| TBB
Başkanı Avukat Özdemir ÖZOK'un
2003 Yılı Yargıtay
Açış Konuşması
Sayın Cumhurbaşkanım,
2003-2004 Yargı yılı açılış törenine onur veren sayın konuklar,
sayın meslektaşlarım, yazılı ve görsel basınımızın sayın temsilcileri
sizlere saygılarımı sunuyorum.
Bugün yasal dayanağının yanında, güzel ve anlamlı bir geleneğin
sonucu olarak törenle karşıladığımız yeni adli yıla, tüm iyimserliğimize
karşın, yine buruk, yine moralsiz, yine sıkıntılı giriyoruz.
Yıllardır, her adli yıl açılışında yapılan konuşmalara, eleştirilere,
önerilere ve yakınmalara karşın, yargı erkini ayakta tutması
gereken temel konularda hiçbir ciddi çözüm üretilememiştir.
İlkesel ve kurumsal sorunlara çağa uygun, insan haklarının
güvencesi olan "adil yargılanma hakkı" alanında
ciddi ve kapsamlı düzenlemeler düşünülmediği, planlanmadığı
ve yaşama geçirilemediği için yargıyı savunmaları gereken
Adalet Bakanlığı bile kamu oyunun gözleri önüne serilen acı
gerçekler karşısında çözümsüzlükleri itiraf etmek durumunda
kalmışlardır.
Ben yargıyı ve yargılamayı bir bütün, ortak çaba sonunda ortaya
çıkan ürünü yani adaleti de ortak değerimiz olarak kabul ediyorum.
Bu bütünün bir parçası olarak, yapacağım değerlendirmenin
içtenliğine inanmanızı, göstermek istediğim rahatsızlık verici
tablodan dolayı bana kırılmamanızı istirham ediyorum. "Dost
acı söyler" özdeyişini bu sözlerimi değerlendirirken
hatırlamanızı rica ediyorum.
Gelinen bu noktada, yurttaşların, yargıçların, savcıların,
avukatların ve sorunu çözmekle görevli olan tüm yetkililerin
kaygı ve yakınmaları artarak sürmektedir. Kuşkusuz, yargının
sorunlarını toplumun genel sorunlarından soyutlamaya olanak
yoktur. Yargı, ya diğer kurumların yozlaşmasından etkilenerek,
ya da kendine özgü özel nedenlerle iyi bir görüntü vermemektedir.
Ben bunları görevleri ile haklarını karıştıranların, çıkarı
bozulanların, hakkından fazlasını elde edemediği için çırpınanların
adına ve ruh halleri ile söylemiyorum. Üstelik bunu yukarda
da belirttiğim gibi tek başıma da söylemiyorum, biraz önce
konuşmasını dinlediğimiz Sn. Yargıtay başkanımız başta olmak
üzere önceki Yargıtay başkanları, emekli ve halen görev başında
olan yüksek yargıçlar, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinden
de aynı doğrultuda yakınmalar gelmektedir.
İlk bakışta, yıllardır uygulanan yanlış ve çarpık politikaların,
toplumsal dokumuzu zedelemesi ve kişisel çıkarını, toplumsal
çıkarın önünde tutan egemen bir sınıfın yaratılmış olması,
bunca sıkıntının kaynağı gibi gözükmektedir. Sosyal ve moral
değerlerdeki bu çözülme, toplumun hak, adalet, hukuk anlayışında
ve yargıdan beklentilerinde de büyük değişiklikler yapmıştır.
Her alandaki, her sektördeki çözülme ve itibar kaybı bir biçimde
giderilebilir, ancak toplumun, hak, hukuk ve adalet anlayışında
ciddi güven kaybı, kişisel ve toplumsal ağır travmalara neden
olur ve olmaktadır da...
Günümüzde yaşadığımız toplumsal yozlaşmanın 20-25 yıldan bu
yana başladığı ve hızlandığı gözden kaçmamalıdır. Değerli
bir bilim adamımızın tespitine göre, 1980 rejimi ile birlikte
siyasal sistemde değişik bir anlayış egemen olmaya başlamıştır.
Yerleşik siyasal kurumları bir kenara iten, "başına buyruk
lider" tipi ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda tatlı-sert,
samimi, kamil devlet adamı görünüşünden "kurtarıcı baba"
tipine dönüşüm yaşanmıştır. Ülke, siyasal kurumlar üstü, onları
kaale almadan, etrafındaki seçilmemiş, siyasal ve hukuki sorumluluğu
bulunmayan kişilerle hareket ederek kararlar alan ve uygulayan
"anayasa bir kez delinmekle ne olur", "Hesabımı
ben ancak Allah'a veririm", "verdimse ben verdim"
diyebilen siyasal otoriteler tarafından idare edilmiştir.
Bunlar aynı zamanda laiklikten ödünler vermişlerdir. 1982
Anayasasına din derslerini zorunlu hale getiren bir madde
konulmasıyla başlayan ödünler, İmam Hatip Liselerinin ara
meslek lisesi olmaktan çıkarılıp kuruluş amaçlarına aykırı
statüye getirilmesi, seçim kürsülerine Kur'an konulması, meydan
nutuklarında ayetler okunması, bütünlük ve istikrarın korunması
bahanesiyle Türk-İslam sentezinin kullanılması, devlet radyo
ve televizyonundan tarikatların tanıtımı ve özendirilmesi,
vefat eden devlet büyüklerinin yakınlarının bir tarikat şeyhinin
kabri yanında gömülmesi ile uzayıp giden eylem ve davranışlar
bu günlerin habercisi ve hazırlayıcısı olmuştur.
Böyle bir yapının mükemmel örneğini II.Abdülhamit yönetimi
zamanında bu toplum bütün boyutlarıyla yaşamıştır. Günümüzde
de çağdaş bir yapısal görüntü içerisinde aynı siyasal rejimin
tekrarının 1980'lerden bu yana hayata geçirildiğini görüyoruz.
Bu gün bu sistem, 1920 ve 1930'ların "iyi toplum"
imgesinin karşısına yeni bir seçenek olarak çıkarılmakta ve
bu sistemin savunucuları cumhuriyeti bireycilik ve demokrasi
adına kıyasıya eleştirme cesaretini gösterebilmektedirler.
Bu şekilde Türkiye Cumhuriyetini "zaman" ve "mekan"
dan arındırarak test etmek haksızlık olduğu gibi "tarih
dışı" bir çabadan da öteye gidemez.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti sürekli bir çağdaşlaşma projesidir.
