| TBB
BAŞKANI AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK'UN
29 Ekim 2003
Cumhuriyetin Kuruluşunun 80. Yıldönümü'nde
yaptığı konuşma
Değerli konuklar,
Cumhuriyet'in 80.yılını tüm iyimserliğimize ve iyi niyetimize
karşın, yaşadığımız olaylar ve acı gerçekler nedeniyle buruk
kutlamaktayız. Son iki yüz yıldır başlatılan çağdaşlaşma hareketleri
Atatürk devrimleri ve Cumhuriyet'le doruk noktasına ulaşmış,
varılan bu noktada ve ondan sonra, bu harekete karşı, sürekli
muhalefet geliştirilmiş, saldırılar yapılmıştır. Büyük heyecan
ve umutlarla kurulan Cumhuriyet ilk günlerden itibaren, siyasal,
sosyal ve ekonomik çıkarları bozulan kesimler tarafından çeşitli
yöntemlerle sürekli engellenmek istenmiş, Cumhuriyeti yaratan
ilke ve devrimlerin hızı kesilmiştir. Yapılan saldırılar ve
karşı koyuşlar sonucu bu günkü durum yaratılmış, toplumsal
kirlenme, siyasetten değer yargılarına uzanan bir yoğunluğa
ulaşmıştır. Tüm bunların sonucu oluşan, sosyal ve siyasal
belirsizlik, insanları kimlik arayışına itmiş, bunun sonucu
dinsel örgütler, tarikatlar, cemaatler yaşamdan kopuk dünya
ötesi yaşamı insanlara tek amaç olarak sunma da başarılı olmuşlardır.
Böylece kendine güvenen bireyler yerine sadece bağlı olduğu
dar örgütlerin kurallarına uyan, yurttaşlık duygu ve dokusundan
uzaklaştırılmış kişiler yetiştirilmeye başlanmıştır. Bu insan
yapısına 1980 sonrası topluma sunulan insan tipi, her şeyi
onaylayan, yöntemi ne olursa olsun zenginleşmeyi ve kişisel
çıkarları ön planda tutan, fırsatçılığı yetenek ve başarıyla
eş anlayan düşünce modeli egemen olunca bu sistem yaygınlaşmış,
kuralları etkinlik kazanmış, bu tanıma uymayanlar sistem dışında
kalmışlardır. Bununla da yetinmeyerek, mevcut karmaşa ve kargaşa
içerisinde topluma, devrimlere, çağdaş yaşam biçimi olan Cumhuriyet'e
saldırılar bilinçsiz aydınların yeni ve numaralı cumhuriyet
tanımlarıyla daha da güç kazanmıştır. Öyle ki, toplumun büyük
çoğunluğu, Cumhuriyet'le başlayan aydınlanma, ilerleme ve
çağdaşlaşmadan yana iken, yaratılan karamsarlık ve umutsuzluğun
etkisiyle sessiz çoğunluğa dönüşmüştür.
Kuruluşunda yaşanan "Cumhuriyet" coşkusu ve bilinci,
hiçbir engelle karşılaşmadan, aynı hız ve aynı kararlılıkla
bu günlere gelseydi, kuşkusuz bu gün ki olumsuzlukların hiç
birisi yaşanmayacaktı.
Oysa, 29 Ekim 1923'de adı konulan "Türkiye Cumhuriyeti"
zor ve çetin bir süreçten geçerek kurulmuştur. Bu yeni devletin
anayasal kuruluşu, 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılmasıyla başlamıştır.
"Egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğu"
ilkesi ile "laiklik" ilkesinin ilk ve büyük adımı
atılmıştır. 23 Nisan 1920 Meclis Hükümeti'nden, 29 Ekim 1923
Cumhuriyet rejimine geçiş bir tek aşamada olmamıştır. Birinci
Meclis'ten, ikinci Meclis'e; ikinci Meclis'ten Cumhuriyet'e
giden yol üzerinde birbirini izleyen ve birbirini güçlendiren
anayasal ve yasal aşamalardan geçilmiştir. Bu aşamalar bilinmeden,
bu süreç kavranmadan "Türkiye Cumhuriyeti"nin kuruluşunu
bütünüyle kavrama olanağı yoktur. Anlatımbilimciler der ki,
"Her tanım yetersizdir, eksiktir. Yani hiçbir tanım,
tanımladığı kavramı bütün boyutlarıyla yansıtamaz, bütün boyutlarıyla
kuşatamaz. Yalın anlatım yanında, yaşananları, sergilenenleri,
sunulanları bire bir hissetmek ve algılamak gerekir."
Ulus-Devlet Türkiye Cumhuriyeti bir çağdaşlaşma projesidir.
Yaşamın her yönünün dönüştürülmesini amaçlamış uzun ve çetin
bir süreci ifade etmektedir. Cumhuriyet'i kuranlar Osmanlı
İmparatorluğu'nun üyesi bulunduğu uygarlıktan batı uygarlığına
katılma kararı alarak Türk toplumunu "çağdaş uygarlık"
düzeyine çıkarmayı amaçlamışlardır. Cumhuriyet'le, Türk Devletini
ulusal bağımsızlık temeli üzerine oturtularak, toplumsal yaşamı,
toplumsal yapıyı çağdaşlaşma, uluslaşma doğrultusunda değiştirme
hedef alınmış ve bu yönde bir dizi atılımlar gerçekleştirilmiştir.
