TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 

Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Özdemir Özok'un
4-5 Mart 2004 Tarihlerinde İstanbul'da Düzenlenen
"Avrupa Birliğine Tam Üyelik Sürecinde Yatırım Ortamının İyileştirilmesi ve Rekabet Politikası"
Konu Başlıklı Toplantıda Yaptığı Konuşma

 Sayın Konuklar,

 Rekabet Kurumu tarafından düzenlenen ve iki gün süren “Avrupa Birliğine üyelik sürecinde yatırım ortamının iyileştirilmesi ve rekabet politikası” başlıklı toplantıda, sayın katılımcılar “Yatırım ortamının iyileştirilmesinde Rekabetin gücü ve Rekabet politikalarının önemi” konularında çok ayrıntılı bilgiler sunmuşlardır.

 Anlatımlardan çıkan ortak sonuç; adına ister sosyal piyasa ekonomisi, ister liberal sistem, ister karma ekonomi deyiniz, bunların temelini rekabet olgusunun oluşturduğudur. Başka bir anlatımla, rekabet düzeninin ve rekabet ortamının olmadığı ekonomik sistemlerde, rekabetin yerini yoğun bir tekelleşme alır. Tekelleşme ise, genellikle kaynakların savurgan kullanımını, ekonomik gelişmenin yavaş işlemesini, pazar paylaşımı ve fiyat belirleme gibi keyfilikleri yanında karşı konulamaz güç haline gelen tröstleşmeye neden olur.

 Dünya denilen yer küre üzerinde yaşayan canlıların en gelişmişi olan insan, Tanrının kendine bahşettiği akıl gücüyle siyasal, sosyal, ekonomik, teknik ve bilimsel alanlarda büyük atılımlar gerçekleştirmiştir. İnsanlığın ortak ürünü olan bu değerler tüm toplumları ve devletleri de etkilemektedir. Çağdaş ve demokratik olma iddiasında olan hiçbir ülke bu etkilenmeye karşı koyamaz. Ancak bu yapılırken, ulusal değer ve kavramları kaybetmemeye, çağdaş değerleri ulusal çıkarlarla bütünleştirmeye çalışılmalıdır.

Ülkemizde bu olgu gerçekleştirilememiş, kuruluş yılları dışında, çağdaş değerler sadece söylemlerde kalmış, uygulamada gelenek, görenek, töre ve yerel kültürler acımasızca egemenliğini sürdürmüş ve bu tutum piyasa ekonomisine de yansımıştır.

 Ülkemizde çağdaş demokratik yapılanmanın temelleri Atatürk devrimleri ile atılmıştır. Bu yapılanma içinde yer alan laik ve sosyal hukuk devleti olgusu ile ekonomik bünyemizi 80 yıl içinde, öngördüğümüz çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma çabaları içinde olduk. Bu süre içinde kimi olumlu gelişmelere karşın, izlenen yanlış ve popülist politikalar nedeniyle, ekonomik ve toplumsal sistemimize ilkeli bir işlerlik ve tutarlılık kazandıramadık. Çünkü Atatürk ilke ve devrimlerinin esas alınması gereken çağdaş kurumsallaşmanın yerini, çoğu zaman çatışmacılığı öne çıkaran bireysel yaklaşımlara, sloganlara ve yüzeysel değerlendirmelere bıraktık.

 Bu yanlış seçim ve uygulama sonucu siyasal, sosyal ve ekonomik yönden vardığımız nokta ortadadır. Özellikle toplantının konusunu oluşturan piyasa ve ekonomik yapımızın, geçen süreç içinde kurumsallaştırılamaması, ilkelerinin ve kurullarının belirlenememesinin sonuçları, siyasal ve sosyal yapımızı da etkiliye gelmiştir. Disiplinden, ilke ve kurallardan, yaptırımlardan yoksun bir ekonomik yapı, her türlü olumsuzluğu, siyasal ve toplumsal alana da yansıtmıştır.

