çünkü, adalet içinde hiçbir yabancı unsura tahammülü olmayacak kadar narindir. En ufak bir yabancı unsur, adaleti kirletir; bozar, hiçe indirger.

Bunun içindir ki, yargı ile ilgili söylentiler, dedikodular toplumda önemle takip edilmekte, belki de büyütülmektedir. Ancak öyle iddialar, kimlik ve kişilikleri belirli kişiler tarafından ortaya atılmaktadır ki, inanmamakta bizleri aşırı bir şüphecilik batağında sürüklemekte, kişilik zaaflarına yol açmaktadır.

Yukarıda da arz etmiş olduğum gibi bunların hepsinin doğru olduğuna inanmak zordur; ancak, bizler küçük kişisel zaaflarımız yanında, davranışlarımıza dikkat etmeyerek, "güvensizlik" aşılayarak, bu tür iddialara haklılık payı kazandırdığımızı bilmek zorundayız.

Bu bağlamda yargıda "siyasallaşma" büyük önem taşımaktadır. "Politika" kötü ve kaçınılması gerekli bir şey değildir. "Politika", ülke, devlet ve insan yönetimi olarak tanımlanmaktadır.* "Toplum yönetiminde karar alma sürecine katılma" ve "toplumda çatışan çıkarların uzlaştırılması" da politika kapsamında düşünülmelidir.**

Anayasa gibi siyasal ağırlığı fazla olan bir metnin yaşama uygulanması aşamasında yapılacak tercihlerin siyasal ağırlık kazanacağı yadsınamaz. Bu metni uygulayan Anayasa Mahkemesi kararlarının büyük çoğunluğu bu bağlamda her zaman siyasallaşma olarak nitelenebilir. Anayasa metinlerini doğrudan uygulama halinde diğer mahkemeler de aynı iddia ile karşı karşıya gelebilirler.

Burada önemli olan yargıçların kimliklerinden ziyade verdikleri kararların nitelikleridir.

Almanya'da, Amerika'da yargıcın siyasi parti ile ilişkisi yadırganmamaktadır. Bilinen bir örnek olarak Alman Anayasa Mahkemesi Başkanının Hrıstiyan Demokrat kimliğini taşıması gösterilebilir. Amerika'da Başkan, Yüksek Mahkeme üyeliğine kendi sekreterlerinden (Bakanlardan) atama yapabilmektedir. Bu konuda çok sayıda örnek vardır. Ancak, yine çok sayıda örnek, bu üyelerin Başkanların görüşlerine aykırı oy kullanabildikleri şeklindedir. Bu ise yargıya ve yargıca güveni sağlayan önemli bir olgudur.

Siyasi partiler, Anayasamıza göre, demokratik sistemin vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partiler özgür, kendi hakkında karar verme yetisine sahip bireylerin bir fikir etrafında toplanarak meydana getirdikleri organiz-malardır. Onlar kendileri için değil, toplum için hak arama peşindedirler. Bir bilim adamı, pek çok unsuruna ek olarak "partiler toplumda tek, dar bir çıkardan daha fazlasını temsil etmeye yönelmiş kurumlardır" diyor.*

Herhangi bir siyasi partiye kayıtlı üyenin yargıçlığı bu anlamda Anayasa metninin siyasal niteliği dolayısıyla garip karşılanmamalıdır.

Bu bağlamda siyasi partilerin kendilerini inkar anlamına gelebilecek bu tür seçilmelere karşı çıkmasını anlamamız da mümkün değildir. Bu gibi tepkilere karşı "siyaset, demokrasi ve yargıçlık konularındaki bilinç düzeylerini göstermektedir" veya "yargı ve siyaset alanlarının kesiştiği düzlemlerden haberleri yok" deyip geçebiliriz.