Yaşamın her alanının bu doğrultuda dönüştürülmesini amaçlamış
uzun bir süreci ifade etmektedir. Bir geçiş değildir. Bu anlamda
oluşum hala devam etmektedir. Cumhuriyetin varsa noksanlıklarını
aklın ve bilimin ışığında gidermeye çalışacağız, yapamadıklarını
birlikte yapacağız. Bu bağlamda cumhuriyetten ve "olmazsa
olmaz" koşulu demokrasiden yana sivil güçlerin el ve
gönül birliği içinde yapacakları pek çok şey vardır; bizler
bu görevden kaçma lüksüne sahip değiliz, bizler bu günler
için varız.
Cumhuriyetin kazanımlarının birer birer yitirilmesi yanında,
sosyal ve moral değerlerdeki çözülme, toplumun hak, adalet
ve hukuk anlayışını da etkilemiş, yargı ve onu oluşturan kurumlar
ciddi bir güven kaybına uğramıştır.
Konuyla ilgili olarak araştırmalar yapan çeşitli kuruluşların
araştırma sonuçları incelendiğinde; kamuoyunun "Yargı
sistemi ve yargılama işlemlerine" güveninin bir çok kamu
kurumundan sonra geldiği ve sıralamada gerilerde kaldığı gözlenmektedir.
Kurumlar da kişiler gibi, saygınlıklarını kendileri yaratır
ve kendi davranışları ile korurlar. Biz kendi kendimize ne
kadar "saygınlık" , "mahabet" atfedersek
edelim, kişisel zaaflarımızın sonucu yarattığımız olaylar,
toplumun önem verdiği, hassas konulardaki tepkisizliğimiz,
ya da tepkimizi ortaya koyarken yaptığımız basit davranışlar,
toplumun kaderinde yadsınamaz yeri ve önemi olan bu kurumu,
yargıyı yaralamaktadır, zedelemektedir. Ceza yasası ve usul
yasalarındaki normlar, görkemli cüppeler, ulaşılamaz kürsüler
saygınlığı geri getiremez ve sağlayamaz. Üzülerek söyleyeyim
ki, yüce Yargıtay'da bir daire başkanlığı seçiminin anlaşılmaz
inatlaşmaya dönüşmesi ve sonunda sorunun uzlaşı ile değil,
yasa ile çözülmesi kadar, tepki olarak oy atılan alternatif
adayların isimleri yargının üzerine titrediğimiz saygınlığına
ve güvenine gölge düşürmüştür.
Sorun, bu basit örnek olayla sınırlı kalmıyor. Yerel mahkemelerden
Yargıtay'a, Anayasa Mahkemesinden,Yüksek Seçim Kuruluna kadar
bir çok yargı merciinde kamuoyu önünde sergilenen olaylar,
yargıya güveni azaltmaktadır. Özellikle 3 Kasım 2002 seçimlerinden
önce ve sonra seçime katılanlarla ilgili olarak, adli mahkemelerde,
Anayasa Mahkemesinde ve Yüksek Seçim Kurulunda verilen kararlar
uzun yıllar tartışılacak niteliktedir. Bugün Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinde bireysel başvuru sonucunda devlet olarak
tazminat ödemeye mahkum olduğumuz davaların çoğunluğu yargının
kusuru sonucu ortaya çıkan tablonun ürünüdür. Bu eksiklikleri,
ceza yargılamasının uzunluğu, sanığı yargılamada bulundurmadan
karar verilmesi, yakınanın iddiaları için tam ve etkili bir
araştırmanın yapılmaması, duruşmada sanığın avukatı olmadan
yargılanması biçiminde ve benzeri nedenler olarak sıralayabiliriz.
Tüm bu eksiklikler yargının ürünü olup, yargılamaya gereken
önemin verilmediğini göstermektedir. Daha acısı, uluslar arası
ortamda, Türkiye'de yapılan yargılamalarda Avrupa standartlarına
uygun kararlar çıkamayacağı ön yargısı ile yasa yollarının
tüketilmiş olması koşulunun aranmamaya başlanmış olmasıdır.
Yine bu anlamda son günlerde, "Türkiye'nin yatırım ikliminde
eksik olan en önemli unsur, şeffaflık ve hukukun üstünlüğüdür"
yakınmalarının batılı ülkelerce dillendirilmesi çok anlamlıdır.
Böylece "Türk Yargı Sistemine" güvensizlik, ulusal
ölçekten çıkıp uluslar arası boyuta ulaşmıştır.
Cumhuriyetin ilk yılları dışında adalete ve yargıya hükümet
programlarında gereken yer verilmemiş, bütçelerde "Adalet
Bakanlığı'na" ayrılan pay diğer bakanlıkların çok gerisinde
kalmıştır. 18 Mart 2003 günü TBMM'sine sunulan 59.Hükümet
programında hukuk, yargı ve adli sistemimiz için, bizim de
katıldığımız doğru tespit ve çözümler bulunmasına karşın Adalet
Bakanlığı bütçesi % 1 olarak bağlanmıştır. Programdaki açıklamalar,
ortaya konulan çözüm önerileriyle ayrılan bütçe, hukuk sistemimizde
ve yargıda yaşanan sorunların giderilmesinde çok yetersiz
kalmaktadır.
Hukuk eğitimi başta olmak üzere, yargının yapısal sorunlarına
yüzeysel yaklaşmak yerine, bağımsız, yansız, güçlü ve adil
bir yargının ve de yargılanmanın gerçekleşmesi için düzenleme,
düzeltme, iyileştirme değil köklü bir "Yargı Reformu"nun
acilen gerçekleştirilmesi gereklidir.
Kanımızca "Yargı Reformu"nun ilk ayağını "Hukuk
Öğretimi-Hukukçu Eğitimi" oluşturmalıdır. Bu öğretim
ve eğitimin amacı da, yeterli belleği ve devamlı ve eşit ölçüde
dikkati ve sabrı olan hakimler, savunmayı adaletin önemli
parametresi gördüğü için fazla konuşmayan, dinleyerek gerçeği
zamanlıca yakalayan, ölçüyü yakalayabilmiş hakimler yetiştirmek
olmalıdır. Ünlü bir yargıcın söylediği gibi "Tanrıya
dua edin; sizi yargıç kimliği kazanmamış, ya da kaybetmiş
memurlaşmış bir yargıç önüne çıkarmasın" işte o zaman
adil yargılanmanın ne olduğunu anlarsınız.
