TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ
BAŞKANI AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK TARAFINDAN
ANKARA BAROSU’NCA 8 NİSAN 2004 TARİHİNDE DÜZENLENEN
“YASAL DÜZENLEMELER
ve UYGULAMALARI”
BAŞLIKLI AÇIK TARIŞMA’DA YAPILAN KONUŞMA
Sayın konuklar,
Ankara Barosu tarafından “5 Nisan Avukatlar Günü” etkinlikleri
çerçevesinde gerçekleştirilen “Yasal Düzenlemeler ve
Uygulamaları” konu başlıklı açık tartışmaya hoş geldiniz
der sizleri sevgi ve saygılarımla selamlarım.
TBB’nin Mayıs 1987 Tekirdağ Genel Kurulu’nda 5 Nisan,
Avukatlar günü olarak kabul edilmiş ve o tarihten itibaren
tüm barolarımız tarafından, her yıl 5 Nisan, “Avukatlar
Günü” olarak çeşitli etkinliklerle kutlanmaya başlanmıştır.
Başkanlığını yapmaktan büyük onur duyduğum Ankara Barosu
da, geçmişten günümüze hukukun üstünlüğüne, insan haklarına,
demokrasiye ve Cumhuriyetin kazanımlarına gösterdiği bağlılık
ve duyarlılık yanında sergilediği öncü ve saygın duruşlarla
“Savunma Mesleğine” büyük katkılarda bulunmuş; “Savunma”
ve onun örgütü olan barolar ve TBB’ne destek olmuştur. İşte
bu düşüncelerden hareketle, baromuz, avukatların ve savunmanın
özel günü olan “5 Nisan”larda mesleğin ve meslektaşlarımızın
düşün dünyasına yeni boyutlar kazandıracak önemli etkinlikler
gerçekleştirmektedir. Bu yılda, 3–12 Nisan tarihlerinde
“Avukatlar Günü” nedeniyle bu toplantı dahil olmak
üzere, önemli etkinlikler düzenlenmiştir. Bu ve benzeri
etkinliklerin ne denli güç koşullarda gerçekleştirildiğini
bilen birisi olarak, emeği geçen tüm meslektaşlarımı ve
katkı sunanları gönül dolusu sevgilerimle kutluyorum.
Sayın konuklar,
Toplantımızın başlığı “Yasal Düzenlemeler ve Uygulamaları”
olmasına karşın, başlığın açılımında tartışılacak konuların
“Eğitim, Tarım, Sağlık ve Yeraltı zenginliklerimiz”
olarak belirlendiği ve bu alanlarda “yürütmenin uygulamaları”nın
değerli katılımcılar tarafından irdeleneceği “açık tartışma”
biçiminde gerçekleştirileceği anlaşılmaktadır.
Kuşkusuz, “açık tartışma”yı birlikte gerçekleştireceğimiz
özgün ve yetkin katılımcılar, konuyla ilgili çok önemli
bilgiler verecek ve katkılar sunacaklardır. Kendilerine
söz vermeden önce, izninizle, “açık tartışma” konusu
“Ülkemizde yeni yasal düzenlemeler ile eğitim, tarım,
sağlık ve yeraltı zenginliklerimiz ve yürütmenin uygulamaları”
ile ilgili görüşlerimi aktarmak istiyorum.
Öncelikle eğitim, tarım, sağlık ve yeraltı zenginliklerimizle
birlikte, tüm sektörlerde yaşanan gelişmeler ya da olumsuzluklar
birbirine koşuttur. Bütün bu ve benzeri sektörlerde son
dönemlerde, sergilenen gelişmelerin (olumlu ya da olumsuz)
özeti üç süreçte toplanmaktadır. Bunlar; Dünya Ticaret Örgütü,
Dünya Bankası ve IMF kaynaklı küreselleşme, özelleştirme
ve yerelleşme (ademi merkezileşme) süreçleridir.