Ancak sorun burada bitmemektedir. Bireyin bağlılığı sadece siyasal partilere değildir. Bireyler derneklere, cemaatlere ve tarikatlara bağımlı olabilmektedirler. Cemaat bireyden daha önce mevcut olan doğal ve spontane bir guruptur. Cemaat yaratılmaz, keşfedilir. Ona üye olunmaz.** "Bir tarikata girmek bir derneğe üye olmakla aynı anlama gelmez. Burada üyelikle adama arasında bir ayrım yapmamız gerekir. Adama tam bir üyelik, kişinin bütün hayatına verilen bir yöndür. Adama totaliterdir. Tarikat, inanç birliği, kişiliğin aşılması, bireyliklerin kendilerinden daha yüce bir gurup içinde kaynaştırılması yolundaki derin bir ihtiyaca dayanır."***

Bireyden önce varolan ve bireyi yok sayan tarikat ve cemaat mensupluğunun ya da ölesiye bağlı olduğu inancın gücüyle oturulan kürsüler ve verilen kararlar ne olacaktır?

Bireyin oluşmasındaki gecikmenin etkisiyle ortaya çıkan tarikat ve cemaatlere mensubiyet, parti üyeliğinden daha bağlayıcıdır. Çünkü tarikatlar ve cemaatler kendilerini bir bütün olarak üretmekte ve her şeye vaziyet etmeyi görev bilmektedirler.* Bu bağlamda birey ve bireysel özgürlükler önemini yitirmektedir. Hakların değil imtiyazların peşinde koşmaktadırlar. Yargıda bu nitelikli, tarikat ve cemaatlere mensup insanlar her gün biraz daha çoğalmaktadır. Bunlar bütün imalara, ikazlara, eleştirilere karşın bulundukları mevkileri, cemaatlerinin liderlerinin izni olmadığı için terk etmemektedirler. Ağızları kulaklarında "tuz kokarsa" öykülerini dinlemekte, "etik" demeçleri verebilmektedirler.

Değerli hukukçular,

Yargı etrafında oluşan güvensizlik ortamının ve yolsuzluk algılamasının bütün sorumluluğunu yargıda görev yüklenmiş yargıçlara, savcılara ve avukatlara yüklemenin haksızlık olacağını vurgulamak isterim.

Bilimsel bir araştırma*, yargıya güvensizliğin sebeplerini beş başlıkta toplamıştır:

1) Geciken adalet,

2) Haksız karar,

3) Yargı kararlarının uygulanamaması,

4) Ceza infaz uygulamasındaki vahim durum,

5) Yargıya ulaşamama.

Türkiye Barolar Birliği kurulduğu 1969 yılından bu yana, yargı hakkındaki olumsuzlukların giderilmesi için büyük çaba göstermiştir. Kurucu Başkan hocamız rahmetli Faruk Erem başta olmak üzere geçmiş dönem başkanlarımız bu bağlamda pek çok konuşma yapmışlar; TBB ve barolarımız sayısız toplantı düzenlemişler, bildiriler sunmuşlardır. Devlet Planlama Teşkilatı ve Adalet Bakanlığının reform çalışmalarına arkadaşlarımız katılmış düşüncelerini söylemişler, yadsınamaz katkılarda bulunmuşlardır. Ancak, itiraf etmeliyim ki, değişiklikler konusunda bilinçli bir dirençle karşılaşmışlardır.

TBB'nin savunduğu ve değişmesini istediği pek çok ilke, konjöntörün değişmesi sonucu ya da son zamanlarda olduğu gibi Avrupa Birliği ile uyum bağlamında gerçekleştirilmiştir. Örnek olarak, ölüm cezasını, TCK.141 ve 142 nci maddelerini, C.Başsavcılığı tebliğnamesinin aleniyetini, TCK.159. maddesini, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'nda Adalet Bakanı ile müsteşarının varlığını, savunmanın suçlama ile bağlaması ilkesini, tutuklamanın koşullara bağlanmasını bir çırpıda sayabilirim. Bunların hangisinin ne kadar uygulamaya intikal ettiği ayrı bir sorun olmakla birlikte yasal düzenlemelerinin yapılmış olması sevindiricidir.

Şu anda yargıya güvensizlik algılamasında ana nedenlerden biri, TBB'nin uzun yıllardır kamuoyuna tekrarlamaktan bıkmadığı yargılama yöntemlerindeki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6 ncı maddesinde ifadesini bulan "adil yargılanma hakkı"nın gerçekleşmesi önündeki engellerdir. Yıllardır yaşadığımız ve bıkmadan dile getirdiğimiz yargılamadaki bu olumsuzluğun yine Avrupa Birliği uyum anlayışı içinde gündeme getirilmesi üzüntü kaynağımız olacaktır.