Bu atılımlara ister "Atatürk devrimleri", ister
"Cumhuriyet'in değerleri", ister "Cumhuriyet'in
kazanımları" diyelim onun içeriğini şu ilkeler oluşturur,
sistem şu ilkeleri savunur:
"Uyduluğa ve emperyalizme karşı tam bağımsızlığı, ümmetçiliğe
karşı ulusallığı, kulluğa karşı yurttaşlığı, medrese eğitimine
karşı bilimsel öğretimi, tutuculuğa karşı devrimciliği, padişahlığa
karşı Cumhuriyetçiliği, eski yazıya karşı yeni yazıyı ve bunların
bütünü olarak sürekli yeniliği, gelişmişliği içeren çağdaşlığı,
laikliği savunur ve hedefler."
Bu ilkeler ve devrimler bir bütündür, birbiriyle kesişir,
birbirini tamamlarlar. Tıpkı bir kağıdın, bir kumaşın iki
yüzü gibi, bu özellikleri nedeniyle birbirinden ayıramaz,
birini diğerine tercih edemezsiniz.
İki dünya savaşı arasındaki yirmi yılı kapsayan dönem, ünlü
bir tarihçi tarafından "Katastrof Çağı" olarak nitelendirilmiştir.
Dünya, bu dönemde liberal yörüngeden koparak sola ya da sağa
savrulmuştur. 1918-1920 arası iki, 1920'li yıllarda altı,
1930'larda dokuz ve Alman işgali altına giren beş ülkede yasama
organları kapatılmıştır. Özellikle Birinci Dünya Savaşı'nın
mağlup devletlerinin üzerine kara bulutlar çökmüş, bundan
kurtulmak için, hukuku, insan haklarını, demokrasiyi ortadan
kaldıran diktatörler göreve gelmiştir. Buna karşılık, 1923
yılında, savaşı yöneten ve zaferle noktalayan kadrolar, bu
coğrafyada "Fikir vermeye ve kamu alanında görev almaya
katılan" yurttaşa dayalı "Cumhuriyet"i kurmuşlar
ve yaşatmışlardır.
Bu Cumhuriyet'in temelini "Türk hukuk devrimi" oluşturmaktadır.
1921'de kabul edilen Anayasaya baktığımız zaman "Türk
hukuk devrimi"nin amacının ne olduğunu anlıyoruz. Bu
metinde "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" hükmünden,
siyasal yaşamda büyük bir dönüşümün başlatıldığını görüyoruz.
Artık bu anayasa hükmüyle, erişilemez, karşı durulamaz iktidar,
gökten yere indirilmiştir. Böylece, teokratik monarşinin yerini
Ulus-Devlete dayalı ve demokrasiye yönelik bir Cumhuriyet
almaktadır.
"Demokratik laik Cumhuriyet"in temel taşını oluşturan
"Hukuk devrimi", ilhamını gaipten alan bir devrim
değil, akıldan, bilimden ve çağdaş ihtiyaçlardan alan bir
devrimdir. Bu güçlü ve etkili devrim rüzgarları, altı yüzyıl
kendini ümmet, kul sayan bir toplumun üyelerini tüm engellemelere
karşın yurttaş statüsüne kavuşturmuştur.
Bugün kimi kadir bilmezlerin, acımasızca eleştirdiği "Demokratik
laik Cumhuriyet" kolaylıkla kurulmamıştır.
7-8 Temmuz 1919 günü sabaha karşı yaşanan olay, fevkalade
ilginç ve Cumhuriyet karşıtlarının Cumhuriyet inkarcılarının
defalarca okumalarını, ders almalarını gerektirecek boyuttadır.
Atatürk, 8 Temmuz 1919 sabahı yanında İsmet Paşa ve Ahmet
İzzet Paşa ile ülke sorunlarını konuşurken Mazhar Müfit Kansu'yu
çağırtır ve gelirken not defterini de yanında getirmesini
ister. Mazhar Müfit Kansu'ya gerekli uyarıyı yaptıktan sonra
"yaz" der; Bir, "Zaferden sonra hükümet şekli
Cumhuriyet olacaktır"; iki, "Padişah ve haneden
hakkında zamanı gelince işlem yapılacaktır"; üç, "Tesettür
kalkacaktır"; dört, "Fes atılacak, medeni milletler
gibi şapka giyilecektir". Kansu bu şoka daha fazla dayanamayıp
elindeki kalemi düşürür ve yazıya devam edemez. Bunun üzerine
Atatürk sorar, "Neden yazmıyorsun", Kansu utanarak,
biraz da çekinerek "Paşam sizin de hayalperest taraflarınız
var" diye yanıt verir. Atatürk gülerek "Bunu zaman
tayin edecektir" der. Nitekim zaman her şeyi tayin etmiş,
yazdırılan dört madde aynen gerçekleştirilmiştir.
