TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK TARAFINDAN
MERSİN BAROSU’NCA “AVUKATLAR
GÜNÜ” NEDENİYLE DÜZENLENEN
“CEZA HUKUKU PANELİ”NDE
YAPILAN KONUŞMA
Sayın konuklar,
Mersin Barosu tarafından “Avukatlar Günü” etkinlikleri
kapsamında düzenlenen “Ceza Hukuku” paneline hoş
geldiniz, sizleri saygılarımla selamlıyorum.
1987 yılında TBB’nin Tekirdağ Genel Kurulu’nda 5 Nisan
“Avukatlar Günü” olarak kabul edilmiş ve o günden
bu yana, tüm barolarımız tarafından, her yıl 5 Nisan, “Avukatlar
Günü” olarak çeşitli etkinliklerle kutlanmaya başlanmıştır.
Geçmişten günümüze yurt ve meslek sorunlarına duyarlılığı
yanında Cumhuriyetin kazanımlarından da hiç ödün vermeyen
Mersin Baromuz da her yıl “Avukatlar Günü”nü coşkuyla
kutlamaktadır. Bu yılda 5–10 Nisan günleri arasında “Avukatlar
Haftası”adı altında bir seri etkinlik düzenlenmiştir.
Bu ve benzeri etkinliklerin ne denli zor gerçekleştirildiğini
bilen birisi olarak, emeği geçenleri gönülden kutluyorum.
Sayın konuklar,
Ülkemiz son yıllarda çok karmaşık ve sıkıntılı bir süreçten
geçmekte, öngörüsüz ve ilkesiz politikalar sonucu büyük
bedeller ödemek zorunda kalmaktadır.
Yaşanan ağır iç ve dış borç baskıları altında, tamamen
IMF ve Dünya Bankası reçetelerine teslim olan ülkenin ekonomi
ve kamu yönetimi, ulusal çıkarlardan çok uluslararası kuruluşların
yönlendirmesiyle kararlar almaktadır. AB-Türkiye ilişkileri,
ABD-Türkiye ilişkileri, Kıbrıs-Türkiye ilişkileri çok hassas
bir dönemden geçmektedir. Tüm bunlara bulunduğumuz coğrafyada
yaşanan olumsuz koşullar da eklenince ulus olarak hepimize
büyük sorumluluklar düşmektedir. Yaşanan ülke ve dünya gerçekleri
karşısında ulusal değerleri savunmanın, olası tehlikelere
vurgu yapmanın kimi çıkar çevrelerince tutuculukla nitelendirilmesine
karşın, halkımıza olan tarihsel sorumluluğumuzun gereği
olarak bunları ortaya koymak ve yakın tehlikelere dikkat
çekmek durumundayız.
Panelin konusuyla doğrudan ilgisi olmamasına karşın siz
sayın dinleyenlerle bazı kaygılarımı paylaşmak istedim,
çünkü sıkıntılar paylaştıkça azalır, sevinçler paylaştıkça
çoğalır.
Bu bağlamda sizlerle paylaşmak istediğim sıkıntım, kaygım,
endişem, bizim dışımızda birileri, kendi coğrafyasının örnek
modeli olan ülkemizi, “yok edilmesi gereken model ülke”
olarak algılamaya başlamış olmasındandır. Avrupa ile Asya
arasında köprü görevi yanında, tarihinde Slav hatta Uzakdoğu
dünyalarını bütünleştirmiş, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudileri
birlikte barış ve hoşgörü ortamında yaşatmış; günümüzde
akıl ve bilim öncülüğünde, İslam ile laik moderniteyi uzlaştırmış
bölgenin gelişen ve değişen ülkesi “çağdaş Türk modelinin”
yıkılmasını kimi iç ve dış güçler, açıkça istemektedirler.
ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, “yeşil kuşak” teorisinden
bu yana ülkesinin Türkiye’yi sürüklemek istediği politikayı,
Türkiye Cumhuriyeti’ni “islami devlet” olarak niteleyerek
noktalamış bulunmaktadır. Powell bu niteleme yanında Irak’ta
kurulacak yeni devletin “şeriat” ile yönetileceğini müjdelerken,
“islami” diye nitelediği devletler ile Türkiye’yi de aynı
kefeye koymaktadır.
