| TÜRKİYE
BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK’UN
DANIŞTAY’IN KURULUŞUNUN 136.YILDÖNÜMÜ
VE “İDARİ YARGI GÜNÜ”
NEDENİYLE YAPTIĞI KONUŞMA
Sayın Cumhurbaşkanım,
Danıştay’ın Kuruluşunun 136.Yıldönümü ve “İdari Yargı” günü
nedeniyle düzenlenen toplantıya hoş geldiniz, sizi ve toplantıyı onurlandıran
sayın konukları saygılarımla selamlıyorum.
Yargı birlikteliğine duyarlılığını her zaman sergileyen Danıştay’ımızın
her kutlama gününde özgür ve bağımsız kürsüsünü, savunmanın temsilcilerine
açmasını son derece anlamlı ve önemli bulduğumuzu yinelerken, başta Danıştay
olmak üzere, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare ve Vergi Mahkemeleri’nin özverili
çalışanlarının “İdari Yargı Günü”nü kutlar, kuruluşundan bu yana,
İmparatorluk ve Cumhuriyet dönemlerinde çok önemli görevler üslenmiş
Danıştay’ımızın nice yıllar aynı saygınlıkla varlığını sürdürmesini dilerim.
Kısa süre önce, emeklilik nedeniyle Danıştay Başkanlığı’ndan ayrılan,
görevde bulunduğu süre içinde başarılı çalışmalarıyla ülkemizde hukukun
üstünlüğüne ve hukuk devletine büyük katkılar sunan Sayın Nuri Alan’a yeni
yaşamında sağlık ve mutluluklar dilerken, yerine Başkanlığa seçilen ve
üstlendiği bu görevi de önceki görevleri gibi duyarlılıkla sürdüreceğine
inandığım Sayın Ender Çetinkaya’yı da kutlar, başarılar dilerim.
Kısaca, olağanüstü yetkilerle donatılmış yürütme karşısında, denge
kuran, bireylerin hukukunu devlete karşı koruyarak onların haksızlığa uğramasını
önleyen bir güç olarak tanımlayabileceğimiz “idari yargı” görevini,
ülkemizde İdare ve Vergi Mahkemeleri’yle Danıştay yanında, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi üstlenmiş bulunmaktadır. Bu anlamda Danıştay ve İdari Mahkemeleri,
yurttaşların devletle olan ilişkilerinde ortaya çıkan hukuki sorunlarda, insani
ve adil çözümler bularak toplumda adalet duygusunun gelişmesi yanında, hukukun
üstünlüğünü sağlamak durumundadırlar. Başka bir anlatımla “idari yargı”,
devleti oluşturan erklerden “yürütme” ve onu bütünleyen “idare”nin
eylem ve kararlarının hukuka uygunluğunu denetler, devlet yönetiminin hukuk
içinde kalmasını sağlar.
Bu yönüyle “idari yargı” yürütme ve idareyi temsil eden siyasal
iktidarların en büyük güvencesidir. Çünkü yürütme ve idarenin kimi hukuk dışı
eylem ve davranışlarını denetleyip, onların hukuka uygun biçimde gerçekleşmesini
sağlayarak, yürütme ve idarenin hukuk içinde kalmasına yardımcı olan “idari
yargı” bu yönüyle duyarlı bir siyasal iktidarın en güvenilir yol göstericisi
durumundadır.
Tüm siyasal sistemler, iki temel kavramın varlığı ve bu iki kilit
kavramın kendi içlerindeki ya da birbirleriyle aralarındaki ilişkiler yumağının
aldığı biçimlere göre belirlenmektedir. Gerçekten de, demokratik olarak kabul
edilsin ya da edilmesin, tüm siyasal sistemlerin temelinde varolan ve
birbirleriyle ilişkilerine göre siyasal rejimlerin sınıflandırıldığı bu iki
kilit kavram “devlet” ve “toplum” kavramlarıdır. Siyasal
sistemlerin incelenmesine ilişkin klasik öğretide, “devlet” ya da devlet
kavramına yol açan “siyasal iktidar ilişkisi” ve bu ilişkinin kökeninde
yer alan “yönetenler-yönetilenler” ayrımına vurgu yaparak başlaması çok
doğal kabul edilmekteydi.