Yargı bağlamında "siyasallaşma" iddiası da çok büyük
önem taşımaktadır. "Siyaset" kötü ve kaçınılması
gerekli bir şey, kesinlikle değildir. "Siyaset"
ülke, devlet ve insan yönetimi olarak tanımlanmaktadır. "Toplum
yönetiminde karar alma sürecine katılma" ve "toplumda
çatışan çıkarların uzlaştırılması" da siyaset kapsamında
düşünülmelidir. Siyasi partiler, anayasamıza göre, demokratik
sistemin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu bağlamda siyasi partiler
özgür, kendi hakkında karar verme yetisine sahip bireylerin
bir fikir etrafında toplanarak meydana getirdikleri örgütlerdir.
Onlar kendileri için değil, toplum için hak arama peşindedirler.
Bir bilim adamı, pek çok unsura ek olarak "partiler toplumda
tek, dar bir çıkardan daha fazlasını temsil etmeye yönelmiş
kurumlardır" diyor.
Kişilerin böylesi bir siyasi partiye üye olması ve sonra ayrılması,
onun yansızlığını ve bağımsızlığını etkilemez, kamu görevi
sırasındaki çalışmalarına olumsuz etki yapmaz.
Ancak, yaşamda bireyler çok disiplinli derneklere, cemaatlere
ve tarikatlara bağımlı olabilmektedirler. Bir tarikata, bir
cemaate girmek sıradan bir derneğe veya bir siyasi partiye
üye olmakla aynı anlama gelmez. Burada bir kuruluşa üyelikle,
bir fikre kendini adama arasında ciddi bir ayrım yapmamız
gerekir. Bireyden önce var olan ve bireyi yok sayan tarikat
ve cemaat mensuplarının ölesiye bağlı oldukları inancın gücüyle
oturdukları kürsüler, makamlar ve koltuklarda nasıl demokrat
olunur, nasıl tarafsız ve yansız olunur?
Sayın Cumhurbaşkanım,
Toplumun her kesiminde dile getirilen önemli bir konuda; "rüşvet
ve yolsuzluk" iddialarıdır. Toplumu çürüten yozlaşma,
çürüme, bozulma, kokuşma sözcükleriyle anlam benzerliği taşır.
Yargıda yozlaşma, hukuk idesinden uzaklaşma ile doğru orantılıdır.
Bu sapışın insanlara çok acı vereceği, topluma büyük yıkımlar
getireceği yadsınamaz. Yolsuzluk yozlaşmanın bir görüntüsüdür.
Bireysel ve toplumsal yozlaşmayı besleyen çok önemli bir davranış
biçimidir. Yargıda söylenen ölçüde olup olmadığını bilemem,
ancak yolsuzluk söylentileri de önemli bir boyuta ulaşmıştır.
Prof.Dr.Hayrettin Ökçesiz'in "Adli Yargıda Yolsuzluk
Araştırması" raporunda oldukça karamsar bir tablo ortaya
çıkmıştır. Yine aynı konuyla ilgili olarak TÜSİAD tarafından
yaptırılan araştırmada da rüşvetin yaygınlığına ilişkin algılama
skalasında mahkemeler % 40.7 ile yer almaktadır. "Her
kuruluşta, her toplulukta böyle şeyler olur" özrü ve
savunması yargı için asla geçerli olamaz. Çünkü, adalet, içinde
hiçbir yabancı unsura tahammülü olamayacak kadar narin ve
hassastır. En ufak bir yabancı unsur, adaleti kirletir; bozar,
hiçe indirger. Bunun içindir ki, yargı ile ilgili söylentiler,
dedikodular toplumda önemle izlenmekte, belki de büyütülmektedir.
Ancak öyle iddialar, kimlik ve kişilikleri belli kişiler tarafından
ortaya atılmaktadır ki, inanmamakta bizleri aşırı bir şüphecilik
batağında sürüklemekte, kişilik zaaflarına yol açmaktadır.
Bu iddiaların hepsinin doğru olduğuna inanmak zordur; ancak,
bizler küçük kişisel zaaflarımız yanında, davranışlarımıza
dikkat etmeyerek "güvensizlik" aşılayarak, bu tür
iddialara haklılık payı kazandırdığımızı bilmek zorundayız.
Devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı erki mensupları
hakkında böylesi iddia ve tespitlerin giderilmesi için acil
önlem almanın zamanı geldi de geçmektedir. Yolsuzluk, rüşvet
ve yozlaşmanın giderilmesi yönünde anayasa başta olmak üzere
ceza ve idari mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması şarttır.
Yolsuzluk karne notunun düşüklüğünde mevcut teftiş sisteminin
etkisi büyüktür. Bir ülke düşününüz ki 57.000 müfettiş ve
müfettiş yetkisine sahip elamanı bulunsun, fakat yolsuzluklar
sıralamasında dünya dördüncüsü olsun.
Türkiye'de mevcut 1.675.000 kamu çalışanının 980.000'i hakkında
inceleme ve soruşturma başlatılmış, mahkemelerde dava açılmış
bulunmaktadır. Kamu kurum ve kuruluşlarındaki teftiş kurullarının
da, siyasal iktidarların emir ve talimatları doğrultusunda
işe başlayan ancak, bağımsız inceleme yapabilen bir konuma
getirilmesi gereklidir.
"Devlet, Hak ve Adalet" birlikteliğiyle, çağdaş
yaşamın kazanımı olan "Hukuk Devleti ve Hukukun Üstünlüğü"
kavramları Türk halkının ortak hafızasında yer etmiştir. Bunun
doğal sonucu olarak, her kesimden insanımız, ister aydın,
ister işçi, ister esnaf, ister köylü olsun, eğer yargı adil,
hızlı ve düzenli işleyecek olursa, toplumu ve onun kurumlarını
çürüten tüm engellerin ortadan kalkacağına inanmakta ve neredeyse
tüm sorunlarının çözümünü bağımsız ve adil yargıda görmektedir.
Siyasal iktidarların, artık toplumsal bir istek ve beklenti
haline gelen bu haklı ve ortak inanca duyarlılık göstermeleri
gerekmektedir.
Bunun ilk adımı da Cumhuriyet savcılarının hiçbir ayrım olmaksızın
tüm kamu görevlileri hakkında etkili bir soruşturma yapabilmeleri
için savcılık kurumunun, işlevlerine uygun olarak, yeniden
düzenlenerek güçlendirilmesidir. Rüşvet ve yolsuzluk iddiası
ile suçlanan kişilerin hazırlık soruşturmaları ve yargılanmaları
bu konuda uzmanlaşmış görev güvencesine sahip savcılar ve
bağımsız mahkemeler tarafından yapılmalıdır.