"Yargılama diyalektiği" sav ve savunma özgürlüğü ve dengesi ile bağımsız hükmün oluşması olarak tanımlanabilir. Bunu bozan en basit olgu C.Savcılarının konumlarıdır. Bu hem karar merciini hem de savunmayı olumsuz etkilemektedir.* Konuyu geçen yıl, açılış konuşmamda şöyle özetlemiştim: "Savcılık makamı ile yargılama makamının sergilediği birliktelik, eleştirilere neden oluyor. Çünkü yargılamayı yürüten yüce mahkeme heyeti hiç de yasal dayanağı olmadığı halde kürsüde savcıyla bütünleşerek kararlarını birlikte oluşturuyorlar."

Yargının iki ayağındaki bu birlik görüntüsü, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'nda tek merci ile temsil edilmesinden sonra, staj aşamasında kurumsallaştırılmıştır. Maalesef Adalet Akademisi Kanunu ile bu konuda bir geri adım daha atılmış; C.Savcısının özel konumu dolayısıyla zorunlu bağımlılığı, bağımsızlığı asıl olan yargıçlarımıza da teşmil edilmiştir. Bu suretle, Anayasanın yargıçlara genelge gönderilemeyeceği, emir ve talimat verilemeyeceği ilkesi ayaklar altına alınmıştır.

Gelecek günlerde bu yolda Avrupa Birliği sevdasıyla yapılacak değişikliklere "tarih düşmek" amacıyla bu önemli noktayı bir kere daha anımsatmaktayım.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bağımsız, yansız, güçlü, adil bir yargı ve yargılanmanın gerçekleşmesi için yüzeysel, kopuk kopuk düzenlemeler, düzeltmeler, iyileştirmeler yerine, köklü bir "Yargı Reformu"nun acilen gerçekleştirilmesi amaçlanmalıdır.

Bunun için öncelikle siyasal iktidarların yargı konusunda samimi olmaları, siyasal iradenin bu konudaki kararlılığını görmek gerekmektedir. Cumhuriyetin ilk yılları dışında adalete ve yargıya hükümet programlarında gereken yer verilmemiş, bütçelerde "Adalet Bakanlığına" ayrılan pay diğer bakanlıkların çok gerisinde kalmıştır. 18 Mart 2003 günü TBMM'sine sunulan 59.Hükümet programında " 58.Hükümet ile 59.Hükümet arasında organik bir devamlılık ve hükümet etme mantığı açısından süreklilik vardır" sözleriyle başlayan hükümet programında hukuk, yargı ve adli sistemimiz için "adalet sistemimizin işleyişi konusunda, hukuk devleti prensibi ile tam uyumlu bir görüntü verdiğimiz söylenemez.Adalet sistemi çok yavaş işlemekte, bu durum adalete güven duygusunu zayıflatmaktadır. Vatandaşlarımız kimi zaman haklarını mahkemelerde aramak yerine 'ihkak-ı hakka' kalkışmakta,ya da yargı dışı organizasyonları devreye sokmakta veya umutsuz bir şekilde hak aramaktan vazgeçerek haksızlığa boyun eğmektedir. Tam ve zamanında adaletin tesisi için, gereken her türlü düzenleme yapılacaktır. Adliyeler, çağın gelişmelerine ve hizmetin gereklerine uygun bir şekilde modern araç ve gereçlerle donatılacaktır. Mahkemelerin elektronik arşiv imkanlarından yararlanması sağlanarak gerekli bilgi ve belgeler ile emsal kararlara zamanında erişim mümkün hale getirilecek,yargı organları arasında kurulacak bir bilgi ağı ile adli sistemi bilgi toplumuna taşıyacak bir düzen oluşturulacaktır. Bu çerçevede hazırlanan yargı ağı projesi yıl sonunda tamamlanacaktır. İnfaz mevzuatı çağdaş normlara uygun hale getirilecek, modern bir örgütlenme,yeterli sayıda personel ve fiziki imkanların sağlanmasıyla ceza ve tutuk evlerinin sorunları çözülecektir" açıklaması ve tanımlaması yapılmış olmasına karşın, Adalet Bakanlığı bütçesi de % 07 olarak bağlanmıştır. Programdaki bu açıklamalar, ortaya konulan çözüm önerileriyle ayrılan bütçe hukuk sistemimizde ve yargıda yaşanan sorunların giderilmesinde çok yetersiz kalmaktadır.