Günümüzde ise devlet kurumunu, siyasal iktidarın statüsünü, yetkilerini,
toplumu oluşturan bireylerin bu kurum karşısındaki konumlarını, temel hak ve
özgürlükler rejimini inceleyen çağdaş öğretide, klasik çizgilerden farklılaşma
gözlemlenmekte, devlet ve bu kavramın temelindeki, klasik ayrım olan
“yönetenler-yönetilenler” ayrımı yerine, demokratik siyasal sistemin en
temel unsuru olan “hukuk” kavramı ile “hukukun üstünlüğü” ilkesi
ve “hukuk devleti” anlayışı yer almaktadır.
Bunun nedeni, siyasal iktidarların yetkilerine, devlet organlarının
gücüne bir sınır çizme hedefine yönelik felsefi akımlar biçiminde başlayarak,
daha sonra siyasal ve sosyal alana yansıyan mücadeleler sonucunda, siyasal
sistemlerin ve özellikle devletin yeni bir nitelik ve özellik kazanmış
olmasındandır. Bu gün için, ne siyasal sistemler, ne de devlet kavramı klasik
unsurlarıyla tanımlanmamakta, günümüz devleti, ülke, nüfus ve egemen güç
unsurlarının yanı sıra, belirli nitelikleri olan, belirli ölçütlere uygun yeni
bir tanımı içermektedir. Bu tanımı oluşturan niteliklerin başında ise
“devletin sınırsız gücünün sınırlandırılmış olması yanında, devletin hukukla ve
hukuk kurallarıyla bağlı olması” koşulları gelmektedir. Kısaca günümüz
çağdaş devleti, klasik devlet anlayışından farklı olarak, belirli nitelikleri ve
belirli özellikleri olan, hukukla sınırlanmış ve hukukla çevrelenmiş bir
devlettir, yani “hukuk devleti”dir. Çağdaş demokratik “hukuk devleti”nde
egemenlik gücü sınırlandırılmıştır.
Hukuk devletinin bu özelliği, ulusal anayasalar yanında, bütün uluslar
arası sözleşme ve belgelere de yansımıştır. Avrupa hukuk düzeninin anayasal
belgesi olarak nitelendirilen “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”, “Yeni
Bir Avrupa için Paris Şartı” belgelerinde, çağdaş demokratik devletin
üzerine oturtulması gereken temel ilke ve değerler arasında “çoğulculuk”
ve “insan hakları” yanı sıra “hukukun üstünlüğü” ilkesini
gerçekleştirme, diğer bir söyleyişle “hukuk devleti” olma koşulları
vurgulanmıştır.
Hukuk devleti; tüm faaliyet, işlem ve eylemleri hukuk kurallarına ve
anayasaya uyan, kendisini bu kurallarla bağlı sayan devlet demektir. Hukuk
devleti, insan haklarının yaşama geçmesini, adaletin sağlanmasını, güvenliğin
temin edilmesini amaçlar. Çağdaş devletin belirleyici sıfatı olan “hukuk
devleti”nin taşıdığı özellikler, şu unsurlara dayanmaktadır;
-Hukuku, hukuk kurallarını toplumun kendisi, bireyler yaratacaklar ve
değiştirebilecekler,
-Devlet de bu kurallarla ve bu kuralların oluşturduğu hukukla bağlı
olacak,
-Devletin ve bireylerin hukuk kurallarına uygun davranması, sadece kendi
iradelerine, kendi vicdanlarına ya da devleti yönetenlerin iyi niyetine
bırakılmayıp, “bağımsız ve tarafsız yargı organları” tarafından
denetlenecektir.
Hukuk devletini oluşturan en temel unsur “yargı denetimi”dir.
1980 askeri müdahalesinin ürünü 1982 Anayasası dahi bu gelişmelerin
gerisinde kalamamış ve 2.maddesinde devleti, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun
huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı,
Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlamıştır.
Burada hemen, saygın ve özgün bilim adamı, TBB’nin kurucu başkanı
değerli hocamız Prof. Dr. Faruk Erem’i rahmet ve minnetle anımsamadan
geçemeyeceğim. Çünkü ülkemiz hukuk yaşamına “Hukukun üstünlüğü”
kavramını kazandıran kişi sayın hocamızdır. Onun başkanlığında TBB her
platformda “hukukun üstünlüğü” ve “hukuk devleti” kavramlarını
savunmuş ve bunun sonucu ilk kez bu kavramlar 1982 anayasasında yer alarak
anayasal kurum ve kavram niteliği kazanmıştır.
