TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 

TBB Başkanı Avukat Özdemir ÖZOK'un
2003 Yılı Yargıtay Açış Konuşması

Sayın Cumhurbaşkanım,

2003-2004 Yargı yılı açılış törenine onur veren sayın konuklar, sayın meslektaşlarım, yazılı ve görsel basınımızın sayın temsilcileri sizlere saygılarımı sunuyorum.

Bugün yasal dayanağının yanında, güzel ve anlamlı bir geleneğin sonucu olarak törenle karşıladığımız yeni adli yıla, tüm iyimserliğimize karşın, yine buruk, yine moralsiz, yine sıkıntılı giriyoruz. Yıllardır, her adli yıl açılışında yapılan konuşmalara, eleştirilere, önerilere ve yakınmalara karşın, yargı erkini ayakta tutması gereken temel konularda hiçbir ciddi çözüm üretilememiştir. İlkesel ve kurumsal sorunlara çağa uygun, insan haklarının güvencesi olan "adil yargılanma hakkı" alanında ciddi ve kapsamlı düzenlemeler düşünülmediği, planlanmadığı ve yaşama geçirilemediği için yargıyı savunmaları gereken Adalet Bakanlığı bile kamu oyunun gözleri önüne serilen acı gerçekler karşısında çözümsüzlükleri itiraf etmek durumunda kalmışlardır.

Ben yargıyı ve yargılamayı bir bütün, ortak çaba sonunda ortaya çıkan ürünü yani adaleti de ortak değerimiz olarak kabul ediyorum. Bu bütünün bir parçası olarak, yapacağım değerlendirmenin içtenliğine inanmanızı, göstermek istediğim rahatsızlık verici tablodan dolayı bana kırılmamanızı istirham ediyorum. "Dost acı söyler" özdeyişini bu sözlerimi değerlendirirken hatırlamanızı rica ediyorum.

Gelinen bu noktada, yurttaşların, yargıçların, savcıların, avukatların ve sorunu çözmekle görevli olan tüm yetkililerin kaygı ve yakınmaları artarak sürmektedir. Kuşkusuz, yargının sorunlarını toplumun genel sorunlarından soyutlamaya olanak yoktur. Yargı, ya diğer kurumların yozlaşmasından etkilenerek, ya da kendine özgü özel nedenlerle iyi bir görüntü vermemektedir. Ben bunları görevleri ile haklarını karıştıranların, çıkarı bozulanların, hakkından fazlasını elde edemediği için çırpınanların adına ve ruh halleri ile söylemiyorum. Üstelik bunu yukarda da belirttiğim gibi tek başıma da söylemiyorum, biraz önce konuşmasını dinlediğimiz Sn. Yargıtay başkanımız başta olmak üzere önceki Yargıtay başkanları, emekli ve halen görev başında olan yüksek yargıçlar, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinden de aynı doğrultuda yakınmalar gelmektedir.

İlk bakışta, yıllardır uygulanan yanlış ve çarpık politikaların, toplumsal dokumuzu zedelemesi ve kişisel çıkarını, toplumsal çıkarın önünde tutan egemen bir sınıfın yaratılmış olması, bunca sıkıntının kaynağı gibi gözükmektedir. Sosyal ve moral değerlerdeki bu çözülme, toplumun hak, adalet, hukuk anlayışında ve yargıdan beklentilerinde de büyük değişiklikler yapmıştır. Her alandaki, her sektördeki çözülme ve itibar kaybı bir biçimde giderilebilir, ancak toplumun, hak, hukuk ve adalet anlayışında ciddi güven kaybı, kişisel ve toplumsal ağır travmalara neden olur ve olmaktadır da...

Günümüzde yaşadığımız toplumsal yozlaşmanın 20-25 yıldan bu yana başladığı ve hızlandığı gözden kaçmamalıdır. Değerli bir bilim adamımızın tespitine göre, 1980 rejimi ile birlikte siyasal sistemde değişik bir anlayış egemen olmaya başlamıştır. Yerleşik siyasal kurumları bir kenara iten, "başına buyruk lider" tipi ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda tatlı-sert, samimi, kamil devlet adamı görünüşünden "kurtarıcı baba" tipine dönüşüm yaşanmıştır. Ülke, siyasal kurumlar üstü, onları kaale almadan, etrafındaki seçilmemiş, siyasal ve hukuki sorumluluğu bulunmayan kişilerle hareket ederek kararlar alan ve uygulayan "anayasa bir kez delinmekle ne olur", "Hesabımı ben ancak Allah'a veririm", "verdimse ben verdim" diyebilen siyasal otoriteler tarafından idare edilmiştir.

Bunlar aynı zamanda laiklikten ödünler vermişlerdir. 1982 Anayasasına din derslerini zorunlu hale getiren bir madde konulmasıyla başlayan ödünler, İmam Hatip Liselerinin ara meslek lisesi olmaktan çıkarılıp kuruluş amaçlarına aykırı statüye getirilmesi, seçim kürsülerine Kur'an konulması, meydan nutuklarında ayetler okunması, bütünlük ve istikrarın korunması bahanesiyle Türk-İslam sentezinin kullanılması, devlet radyo ve televizyonundan tarikatların tanıtımı ve özendirilmesi, vefat eden devlet büyüklerinin yakınlarının bir tarikat şeyhinin kabri yanında gömülmesi ile uzayıp giden eylem ve davranışlar bu günlerin habercisi ve hazırlayıcısı olmuştur.

Böyle bir yapının mükemmel örneğini II.Abdülhamit yönetimi zamanında bu toplum bütün boyutlarıyla yaşamıştır. Günümüzde de çağdaş bir yapısal görüntü içerisinde aynı siyasal rejimin tekrarının 1980'lerden bu yana hayata geçirildiğini görüyoruz.

Bu gün bu sistem, 1920 ve 1930'ların "iyi toplum" imgesinin karşısına yeni bir seçenek olarak çıkarılmakta ve bu sistemin savunucuları cumhuriyeti bireycilik ve demokrasi adına kıyasıya eleştirme cesaretini gösterebilmektedirler. Bu şekilde Türkiye Cumhuriyetini "zaman" ve "mekan" dan arındırarak test etmek haksızlık olduğu gibi "tarih dışı" bir çabadan da öteye gidemez.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti sürekli bir çağdaşlaşma projesidir. Yaşamın her alanının bu doğrultuda dönüştürülmesini amaçlamış uzun bir süreci ifade etmektedir. Bir geçiş değildir. Bu anlamda oluşum hala devam etmektedir. Cumhuriyetin varsa noksanlıklarını aklın ve bilimin ışığında gidermeye çalışacağız, yapamadıklarını birlikte yapacağız. Bu bağlamda cumhuriyetten ve "olmazsa olmaz" koşulu demokrasiden yana sivil güçlerin el ve gönül birliği içinde yapacakları pek çok şey vardır; bizler bu görevden kaçma lüksüne sahip değiliz, bizler bu günler için varız.