Yolsuzluk konusuyla ilgili suç ve cezalar sistemi yeniden
düzenlenmeli; Türk Ceza Kanunu'ndaki aktif ve pasif rüşvet
yeniden ele alınmalıdır. Suçtan elde edilen gelir ve yararların
müsaderesinin etkin biçimde gerçekleştirilmesine yönelik düzenlemeler
yapılmalıdır.
Tüm bunların yanında; kamu idaresi alanında da önemli reformların
yapılması gereklidir. Kamu reformundan amaç, bir yandan kamu
yönetiminin yurttaşına beklediği hizmetleri hızlı, ucuz, etkin
ve kaliteli; denetlenebilir ve hesap verilebilir bir biçimde
sunabilmesinin sağlanması olmalıdır.
Kamu görevlilerinin, görev tanımları, sorumluluk, yükümlülük
ve yetki alanları açık seçik ve net bir biçimde belirlenmelidir.
Sorumsuz kişilerin devlet yönetiminde söz sahibi olmalarının
kesinlikle önüne geçilmelidir. Kamu görevi etiğinin güçlendirilmesi
için "kamu etik ilkeleri" oluşturularak tüm kamu
görevlilerinin bu ilkelere uygun bir biçimde davranmasını
sağlayıcı disiplin suç ve yaptırım sistemi oluşturulmalıdır.
Anayasanın 128.maddesinde öngörülen üst kademe yöneticilerinin
yetiştirilmesi ve atanması konusunda yeni düzen ve kurallar
getirilmeli ve siyasi iktidarlar adama iş değil, işe adam
yerleştirecek politikalar izlemelidir. Demokratik idarenin
ve saydam yönetimin sağlanması amacıyla "Bilgi Edinme
Hakkı Yasası", "İdari Usul yasası" ve "Sır
kavramının yeniden belirlenmesi" ile ilgili yasaların
hızla çıkarılması gereklidir. Toplumun bütün değerlerini çürüten
rüşvet ve yolsuzlukla baş edebilmek için kamu görevlileri
başta olmak üzere her yurttaşa büyük sorumluluklar düşmektedir.
TBMM üyelerinin ceza kovuşturması bakımından sahip oldukları
bağışıklık sınırlandırılarak, "dokunulmazlık" konusu
yeniden ele alınmalıdır. Yolsuzluklarla mücadelede milletvekili
dokunulmazlıklarının kaldırılması tek çareymiş gibi gösterilmektedir.
Oysa hemen belirtelim ki, parlamenter dokunulmazlık çok uzun
mücadeleler sonucu elde edilmiş vazgeçilmez bir kazanımdır.
Belki sınırlanabilir ama asla vazgeçilemez.
Diğer yandan "dokunulmazlık" denilince akla hemen
"milletvekili dokunulmazlığı" gelmekle birlikte
pek çok kamu görevlisinin, basın ve medyanın değişik çıkar
guruplarının "dokunulmazlıkları" göz ardı edilmemelidir.
TCK'nun memur tanımını düzenleyen 279.maddesi değiştirilerek,
kamusal işler ve faaliyetlerde işlenen suçlar bakımından kamusal
fonksiyon, görev ve yetki üslenmiş herkesi kapsayan bir kamu
görevlisi tanımına yer verilmelidir. Bu bağlamda 4483 sayılı
Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında
Kanun tümden kaldırılmalıdır.
3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla
Mücadele Kanunu'nun içeriğine gerçek anlamda rüşvet ve yolsuzluklarla
mücadeleyi içeren hükümler ilave edilerek, mal bildirimi konusu
ayrı bir yasayla düzenlenmelidir. Nüfuz ticareti, görevi kötüye
kullanma, devlet alımlarına ve ihaleye fesat karıştırma, haksız
rekabet gibi suçlar yeniden gözden geçirilmelidir.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Avukat, yargıda "Hak arama özgürlüğü"nü temsil etme
yanında, yargı sürecine "halk adına" katılarak yargı
kararlarının aleniyetine ve demokratikleşmesine yardımcı olur.
Bu bağlamda "Yargı diyalektiği" sav ve savunma özgürlüğü
ve dengesi ile bağımsız hükmün oluşması olarak tanımlanabilir.
Bunu bozan en basit olgu C.Savcılarının yargılama sırasındaki
konumlarıdır. Bu konum hem karar merciini hem de savunmayı
olumsuz etkilemektedir. Çünkü yargının iki ayağının bu birlik
görüntüsü, tam bağımsız olması gereken yargıçlar aleyhine
değerlendirilmektedir. C.Savcısının özel konumu dolayısıyla
zorunlu bağımlılığı, bağımsızlığı asıl olan yargıçlarımıza
teşmil edilmiştir. Bu suretle Anayasanın yargıçlara genelge
gönderilemeyeceği, emir ve talimat verilemeyeceği ilkesi ayaklar
altına alınmıştır. Yargı her türlü müdahaleden, her türlü
etkiden kurtarılmış olsa bile savunmanın yargı sürecindeki
katkısı görmezden gelinirse, verilen kararlar adil de demokratik
de olmaz.
Bu denli önemli görevi yanında, yargının kurucu unsuru olan
"savunma mesleğinin" anlamı hala kavranabilmiş değil.
2001 yılında bütün eksikliklerine karşın, çıkışını büyük bir
heyecanla karşıladığımız 4667 sayılı yasa ile elde edilen
bir çok hak çeşitli girişimlerle ya geri alınmış, ya da kullandırılmamaktadır.
Yasada açıkça belirtilmesine karşın barolar ve Türkiye Barolar
Birliği'nin protokoldeki yerine herkesçe gerekli özen ve duyarlılık
gösterilmemektedir. Yasa çıktığından bu yana bu özenin gösterilmediği
hiçbir devlet protokolüne katılmamaktayız.
Yine avukatlık kimliğinin "resmi kimlik" niteliğinde
olduğu yasada yazılı olmasına karşın, bir çok kamu kurumu
yasanın bu amir hükmünü görmezden gelmektedir.
Resmi kurumlarda iş takibi sırasında da gerekli bilgi ve belgelere
ulaşılması konusunda büyük dirençlerle karşılaşılmaktadır.
Avukatlık Kanunu ile getirilen yeni düzenlemeleri gerileten,
25.6.2002 gün ve 4765 sayılı yasa ile henüz yayınlanmamış
bulunan Anayasa Mahkemesi kararını mesleğimiz açısından olumlu
karşılamamız mümkün değildir. Çünkü 4765 sayılı yasa ile yapılan
değişiklikle, mesleğe giriş aşamasında, staj sonrası konulmuş
sınav ertelenmiş ve mesleği bir çok örneği ile birlikte "serbest
alan" haline getiren öğretmenlerin avukatlık yapma hakkının
sürdürülmesi sağlanmıştır. Anayasa Mahkemesinin kararıyla
da yargıç ve savcılara mesleğe girme konusunda yeni olanaklar
getirilmiştir.