Hukuk devletinde; sınırsız güç ve yetkiyi elinde bulunduran yasama ve
yürütmeyi hukuka ve hukukun üstünlüğüne bağlı kılan güç bağımsız yargıdır. Bu
görevini yargı, mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, delil toplama, iddia
ve savunma haklarına ilişkin ilke ve hükümleri içeren yasalara uygun olarak
yerine getirir. Çalışmasını ve kuruluşunu yasadan ve yasadaki açık usullerden
almayan hiçbir kişi veya organ yargı görevi yapamaz. Yargılama hizmeti, devlet
yapısı içindeki örgütler ve kişiler tarafından belirli usul kurallarına uyularak
yerine getirilen ve devletin tekelinde olan bir kamu hizmetidir. Bir toplumda
düzen ve huzurun, iç barışın sağlanması, kargaşa ortamının yaratılmaması,
yargılama örgütünün gücü ve verdiği hizmetin kalitesi ile yakından ilgilidir. Bu
hizmetin toplumun beklentilerine ve gereksinmelerine yanıt verebilmesi için
etkin, hızlı ve doğru olarak yürütülmesi yanında, yargılama sonunda verilen
kararın da adil olması, yani hak ve adaletin gerçekleşmesini sağlaması
gereklidir.
“Bu gün yargı bu işlevini kusursuz bir biçimde
yerine getiriyor mu?” sorusuna yargı
çalışanlarının tüm iyi niyetli ve özverili çabalarına karşın olumlu yanıt vermek
ve “Evet yargı kurumu kusursuz biçimde kendisinden beklenenleri yerine
getiriyor” demek mümkün değildir.
Bu tespitten sonra, yargının toplumun beklentilerine neden yanıt
veremediğini sorgulayabiliriz. Özelde idari yargının, genelde yargının, kimi
sorunları toplumsal yapıdan kaynaklandığı gibi, kimi sorunları da doğrudan
doğruya kendi yetersiz ve eksik yapılanmasından kaynaklanmaktadır.
Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak için yola çıkanlar, Osmanlı
İmparatorluğu’nun olumsuz mirası üzerine sadece bir devlet kurmayı
amaçlamamışlar, aksine toplumu sarıp sarmalayan ve onu kaderiyle baş başa
bırakan zincirlerinden koparmaya ve özgür bireye, çağdaş yurttaşa dayalı yeni
bir yapılanmaya yönelmişlerdir.
Bunun doğal sonucu olarak her alanda yenilenme ve devrimler peş peşe
gerçekleştirilmiştir. Kuşkusuz bu devrimlerin başında “laik hukuk devrimi”
gelmektedir. Her devrim ve yenilikte olduğu gibi “hukuk devrimi”nde de
daha ilk günlerden itibaren büyük dirençlerle karşılaşılmış, statükoyu korumak,
çağdaşlaşmayı engellemek, eskiden olduğu gibi toplumu kaderiyle baş başa
bırakmak isteyenler karşı eylemlerini sürdürmüşlerdir. Bu günün Türkiye’sinde
dahi genlerinde bunları taşıyanların bulunması sorunların temelini
oluşturmaktadır.
Ülkemizde hayatın her alanında olduğu gibi, Türk hukuk hayatındaki
düalizm ve şer’i hukuktan laik hukuka geçiş süreci hiç de kolay olmamıştır.
Görünen Türkiye’nin yanı sıra, öbür Türkiye diye adlandırabileceğimiz ve çağdaş
normlarla uzaktan yakından ilgisi olmayan birçok olumsuz, gelenek, görenek ve
alışkanlıklar yaşamını sürdürmekte, değişmemek için büyük direnç göstermektedir.
Statükocu, popülist politikacılar için bulunmaz malzeme olan bu toplumsal olgu
hep çekim merkezi olmuş, politikalar bu olumsuzluklar üzerine oturtulmuştur.