Cumhuriyetin kazanımlarının birer birer yitirilmesi yanında, sosyal ve moral değerlerdeki çözülme, toplumun hak, adalet ve hukuk anlayışını da etkilemiş, yargı ve onu oluşturan kurumlar ciddi bir güven kaybına uğramıştır.

Konuyla ilgili olarak araştırmalar yapan çeşitli kuruluşların araştırma sonuçları incelendiğinde; kamuoyunun "Yargı sistemi ve yargılama işlemlerine" güveninin bir çok kamu kurumundan sonra geldiği ve sıralamada gerilerde kaldığı gözlenmektedir.

Kurumlar da kişiler gibi, saygınlıklarını kendileri yaratır ve kendi davranışları ile korurlar. Biz kendi kendimize ne kadar "saygınlık" , "mahabet" atfedersek edelim, kişisel zaaflarımızın sonucu yarattığımız olaylar, toplumun önem verdiği, hassas konulardaki tepkisizliğimiz, ya da tepkimizi ortaya koyarken yaptığımız basit davranışlar, toplumun kaderinde yadsınamaz yeri ve önemi olan bu kurumu, yargıyı yaralamaktadır, zedelemektedir. Ceza yasası ve usul yasalarındaki normlar, görkemli cüppeler, ulaşılamaz kürsüler saygınlığı geri getiremez ve sağlayamaz. Üzülerek söyleyeyim ki, yüce Yargıtay'da bir daire başkanlığı seçiminin anlaşılmaz inatlaşmaya dönüşmesi ve sonunda sorunun uzlaşı ile değil, yasa ile çözülmesi kadar, tepki olarak oy atılan alternatif adayların isimleri yargının üzerine titrediğimiz saygınlığına ve güvenine gölge düşürmüştür.

Sorun, bu basit örnek olayla sınırlı kalmıyor. Yerel mahkemelerden Yargıtay'a, Anayasa Mahkemesinden,Yüksek Seçim Kuruluna kadar bir çok yargı merciinde kamuoyu önünde sergilenen olaylar, yargıya güveni azaltmaktadır. Özellikle 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce ve sonra seçime katılanlarla ilgili olarak, adli mahkemelerde, Anayasa Mahkemesinde ve Yüksek Seçim Kurulunda verilen kararlar uzun yıllar tartışılacak niteliktedir. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bireysel başvuru sonucunda devlet olarak tazminat ödemeye mahkum olduğumuz davaların çoğunluğu yargının kusuru sonucu ortaya çıkan tablonun ürünüdür. Bu eksiklikleri, ceza yargılamasının uzunluğu, sanığı yargılamada bulundurmadan karar verilmesi, yakınanın iddiaları için tam ve etkili bir araştırmanın yapılmaması, duruşmada sanığın avukatı olmadan yargılanması biçiminde ve benzeri nedenler olarak sıralayabiliriz. Tüm bu eksiklikler yargının ürünü olup, yargılamaya gereken önemin verilmediğini göstermektedir. Daha acısı, uluslar arası ortamda, Türkiye'de yapılan yargılamalarda Avrupa standartlarına uygun kararlar çıkamayacağı ön yargısı ile yasa yollarının tüketilmiş olması koşulunun aranmamaya başlanmış olmasıdır. Yine bu anlamda son günlerde, "Türkiye'nin yatırım ikliminde eksik olan en önemli unsur, şeffaflık ve hukukun üstünlüğüdür" yakınmalarının batılı ülkelerce dillendirilmesi çok anlamlıdır. Böylece "Türk Yargı Sistemine" güvensizlik, ulusal ölçekten çıkıp uluslar arası boyuta ulaşmıştır.

Cumhuriyetin ilk yılları dışında adalete ve yargıya hükümet programlarında gereken yer verilmemiş, bütçelerde "Adalet Bakanlığı'na" ayrılan pay diğer bakanlıkların çok gerisinde kalmıştır. 18 Mart 2003 günü TBMM'sine sunulan 59.Hükümet programında hukuk, yargı ve adli sistemimiz için, bizim de katıldığımız doğru tespit ve çözümler bulunmasına karşın Adalet Bakanlığı bütçesi % 1 olarak bağlanmıştır. Programdaki açıklamalar, ortaya konulan çözüm önerileriyle ayrılan bütçe, hukuk sistemimizde ve yargıda yaşanan sorunların giderilmesinde çok yetersiz kalmaktadır.

Hukuk eğitimi başta olmak üzere, yargının yapısal sorunlarına yüzeysel yaklaşmak yerine, bağımsız, yansız, güçlü ve adil bir yargının ve de yargılanmanın gerçekleşmesi için düzenleme, düzeltme, iyileştirme değil köklü bir "Yargı Reformu"nun acilen gerçekleştirilmesi gereklidir.

Kanımızca "Yargı Reformu"nun ilk ayağını "Hukuk Öğretimi-Hukukçu Eğitimi" oluşturmalıdır. Bu öğretim ve eğitimin amacı da, yeterli belleği ve devamlı ve eşit ölçüde dikkati ve sabrı olan hakimler, savunmayı adaletin önemli parametresi gördüğü için fazla konuşmayan, dinleyerek gerçeği zamanlıca yakalayan, ölçüyü yakalayabilmiş hakimler yetiştirmek olmalıdır. Ünlü bir yargıcın söylediği gibi "Tanrıya dua edin; sizi yargıç kimliği kazanmamış, ya da kaybetmiş memurlaşmış bir yargıç önüne çıkarmasın" işte o zaman adil yargılanmanın ne olduğunu anlarsınız.