Kanımızca "Yargı Reformu"nun ilk ayağını "Hukuk Öğretimi-Hukukçu Eğitimi" oluşturmalıdır. Çünkü, nitelikli hukukçuların, hukuk devletinde önemli işlevleri ve görevleri vardır. Ülkemizde iki kurum Türk Ulusu-Türk Milleti adına doğrudan görev yapmakta ve karar vermektedir. Bunlardan birisi seçimle oluşan TBMM, diğeri ise bağımsız yargıdır. Bu nedenlerle "nitelikli hukukçu" yetiştirmek büyük önem taşımaktadır. Amaç, değerli bir hukukçunun söylediği gibi, "yeterli belleği, devamlı ve eşit ölçüde dikkati ve sabrı olan hakimler, savunmayı adaletin önemli bir parametresi gördüğü için fazla konuşmayan, dinleyerek gerçeği zamanlıca yakalayan hakimler, ölçüyü yakalamışy hakimler" olmalıdır.Anayasa ve yasalarımızda yargının bağımsızlığı, yargıç güvencesi, yargıçlarımızın yansız ve özgür bir biçimde vicdani kanaatlerine göre karar verecekleri yazılıdır. Bu yazılanlara karşın uygulamada ne yargıç kendisini bağımsız ve güvencede hissetmekte, ne de yargılananlar kendisini yargılayanların bağımsız ve güvencede olduğuna inanmaktadır. En üst kamu görevlisinden, en yetkili politikacısından en sade yurttaşa kadar tüm kesimler devletin temelini oluşturan bağımsız yargıya gereken özeni, güveni ve duyarlılığı göstermek zorunda olmalılardır. Yargı her türlü tartışma ve polemiklerin dışında kalmalı, sadece yargılamayı yapan, yargıcın değil yargılanan kişinin de, mahkemenin dolayısıyla yargılamayı yürüten yargıcın yansızlığına, bağımsızlığına, objektifliğine inanması ve güvenmesi gereklidir. En küçük bir kuşku ve güvensizlik, toplumun hak ve adalet duygularını doğrudan ilgilendiren işlevleri üslenmiş, yargılama gibi önemli bir kurumunun yıpranmasına ve itibar kaybına neden olur. Buna kimsenin hakkı yoktur, kişisel hiçbir makam ve çıkar toplumun güvencesi ve geleceği olan kurumların yıpratılması için gerekçe gösterilemez.

Yargının bağımsızlığı koşulsuz, ayrımsız sağlanmalıdır. Ülkemizde yargıç bağımsızlığı konusunda yeterli duyarlılık gösterilmemiş, yasalarda bağımsızlık yazılı olduğu halde, uygulamada yok edilmesi için her türlü tuzak öngörülmüştür. Yargı bağımsızlığı anayasa buyruğu olduğu halde; yargıçların yer ve görev güvenceleri bulunmamaktadır. Yargıcın yazgısı ister tam bağımsız, isterse şimdiki gibi politik katkılı olsun "Hakimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin iki dudağı arasında"dır. Başına buyrukluk, politik, dinsel inançlar, bölgecilik, bireysel dostluklar ve beklentiler bu alanda hep yaşama ortamı bulmuştur. Ülkemizde yargıçları, Adalet Bakanının atadığı müfettişler denetler. Müfettiş, raporunda, yargıcın "yansızlığı", "dava ve usul ilkelerini bilme ve uyma; doğru karar verme yeteneği", "politik ve ideolojik görüşleri" gibi öznel değerlendirmeler yer alır. Müfettiş kimdir? Gökten zembille mi inmiştir? Ulus adına her konuda karar verme yetkisine sahip yargıcın, memur gibi bir memur tarafından denetlenmesi yargı bağımsızlığıyla ne kadar bağdaşır?

Not kaygısıyla yetkisini hakkaniyete uygun değil de, öznel-subjektif beklentileri için kullanan, müfettiş korkusu aklından, belleğinden çıkmayan yargıcın tam bağımsızlığından söz etmek mümkün müdür?