Halkın bilinçlenmesini, aydınlanmasını, kendini aşmasını sağlayacak kanallar
birer ikişer kapatılarak, Türkiye içinden çıkılamaz sorunlar sarmalıyla karşı
karşıya bırakılmıştır. Toplumsal yaşamın gerçeği haline gelen büyük çelişkiler,
derin aykırılıklar artık tepki çekmemekte, tüm bu olumsuzluklar ve çarpıklıklar
olağan kabul edilmektedir. Bütün bunların sonucu olarak ortaya çıkan kavram
kargaşası ve belirsizlikler halkın siyasetten, devlet kurumlarından ve hepsinden
önemlisi yargıdan beklentilerini zaafa uğratmış ve bu kurumlara güveni
azaltmıştır. Bu güven sorunu sürdüğü sürece hukuk devleti uygulamasını
pekiştirmek ve etkin bir yargılama ile yönetişim uygulamasına geçmek çok güçtür.
Güven kaybının doğmasına neden olan sebepler sıralandığında, devletin çatısını
oluşturan üç erkten, yargının alt sıralarda yer aldığını ve en az kusurlu
olduğunu söylemek mümkündür. Hiç kimsenin ve hiçbir kurumun toplumu travmalarla
baş başa bıraktıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi, tek başına yargıdan
hastalıklı bünyeyi tedavi etmesini istemeye hakkı yoktur.
Kuralsızlığın ve duyarsızlığın kol gezdiği, toplumsal dokunun bozulduğu,
tüm değerlerin alt üst olduğu bir yapının getirdiği sorunlar yanında, anayasal
ve yasal düzenlemelerden kaynaklı kimi olumsuzlukların yargıyı tıkadığı ve
işlemez hale getirdiği bir gerçektir. En sade yurttaşından, en yüksek kamu
görevlisine kadar toplumun tüm bireyleri, toplumsal yapının korunmasında,
üstlerine düşen özen borcunu yerine getirip getirmediklerini kendilerine
sormalıdırlar. Ancak bu soruya kendi özgür değerlendirmeleriyle olumlu yanıt
verebiliyorlarsa, başka kişi ya da kurumlara eleştiri yöneltebilme hakkına
sahiptirler.
Genelde yargının, özelde idari yargının sorunlarının, geçmişten günümüze
hemen hemen aynı noktalarda toplandığı görülmektedir. Bunları, yargılamanın ağır
işlemesi sonucu adaletin gecikmesi, hukuk eğitiminin yetersizliği, yargıç, savcı
ve adliye çalışanlarının işin önemi ve konumuna uygun özlük haklarına sahip
olamaması yanında kuşkusuz bunların hepsinden önemlisi, yargının kurumsal olarak
bağımsızlığa kavuşamamış olması olarak sıralayabiliriz.
Bu sorunların tespiti için, çok ayrıntılı araştırmalara, titiz
çalışmalara gerek yoktur. Bunların tamamı siyasetçiler başta olmak üzere,
yargıç, savcı, avukat ve yargıyla doğrudan ya da dolaylı ilgisi olan tüm
kesimler tarafından bilinmekte ve zaman zaman dile getirilmektedir. Nitekim
Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Mustafa Bumin 26 Nisan 2004 günlü konuşmasında
bu ortak sorunların birçoğunu dile getirmiş, ancak temel sorunun ücret
politikası olduğunun altını kalın çizgilerle çizerek vurgulamıştır. Kuşkusuz
ücret çok önemli sorundur, ancak ülke ücret politikası karşısında ve tüm yargı
sorunlarının yanında ücreti sorunların birincil kaynağı olarak öne çıkarmak
haksızlıktır. Sorunun yargının işleyişini tıkayan bütün engellerle birlikte ele
alınması ve ülke standardının üstüne çıkılmaya gayret edilmesidir. Yargının
hiçbir temel sorununa el atmadan, sadece ücretlere yansıyacak maddi
düzenlemelerin yargı bağımsızlık ve yansızlığından bir şeyler götürülmek için
verildiği kuşkusu, halkın yargıya olan güvenini olumsuz etkileyecektir.
Yargıyla ilgili tüm bu yakınma ve tespitlere karşın, siyasal iktidarlar
başta olmak üzere, hiç kimse yargının ortak yakınma konusu olan sorunlarına
kalıcı ve köklü çözümler getirmemektedir. Sorunları çözme konumunda olan ve
yürütme erkini elinde bulunduran siyasal iktidarlar hiçbir dönemde ve yerde,
hiçbir biçimde, güçlü ve bağımsız bir yargı istememişlerdir. Bu yaklaşım
yargının evrensel ve maalesef değişmez kaderidir.