Yargı bağlamında "siyasallaşma" iddiası da çok büyük önem taşımaktadır. "Siyaset" kötü ve kaçınılması gerekli bir şey, kesinlikle değildir. "Siyaset" ülke, devlet ve insan yönetimi olarak tanımlanmaktadır. "Toplum yönetiminde karar alma sürecine katılma" ve "toplumda çatışan çıkarların uzlaştırılması" da siyaset kapsamında düşünülmelidir. Siyasi partiler, anayasamıza göre, demokratik sistemin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu bağlamda siyasi partiler özgür, kendi hakkında karar verme yetisine sahip bireylerin bir fikir etrafında toplanarak meydana getirdikleri örgütlerdir. Onlar kendileri için değil, toplum için hak arama peşindedirler. Bir bilim adamı, pek çok unsura ek olarak "partiler toplumda tek, dar bir çıkardan daha fazlasını temsil etmeye yönelmiş kurumlardır" diyor.

Kişilerin böylesi bir siyasi partiye üye olması ve sonra ayrılması, onun yansızlığını ve bağımsızlığını etkilemez, kamu görevi sırasındaki çalışmalarına olumsuz etki yapmaz.

Ancak, yaşamda bireyler çok disiplinli derneklere, cemaatlere ve tarikatlara bağımlı olabilmektedirler. Bir tarikata, bir cemaate girmek sıradan bir derneğe veya bir siyasi partiye üye olmakla aynı anlama gelmez. Burada bir kuruluşa üyelikle, bir fikre kendini adama arasında ciddi bir ayrım yapmamız gerekir. Bireyden önce var olan ve bireyi yok sayan tarikat ve cemaat mensuplarının ölesiye bağlı oldukları inancın gücüyle oturdukları kürsüler, makamlar ve koltuklarda nasıl demokrat olunur, nasıl tarafsız ve yansız olunur?

Sayın Cumhurbaşkanım,

Toplumun her kesiminde dile getirilen önemli bir konuda; "rüşvet ve yolsuzluk" iddialarıdır. Toplumu çürüten yozlaşma, çürüme, bozulma, kokuşma sözcükleriyle anlam benzerliği taşır. Yargıda yozlaşma, hukuk idesinden uzaklaşma ile doğru orantılıdır. Bu sapışın insanlara çok acı vereceği, topluma büyük yıkımlar getireceği yadsınamaz. Yolsuzluk yozlaşmanın bir görüntüsüdür. Bireysel ve toplumsal yozlaşmayı besleyen çok önemli bir davranış biçimidir. Yargıda söylenen ölçüde olup olmadığını bilemem, ancak yolsuzluk söylentileri de önemli bir boyuta ulaşmıştır. Prof.Dr.Hayrettin Ökçesiz'in "Adli Yargıda Yolsuzluk Araştırması" raporunda oldukça karamsar bir tablo ortaya çıkmıştır. Yine aynı konuyla ilgili olarak TÜSİAD tarafından yaptırılan araştırmada da rüşvetin yaygınlığına ilişkin algılama skalasında mahkemeler % 40.7 ile yer almaktadır. "Her kuruluşta, her toplulukta böyle şeyler olur" özrü ve savunması yargı için asla geçerli olamaz. Çünkü, adalet, içinde hiçbir yabancı unsura tahammülü olamayacak kadar narin ve hassastır. En ufak bir yabancı unsur, adaleti kirletir; bozar, hiçe indirger. Bunun içindir ki, yargı ile ilgili söylentiler, dedikodular toplumda önemle izlenmekte, belki de büyütülmektedir. Ancak öyle iddialar, kimlik ve kişilikleri belli kişiler tarafından ortaya atılmaktadır ki, inanmamakta bizleri aşırı bir şüphecilik batağında sürüklemekte, kişilik zaaflarına yol açmaktadır. Bu iddiaların hepsinin doğru olduğuna inanmak zordur; ancak, bizler küçük kişisel zaaflarımız yanında, davranışlarımıza dikkat etmeyerek "güvensizlik" aşılayarak, bu tür iddialara haklılık payı kazandırdığımızı bilmek zorundayız. Devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı erki mensupları hakkında böylesi iddia ve tespitlerin giderilmesi için acil önlem almanın zamanı geldi de geçmektedir. Yolsuzluk, rüşvet ve yozlaşmanın giderilmesi yönünde anayasa başta olmak üzere ceza ve idari mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması şarttır.

Yolsuzluk karne notunun düşüklüğünde mevcut teftiş sisteminin etkisi büyüktür. Bir ülke düşününüz ki 57.000 müfettiş ve müfettiş yetkisine sahip elamanı bulunsun, fakat yolsuzluklar sıralamasında dünya dördüncüsü olsun.

Türkiye'de mevcut 1.675.000 kamu çalışanının 980.000'i hakkında inceleme ve soruşturma başlatılmış, mahkemelerde dava açılmış bulunmaktadır. Kamu kurum ve kuruluşlarındaki teftiş kurullarının da, siyasal iktidarların emir ve talimatları doğrultusunda işe başlayan ancak, bağımsız inceleme yapabilen bir konuma getirilmesi gereklidir.

"Devlet, Hak ve Adalet" birlikteliğiyle, çağdaş yaşamın kazanımı olan "Hukuk Devleti ve Hukukun Üstünlüğü" kavramları Türk halkının ortak hafızasında yer etmiştir. Bunun doğal sonucu olarak, her kesimden insanımız, ister aydın, ister işçi, ister esnaf, ister köylü olsun, eğer yargı adil, hızlı ve düzenli işleyecek olursa, toplumu ve onun kurumlarını çürüten tüm engellerin ortadan kalkacağına inanmakta ve neredeyse tüm sorunlarının çözümünü bağımsız ve adil yargıda görmektedir. Siyasal iktidarların, artık toplumsal bir istek ve beklenti haline gelen bu haklı ve ortak inanca duyarlılık göstermeleri gerekmektedir.

Bunun ilk adımı da Cumhuriyet savcılarının hiçbir ayrım olmaksızın tüm kamu görevlileri hakkında etkili bir soruşturma yapabilmeleri için savcılık kurumunun, işlevlerine uygun olarak, yeniden düzenlenerek güçlendirilmesidir. Rüşvet ve yolsuzluk iddiası ile suçlanan kişilerin hazırlık soruşturmaları ve yargılanmaları bu konuda uzmanlaşmış görev güvencesine sahip savcılar ve bağımsız mahkemeler tarafından yapılmalıdır.