SAVUNMA

Avukat yargıda "Hak arama özgürlüğü" nü temsil etme yanında,yargı sürecine "halk adına" katılarak yargı kararlarının aleniyetine ve demokratikleşmesine yardımcı olur. Bu bağlamda "Yargı diyalektiği" sav ve savunma özgürlüğü ve dengesi ile bağımsız hükmün oluşması olarak tanımlanabilir. Bunu bozan en basit olgu C.Savcılarının yargılama sırasındaki konumlarıdır. Bu konum hem karar merciini hem de savunmayı olumsuz etkilemektedir. Çünkü yargının iki ayağının bu birlik görüntüsü, tam bağımsız olması gereken yargıçlar aleyhine değerlendirilmektedir. C.Savcısının özel konumu dolayısıyla zorunlu bağımlılığı, bağımsızlığı asıl olan yargıçlarımıza da teşmil edilmiştir. Bu suretle anayasanın yargıçlara genelge gönderilemeyeceği, emir ve talimat verilemeyeceği ilkesi ayaklar altına alınmıştır. Yargı her türlü müdahaleden,her türlü etkiden kurtarılmış olsa bile savunmanın yargı sürecindeki katkısı görmezden gelinirse, verilen kararlar adil olsa bile demokratik olmaz. Bu denli önemli görevi yanında, yargının kurucu unsuru olan "savunma mesleğinin" anlamı hala kavranabilmiş değil. 2001 yılında bütün eksikliklerine karşın,çıkışını büyük bir heyecanla karşıladığımız 4667 sayılı yasa ile elde edilen bir çok hak çeşitli girişimlerle ya geri alınmış, ya da kullandırılmamıştır. Yasada açıkça belirtilmesine karşın barolar ve barolar birliğinin protokoldeki yerine gerekli özen ve duyarlılık gösterilmemekte, bu nedenle yasa çıktığından bu yana hiçbir devlet protokolüne katılmamaktayız. Yine avukatlık kimliğinin "resmi kimlik" niteliğinde olduğu yasada yazılı olmasına karşın, bir çok kamu kurumu yasanın bu amir hükmünü görmezden gelmektedir. Resmi kurumlarda iş takibi sırasında da gerekli bilgi ve belgelere ulaşılması konusunda büyük dirençlerle karşılaşılmaktadır. Avukatlık kanunu ile getirilen yeni düzenlemeleri gerileten, 25.6.2002 gün ve 4765 sayılı yasa ile henüz yayınlanmamış bulunan Anayasa mahkemesi kararını mesleğimiz açısından olumlu karşılamamız mümkün değildir. Çünkü 4765 sayılı yasa ile yapılan değişiklikle, mesleğe giriş aşamasında, staj sonrası konulmuş sınav ertelenmiş ve mesleği bir çok örneği ile birlikte "serbest alan" haline getiren öğretmenlerin avukatlık yapma hakkının sürdürülmesi sağlanmış, ayrıca Anayasa mahkemesinin kararıyla da yargıç ve savcılara mesleğe girme konusunda yeni olanaklar getirilmiştir. Mesleğimizin içinde bulunduğu ve giderek ağırlaşan olumsuz koşullar, meslektaşlarımızı etkilemekte bir çok yakınmaya neden olmaktadır. Serbest çalışan meslektaşlarımızın en büyük sorunu sosyal güvenliktir. Kamu kesiminde çalışan meslektaşlarımız ise yaptıkları işin önemine ve konumuna uygun bir statüde değillerdir. Bu konuda daha önceki söylediklerimizle yetineceğiz ve kamu kesimi avukatlarının durumunu ifade anlamından bir düzenlemeyi bilgilerinize sunacağız. Ulaştırma Bakanlığı Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü'nün 20 Temmuz 2003 gün ve 25174 sayılı resmi gazetede yayınlanan "Personel Atama ve Görevde Yükselme Yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına dair yönetmeliğin" 5. maddesindeki düzenleme iktidar ve onun yönetimindeki kamu görevlilerinin hukuka,hukuk devletine, savunmaya ve avukata bakışını açıkça ortaya koymaktadır. Yönetmeliğin 5. maddesinde Genel Müdürlük personeli işin önemine ve konumuna göre guruplara ayrılarak sıralamaya tabii tutulmuşlar. Bu sıralamada avukat (I) harfinde Sistem programlayıcısı, mütercim,tekniker,hava trafik kontrolörü vs ile birlikte listenin en sonunda yer almıştır.