Mesleğimizin içinde bulunduğu ve giderek ağırlaşan olumsuz
koşullar, meslektaşlarımızı etkilemekte bir çok yakınmaya
neden olmaktadır.
Serbest çalışan meslektaşlarımızın en büyük sorunu sosyal
güvenliktir.
Kamu kesiminde çalışan meslektaşlarımız ise yaptıkları işin
önemine ve konumuna uygun bir statüde değillerdir. Bu konuda
daha önceki söylediklerimizle yetineceğiz ve kamu kesimi avukatlarının
durumunu ifade anlamında bir düzenlemeyi bilgilerinize sunacağız.
Ulaştırma Bakanlığı Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel
Müdürlüğü'nün 20 Temmuz 2003 gün ve 25174 sayılı Resmi Gazete'de
yayınlanan "Personel Atama ve Görevde Yükselme Yönetmeliğinde
Değişiklik Yapılmasına dair Yönetmeliğin" 5. maddesindeki
düzenleme iktidar ve onun yönetimindeki kamu görevlilerinin
hukuka, hukuk devletine, savunmaya ve avukata bakışını açıkça
ortaya koymaktadır. Yönetmeliğin 5.maddesinde Genel Müdürlük
personeli işin önemine ve konumuna göre guruplara ayrılarak
sıralamaya tabii tutulmuşlardır. Bu sıralamada avukat (I)
harfinde Sistem programlayıcısı, mütercim, tekniker, hava
trafik kontrolörü vs ile birlikte listenin en sonunda yer
almıştır.
Savunmanın temsilcileri avukatların örgütleri olan barolar
ve Türkiye Barolar Birliği olarak, mesleğin sorunlarının çözümü
yanında, avukatlık mesleği ve iş alanına yapılan saldırı ve
tecavüzlerle de mücadele etmek durumunda kalmaktayız. Yıllardır,
hukuk eğitimi görmemiş muhasebeci ve yeminli mali müşavirlerin
avukatlık haklarını kullanma konusundaki ısrarları yanında,
son dönemlerde de noterlerin benzer talepleri karşımıza çıkmaktadır.
Bu bağlamda, yeni "Noterlik Kanunu" tasarısı ile
avukatlara ait olması gereken pek çok işlev noterler tarafından
da yapılır hale getirilmek istenmektedir. Dünyanın her yerinde
ve tarihi gelişim süreci içinde noterlik mesleği, avukatlık
mesleğinin bir türevi niteliğinde olduğu halde, sevgili noter
kardeşlerimizin çabası sonucunda Türkiye'de avukatlık, noterlik
mesleğinin bir türevi şekline getirilmek istenmektedir. Yeni
noterlik yasasında, noterlerin geleneksel yapı ve kimlik içinde
değerlendirilmesi ve avukatlara ait alanlara sarkmalarının
önlenmesini dilemekteyiz.
Anayasanın hak arama özgürlüğü aşamasında, yargı ile vatandaş
arasına yapay aracılar koyma isteklerine bir örnek de "Hakem
ve Bilirkişi Odaları" yasa taslağı veya düşüncesidir.
İlişkilerimiz nedeniyle yakından tanıma olanağını bulduğumuz
ve bu nedenle içtenliğine inandığımız Adalet Bakanı sayın
Cemil Çiçek'in TBB 27. Olağan Genel Kurulu'nda böyle bir çalışma
olmadığını vurgulamasına karşın, bu alandaki yayın ve haberler
bitmemektedir. Hakemlik ve bilirkişilik bağımsız bir meslek
değildir. Bilirkişi usul yasalarına göre yargılamada lüzumlu
ve önemli bir ögedir. Ancak arızi bir iş ve uğraş olma yanında
esas mesleğinin bir türevi olan bilirkişiliği bir hak haline
dönüştürme heveslerinden bir an önce vazgeçilmesi en büyük
dileğimizdir.
TBB olarak çeşitli toplantı ve etkinliklerde tartışmaya açtığımız,
Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonundaki görüşmeler
sırasında kaygı ve endişelerimizi bildirdiğimiz Bölge Adliye
Mahkemeleri ve Üst Mahkemeleri Kanunu yasalaşma aşamasındadır.
Yargı sistemimizde daha önce uygulanan ancak, sakıncaları
nedeniyle 1924 yılında kaldırılan kurum yeniden getirilmiştir.
Çeşitli nedenlerle adil yargılanmaya katkısı olacağı söylenen
istinafın, yargının sorunlarını çözmede büyük katkısı olacağı
inancında değiliz. Bir süre için Yargıtay'da işlerin rahatlamasına
neden olduktan sonra yeni ve ciddi sorunlar yaratacaktır.
Çünkü adliyelerdeki mevcut sorunlar çözülmeden, istinaf uygulamasına
geçilmesi hiçbir yarar sağlamayacaktır.
Yargıç, savcı ve avukatların birlikte staj yapmalarını hedefleyen
"Adalet Akademisi" yasası da yürürlüğe girmiştir.
TBB ve baroların sıcak bakmadığı düzenlemenin danışma ve yardım,
inceleme, araştırma ve yayın dokümantasyon, işbirliği ve koordinasyon
gibi konularda yararlı olacağı kanısındayız. Zaten barolar
stajyerlerini yetiştirmek için kendi staj eğitim merkezlerini
ve staj birimlerini oluşturmaktadırlar.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Peş peşe çıkarılan yasalar ve yerli yersiz el atmalarla iyi
çalışmayan hukuk sistemimizin balansı bozulduğu için, bir
türlü köklü ve sağlıklı sonuçlar alınamamaktadır. Bu günlerde
aynı işin Cumhuriyetin ikinci önemli ayağı olan milli eğitim
sisteminde yapılmak istendiğini de kaygıyla izlemekteyiz.
Cumhuriyeti kuranlar demokrasinin "olmazsa olmaz"
koşulu olan "laiklik" ilkesinin yerleştirilmesi
için yoğun çaba harcamışlardır. Katılımcılık ve çoğulculuğun
bu yolla sağlanabileceğinin farkındaydılar; bunu sağlamaya
büyük önem vermişlerdir. Bu gün ise anılan anlayışın yok edilmesi
için eğitim sistemine karşı kurulan tuzak düzenlemeleri bu
nedenle ciddiye almakta ve gerekli duyarlılığı göstermekteyiz.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Türkiye-AB ilişkilerinde ilerlemeler kaydedilmiş olmakla birlikte,
bu konuda yöneticiler tutarlı bir politika izleyememişler,
konuyu daha çok yasal düzenlemelere indirgemişlerdir.