Yolsuzluk konusuyla ilgili suç ve cezalar sistemi yeniden düzenlenmeli; Türk Ceza Kanunu'ndaki aktif ve pasif rüşvet yeniden ele alınmalıdır. Suçtan elde edilen gelir ve yararların müsaderesinin etkin biçimde gerçekleştirilmesine yönelik düzenlemeler yapılmalıdır.

Tüm bunların yanında; kamu idaresi alanında da önemli reformların yapılması gereklidir. Kamu reformundan amaç, bir yandan kamu yönetiminin yurttaşına beklediği hizmetleri hızlı, ucuz, etkin ve kaliteli; denetlenebilir ve hesap verilebilir bir biçimde sunabilmesinin sağlanması olmalıdır.

Kamu görevlilerinin, görev tanımları, sorumluluk, yükümlülük ve yetki alanları açık seçik ve net bir biçimde belirlenmelidir. Sorumsuz kişilerin devlet yönetiminde söz sahibi olmalarının kesinlikle önüne geçilmelidir. Kamu görevi etiğinin güçlendirilmesi için "kamu etik ilkeleri" oluşturularak tüm kamu görevlilerinin bu ilkelere uygun bir biçimde davranmasını sağlayıcı disiplin suç ve yaptırım sistemi oluşturulmalıdır. Anayasanın 128.maddesinde öngörülen üst kademe yöneticilerinin yetiştirilmesi ve atanması konusunda yeni düzen ve kurallar getirilmeli ve siyasi iktidarlar adama iş değil, işe adam yerleştirecek politikalar izlemelidir. Demokratik idarenin ve saydam yönetimin sağlanması amacıyla "Bilgi Edinme Hakkı Yasası", "İdari Usul yasası" ve "Sır kavramının yeniden belirlenmesi" ile ilgili yasaların hızla çıkarılması gereklidir. Toplumun bütün değerlerini çürüten rüşvet ve yolsuzlukla baş edebilmek için kamu görevlileri başta olmak üzere her yurttaşa büyük sorumluluklar düşmektedir.

TBMM üyelerinin ceza kovuşturması bakımından sahip oldukları bağışıklık sınırlandırılarak, "dokunulmazlık" konusu yeniden ele alınmalıdır. Yolsuzluklarla mücadelede milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması tek çareymiş gibi gösterilmektedir. Oysa hemen belirtelim ki, parlamenter dokunulmazlık çok uzun mücadeleler sonucu elde edilmiş vazgeçilmez bir kazanımdır. Belki sınırlanabilir ama asla vazgeçilemez.

Diğer yandan "dokunulmazlık" denilince akla hemen "milletvekili dokunulmazlığı" gelmekle birlikte pek çok kamu görevlisinin, basın ve medyanın değişik çıkar guruplarının "dokunulmazlıkları" göz ardı edilmemelidir.

TCK'nun memur tanımını düzenleyen 279.maddesi değiştirilerek, kamusal işler ve faaliyetlerde işlenen suçlar bakımından kamusal fonksiyon, görev ve yetki üslenmiş herkesi kapsayan bir kamu görevlisi tanımına yer verilmelidir. Bu bağlamda 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun tümden kaldırılmalıdır.

3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu'nun içeriğine gerçek anlamda rüşvet ve yolsuzluklarla mücadeleyi içeren hükümler ilave edilerek, mal bildirimi konusu ayrı bir yasayla düzenlenmelidir. Nüfuz ticareti, görevi kötüye kullanma, devlet alımlarına ve ihaleye fesat karıştırma, haksız rekabet gibi suçlar yeniden gözden geçirilmelidir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Avukat, yargıda "Hak arama özgürlüğü"nü temsil etme yanında, yargı sürecine "halk adına" katılarak yargı kararlarının aleniyetine ve demokratikleşmesine yardımcı olur. Bu bağlamda "Yargı diyalektiği" sav ve savunma özgürlüğü ve dengesi ile bağımsız hükmün oluşması olarak tanımlanabilir. Bunu bozan en basit olgu C.Savcılarının yargılama sırasındaki konumlarıdır. Bu konum hem karar merciini hem de savunmayı olumsuz etkilemektedir. Çünkü yargının iki ayağının bu birlik görüntüsü, tam bağımsız olması gereken yargıçlar aleyhine değerlendirilmektedir. C.Savcısının özel konumu dolayısıyla zorunlu bağımlılığı, bağımsızlığı asıl olan yargıçlarımıza teşmil edilmiştir. Bu suretle Anayasanın yargıçlara genelge gönderilemeyeceği, emir ve talimat verilemeyeceği ilkesi ayaklar altına alınmıştır. Yargı her türlü müdahaleden, her türlü etkiden kurtarılmış olsa bile savunmanın yargı sürecindeki katkısı görmezden gelinirse, verilen kararlar adil de demokratik de olmaz.

Bu denli önemli görevi yanında, yargının kurucu unsuru olan "savunma mesleğinin" anlamı hala kavranabilmiş değil. 2001 yılında bütün eksikliklerine karşın, çıkışını büyük bir heyecanla karşıladığımız 4667 sayılı yasa ile elde edilen bir çok hak çeşitli girişimlerle ya geri alınmış, ya da kullandırılmamaktadır.

Yasada açıkça belirtilmesine karşın barolar ve Türkiye Barolar Birliği'nin protokoldeki yerine herkesçe gerekli özen ve duyarlılık gösterilmemektedir. Yasa çıktığından bu yana bu özenin gösterilmediği hiçbir devlet protokolüne katılmamaktayız.

Yine avukatlık kimliğinin "resmi kimlik" niteliğinde olduğu yasada yazılı olmasına karşın, bir çok kamu kurumu yasanın bu amir hükmünü görmezden gelmektedir.

Resmi kurumlarda iş takibi sırasında da gerekli bilgi ve belgelere ulaşılması konusunda büyük dirençlerle karşılaşılmaktadır.

Avukatlık Kanunu ile getirilen yeni düzenlemeleri gerileten, 25.6.2002 gün ve 4765 sayılı yasa ile henüz yayınlanmamış bulunan Anayasa Mahkemesi kararını mesleğimiz açısından olumlu karşılamamız mümkün değildir. Çünkü 4765 sayılı yasa ile yapılan değişiklikle, mesleğe giriş aşamasında, staj sonrası konulmuş sınav ertelenmiş ve mesleği bir çok örneği ile birlikte "serbest alan" haline getiren öğretmenlerin avukatlık yapma hakkının sürdürülmesi sağlanmıştır. Anayasa Mahkemesinin kararıyla da yargıç ve savcılara mesleğe girme konusunda yeni olanaklar getirilmiştir.