"Tarih, hiçbir ülkede bu kadar köklü ve ani değişikliği
örnek gösteremez" diyen ve hayranlıklarını gizlemeyen
yabancı bilim adamlarının şaşırdığı hukuk devrimi, hukuku
üstün kılma uğraşları maalesef kimilerince gülünç ve acımasız
konumlara çekilmek isteniyor. Bu gibiler Cumhuriyeti ve onun
erişilmez kazanımlarını hala anlayamamış, anlamak da istememektedirler.
Bu anlayışın sonucu olarak sürekli "Demokratik laik Cumhuriyet"
ve onun kazanımlarıyla çekişip durmuşlar, gelişmesine, serpilmesine
kök salmasına engel olmaya çalışmışlardır.
Bağımsız, özgür, onurlu, saygın bir ülke olamadık; ulusal
egemenliği kayıtsız şartsız siyasal yaşantımıza geçiremedik,
kalkınma sürecinde ileri aşamalara ulaşamadık, üretken, sağlıklı
değer yargıları olan, erdemli, temiz bir toplum yaratamadık.
Yapamadığımız, gerçekleştiremediğimiz amaçlar, özlemler için
bazı çevreler Atatürk'ü ve laik Cumhuriyet'i suçluyorlar.
Halbuki Atatürk döneminin çok zor koşullu en fazla on beş
yıllık bir süre olduğu, geriye kalan 65 yıllık dönemin büyük
bölümünde ise Cumhuriyet'i eleştiren veya onun ilkelerini
aşındıran zihniyet temsilcilerinin görev aldığı gerçeği göz
ardı edilmektedir. Atatürk bu kısa sürede yaptığı devrimlerin
nedenini şöyle açıklıyor.
"Devrim, güneş kadar parlak, güneş kadar sıcak ve güneş
kadar bizden uzakta. Yönümüzü daima güneşe bakarak tayin eder
ve böyle ilerleriz. Parlaklığı ve sıcaklığı ilerlememize müsaade
edinceye kadar ilerlerim".
"Devrim, ulusu ve toplumsal çevreyi hazırlayarak yapılır.
Devrim eksik bırakılmamalı, devrimi tamamlamak gerektir. Hocaları
sevindirelim, İslam dünyasını sevindirelim, herkesi sevindirelim
dersek bu amacı sağlamış olmayız. İşi oluruna bağlayanlar,
idare-i maslahatçılar temelli devrim yapamaz".
Atatürk'ün bu sözleri, ancak inandığı devrimler ve güvendiği
halkı için gözünü budaktan esirgemeyen kararlı ve inançlı
devrimcilerin söyleyebileceği sözlerdir. Kaldı ki Atatürk
bu sözleri sadece söylememiş, aynı zamanda gerçekleştirmiştir.
Yıllar sonra ekonomik, politik ve hukuki yapısında önemli
reformlar, değişiklikler yapan Çek Cumhuriyetinin Başbakanı
Vaclav Klaus'un reform ve reformculukla ilgili sözleri ilgi
çekicidir.
"Reformcu politikacı reform yorgunluğuna kapılmamalıdır.
Reformcu politikacı, hem çekici hem de gerçekleşebilir bir
gelecek vizyonu formüle etmeli ve bunu açık seçik ortaya koyabilmelidir.
Reformcu politikacı, bu vizyonu halkına izah edebilmeli ve
her tür popülist eğilime karşı savunabilmelidir. Reformcu
politikacı, tutarlı bir reform stratejisi izlemeli ve gerektiği
zaman popüler olmayan önlemleri de alabilmelidir. Reformcu
politikacı, kendi kısa vadeli çıkarları için toplumun geleceğini
ipotek altına almaktan çekinmeyen çıkar lobilerinin ve rant
tacirlerinin etkisiyle yolundan sapmamalıdır."
Atatürk'ten 70 yıl sonra söylenen bu sözler, Atatürk'ün gerçekleştirmeye
çalıştıkları ile örtüşmektedir.
Bir yandan reformdan söz ederken, diğer yandan, halkı reformlara
hazırlamak için gerekli çabayı göstereceklerine, popülizmin
batağında şov ve siyasi sömürü yapmaya devam edenlere, tutucu
kesimlerdeki direnci kanıt göstererek, mevcut ve gerekli reformlara
karşı çıkanlara bu sözler bir şeyler hatırlatmakta mıdır ?
Kuruluşundan bu yana, Cumhuriyet'in temel ilkelerinden ödün
vermeyen, hukukun üstünlüğünü savunan, tam bağımsız saygın
ve demokrat bir ülke için inançla, kararlılıkla, yılmadan,
duraksamadan, barış içerisinde kardeşçe yaşamayı amaçlayan
bir dünya görüşünü hedeflemiş olan Türkiye Barolar Birliği,
bu duygularla, bize emanet edilen "laik, demokratik Cumhuriyet"e
ve kazanımlarına bağlılıklarını Cumhuriyet'in 80.yılında aynı
coşku ve heyecanla yinelemektedir.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor, sizleri sevgi ve
saygılarımla selamlıyorum.
Avukat Özdemir Özok
|