Savunmanın temsilcileri avukatların örgütleri olan barolar ve barolar birliği olarak, mesleğin sorunlarının çözümü yanında, avukatlık mesleği ve iş alanına yapılan saldırı ve tecavüzlerle de mücadele etmek durumunda kalmaktayız. Yıllardır, hukuk eğitimi görmemiş muhasebeci ve yeminli mali müşavirlerin avukatlık haklarını kullanma konusundaki ısrarları yanında, son dönemlerde de noterlerin benzeri talepleri karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, yeni "Noterlik Yasa" tasarısı ile avukatlara ait olması gereken pek çok işlev noterler tarafından da yapılır hale getirilmek istenmektedir. Dünyanın her yerinde ve tarihi gelişim süreci içinde noterlik mesleği,avukatlık mesleğinin bir türevi niteliğinde olduğu halde, sevgili noter kardeşlerimizin çabası sonucunda Türkiye'de avukatlık, noterlik mesleğinin bir türevi şekline getirilmek istenmektedir. Yeni noterlik yasasında,noterlerin geleneksel yapı ve kimlik içinde değerlendirilmesi ve avukatlara ait alanlara sarkmalarının önlenmesini dilemekteyiz.

Anayasanın hak arama özgürlüğü aşamasında,yargı ile vatandaş arasına yapay aracılar koyma isteklerine bir örnek de "Hakem ve Bilirkişi Odaları" yasa taslağı veya tasavvurudur. İlişkilerimiz nedeniyle yakından tanıma olanağını bulduğumuz ve bu nedenle içtenliğine inandığımız Adalet Bakanı sayın Cemil Çiçek'in TBB 27. olağan genel kurulunda böyle bir çalışma olmadığını vurgulamasına karşın, bu alandaki yayın ve haberler bitmemektedir. Hakemlik ve bilirkişilik bağımsız bir meslek değildir. Bilirkişi usul yasalarına göre yargılamada lüzumlu ve önemli bir öğedir. Ancak arızi bir iş ve uğraş olma yanında esas mesleğinin bir türevi olan bilirkişiliği bir hak haline dönüştürme heveslerinden bir an önce vazgeçilmesi en büyük dileğimizdir.

TBB olarak çeşitli toplantı ve etkinliklerde tartışmaya açtığımız, TBMM'si Adalet Komisyonundaki görüşmeler sırasında kaygı ve endişelerimizi bildirdiğimiz İstinaf- Bölge Adliye Mahkemeleri-Üst Mahkemeleri yasalaşarak çıkmıştır. Yargı sistemimizde daha önce uygulanan ancak, sakıncaları nedeniyle 1924 yılında kaldırılan kurum yeniden getirilmiştir.

Çeşitli nedenlerle adil yargılanmaya katkısı olacağı söylenen istinafın, yargının sorunlarını çözmede büyük katkısı olacağı inancında değiliz.Bir süre için Yargıtay da işlerin rahatlamasına neden olduktan sonra yeni ve ciddi sorunlar yaratacaktır. Çünkü adliyelerdeki mevcut sorunlar çözülmeden istinaf uygulamasına geçilmesi hiçbir yarar sağlamayacaktır.

Yargıç, savcı ve avukatların birlikte staj yapmalarını hedefleyen "Adalet Akademisi" yasası da yasalaşarak yürürlüğe girmiştir. TBB ve baroların sıcak bakmadığı düzenleme danışma ve yardım, inceleme, araştırma ve yayın dökümantasyon, işbirliği ve koordinasyon gibi konularda yararlı olacağı kanısındayız. Barolar stajyerlerini yetiştirmek için kendi staj eğitim merkezlerini ve staj birimlerini oluşturmaktadırlar.

Avukat Özdemir Özok

 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
Başkanın Özgeçmişi
Başkanın Mesajı
Konuşmalar
Konuşma Videoları
E-Posta

 

Her Hakkı Saklıdır ©2008 Türkiye Barolar Birliği TBB Bilgi İşlem Müdürlüğü