Mesleğimizin içinde bulunduğu ve giderek ağırlaşan olumsuz koşullar, meslektaşlarımızı etkilemekte bir çok yakınmaya neden olmaktadır.

Serbest çalışan meslektaşlarımızın en büyük sorunu sosyal güvenliktir.

Kamu kesiminde çalışan meslektaşlarımız ise yaptıkları işin önemine ve konumuna uygun bir statüde değillerdir. Bu konuda daha önceki söylediklerimizle yetineceğiz ve kamu kesimi avukatlarının durumunu ifade anlamında bir düzenlemeyi bilgilerinize sunacağız. Ulaştırma Bakanlığı Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü'nün 20 Temmuz 2003 gün ve 25174 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan "Personel Atama ve Görevde Yükselme Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına dair Yönetmeliğin" 5. maddesindeki düzenleme iktidar ve onun yönetimindeki kamu görevlilerinin hukuka, hukuk devletine, savunmaya ve avukata bakışını açıkça ortaya koymaktadır. Yönetmeliğin 5.maddesinde Genel Müdürlük personeli işin önemine ve konumuna göre guruplara ayrılarak sıralamaya tabii tutulmuşlardır. Bu sıralamada avukat (I) harfinde Sistem programlayıcısı, mütercim, tekniker, hava trafik kontrolörü vs ile birlikte listenin en sonunda yer almıştır.

Savunmanın temsilcileri avukatların örgütleri olan barolar ve Türkiye Barolar Birliği olarak, mesleğin sorunlarının çözümü yanında, avukatlık mesleği ve iş alanına yapılan saldırı ve tecavüzlerle de mücadele etmek durumunda kalmaktayız. Yıllardır, hukuk eğitimi görmemiş muhasebeci ve yeminli mali müşavirlerin avukatlık haklarını kullanma konusundaki ısrarları yanında, son dönemlerde de noterlerin benzer talepleri karşımıza çıkmaktadır.

Bu bağlamda, yeni "Noterlik Kanunu" tasarısı ile avukatlara ait olması gereken pek çok işlev noterler tarafından da yapılır hale getirilmek istenmektedir. Dünyanın her yerinde ve tarihi gelişim süreci içinde noterlik mesleği, avukatlık mesleğinin bir türevi niteliğinde olduğu halde, sevgili noter kardeşlerimizin çabası sonucunda Türkiye'de avukatlık, noterlik mesleğinin bir türevi şekline getirilmek istenmektedir. Yeni noterlik yasasında, noterlerin geleneksel yapı ve kimlik içinde değerlendirilmesi ve avukatlara ait alanlara sarkmalarının önlenmesini dilemekteyiz.

Anayasanın hak arama özgürlüğü aşamasında, yargı ile vatandaş arasına yapay aracılar koyma isteklerine bir örnek de "Hakem ve Bilirkişi Odaları" yasa taslağı veya düşüncesidir. İlişkilerimiz nedeniyle yakından tanıma olanağını bulduğumuz ve bu nedenle içtenliğine inandığımız Adalet Bakanı sayın Cemil Çiçek'in TBB 27. Olağan Genel Kurulu'nda böyle bir çalışma olmadığını vurgulamasına karşın, bu alandaki yayın ve haberler bitmemektedir. Hakemlik ve bilirkişilik bağımsız bir meslek değildir. Bilirkişi usul yasalarına göre yargılamada lüzumlu ve önemli bir ögedir. Ancak arızi bir iş ve uğraş olma yanında esas mesleğinin bir türevi olan bilirkişiliği bir hak haline dönüştürme heveslerinden bir an önce vazgeçilmesi en büyük dileğimizdir.

TBB olarak çeşitli toplantı ve etkinliklerde tartışmaya açtığımız, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonundaki görüşmeler sırasında kaygı ve endişelerimizi bildirdiğimiz Bölge Adliye Mahkemeleri ve Üst Mahkemeleri Kanunu yasalaşma aşamasındadır. Yargı sistemimizde daha önce uygulanan ancak, sakıncaları nedeniyle 1924 yılında kaldırılan kurum yeniden getirilmiştir.

Çeşitli nedenlerle adil yargılanmaya katkısı olacağı söylenen istinafın, yargının sorunlarını çözmede büyük katkısı olacağı inancında değiliz. Bir süre için Yargıtay'da işlerin rahatlamasına neden olduktan sonra yeni ve ciddi sorunlar yaratacaktır. Çünkü adliyelerdeki mevcut sorunlar çözülmeden, istinaf uygulamasına geçilmesi hiçbir yarar sağlamayacaktır.

Yargıç, savcı ve avukatların birlikte staj yapmalarını hedefleyen "Adalet Akademisi" yasası da yürürlüğe girmiştir. TBB ve baroların sıcak bakmadığı düzenlemenin danışma ve yardım, inceleme, araştırma ve yayın dokümantasyon, işbirliği ve koordinasyon gibi konularda yararlı olacağı kanısındayız. Zaten barolar stajyerlerini yetiştirmek için kendi staj eğitim merkezlerini ve staj birimlerini oluşturmaktadırlar.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Peş peşe çıkarılan yasalar ve yerli yersiz el atmalarla iyi çalışmayan hukuk sistemimizin balansı bozulduğu için, bir türlü köklü ve sağlıklı sonuçlar alınamamaktadır. Bu günlerde aynı işin Cumhuriyetin ikinci önemli ayağı olan milli eğitim sisteminde yapılmak istendiğini de kaygıyla izlemekteyiz.

Cumhuriyeti kuranlar demokrasinin "olmazsa olmaz" koşulu olan "laiklik" ilkesinin yerleştirilmesi için yoğun çaba harcamışlardır. Katılımcılık ve çoğulculuğun bu yolla sağlanabileceğinin farkındaydılar; bunu sağlamaya büyük önem vermişlerdir. Bu gün ise anılan anlayışın yok edilmesi için eğitim sistemine karşı kurulan tuzak düzenlemeleri bu nedenle ciddiye almakta ve gerekli duyarlılığı göstermekteyiz.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye-AB ilişkilerinde ilerlemeler kaydedilmiş olmakla birlikte, bu konuda yöneticiler tutarlı bir politika izleyememişler, konuyu daha çok yasal düzenlemelere indirgemişlerdir.