Yürürlüğe konan uyum yasaları; dağınık ve bölük-pörçük şekilde,
adeta el yordamıyla gerçekleştirilmiş olsa da, hukuk standartları
bakımından, kuşkusuz, Türkiye'yi Avrupa'ya yaklaştıran düzenlemelerdir.
Ne var ki, yapılış tarzı itibariyle söz konusu reformlar,
büyük ölçüde AB gereklerine dayandırılmış; ulusal dinamikler
ve anayasal gereklilikler adeta unutulmuştur. Uyum paketleri,
bir tür AB tarafından "ısmarlama" sonucu hazırlanmış
metinler görüntüsünü vermiştir. İzlenen bu tarzın başlıca
iki sakıncasına işaret edilebilir. Birincisi, uygulamaya etkili
bir biçimde konmasına ilişkin güçlüklerdir. Yasaların yapılış
aşamasında ilgili birimlerin görüş, öneri, katkı ve katılımı
sağlanmadığı için, uygulayıcı sıfatla yasaların muhatabı olan
kişi ve makamlarda, bunların AB için hazırlandığı yönündeki
anlayış, istisnai denebilecek sınırlarda kalmamaktadır. Bu
da, reformları etkili sonuçlar doğurmaktan alıkoymaktadır,
ikincisi ise; Türkiye-AB ilişkisine söz konusu yaklaşım tarzı,
Türkiye'yi taraf yapmaya yetmemekte; ülkemiz hep, "ev
ödevini yapan öğrenci örneğinde olduğu gibi, notunu bekleyen
taraf" konumunda kalmaktadır. Oysa AB süreci, yasal düzenlemeleri
ve hükümet yetkililerinin ilişkilerini çok aşan bir yapılanmayı
ve yaklaşım biçimini gerekli kılmaktadır.
Bölgemizde yaşanan sıcak günler bizi her yönden etkilemektedir.
Özellikle kendisini dünyanın tek egemeni olarak gören ve bunu
tüm dünyaya ilan eden ABD, hem 11 Eylül saldırısı sonrası
kaybettiği prestijini yeniden kazanmak, hem de başta Irak
olmak üzere Orta Doğu ve Uzak Doğu Asya petrolleri ile dünya
enerji kaynaklarını denetimi altına almak için kendi vatandaşları
da dahil neredeyse dünyadaki tüm insanların karşı çıkışına
rağmen saldırgan girişimlerini sürdürmektedir. Bu tutum ve
davranış BM başta olmak üzere, tüm uluslararası kuruluşların
etkinliklerini yitirmelerine neden olmuştur. Uygarlık ve gelişmişliğin
gereği, kural ve hukuk tanımazlık olamaz.
Geçtiğimiz yılda yargı açısından olduğu kadar ülkemizin iç
ve dış ilişkileri açısından da önemli olaylar cereyan etmiştir.
Türk tarihinin en çarpıcı ve pek çok açıdan en acı olayını
yaşadık. Elbette ki Irak'ta Süleymaniye'de görevi bulunan
subaylarımıza, dost ve müttefik olduğumuzu bıktırırcasına
tekrarladığımız ABD'nin oradaki güç üstünlüğüne dayanarak
yaptığı terörist muamelesinden, askerlerimizin başına çuval
geçirilerek "esir" edilişinden söz ediyorum. Böyle
bir muameleye maruz kalacak ortamı yaratan ve buna tepki göstermeyen
görevlilerin davranışları kadar bu muameleyi pişkinlikle karşılayan,
utanç verici bu muameleden iç dengeler açısından yarar uman
siyasal kadroların davranışları da acı vericidir.
Bizler aç ve zorluklar içinde yaşamağa ve mücadele etmeğe
alışkın bir halkın çocuklarıyız, onurumuzdan fedakarlık edemeyiz,
halkımızın simgesi olan ordumuzun hakarete uğramasına tahammül
edemeyiz. Çok zor şartlar altında iki çift çorabından birini,
tek gömleğini, iki kile bulgurunu, çiftine koştuğu atını Kuvvacılara
verirken, Halife'nin "gavur", "komünist",
"bolşevik" ithamlarını kulak ardı etmiş, müttefiki
İngilizlerin sandıklar dolusu altınlarını elinin tersiyle
itmesini bilmiş ve ulusal bağımsızlığını Birinci Dünya Savaşı'nın
diğer mağluplarından on beş yıl önce kazanmayı başarmış bizden,
bu zillete boyun eğmemizi, bunu geçiştirmemizi hiç kimse isteyemez.
Cumhuriyetimizin kuruluşundaki fedakarlıklarımızın uçup gitmesine
hiç kimsenin izin vermeğe hakkı bulunmadığını, bunun hesabının
er geç sorulacağını inanç ve güvenle belirtmek isterim.
Hiç bir meşru gerekçeye dayandırılmayan Irak saldırısı, Türkiye'nin,
gerek ABD ile gerekse AB ile ilişkilerini "kişilikli"
kılmasının ne denli önemli olduğunu kanıtlamış bulunmaktadır.
Konuya insan hakları açısından yaklaşıldığında; haksız bir
savaşın yok ettiği tarihi, kültürel ve insani değerler ışığında,
"barış hakkı"nın önemi ve insan haklarının bölünmez
bir bütün oluşturduğu gerçeğine, insanoğlu çok acı bir biçimde
bir kez daha tanıklık etmiştir. Bu arada, Cenevre Sözleşmesi'ne
ve Uluslararası İnsancıl Hukuk ilkelerine uyulmamıştır.
Irak'ta savaş bittiğine ve işgalci güçler, en azından görünürde
bu ülkede demokratik bir rejimi kurmayı hedeflediklerine göre,
kamu düzeninin ve güvenliğin sağlanmasında bu amaç hiçbir
biçimde gözden uzak tutulmamalıdır. Bu çerçevede, işgalci
silahlı güçlerin, yakıp yıkarak veya öldürerek değil, "ölçülülük
ilkesi" gerekleri doğrultusunda kullanılmaları önem taşımaktadır.