Bu konuda karşılaşılan tepki sonucu, ikinci derecede diplomatların
tevil yollu açıklamalarının hiçbir anlamı yoktur. Ancak,
ABD’nin telaşla tevil yollu da olsa düzeltme gayretine karşın,
Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı’nın nitelemeyi
doğal karşılaması dikkat çekicidir. Dışişleri Bakanı, ulusal
konularda bu duruşunu AB İlerleme Raporu’nda “türban” ile
ilgili bir eleştiri olmaması dolayısıyla sergilediği gibi
“türban” davası sırasında savunmayı geri çekme suretiyle
de gözler önüne serdiği için TBB ve sonradan İstanbul Barosu
gelişmeler dolayısıyla gecikmeli olarak AİHM’de müdahale
isteminde bulunmak zorunda kalmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’nın Powell’in sözlerini
hoşgörü ile karşılaması, ABD yetkililerinin Türkiye Cumhuriyetini
“islami” olarak nitelemelerinin nedenini açıklamaktadır.
Tüm bu tespitlerime katılmak ya da paylaşmak durumunda
değilsiniz. Sadece, ülkemizde son yıllarda yaşananları alt
alta sıralayarak yansız ve objektif bir değerlendirmeyle,
akıl süzgecinden geçirmenizi rica etmekteyim.
Ekonomiyi, maliyeyi, sanayii, sağlığı, eğitimi, adaleti
kısaca devlet çarkını bir biçimde düzene sokar sıkıntılarını
giderebilirsiniz, ama devleti oluşturan temel unsurları
örseler, parçalar ve yerinden oynatırsanız, bir daha onları
yerli yerine koyamazsınız. Kırılan parçaları onaramazsınız.
Üzülerek görmekteyiz ki, Türkiye bu gibi onarımlarla karşı
karşıya bırakılarak yolundan alıkonulmakta, çağdaşlaşma
süreci lüzumsuz yere uzatılmakta, halkımızın refahla buluşması
geciktirilmektedir.
Sayın konuklar,
Panelin üst konu başlığı “Ceza Hukuku” olmasına karşın,
insan hakları, savunma hakkı, yasak sorgu yöntemleri, yargılanmanın
yenilenmesi gibi konu başlıkları da “Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi” çerçevesinde incelenecektir.
Her iki özgün ve yetkin bilim adamı kuşkusuz bizlere unutamayacağımız
çok değerli bilgiler, yorumlar, çözüm önerileri aktaracaklardır.
Bu nedenle kendimi sayın hocalarımın bulunduğu yerde ceza
hukuku konusunda açıklamalar yapmaya yetkili ve mezun göremiyorum.
Ancak, kısaca şunu belirtmek isterim, tüm uğraşların, tüm
çalışmaların, onca araştırma ve incelemelerin tek hedefi,
tek amacı “adil/dürüst/düzgün yargılanma” koşullarının
sağlanmasıdır. Yargılama hizmeti, devlet yapısı içindeki
örgütler ve kişiler tarafından yerine getirilen ve devletin
tekelinde olan bir kamu hizmeti ve gücüdür. Bir toplumda
düzen ve huzurun, iç barışın sağlanması, kargaşa ortamının
yaratılmaması, yargılama örgütünün gücü ve verdiği hizmetin
kalitesi ile yakından ilgilidir. Bu hizmetin toplumun beklentilerine
ve gereksinimlerine yanıt verebilmesi için etkin, hızlı
ve doğru olarak yürütülmesi gerekmektedir. Yargılama sonunda
verilen karar adil olmalı, yani adaletin gerçekleşmesini
sağlamalıdır. Aksi takdirde toplumsal düzeni kurmak, sosyal,
siyasal ve ekonomik istikrarı yakalamak mümkün olamaz. Bu
bağlamda devletin kamu adına harekete geçmesine olanak veren
kurallar bütününün büyük bölümünü Ceza Kanunu ve onun oluşturduğu
Ceza Hukuku ilkeleri sağlar. Bu nedenle Ceza Kanunu ve dolayısıyla
Ceza Hukuku toplumların yaşamlarında son derece önemli kurallar
bütünü olarak kabul edilir. Bir toplumun çağdaşlık düzeyi
ceza yargılamasında uyguladığı Ceza Usulü ve Ceza Kanunu
hükümlerine göre ölçülmekte, insan haklarını hiçe sayan
ilkel ceza normları uygulayan toplumlar, ne denli zengin
ve ekonomik yönden güçlü olurlarsa olsunlar çağdışılık suçlamasına
hedef olmaktadırlar.
