TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK'UN
DEVLET DENETİM ELEMANLARI TARAFINDAN
30.04.2004 GÜNÜ DÜZENLENEN

"3.DENETİM HAFTASI ETKİNLİKLERİ"

TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

Sayın konuklar;

Devlet Denetim Elemanları Derneği (DENETDE) tarafından düzenlenen "3. Denetim Haftası Etkinlikleri" toplantısına hoş geldiniz, sizleri şahsım ve temsil ettiğim TBB adına saygılarımla selamlıyorum.

Devlet denetim elemanları, cumhuriyetimizin kuruluş yıllarından itibaren, tüm kazanımlara sahip çıkarak, kamu adına devletin verimli ve hukuka uygun biçimde çalışması için her türlü baskı ve güçlüğe karşın görevlerini başarıyla sürdürmüşlerdir.

Yıllardır işlemekte olan hiyerarşik kurumsal denetim sistemi Kamu Yönetimi Temel Yasa Tasarısı'yla kaldırılmakta ve yerine partizanca kullanılabilecek, keyfiliğe yol açabilecek bir sistem getirilmek istenmektedir. Tasarıda, iç ve dış denetim türleri öngörülmekte ve iç-dış denetimin hukuka uygunluk, mali denetim ve performans denetimini kapsadığı belirtilmektedir. İç denetim kamu kurum ve kuruluşlarının kendi yöneticileri veya ilgili kurumun üst yöneticisinin görevlendireceği iç denetim elamanları tarafından yapılacağı ve dış denetimin de Sayıştay veya Sayıştay'ca belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde yapılacağı öngörülmektedir. Böylece yakında, Meclis'teki iktidar çoğunluğunun oylarıyla yasalaşabilecek olan taslak, bakanlıklara bağlı ve ilgili kuruluşlarda var olan teftiş kurullarını kaldırmaktadır. Bu uygulama son derece yanlış ve ülke geleceği için büyük sakıncalar taşımaktadır.

Bu düzenlemelerin yapılmasındaki temel etken, iç dinamiklerden çok dış dinamiklerin gücü ve baskısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaynağını "Ticaret ve Tarifeler Genel Anlaşması- GATT" ve "Çok Taraflı Yatırım Anlaşmaları-MAI" den alan yeni yönetim ve denetim anlayışının dinamiği içsel değil, dışsaldır, bunun sonucu olarak yeni yapının mimarları da içerden değil dışardan olmuştur.

Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF kaynaklı küreselleşme, özelleştirme ve yerelleşme (ademi merkezileşme) süreçlerinin savunması, özerklik, şeffaflık ve katılımcılık gibi hemen, hemen hiç kimse tarafından reddedilemeyecek çekici sözcüklerle yapılmaktadır. Gerçekten de iktidarın tabana yayılmasını, bütün devlet örgütlenmesinde işleyişin katılımcılık esası üzerine yükseltilmesini, yetkilerin doğrudan ve kolayca denetlenebilir biçimde kullanılmasını ve potansiyelin her alanda serbest bırakılmasını sağlayacak özerklik statüsüne dayalı bürokratik örgütlenmeyi ve buna bağlı gelişmeyi kim istemez? İlk bakışta çok çekici gelen bu sözler ve kavramlar son yirmi yıldan bu yana, devlet yapılanmalarımızda, Dünya Bankası başta olmak üzere uluslar arası sermaye kuruluşları temsilcilerinin telkin, tavsiye ve talimatları doğrultusunda yaşama geçirilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye'de dışa açılma ve dışa bağımlı politikaların temeli 1979 IMF Standby Anlaşması ve bunun ardından gelen 24.Ocak 1980 ekonomik kararları ile atılmıştır. Küreselleşme süreciyle eş anlamlı olan bu uygulamaların onuru, 12 Eylül yönetimine kısmet olmuştur. 12 Eylül rejiminin bu süreçle ilgisi Dünya Bankası tarafından açıkça ortaya konmaktadır. Dünya Bankası ilkelerine göre toplumu tümden etkileyecek bu tür karar ve politikaların uygulanabilmesi için ülkelerin bir iç ya da dış kriz ortamında bulunması zorunlu görülmektedir.