Yürürlüğe konan uyum yasaları; dağınık ve bölük-pörçük şekilde, adeta el yordamıyla gerçekleştirilmiş olsa da, hukuk standartları bakımından, kuşkusuz, Türkiye'yi Avrupa'ya yaklaştıran düzenlemelerdir. Ne var ki, yapılış tarzı itibariyle söz konusu reformlar, büyük ölçüde AB gereklerine dayandırılmış; ulusal dinamikler ve anayasal gereklilikler adeta unutulmuştur. Uyum paketleri, bir tür AB tarafından "ısmarlama" sonucu hazırlanmış metinler görüntüsünü vermiştir. İzlenen bu tarzın başlıca iki sakıncasına işaret edilebilir. Birincisi, uygulamaya etkili bir biçimde konmasına ilişkin güçlüklerdir. Yasaların yapılış aşamasında ilgili birimlerin görüş, öneri, katkı ve katılımı sağlanmadığı için, uygulayıcı sıfatla yasaların muhatabı olan kişi ve makamlarda, bunların AB için hazırlandığı yönündeki anlayış, istisnai denebilecek sınırlarda kalmamaktadır. Bu da, reformları etkili sonuçlar doğurmaktan alıkoymaktadır, ikincisi ise; Türkiye-AB ilişkisine söz konusu yaklaşım tarzı, Türkiye'yi taraf yapmaya yetmemekte; ülkemiz hep, "ev ödevini yapan öğrenci örneğinde olduğu gibi, notunu bekleyen taraf" konumunda kalmaktadır. Oysa AB süreci, yasal düzenlemeleri ve hükümet yetkililerinin ilişkilerini çok aşan bir yapılanmayı ve yaklaşım biçimini gerekli kılmaktadır.

Bölgemizde yaşanan sıcak günler bizi her yönden etkilemektedir. Özellikle kendisini dünyanın tek egemeni olarak gören ve bunu tüm dünyaya ilan eden ABD, hem 11 Eylül saldırısı sonrası kaybettiği prestijini yeniden kazanmak, hem de başta Irak olmak üzere Orta Doğu ve Uzak Doğu Asya petrolleri ile dünya enerji kaynaklarını denetimi altına almak için kendi vatandaşları da dahil neredeyse dünyadaki tüm insanların karşı çıkışına rağmen saldırgan girişimlerini sürdürmektedir. Bu tutum ve davranış BM başta olmak üzere, tüm uluslararası kuruluşların etkinliklerini yitirmelerine neden olmuştur. Uygarlık ve gelişmişliğin gereği, kural ve hukuk tanımazlık olamaz.

Geçtiğimiz yılda yargı açısından olduğu kadar ülkemizin iç ve dış ilişkileri açısından da önemli olaylar cereyan etmiştir. Türk tarihinin en çarpıcı ve pek çok açıdan en acı olayını yaşadık. Elbette ki Irak'ta Süleymaniye'de görevi bulunan subaylarımıza, dost ve müttefik olduğumuzu bıktırırcasına tekrarladığımız ABD'nin oradaki güç üstünlüğüne dayanarak yaptığı terörist muamelesinden, askerlerimizin başına çuval geçirilerek "esir" edilişinden söz ediyorum. Böyle bir muameleye maruz kalacak ortamı yaratan ve buna tepki göstermeyen görevlilerin davranışları kadar bu muameleyi pişkinlikle karşılayan, utanç verici bu muameleden iç dengeler açısından yarar uman siyasal kadroların davranışları da acı vericidir.

Bizler aç ve zorluklar içinde yaşamağa ve mücadele etmeğe alışkın bir halkın çocuklarıyız, onurumuzdan fedakarlık edemeyiz, halkımızın simgesi olan ordumuzun hakarete uğramasına tahammül edemeyiz. Çok zor şartlar altında iki çift çorabından birini, tek gömleğini, iki kile bulgurunu, çiftine koştuğu atını Kuvvacılara verirken, Halife'nin "gavur", "komünist", "bolşevik" ithamlarını kulak ardı etmiş, müttefiki İngilizlerin sandıklar dolusu altınlarını elinin tersiyle itmesini bilmiş ve ulusal bağımsızlığını Birinci Dünya Savaşı'nın diğer mağluplarından on beş yıl önce kazanmayı başarmış bizden, bu zillete boyun eğmemizi, bunu geçiştirmemizi hiç kimse isteyemez. Cumhuriyetimizin kuruluşundaki fedakarlıklarımızın uçup gitmesine hiç kimsenin izin vermeğe hakkı bulunmadığını, bunun hesabının er geç sorulacağını inanç ve güvenle belirtmek isterim.

Hiç bir meşru gerekçeye dayandırılmayan Irak saldırısı, Türkiye'nin, gerek ABD ile gerekse AB ile ilişkilerini "kişilikli" kılmasının ne denli önemli olduğunu kanıtlamış bulunmaktadır.

Konuya insan hakları açısından yaklaşıldığında; haksız bir savaşın yok ettiği tarihi, kültürel ve insani değerler ışığında, "barış hakkı"nın önemi ve insan haklarının bölünmez bir bütün oluşturduğu gerçeğine, insanoğlu çok acı bir biçimde bir kez daha tanıklık etmiştir. Bu arada, Cenevre Sözleşmesi'ne ve Uluslararası İnsancıl Hukuk ilkelerine uyulmamıştır.

Irak'ta savaş bittiğine ve işgalci güçler, en azından görünürde bu ülkede demokratik bir rejimi kurmayı hedeflediklerine göre, kamu düzeninin ve güvenliğin sağlanmasında bu amaç hiçbir biçimde gözden uzak tutulmamalıdır. Bu çerçevede, işgalci silahlı güçlerin, yakıp yıkarak veya öldürerek değil, "ölçülülük ilkesi" gerekleri doğrultusunda kullanılmaları önem taşımaktadır.

Türkiye, Irak saldırısı ve işgali karşısında; gerek AB içerisinde gerekse NATO örgütünde birçok yönden "tek" olma özelliğine sahiptir. AB ve NATO üyeleri arasında Irak'la sınırı bulunan tek Müslüman ülke; bölgede ise tek demokratik rejime sahip ülke. Bu özelliklerini daha iyi kullanabilirdi, kişilikli bir politika izlemek suretiyle özgül konumundan da yararlanarak kendi saygınlığını arttırabilirdi. Bu bakımdan TBMM'nin l Mart 2003 kararı, saldırgan güçler karşısında hükümet yetkilileri tarafından iyi değerlendirilme bir yana, bir tür "mahcubiyet" belgesi şeklinde sunuldu.