 Bilindiği gibi Türkiye, siyasal rejimini, laik ve sosyal hukuk devletinin temel alındığı “Demokratik Laik Cumhuriyet” olarak belirlemiştir. Ekonomik sistemini ise, Cumhuriyetin ilk yıllarında devletçi, sonraki yıllarında karma ekonomi ve 1980’li yıllarda da serbest piyasa ekonomisi olarak uygulamaya çalışmıştır. Hangi ekonomik sistemi uygularsanız uygulayınız, rekabet ortamının bulunmadığı ya da korunmadığı bir piyasa ortamında sağlıklı sonuç almanız olanaksızdır. Bu bağlamda kuruluştan itibaren, siyasal rejimimizi koruyucu yasal düzenlemeler ve güvence niteliğinde kurumlar oluşturulduğu halde, 1994 yılına kadar, ekonomik sistemi koruyucu düzenlemelerden yoksun bulunuyorduk.

 Liberal ya da sosyal piyasa ekonomilerinde, devletin müdahalesinin söz konusu olmadığı durumlarda, sistemin kendisini yok ettiği gözlenmiştir. Bunları, serbest piyasa ekonomisini, bozucu, kısıtlayıcı, onun temelde arz ve talep kurallarına göre işleyişini engelleyici anlaşma, karar ve uygulamalar ya da piyasalardaki egemen konumun kötüye kullanılması olarak sıralayabiliriz. O nedenle piyasa ekonomisinin uygulandığı ülkelerde, devletin ekonomiye müdahalesi, rekabet düzeninin korunması için zorunlu olmuştur. Başka bir anlatımla, devletin ekonomiye müdahalesi, piyasa düzeninin bozulmamasını, rekabetin korunmasını sağlamak için gerekli ve zorunludur. Kuşkusuz, ekonomiye müdahalenin temel amacı rekabetin korunması olduğundan, bu işlevi gerçekleştirecek kurumlar da rekabet kurumları olarak geliştirilmiştir.

 Bu konuda ülkemiz dünyadaki gelişmeleri çok geriden izlemiş bunun bedelini de çok ağır ödemiş ve ödemeye devam etmektedir.

 Rekabete ilişkin ilk yasal düzenleme fikri, XIX. yüzyılın ortalarında ABD’de ticari hayatta tröstleşme eğilimlerinin artması üzerine tartışılmaya başlanmıştır. Hazırlayan senatörün adıyla anılan “Sherman Act” 1890 yılında Kongrede kabul edilmiş ve ABD’nin ilk Federal Rekabet Yasası yürürlüğe girmiştir. Senatör Sherman Kongre’de bu yasanın hazırlanış gerekçesini açıklarken “Biz nasıl ki siyasal yönetim biçimi olarak siyasal erkin tek elde toplandığı monarşi düzenini reddedip, çoğulcu, demokratik bir yönetim biçimini benimsemişsek, bu anlayışın doğal sonucu olarak ticari hayatta da piyasaya hâkim olan tekel ve tröstlere karşı çıkmalıyız” demiş ve bir anlamda rekabetin korunması ve gelişmesine ilişkin düzenlemelerin yalnızca ekonomik gerekçelere dayanmadığını, konunun demokratik yaşamla da ilintili olduğunun altını çizmiştir. Rekabetin yatay ve dikey anlaşmalar ve uygulamalar yoluyla kısıtlanmasını; tekelleşmenin yasaklanmasını düzenleyen bu yasa, XX. yüzyılın başında görülmeye başlanan birleşme/devralma dalgası karşısında yetersiz kalmıştır. Bunun üzerine 1914 yılında Clayton Act ve Federal Trade Commission Act kabul edilmiştir. 1936 da ise Robinson-Patman Act ile fiyat ayrımcılığı konusunda yeni bir düzenleme yapılmış, 1950 ve 1960 yıllarında ise, yasama alanında yapılan diğer düzenlemelerle rekabet hukuku ve özellikle birleşmeler alanındaki mevzuat geliştirilmiştir.

 Bu yasal düzenlemeler sonucunda ABD’de güçlü bir rekabet geleneği yerleşmiştir. Rekabet hukukunun gelişmesi sadece bireylerin özgürlüğünü koruma aracı olarak değil, aynı zamanda ABD’nin serbest rekabete dayalı ekonomi politikasını güçlendirmenin bir aracı olarak da görülmektedir. ABD antitröst hukuku, içtihat hukuku dinamiğini esas alan uygulamalarıyla tarihsel süreç içinde gelişmiş ve zenginleşmiştir.