Türkiye, Irak saldırısı ve işgali karşısında; gerek AB içerisinde
gerekse NATO örgütünde birçok yönden "tek" olma
özelliğine sahiptir. AB ve NATO üyeleri arasında Irak'la sınırı
bulunan tek Müslüman ülke; bölgede ise tek demokratik rejime
sahip ülke. Bu özelliklerini daha iyi kullanabilirdi, kişilikli
bir politika izlemek suretiyle özgül konumundan da yararlanarak
kendi saygınlığını arttırabilirdi. Bu bakımdan TBMM'nin l
Mart 2003 kararı, saldırgan güçler karşısında hükümet yetkilileri
tarafından iyi değerlendirilme bir yana, bir tür "mahcubiyet"
belgesi şeklinde sunuldu.
Türkiye'nin Irak sorununu ulusal çıkarları doğrultusunda Birleşmiş
Milletler Platformuna çekme yönünde çaba göstermesi, hem Irak'ta
kurulacak yönetimin hukuki bir zemine dayanmasına katkıda
bulunur; hem ülkemiz Birleşmiş Milletler nezdinde kendi saygınlığını
arttırmış olur.
Komşularımızla ulusal çıkarlarımızı koruyarak barış, daha
ileri bir işbirliği ve dayanışma içinde yaşamalıyız. Meydan
kesinlikle savaş lobisine ve savaş kışkırtıcılarına bırakılmamalıdır.
Günümüz dünyasında savaşa karşı çıkmak ve sorunları hukuk
içinde çözmek, insanlığın, yurtseverliğin ve hukukçuluğun
temel koşuludur.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Türkiye Cumhuriyetinin sekseninci yılını gelecek ay sonunda
kutlayacağız. Bu yıl dönümüne TBB, içinde bulunduğumuz olumsuz
ortam, cumhuriyetin değerlerinin tek tek ve acımasızca tahrip
edilmesi girişimleri ve karşılaştığımız acı verici olaylar
dolayısıyla fevkalade büyük önem vermektedir. Bu yıl dönümünde
yapacağımız toplantılar, hukuka bağlı ve cumhuriyetin kazanımlarına
duyarlı kimliğinizle onurlandırdığınız taktirde daha büyük
bir anlam taşıyacaktır.
İzninize sığınarak son dönemler de örgütlü bir biçimde saldırılan
Cumhuriyetin bizim için ifade ettiği anlamı ve önemi, onun
vazgeçilmez değerlerini, Cumhuriyetimizin dayandığı iki temelden
biri olan yargının yeni yıl açılışında, kısaca arz etmek isterim.
Bunun özellikle son yirmi-yirmi beş yıl içinde yoğunlaşan
demokrasi yandaşlığı görüntüsü arkasında, Cumhuriyet karşıtı
görüş ve düşüncelere karşı vicdani bir görev olduğunu düşünüyorum.
1923 yılında Anadolu tablosu içler açısıdır. Savaşın yükünü
çekemediği ekonomi ve sosyal yapı iflas etmiştir.
İki dünya savaşı arasındaki yirmi yılı kapsayan dönemi, ünlü
bir tarihçi "Felaket Çağı" olarak nitelemiştir.
Dünya, bu dönemde liberal yörüngeden koparak sola ya da sağa
savrulmuştur. "Felaket çağının" hemen başlangıcında
1923 yılında savaşı yöneten ve zaferle bitiren kadrolar, tüm
olumsuz koşullara rağmen "fikir vermeye ve kamu alanında
görev almaya katılan yurttaş"a dayalı "Cumhuriyet"
i kurdular.
Türkiye Cumhuriyetini kuranlar, cumhuriyet fikrinin hedefinde
demokrasi olduğunun bilincindeydiler. Ancak, demokratik sisteme
geçilebilmesi için öncelikle laik, çoğulcu ve katılımcı bir
toplumun varlığına ihtiyaç olduğunu da, 1876'lara uzanan deneyimlerinden
öğrenmişlerdi.
Cumhuriyet için birinci unsur toplumdur. Cumhuriyette toplum,
hiçbir insanın kimliğinin doğumdan belirlenmediği, kimliklerin
kişisel tercihlere dayalı olarak oluşabildiği örgütlenmedir.
Bu örgütlenmeye doğru yola çıkılabilmesi için bireyin ortaya
çıkması gerekir. Cumhuriyet ilkesel ve öncelikli olarak, bireysel
düzlemdeki sonsuz farklılıkları uyumlulaştıran toplumun üzerine
oturur. Birey ile toplum arasında diyalektik bir ilişki bulunmaktadır.
Kamusal alanın ortaya çıkması için özel alan bulunmalıdır.
Bunun için de, toplumu ön plana alan Cumhuriyet, kamusal alanın
karşısına özgür bireyi hazırlamak için okuma yazmayı yaygınlaştırmaya,
kültürel gelişmeye büyük önem vermiştir. Bu konuda büyük emek
sarf edilmiş, büyük atılımlar yapılmıştır. Bugün cumhuriyeti
küçümseyenler, onun kazanımlarını eleştirenler, onun üzerine
bir karabasan gibi çökkenler bu eğitim seferberliğinin ürünü
olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Ümmetten, kulluktan çağdaş
bireye geçişteki çetin süreci görmezden gelenlere söylenecek
çok şey yok.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Geçen yıl yaptığım açılış konuşmamda 3 Kasım 2002 günü yapılacak
milletvekili seçimleri için "4 Kasım 2002 sabahında Türkiye'ye
istikrar ve güven veren bir siyasal ortamın oluşmasını umut
etmek istiyoruz" demek suretiyle, siyasetteki alabildiğine
bölünmüşlüğün ve istikrarsızlığın giderilmesi dilek ve temennisinde
bulunmuştum.
3 Kasım 2002 günü yapılan Milletvekili Genel Seçiminden sonra
yeni bir siyasi tablo oluşmuş ve TBMM'sine iki parti girebilmiştir.
Ülkemiz demokrasi gerçeğinde, geçmiş iktidarlar ve parlamento
ne kadar meşru, ne kadar halk desteğine sahipse bu iktidar
da, bu parlamento da, o kadar meşru ve halk desteğine sahiptir.
Dünyanın en soylu, en uysal, en sabırlı, en sağduyulu halkı
olan Türk halkı, Anadolu insanı, yaşadığı bunca çile ve düş
kırıklığına karşın, demokrasiye olan inancını hiçbir zaman
yitirmemiş her zaman kendine düşen özveriyi ve duyarlılığı
göstermiştir. Ancak asil ve çileli halkımızın bu özverisi
ve özelliği siyasetçilerimiz tarafından, hiçbir zaman iyi
algılanamamış ve iyi okunamamıştır. Çoğu "kerameti kendinden
menkul" politikacılar, halkın değil, yandaşlarının hizmetkarı
olmuşlardır.