Türkiye'nin Irak sorununu ulusal çıkarları doğrultusunda Birleşmiş Milletler Platformuna çekme yönünde çaba göstermesi, hem Irak'ta kurulacak yönetimin hukuki bir zemine dayanmasına katkıda bulunur; hem ülkemiz Birleşmiş Milletler nezdinde kendi saygınlığını arttırmış olur.

Komşularımızla ulusal çıkarlarımızı koruyarak barış, daha ileri bir işbirliği ve dayanışma içinde yaşamalıyız. Meydan kesinlikle savaş lobisine ve savaş kışkırtıcılarına bırakılmamalıdır. Günümüz dünyasında savaşa karşı çıkmak ve sorunları hukuk içinde çözmek, insanlığın, yurtseverliğin ve hukukçuluğun temel koşuludur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Cumhuriyetinin sekseninci yılını gelecek ay sonunda kutlayacağız. Bu yıl dönümüne TBB, içinde bulunduğumuz olumsuz ortam, cumhuriyetin değerlerinin tek tek ve acımasızca tahrip edilmesi girişimleri ve karşılaştığımız acı verici olaylar dolayısıyla fevkalade büyük önem vermektedir. Bu yıl dönümünde yapacağımız toplantılar, hukuka bağlı ve cumhuriyetin kazanımlarına duyarlı kimliğinizle onurlandırdığınız taktirde daha büyük bir anlam taşıyacaktır.

İzninize sığınarak son dönemler de örgütlü bir biçimde saldırılan Cumhuriyetin bizim için ifade ettiği anlamı ve önemi, onun vazgeçilmez değerlerini, Cumhuriyetimizin dayandığı iki temelden biri olan yargının yeni yıl açılışında, kısaca arz etmek isterim. Bunun özellikle son yirmi-yirmi beş yıl içinde yoğunlaşan demokrasi yandaşlığı görüntüsü arkasında, Cumhuriyet karşıtı görüş ve düşüncelere karşı vicdani bir görev olduğunu düşünüyorum.

1923 yılında Anadolu tablosu içler açısıdır. Savaşın yükünü çekemediği ekonomi ve sosyal yapı iflas etmiştir.

İki dünya savaşı arasındaki yirmi yılı kapsayan dönemi, ünlü bir tarihçi "Felaket Çağı" olarak nitelemiştir. Dünya, bu dönemde liberal yörüngeden koparak sola ya da sağa savrulmuştur. "Felaket çağının" hemen başlangıcında 1923 yılında savaşı yöneten ve zaferle bitiren kadrolar, tüm olumsuz koşullara rağmen "fikir vermeye ve kamu alanında görev almaya katılan yurttaş"a dayalı "Cumhuriyet" i kurdular.

Türkiye Cumhuriyetini kuranlar, cumhuriyet fikrinin hedefinde demokrasi olduğunun bilincindeydiler. Ancak, demokratik sisteme geçilebilmesi için öncelikle laik, çoğulcu ve katılımcı bir toplumun varlığına ihtiyaç olduğunu da, 1876'lara uzanan deneyimlerinden öğrenmişlerdi.

Cumhuriyet için birinci unsur toplumdur. Cumhuriyette toplum, hiçbir insanın kimliğinin doğumdan belirlenmediği, kimliklerin kişisel tercihlere dayalı olarak oluşabildiği örgütlenmedir. Bu örgütlenmeye doğru yola çıkılabilmesi için bireyin ortaya çıkması gerekir. Cumhuriyet ilkesel ve öncelikli olarak, bireysel düzlemdeki sonsuz farklılıkları uyumlulaştıran toplumun üzerine oturur. Birey ile toplum arasında diyalektik bir ilişki bulunmaktadır. Kamusal alanın ortaya çıkması için özel alan bulunmalıdır. Bunun için de, toplumu ön plana alan Cumhuriyet, kamusal alanın karşısına özgür bireyi hazırlamak için okuma yazmayı yaygınlaştırmaya, kültürel gelişmeye büyük önem vermiştir. Bu konuda büyük emek sarf edilmiş, büyük atılımlar yapılmıştır. Bugün cumhuriyeti küçümseyenler, onun kazanımlarını eleştirenler, onun üzerine bir karabasan gibi çökkenler bu eğitim seferberliğinin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Ümmetten, kulluktan çağdaş bireye geçişteki çetin süreci görmezden gelenlere söylenecek çok şey yok.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Geçen yıl yaptığım açılış konuşmamda 3 Kasım 2002 günü yapılacak milletvekili seçimleri için "4 Kasım 2002 sabahında Türkiye'ye istikrar ve güven veren bir siyasal ortamın oluşmasını umut etmek istiyoruz" demek suretiyle, siyasetteki alabildiğine bölünmüşlüğün ve istikrarsızlığın giderilmesi dilek ve temennisinde bulunmuştum.

3 Kasım 2002 günü yapılan Milletvekili Genel Seçiminden sonra yeni bir siyasi tablo oluşmuş ve TBMM'sine iki parti girebilmiştir. Ülkemiz demokrasi gerçeğinde, geçmiş iktidarlar ve parlamento ne kadar meşru, ne kadar halk desteğine sahipse bu iktidar da, bu parlamento da, o kadar meşru ve halk desteğine sahiptir. Dünyanın en soylu, en uysal, en sabırlı, en sağduyulu halkı olan Türk halkı, Anadolu insanı, yaşadığı bunca çile ve düş kırıklığına karşın, demokrasiye olan inancını hiçbir zaman yitirmemiş her zaman kendine düşen özveriyi ve duyarlılığı göstermiştir. Ancak asil ve çileli halkımızın bu özverisi ve özelliği siyasetçilerimiz tarafından, hiçbir zaman iyi algılanamamış ve iyi okunamamıştır. Çoğu "kerameti kendinden menkul" politikacılar, halkın değil, yandaşlarının hizmetkarı olmuşlardır.