Bu süreçlerin savunması, “özerklik”, “şeffaflık”
ve “katılımcılık” gibi, hemen hemen hiç kimse tarafından
reddedilemeyecek çekici sözcüklerle yapılmaktadır. Gerçekten
de iktidarın tabana yayılmasını, bütün devlet örgütlenmesinde
işleyişin katılımcılık esası üzerine yükseltilmesini, yetkilerin
doğrudan ve kolayca denetlenebilir biçimde kullanılmasını
ve ulusal potansiyelin her alanda serbest bırakılmasını
sağlayacak özerklik statüsüne dayalı bürokratik örgütlenmeyi
ve buna bağlı gelişmeyi kim istemez?
İlk bakışta çok çekici gelen bu sözler ve kavramlar, son
yirmi yıldan bu yana, devlet yapılanmalarımızda, Dünya Bankası
başta olmak üzere uluslararası sermaye kuruluşları temsilcilerinin
yer yer “telkin”, “tavsiye”, ve “talimat”ları
doğrultusunda yaşama geçirilmeye çalışılmaktadır. Kaynağını
“Ticaret ve Tarifeler Genel Anlaşması- GATT” ve “Çok
Taraflı Yatırım Anlaşmaları-MAI”den alan yeni yönetim
ve denetim anlayışının dinamiği bu nedenle içsel değil,
dış kaynaklı olmuştur. Bunun sonucu olarak yeni yapının
mimarları da içerden değil dışardan güç almıştır.
Türkiye’de dışa açılma ve dışa bağımlı politikaların temeli
1979 IMF Standby Anlaşması ve bunun ardından gelen 24 Ocak
1980 ekonomik kararlarıdır. Küreselleşme süreciyle eş anlamlı
olan bu uygulamaların onuru 12 Eylül yönetimine kısmet olmuştur.
12 Eylül rejiminin bu süreçle ilgisi Dünya Bankası tarafından
açıkça ortaya konmaktadır. Çünkü Dünya Bankası ilkelerine
göre toplumu tüm den etkileyecek bu tür karar ve politikaların
uygulanabilmesi için ülkelerin bir iç ya da dış kriz ortamında
olmasını zorunlu görmektedir.
Ülkemizde devletin yeniden yapılandırılması söylem ve
eylemlerinin altında, 1979 yılında IMF’le yapılan Standby
anlaşması yanında Dünya Bankası ile imzalanan beş adet “Yapısal
Uyarlama Kredisi-SAL” anlaşmalarının hükümleri bulunmaktadır.
Türkiye Dünya Bankası ile her biri bir mali yılda imzalanan
bu anlaşmalarla 1,6 milyar dolar kredi almış ve böylece
dışa bağımlılığı tescil etmiştir. Çünkü bu anlaşmalarda
kredinin girişi için, Kit’lerin tasfiyesi, enerji sisteminin
özelleştirilmesi, Türkiye’de mali sermayenin küresel ilişkilerini
kuracak para ve sermaye piyasalarının kurulması ve işletilmesi,
tarım sektöründe gübre, tohum, ilaç, makine gibi girdilerde
devlet tekelinin kırılması çalışmalarının başlatılması şartı
hüküm altına alınmıştır. Bu anlaşmaların ilk bölümü 1984
yılında sona ermiş, bu tarihten sonra Türkiye 1985 yılından
itibaren Tarım, Enerji ve Mali konularda iki olmak üzere
dört yeni “Yapısal Uyarlama Kredisi” ve sektörü düzenlemeye
dönük eğitim, sağılık ve yerel yönetim konularında yeniden
yapılanma amaçlı proje kredileri imzalamıştır. Bu kredi
anlaşmaları gizli ve saklı şeyler değildir, bunlar resmi
gazetede Türkçe-İngilizce yayımlanarak yürürlüğe girmektedir.