 Kıta Avrupa’sında rekabete ilişkin düzenlemeler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraya rastlamaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nı takiben ABD, politik ve ekonomik bakımdan batı dünyasının lideri konumuna gelmiş ve bu liderlik rolüne uygun olarak çok kapsamlı ve katı bir rekabet politikası izlemiştir. Bu politikaların etkisinde kalan müttefikler ve ABD’nin baskıları sonucu Japonya ve Almanya ekonomik gücün yoğunlaşmasını engelleyen yasal düzenlemeler yapmak durumunda kalmışlardır. Esasen, iki savaş arası dönemde boy gösteren karteller Avrupa’da rekabet düzenlemelerinin yapılması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde, özellikle Almanya’da kartellerin yoğun bir şekilde ortaya çıkması ve Nasyonal Sosyalistlere destek vermeleri, kartellerin dünyayı savaşa götüren totaliter rejimlerin gelişmelerinde asli rol oynadığı düşüncesini doğurmuş ve Avrupa’da kartel oluşumlarına karşı güçlü bir eğilimin belirmesine neden olmuştur. Tüm bunların yanında, ABD’nin rekabetin hüküm sürmesi yönündeki ödün vermeyen yaklaşımı, Avrupa ülkelerinin üretici ve tüketicileri üzerinde de etkili olmuştur. Bu etkileşim içinde Almanya’dan başlamak üzere demokratik düzeni benimsemiş çoğu Avrupa ülkelerinde rekabet kanunları kabul edilmeye başlanmıştır. 1958 yılında ABD ekolünden farklı nitelikler taşıyan ve Freiburg Okulu’nun sosyal pazar ekonomisi görüşünden büyük ölçüde etkilenen Alman Kartel Kanunu kabul edilmiştir. Bu alanda asıl önemli gelişme 18 Nisan 1951 tarihinde imzalanan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Antlaşması’nın başlattığı süreçte Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu (AET) kuran Roma Antlaşması’nın 1 Ocak 1958 de yürürlüğe girmesidir. Münhasıran kömür ve çelik sektörlerine yönelik olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Antlaşması rekabet düzenlemeleri bakımından 65-66’cı maddeleri ile önemli kazanımlar getirmiştir. Söz konusu madde hükümleri Roma Antlaşması’nda öngörülen rekabet sistemine de öncülük ve dayanak teşkil etmiştir. Roma Antlaşması’nın 2.maddesinde, temel amaç “üye ülkeler arasında bir ortak pazarın yaratılması” olarak belirlenmiş ve madde 3g’de ifadesini bulan “iç pazar dâhilinde rekabetin bozulmamasını sağlayacak bir sistemin kurulması” bu amaca yönelik önemli araçlardan birisi olarak kabul edilmiştir. Bu çerçevede, Roma Antlaşması’nda rekabet politikası başlığı altında ayrı bir bölüme yer verilmiştir. Bu bölümde yer alan ve teşebbüsler arası rekabeti kısıtlayıcı uygulamaları düzenleyen 85 nci ve hâkim durumdaki teşebbüslerin bu hâkim durumlarını kötüye kullanmalarını yasaklayan 86 ncı maddelerle teşebbüslere uygulanacak rekabet kuralları düzenlenmiştir. Bu iki madde Avrupa Topluluğu rekabet mevzuatının temel dayanağını teşkil etmektedir. Roma Antlaşması’nda yer alan rekabet kurallarını ulusal rekabet kanunlarından ayıran önemli iki özellik; ilk kez rekabete ilişkin uluslar üstü bir düzenleme olması ve temel amacının, üye ülkeleri kapsayan ortak bir pazar yaratılmasıdır.

 Ülkemizde bu konuda öncelikle 1982 anayasasının 167’ci madde düzenlemesine bakmak gerekir. Anayasamızın 167’ci maddesi devlete “para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri” alma; “piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi” önleme görev ve sorumluluğunu yüklemiştir. Bu anayasal hüküm yanında, Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ya da bugünkü adıyla Avrupa Birliği’yle yaptığı Ankara Antlaşması’ndan itibaren Avrupa Birliği ile ilişkilerinde rekabet kurallarının işleyeceğini kabul etmiştir. Katma Protokol’de bu konu daha ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır. 6 Mart 1995 günü kabul edilen 1/95 sayılı Avrupa Birliği Türkiye Ortaklık Konseyi kararında da Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ticareti etkilediği ölçüde uygulanacak kurallar belirtilmiştir. Bunlar Roma Antlaşması’nın 85, 86 ve 92’ci maddelerine paralel düzenlemelerdir. Aynı konuda Türkiye’nin Gümrük Birliği kararının 39.maddesinin öngördüğü gibi Avrupa Birliği mevzuatını esas alan bir “Rekabet Kanunu”na ve bu kanunu uygulayacak bir kuruma sahip olması vurgulanmıştır. Tüm bu gelişmeler, 4054 sayılı “Rekabetin Korunması Hakkınd ki Kanun”un çıkarılmasına neden olan ön çalışmaları kapsamaktadır. Bilindiği gibi 4054 sayılı yasa 13 Aralık 1994 günü yürürlüğe girmiş ancak yasanın ön gördüğü gibi idari ve mali özerkliğe sahip Rekabet Kurulu 5 Mart 1997’de oluşturularak göreve başlamıştır.