Ülkemizde devletin yeniden yapılandırılması söylem ve eylemlerinin altında, 1979 yılında IMF'le yapılan Standby anlaşması yanında Dünya Bankası ile imzalanan 5 adet "Yapısal Uyarlama Kredisi-SAL" anlaşmalarının hükümleri bulunmaktadır. Türkiye, Dünya Bankası ile her biri bir mali yılda imzalanan bu anlaşmalarla 1.6 milyar dolar kredi almış ve böylece dışa bağımlılığı tescil olunmuştur. Bu anlaşmalarda kredinin girişi için, KİT'lerin tasfiyesi, enerji sisteminin özelleştirilmesi, Türkiye'de mali sermayenin küresel ilişkilerini kuracak para ve sermaye piyasalarının kurulması ve işletilmesi, tarım sektöründe gübre, tohum, ilaç, makine gibi girdilerde devlet tekelinin kaldırılması çalışmalarının başlatılması şartı hüküm altına alınmıştır. Bu anlaşmaların ilk bölümü 1984 yılında sona ermiş, bu tarihten sonra Türkiye, 1985 yılından itibaren Tarım, Enerji ve Mali konularda iki olmak üzere dört yeni "Yapısal Uyarlama Kredisi" ve sektörü düzenlemeye dönük eğitim, sağlık ve yerel yönetim konularında yeniden yapılanma amaçlı proje kredileri imzalamıştır. Bu kredi anlaşmaları gizli ve saklı şeyler değildir, bunlar Resmi Gazete'de Türkçe-İngilizce yayımlanarak yürürlüğe girmektedir. Bu anlaşmalar incelendiğinde her birinin, ilgili kamu sektöründe yapılacak modernizasyonu, bilişim teknolojisi ile donatılmasını, iyileştirilmesi ve geliştirilmesi için gerekli düzenlemeleri içerdiği görülür. Örneğin 1985 yılında tarımla ilgili olarak imzalanan anlaşmada, ülkede gübre tekelini elinde tutan Türkiye Zirai Donatım Kurumu'nun(TZDK) modernize edileceği ve geliştirileceği yazılmasına karşın, aynı tarihte gübrede devlet tekelinin kaldırılması önerilmiştir. Nitekim bilindiği gibi 1990'lı yılların ilk yarısında Türkiye'de TZDK gibi dev bir kamu kuruluşu ortadan kalkmış ve tarih olmuştur. Bu açık örnekte de görüldüğü gibi, Dünya Bankası anlaşmaları doğrultusunda bir kurum için "geliştirilmekten, yenilenmekten, verimliliğinin artırılmasından" söz ediliyorsa orada biraz durmak ve eyvah "ulusal bir kurum daha elden gidiyor" demek gereklidir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, bunlardan ET-Balık Kurumu'nun özelleştirilmesi çok ilginçtir. Bu kurum için "devlet köftecilik yapıyor" söylemleriyle başlatılan aşağılama kampanyası sonuç verdi ve milyon dolarlarla ifade edelin kurum kombinaları özel sektöre peşkeş çekilerek, ülke hayvancılık sektörü çökertildi ve her boy hayvan ihraç eden Türkiye ithalatçı konumuna düşürüldü.

Dünya Bankası anlaşmaları, 1979 Standby anlaşması ve bunların içeriye yansıması olan 24 Ocak kararlarıyla hazırlanan politikaların yürürlüğe girmesi için, devlet örgütlenmesinde de köklü değişikler yapılması gerekmiştir. Hatırlanacağı gibi bunu gerçekleştirmek için kamu sektöründe çalışan nitelikli işgücüne "beceriksiz", "tembel", "yeteneksiz", "atıl", "memur kafalı", "bürokratik çıkar ile körleşmiş" gibi çeşitli aşağılamalarla kendine güvenini yitirmesini sağlayacak psikolojik baskılar uygulanmış ve kamu sektörü üreten değil, tüketen bir sektör olarak algılanmaya ve dolayısıyla toplumun ve onun örgütü olan devletin bir kamburu gibi gösterilmeye başlanmıştır. Tüm bu gelişmeler Cumhuriyet'in ilk kuruluş yıllarında, devletin çalışmalarında motor görevi yapan ulusal kurumların devre dışı bırakılarak, yerli-yabancı ortaklığı ağırlıklı özel sektör girişimciliğinin öne çıkarılmasına neden olmuştur.

1980'den sonra iktidar olan hiçbir siyasal hareket, çerçevesi ülke dışında belirlenen ve ulusalcılıkla örtüşmeyen bu yol haritasını reddedememiş, öteleyememiş, içine sindirmese de uygulamaya çalışmıştır. İktidarlarda sadece özel sektör, girişimci ve yerel sermayenin renk ve orijini değişmektedir.

Bu konularla ilgili olarak, 3 Kasım 2002'den sonra iktidar olan AKP'nin seçim öncesi yayımladığı "Seçim Beyannamesi", 16.11.2002 günlü "Acil Eylem Planı" ile 58.Gül ve 59.Erdoğan hükümetlerinin programlarında tarım, sağlık ve yeraltı zenginlikleriyle ilgi bölümler incelendiğinde, yukarda çerçevesini çizdiğim yol haritasının dışına çıkılmadığı görülmektedir. Her ne kadar bundan önceki hükümet programlarında da vurgulandığı gibi "yapacağız", "gerçekleştireceğiz", "sağlayacağız" denilmesine karşın hükümet programının gerçekleşme olasılığı IMF ve Dünya Bankası-Hükümet ilişkilerinden geçer. Bu gerçekler karşısında hiçbir iktidar "celallenmesin" çünkü dışardan gelen talimatlara direnme ve hayır deme olanağı yoktur.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor ve sözü sayın katılımcılara bırakıyorum.

 

Avukat Özdemir Özok

 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
Başkanın Özgeçmişi
Başkanın Mesajı
Konuşmalar
Konuşma Videoları
E-Posta

 

Her Hakkı Saklıdır ©2008 Türkiye Barolar Birliği TBB Bilgi İşlem Müdürlüğü