İnsanlık, günümüz Ceza Yargılaması ve Ceza Kanunu normlarına
büyük bedeller ödeyerek kavuşmuştur. İnsanı en saygın varlık
olarak kabul eden “hümanist/insancıl” doktrinin etkisiyle
ceza hukuku normları ilkel kurallardan, çağdaş kurallara
büyük bir değişim yaşamıştır. Bu süreç, 1776 “Amerika
Bağımsızlık”, 1789 “Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları”
bildirgelerinden başlayarak “Birleşmiş Milletler İnsan
Hakları Sözleşmesi”, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”
ve “Avrupa Sosyal Şartı”, “Paris Şartı”, “ Helsinki Nihai
Senedi” ve benzeri metinlerle günümüze kadar devam etmiştir.
Panelimizin alt başlığını oluşturan “Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi”nin 6.maddesinde “adil yargılanma hakkı”
şu şekilde düzenlenmiştir. Bu bağlamda “adil yargılanma
hakkı” yerine, değerli hocamız Ord.Prof.Dr.Sulhi Dönmezer’in
“dürüst yargılanma hakkı”, Prof.Dr.Rona Aybay’ın
“düzgün yargılanma hakkı” önerilerinin de özellikle
“adil” kelimesinin felsefi ve ideolojik değerlendirmelere
açık bulunması nedeniyle daha uygun olduğu düşüncesini de
belirtmek isterim.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi şöyle:
“Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar,
gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda
karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız
bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde,
hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına
sahiptir. Hüküm açık oturumda verilir; ancak, demokratik
bir toplumda genel ahlak, kamu düzeni ve ulusal güvenlik
yararına, küçüklerin korunması veya davaya taraf olanların
özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde veya davanın
açık oturumda görülmesinin adaletin selametine zarar verebileceği
bazı özel durumlarda, mahkemenin zorunlu göreceği ölçüde,
duruşmalar dava süresince tamamen veya kısmen basına ve
dinleyicilere kapalı olarak sürdürülebilir.
*Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak
sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.
*Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:
*Kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden
en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak
haberdar edilmek;
*Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara
sahip olmak;
*Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir avukatın
yardımından yararlanmak ve eğer avukat tutmak için mali
olanaklardan yoksunsa ve adaletin selameti gerektiriyorsa,
mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin
yardımından yararlanabilmek;
*İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma
tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında
çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek;
*Duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşmadığı
takdirde bir tercümanın yardımından para ödemeksizin yararlanmak;”
Sözleşmenin hüküm altına aldığı birçok hak ve yetki Anayasa
başta olmak üzere yasalarda yapılan değişikliklerle, iç
hukuk kuralına dönüşmüş olmasına karşın, yasalarımızda hala
antidemokratik hükümler bulunmakta, özellikle uygulama evrensel
boyutlara ulaşamamaktadır. Artık 2004 Türkiye’sinde çağın
değerlerini yansıtan ve gelecek nesillere bırakılabilecek
yeni bir Ceza Kanunu ve Ceza Yargılama Usulü Kanunu istemek
lüks olmasa gerek.
Ceza ve yargılama yasaları çalışmalarının bu isteklerimizi
gerçekleştirmesi dilek ve temennisiyle konuşmamı bitirirken,
beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor saygılar sunuyorum.