Bu anlaşmalar incelendiğinde her birinin, ilgili kamu sektöründe
yapılacak modernizasyonu, bilişim teknolojisi ile donatılmasını,
iyileştirilmesi ve geliştirilmesi için gerekli düzenlemeleri
içerdiği görülür. Örneğin 1985 yılında Tarımla ilgili olarak
imzalanan anlaşmada, ülkede gübre tekelini elinde tutan
Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun (TZDK) modernize edileceği
ve geliştirileceği yazılmasına karşın, aynı tarihte gübrede
devlet tekelinin kaldırılması önerilmiştir. Nitekim bilindiği
gibi 1990’lı yılların ilk yarısında Türkiye’de TZDK gibi
dev bir kamu kuruluşu ortadan kalkmış ve tarih olmuştur.
Bu açık örnekte de görüldüğü gibi, Dünya Bankası anlaşmaları
doğrultusunda, bir kurum için “geliştirilmekten, yenilenmekten,
verimliliğinin artırılmasından” söz ediliyorsa orada
biraz durmak ve eyvah “Ulusal bir kurum daha elden gidiyor”
demek gereklidir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, bunlardan
Et ve Balık Kurumu’nun özelleştirilmesi çok ilginçtir. Bu
kurum için “Devlet köftecilik” yapıyor söylemleriyle
başlatılan aşağılama kampanyası sonuç verdi ve milyon dolarlarla
ifade edelin kurum kombinaları özel sektöre peşkeş çekilerek,
ülkede hayvancılık sektörü çökertilmiş, her tür hayvan ihraç
eden Türkiye, ithalatçı konumuna düşürülmüştür.
Dünya Bankası anlaşmaları, 1979 Standby anlaşması ve bunların
içeriye yansıması olan 24 Ocak kararlarıyla hazırlanan politikaların
yürürlüğe girmesi için, devlet örgütlenmesinde de köklü
değişikler yapılması gerekmiştir. Hatırlanacağı gibi bunu
gerçekleştirmek için kamu sektöründe çalışan nitelikli işgücüne,
“beceriksiz”, “tembel”, “yeteneksiz”,
“atıl”, “memur kafalı”, “bürokratik çıkar ile
körleşmiş” gibi aşağılamalarla özgüvenini yitirmesini
sağlayacak psikolojik baskılar uygulanmış ve kamu sektörü
üreten değil tüketen bir sektör olarak algılanmaya ve dolayısıyla
toplumun ve devletin kamburu gibi gösterilmeye başlanmıştır.
Planlı çalışmalar sonucu, Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkenin
ekonomik gelişmesinde motor görevi yapan ulusal kurumlar,
devre dışı bırakılarak, yabancı ortak ağırlıklı özel sektör
girişimciliğinin öne çıkarılmasına neden olunmuştur.
1980’den sonra iktidar olan hiçbir siyasal hareket, çerçevesi
ülke dışında belirlenen ve ulusalcılıkla örtüşmeyen bu yol
haritasını reddedememiş, öteleyememiş, içine sindirmese
de uygulamaya çalışmıştır. İktidarlarda sadece özel sektör,
girişimci ve yerel sermayenin renk ve orijini değişmektedir.
Bu konularla ilgili olarak, 3 Kasım 2002’den sonra iktidar
olan AKP’nin seçim öncesi yayımladığı “Seçim Beyannamesi”
16.11.2002 günlü “Acil Eylem Planı” ve 58.Gül,
59.Erdoğan hükümetlerinin programlarında tarım, sağlık ve
yeraltı zenginlikleriyle ilgi bölümler incelendiğinde, yukarıda
çerçevesini çizdiğim yol haritasının dışına çıkılamadığı,
çıkılamayacağı görülmektedir. Her ne kadar bundan önceki
hükümet programlarında da vurgulandığı gibi “yapacağız”,
“gerçekleştireceğiz”, “sağlayacağız” denilmekte
ise de, hükümet programının gerçekleşme olasılığının, IMF,
Dünya Bankası ve hükümet ilişkilerinden geçeceği anlaşılmaktadır.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor ve sözü sayın katılımcılara
bırakıyorum.