TBB olarak gelişmeleri ve değişimi ülke demokrasisinin bir
ürünü olarak algıladığımızı, ülkenin kalkınması, halkımızın
mutluluğu için yapılacak her doğru işe destek vereceğimizi
hem kamu oyuna hem de görüştüğümüz hükümet yetkililerine duraksamadan
aktardık. Bu görüşmelerimizde özellikle laik cumhuriyete ve
onun kazanımlarına olan bağlılığımızı ve duyarlılığımızı açık
ve net bir biçimde vurguladık. Bu anlayışın bir sonucu olarak
Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarına büyük katkı sunduk.
Bu bağlamda; 6. ve 7. "Uyum" paketlerinde belirttiğimiz
bazı çekinceler dışında ortaya konulan irade, her makul ve
mantıklı girişim tarafımızdan destek görmüştür.
İnsan haklarına ilişkin iyileştirmeler, izlenen usul bakımından
kısmi ve dağınık düzenleme özelliğini taşısa da, içerik olarak
desteklenmesi gereken olumlu açılımlar olmuştur. Ancak, uyum
yasalarının Parlamento'da oylanması kadar, hatta daha çok,
bunların uygulamaya geçirilmesi önem taşımaktadır.
Reform yasalarının etkili bir biçimde uygulamaya konmasında,
söz konusu metinlerin iç tutarlılığı yanında, ilgili örgüt
ve kuruluşların hazırlık sürecine katılmış olup olmadıkları
da rol oynamaktadır. Bunun yapıldığını söylemek olanaksızdır.
Reform sürecine katkı sağlama olanağı bulunan çok sayıda örgüt
ve kuruluş yanında; şimdiye kadar bu alanda birçok somut ve
ciddi çalışmayı gerçekleştiren Türkiye Barolar Birliği, bu
yöndeki çabalarını sürdürmektedir. Bunlar arasında, T.C. Anayasa
Önerisi ve Dernekler Yasa Taslağı örnek olarak belirtilebilir.
Yine TBB-İHAUM, ulusal ve ulusal-üstü ölçekte gerçekleştirdiği
bilimsel nitelikte birçok etkinlikle (sempozyumlar, insan
hakları eğitim çalışmaları, yayınlar) insan haklarına ciddi
katkılar sağlamaya çalışan bir organdır. İHAUM Bilim ve Danışma
Kurulu, şu anda T.C. Anayasa Önerisini güncelleştirme çalışmalarını
sürdürmektedir.
Kurumsal düzenlemeler açısından; Anayasa değişikliklerinin,
1982 Anayasasının devlet organlarının kurumsal yapılanması
ile ilgili hükümlerine dokunulmaksızın, daha çok sivil/asker
ilişkileri bağlamında MGK statüsü üzerinde yoğunlaşılmış olması,
bir eksiklik, hatta bir talihsizlik olarak değerlendirilebilir.
Oysa demokratik rejimimizin, Hukuk Devleti bağlamında birçok
sorunu ve açığı bulunmaktadır. Yargı bağımsızlığı, yasama
dokunulmazlığı ve yasama seçimlerinde %10'luk baraj sorunların
başında gelmektedir.
Öte yandan, Anayasa değişiklikleri ve yürürlüğe konan yasaların,
demokratik anlayış ve düzenleme alanları bakımından sakıncalı
yönlerine de dikkat çekmek gerekir.
İçerik olarak, paranın ölçü alınmış olması ve daha çok gelir
getirici alanlara yönelme, ülkemizin doğal, çevresel, tarihi
ve kültürel zenginliklerini tahrip edici sonuçların ortaya
çıkmasını kaçınılmaz kılacaktır. Demokratik anlayış bakımından
ise, parlamento çoğunluğunun yeterli olacağı şeklindeki eğilim,
"çoğunlukçu demokrasi", hatta "çoğunluk diktatörlüğü"
uygulamasını çağrıştırmaktadır. Böyle bir yaklaşım, ne çağdaş
egemenlik anlayışına, ne de Hukuk Devletine uygun düşmektedir.
Geçen süre içinde, iktidarı elinde bulunduran siyasi parti
temsilcileri, iktidarın sonsuz ve sınırsız olanaklarını kendi
dünya görüşleri ve yandaşları için kullanma eğilimleri yanı
sıra, 80 yıllık birikimi olan demokratik laik parlamenter
sistemimizin, yazılı ve yazılı olmayan kurum ve kurallarını
yok sayan tutum ve davranışlar sergilemişlerdir. Yine Cumhuriyetimizin
özenle korunan değerlerini, kazanımlarını görmezden gelen,
onları hafife alan, farklı ve değişik bir cumhuriyet anlayışlarının
olduğunu ortaya koyan irade ve eylem sergilemektedirler. Bir
anlamda cumhuriyetin köklü ve etkin kurumlarıyla çatışmayı
yenilik ve farklı bir politika olarak sunmaktadırlar. Bunların
yanlış olduğunu cumhuriyetin kuruluş felsefesine, çağdaşlık
anlayışına aykırı tutum ve davranışların karşısında olacağımızı
daha önce çekince olarak belirttiğimiz için iktidarın bu ve
benzeri tutum ve davranışlarına karşı çıkacağımızı ve geçit
vermeyeceğimizi açıkça her yerde vurguluyoruz. Bu konudaki
duyarlılığımızı bu anlamlı günde ve tüm kamu oyunda bir kez
daha açıklamayı tarihsel bir sorumluluk olarak kabul ediyorum.
Bizler bu tutumları eleştirir ve Cumhuriyetin kazanımlarına
sahip çıkarken, daha önceki basiretsiz politikacıların, sırf
partisel ve politik yaklaşımlarla içini boşalttıkları, tüm
çağdaş kurum ve kavramlarını yok ettikleri, halkından ve insanından
uzaklaştırdıkları, yolsuzluğun, hırsızlığın, rüşvetin, talanın,
kol gezdiği, insan hakları ihlallerinin yaşandığı, hukuksuzluğun
hukuk diye savunulduğu mevcut düzeni değil, Atatürk ilke ve
devrimleriyle taçlanmış, çağdaş değerlerle donanmış, sevgi
ve kardeşlikle bezenmiş, emeğin en yüce değer ve her ilişkide
hukukun egemen olduğu Türkiye Cumhuriyetini özlüyor, hedefliyor
ve kastediyoruz.
Yeni adli yılın sorunlardan uzak, başarılarla geçmesini diler,
beni dinlediğiniz için teşekkür eder, saygılar sunarım.
Avukat Özdemir Özok
|