TBB olarak gelişmeleri ve değişimi ülke demokrasisinin bir ürünü olarak algıladığımızı, ülkenin kalkınması, halkımızın mutluluğu için yapılacak her doğru işe destek vereceğimizi hem kamu oyuna hem de görüştüğümüz hükümet yetkililerine duraksamadan aktardık. Bu görüşmelerimizde özellikle laik cumhuriyete ve onun kazanımlarına olan bağlılığımızı ve duyarlılığımızı açık ve net bir biçimde vurguladık. Bu anlayışın bir sonucu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarına büyük katkı sunduk. Bu bağlamda; 6. ve 7. "Uyum" paketlerinde belirttiğimiz bazı çekinceler dışında ortaya konulan irade, her makul ve mantıklı girişim tarafımızdan destek görmüştür.

İnsan haklarına ilişkin iyileştirmeler, izlenen usul bakımından kısmi ve dağınık düzenleme özelliğini taşısa da, içerik olarak desteklenmesi gereken olumlu açılımlar olmuştur. Ancak, uyum yasalarının Parlamento'da oylanması kadar, hatta daha çok, bunların uygulamaya geçirilmesi önem taşımaktadır.

Reform yasalarının etkili bir biçimde uygulamaya konmasında, söz konusu metinlerin iç tutarlılığı yanında, ilgili örgüt ve kuruluşların hazırlık sürecine katılmış olup olmadıkları da rol oynamaktadır. Bunun yapıldığını söylemek olanaksızdır. Reform sürecine katkı sağlama olanağı bulunan çok sayıda örgüt ve kuruluş yanında; şimdiye kadar bu alanda birçok somut ve ciddi çalışmayı gerçekleştiren Türkiye Barolar Birliği, bu yöndeki çabalarını sürdürmektedir. Bunlar arasında, T.C. Anayasa Önerisi ve Dernekler Yasa Taslağı örnek olarak belirtilebilir. Yine TBB-İHAUM, ulusal ve ulusal-üstü ölçekte gerçekleştirdiği bilimsel nitelikte birçok etkinlikle (sempozyumlar, insan hakları eğitim çalışmaları, yayınlar) insan haklarına ciddi katkılar sağlamaya çalışan bir organdır. İHAUM Bilim ve Danışma Kurulu, şu anda T.C. Anayasa Önerisini güncelleştirme çalışmalarını sürdürmektedir.

Kurumsal düzenlemeler açısından; Anayasa değişikliklerinin, 1982 Anayasasının devlet organlarının kurumsal yapılanması ile ilgili hükümlerine dokunulmaksızın, daha çok sivil/asker ilişkileri bağlamında MGK statüsü üzerinde yoğunlaşılmış olması, bir eksiklik, hatta bir talihsizlik olarak değerlendirilebilir.

Oysa demokratik rejimimizin, Hukuk Devleti bağlamında birçok sorunu ve açığı bulunmaktadır. Yargı bağımsızlığı, yasama dokunulmazlığı ve yasama seçimlerinde %10'luk baraj sorunların başında gelmektedir.

Öte yandan, Anayasa değişiklikleri ve yürürlüğe konan yasaların, demokratik anlayış ve düzenleme alanları bakımından sakıncalı yönlerine de dikkat çekmek gerekir.

İçerik olarak, paranın ölçü alınmış olması ve daha çok gelir getirici alanlara yönelme, ülkemizin doğal, çevresel, tarihi ve kültürel zenginliklerini tahrip edici sonuçların ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılacaktır. Demokratik anlayış bakımından ise, parlamento çoğunluğunun yeterli olacağı şeklindeki eğilim, "çoğunlukçu demokrasi", hatta "çoğunluk diktatörlüğü" uygulamasını çağrıştırmaktadır. Böyle bir yaklaşım, ne çağdaş egemenlik anlayışına, ne de Hukuk Devletine uygun düşmektedir.

Geçen süre içinde, iktidarı elinde bulunduran siyasi parti temsilcileri, iktidarın sonsuz ve sınırsız olanaklarını kendi dünya görüşleri ve yandaşları için kullanma eğilimleri yanı sıra, 80 yıllık birikimi olan demokratik laik parlamenter sistemimizin, yazılı ve yazılı olmayan kurum ve kurallarını yok sayan tutum ve davranışlar sergilemişlerdir. Yine Cumhuriyetimizin özenle korunan değerlerini, kazanımlarını görmezden gelen, onları hafife alan, farklı ve değişik bir cumhuriyet anlayışlarının olduğunu ortaya koyan irade ve eylem sergilemektedirler. Bir anlamda cumhuriyetin köklü ve etkin kurumlarıyla çatışmayı yenilik ve farklı bir politika olarak sunmaktadırlar. Bunların yanlış olduğunu cumhuriyetin kuruluş felsefesine, çağdaşlık anlayışına aykırı tutum ve davranışların karşısında olacağımızı daha önce çekince olarak belirttiğimiz için iktidarın bu ve benzeri tutum ve davranışlarına karşı çıkacağımızı ve geçit vermeyeceğimizi açıkça her yerde vurguluyoruz. Bu konudaki duyarlılığımızı bu anlamlı günde ve tüm kamu oyunda bir kez daha açıklamayı tarihsel bir sorumluluk olarak kabul ediyorum. Bizler bu tutumları eleştirir ve Cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkarken, daha önceki basiretsiz politikacıların, sırf partisel ve politik yaklaşımlarla içini boşalttıkları, tüm çağdaş kurum ve kavramlarını yok ettikleri, halkından ve insanından uzaklaştırdıkları, yolsuzluğun, hırsızlığın, rüşvetin, talanın, kol gezdiği, insan hakları ihlallerinin yaşandığı, hukuksuzluğun hukuk diye savunulduğu mevcut düzeni değil, Atatürk ilke ve devrimleriyle taçlanmış, çağdaş değerlerle donanmış, sevgi ve kardeşlikle bezenmiş, emeğin en yüce değer ve her ilişkide hukukun egemen olduğu Türkiye Cumhuriyetini özlüyor, hedefliyor ve kastediyoruz.

Yeni adli yılın sorunlardan uzak, başarılarla geçmesini diler, beni dinlediğiniz için teşekkür eder, saygılar sunarım.

Avukat Özdemir Özok

 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
Başkanın Özgeçmişi
Başkanın Mesajı
Konuşmalar
Konuşma Videoları
E-Posta

 

Her Hakkı Saklıdır ©2008 Türkiye Barolar Birliği TBB Bilgi İşlem Müdürlüğü