 Rekabet Kanunu ve onun oluşturduğu hukuku yaşama geçirmeye çalışan “Rekabet Kurulu”, ülkemiz için çok yeni olan bu alanda, rekabet politikaları bakımından Avrupa Birliği ile uyumu sağlama konusunda çok ciddi ve başarılı çalışmalara imza atmıştır. Kurum hem hukuk dünyamız için çok yeni olan rekabet hukukunun uygulanmasında hem de gelişip yaygınlaşmasında önemli görevler üslenmiştir. Uzman konukların katkılarıyla, iki gün süren bu son derece yararlı ve verimli etkinlik dahi bu çalışmalara bir örnektir. Kendi adıma dikkatle izlediğim bu toplantıdan çok yararlandım. Rekabet hukukunun esas itibariyle her olayda verilen kararlarla somutlaşan, canlılık kazanan, dinamik ve gelişmeye açık bir hukuk dalı olduğunu tespit ettim. Yine rekabet hukukunun gelişmesinde sadece Rekabet Kurulu’nun değil, bu kurulun vereceği kararlara ve cezalara karşı, 4054 sayılı yasanın 55.maddesine göre gidilen Danıştay’ında büyük katkısının olacağı sonucunu çıkardım.

 Avrupa örneğine göre; Rekabet Kurulu Avrupa Birliği Komisyonu, Danıştay da Avrupa Birliği Adalet Divanı gibi rol oynamaktadır. Öte yandan rekabet hukukunun uygulanması ve gelişmesi ile ilgili olarak çeşitli bireysel davalar ve tazminat davaları söz konusu olabilir. Dolayısıyla Asliye ve Ticaret Mahkemeleri yoluyla Yargıtay da rekabet hukukunun uygulanması ve gelişmesi açısından önemli görevler üslenmektedir. Sonuç olarak, rekabet hukukunun oluşmasında ve gelişmesinde, hem idari, hem de adli yargının büyük katkılarının olduğu açıkça ortadadır.

 Burada savunmayı doğrudan ilgilendiren bir olumsuz düzenlemeyi de sizlerle paylaşmak istiyorum. 4054 sayılı yasanın 47 nci maddesinde sözlü savunma toplantısına ilişkin esaslar düzenlenmiş ve burada savunma yapacaklar için “Oturumlara bu kanunu ihlal ettiği iddia edilen taraflar veya bunların temsilcileri ile doğrudan ya da dolaylı menfaati olduğunu oturumdan önce kurula ispatlayanlar ya da onların temsilcileri katılabilir” denilmiş ve 48 inci maddede de bu teyit edilmiştir. İçinde savunma eylemi, savunma görevi olan hiçbir konuda ve işte baroya kayıtlı avukat dışında birinin bu görevi üslenmesine hukuken olanak yoktur. Varılan bu noktada, yabancı sermaye gibi çok kırılgan ve nazlı bir olgu karşısında ülkemiz yargı sisteminin yargılanması ve irdelenmesi gerekmektedir. Kuşkusuz çok dolu ve dertli olduğumuz bu konuda görüş ve düşüncelerimizi açıklamak durumunda kalırsak bunları bu panel ve toplantıda dile getirmemize olanak yoktur. Özetle şunu söyleyebiliriz; kimilerinin bir çırpıda sıraladıkları, adil yargılanma koşulları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti gibi kavramlarla ifade edilen oluşumların oldukça uzağında bulunmaktayız.

 Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Sayın Doç.Dr. Adem Şahin’in yönettiği “Yatırım Ortamının İyileştirilmesi ve Rekabet Gücü İçin Nasıl Bir Rekabet Politikası” konu başlıklı oturum ve DPT Müsteşarı Sayın Dr. Ahmet Tıktık‘ın yönettiği “Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Açısından Rekabet Politikasının Önemi Sektörel İnceleme” ve ‘Serbestleşme Sonrası Elektronik Haberleşme Piyasaları/Ulaştırma Piyasaları/Enerji Piyasası’ konu başlıklı toplantıları dikkatle dinledikten sonra aktarılan bilgilerle, kendi bilgi ve birikimimin ciddi noktalarda kesiştiğini ve çeliştiğini gördüm. Özellikli ulusalcılığın artık söylemde kaldığını, uluslar arası sermayenin gücü ve dayatması karşısında ulusal değerlerin giderek güç kaybettiğini gözlemledim.

 Sayın Kurul başkanımız “Sermayenin dini, ırkı, ulusu yoktur. Kendisini güvenli gördüğü limana yanaşır ve demir atar” dedi ve çok doğru olarak bir gerçeği vurguladı. Kuşkusuz uluslararası sermayenin elde ettiği yetki ve güven, aynı ölçüde ulusal sermayenin de yetki ve güven kaybına neden olacak ve dışa bağımlılığı pekiştirecektir. İnkâr edilmesi ve reddedilmesi mümkün olmayan bu ilişkilerde ulusal değerlerin korunması içinde gerekli önlemlerin, teknik-bilimsel donanımların ve hukuki düzenlemelerin ülke yararı ve gerçeklerine uygun biçimde yapılandırılması zorunludur.

 Birinci oturumda konuşan Sayın Hüsamettin Kavi, M. Akif Ersin’ in olumlu ve olumsuz şirket birleşmelerine verdiği örnekte, olumlu birleşmeyi gerçekleştiren şirketlerin kendilerine ait olduğunu belirterek birleşmenin kartelleşmeyi değil, verimliliği artırdığını uzun, uzun anlattı. Konuşmasının büyük bölümünü buna ayırdı. Kuşkusuz kurum bu incelemesinde rekabet hukukunun evrensel kurullarını objektif ve yansız bir biçimde uygulamıştır.

 Birleşme ve katılmalarda çok hassas bir konu olan tekelleşme ve verimlilik konularının somut bilgi belge ve kanıtlarla açıklanması, yanların tatmin edilmesi gereklidir, aksi takdirde birçok kuşkulara neden olunur.

 Yine Sayın Kavi, kamunun ülke ekonomisinin önünde en büyük engel olduğunu, kamunun bir biçimde piyasalardan ve belirli işler dışında sahadan çıkmasını vurgulayarak, denetim ve yönetim dışındaki bütün işleri özel sektöre bırakması gerektiğini belirtti ve bu bağlamda “Kamu Yönetimi Teşkilatı Yasası”nın bu alanda atılmış çok önemli adım olduğunun altını çizdi. Oturumu yöneten Sayın Müsteşar Kavi’nin sözleri için “Türk sanayicisi bunları söylüyor” demekle yetindi. Ben burada kamu-özel sektör yandaşı ve karşıtı ayrımı yapmadan değerlendirmelerin öncelikle tarafsız ve ön yargısız yapılması gerektiğini kamunun da ülke ekonomisine katkılarını görmezden gelmenin haksızlık olacağını, bu gün özel sektörü temsil eden birçok grubun öz sermayesinin kamu teşvikleri ve kamu ihaleleri olduğunu vurgulamak istiyorum. Son günlerde ülkemiz gündemine oturan ve büyük kamu açıklarına neden olan halk deyimi ile hortumcu, vurguncu, soyguncu suçlamalarıyla yargılanan kişilerin kimlikleri bu tespitimi doğrulayacaktır.

 Sonuç olarak; bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, sektörel çıkarlar doğrultusunda değil, aklın ve bilimin öncülüğünde ulusal çıkarlar doğrultusunda yol haritamızı belirlemek gereklidir.

 Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

Avukat Özdemir Özok

 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
Başkanın Özgeçmişi
Başkanın Mesajı
Konuşmalar
Konuşma Videoları
E-Posta

 

Her Hakkı Saklıdır ©2008 Türkiye Barolar Birliği TBB Web Tasarım Birimi