Muhalefette yargı için söylenenler ve yapılan tespitler iktidara
gelindiğinde unutulmakta ve söylemlere aykırı eylemler sergilenmektedir. Nitekim
3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra iktidar olan AKP’nin seçim bildirisi, 58. Gül
hükümetinin programı, AKP tarafından kamuoyuna sunulan acil önlem paketi ve son
olarak 59.Erdoğan hükümetinin programlarında yargıyla ilgili yapılan tespit ve
değerlendirmeler gerçekçidir. Tamamen katıldığımız bu tespitlerde sonuç olarak “ülke
sorunlarının çözümü, hızlı güçlü ve bağımsız yargının varlığıyla
gerçekleştirilecek hukuk devletinden geçer” denilmekte ve iktidarın birinci
önceliğinin bu olacağı vurgulanmaktadır. Ne yazık ki, bu iktidar da geçmiş
iktidarların yolunu izlemiş ve yargı sorunlarına uzak durmayı tercih ederek,
siyasal geleceğini teminat altına alacağına inandığı kimi konulara öncelik
vermiştir. Bu noktada şu soruya açık ve net yanıt vermeliyiz. “Gerçekten
yargının etkin ve bağımsız olmasını istiyor muyuz?” Eğer bu soruya olumlu
yanıt veriyorsak, onun gereği olan acil önlemleri almalıyız. Bu önlemlerin
başında kuşkusuz, Adalet Bakanlığı bütçesinin, görülen hizmetin önemi ve
konumuna uygun miktarlara çıkarılarak, yargı sisteminin tam bir dökümü
yapılmalı, gerçek, hızlı ve isabetli adalet dağıtımının önündeki tüm bilinen
engeller kaldırılmalıdır.
Yargı için sıraladığımız bütün sorunlar, yargının bir bölümünü oluşturan
“idari yargı” için de söz konusudur. Bu bağlamda “idari yargı”ya
özgü kimi tespit ve değerlendirmelerimizi de sizlerle paylaşmak istemekteyim.
Öncelikle, Danıştay’dan başlamak istiyorum. İçinde bulunduğumuz bina
yüksek mahkemenin ilk taşındığı yıllarda ihtiyaca yanıt vermekteydi, ama
özellikle son yıllarda artan dosya ve personel sayısı karşısında hem
çalışanların, hem de mahkemede iş takip eden avukat ve yurttaşların
yakınmalarına neden olmaktadır. Yüksek mahkemelerimizden Yargıtay ve Danıştay
dışındakiler bu sorunu kısmen çözmüşler ama bu iki yüksek mahkememiz adlarına,
işlevlerine ve saygınlıklarına uygun olmayan koşullarda çalışmak durumunda
bırakılmışlardır. Bu olumsuz durumun en kısa sürede giderilmesini umut ediyoruz.
Özelikle genel seçimler sonrası değişen siyasal iktidarlar ve onların
oluşturduğu hükümetler, yürütme erkini kullanırken kamu yararı ve verimlilik
ilkelerinden uzak, kendi siyasal kadrolarını oluşturmak ve göreve getirmek
istemektedirler. Bunun sonucu olarak kamuda çalışanlarla ilgili olarak, tesis
edilen idari işlemlerde, “yerindelik” ve “hukuka uygunluk”
koşulları çoğu kez göz ardı edilmektedir. 3 Kasım 2002 seçimlerden sonra iktidar
olan AKP hükümeti uygulamaları ve kadrolaşma çalışmalarıyla ilgili olarak bize
yapılan yakınmalar büyük boyutlara varmıştır. Bu yakınmaların çoğu idari yargıya
götürülmekte ve hukuk dışı uygulamaların önlenmesi istenilmektedir. Bütün bu
olağan dışı uygulamalar idari yargının iş yükünü üstesinden gelinemeyecek
noktalara taşımaktadır. Bu durum hem davaların makul sürede sonuçlanmasını, hem
de dava dosyalarının gereken özen ve titizlikle incelenmesini engellemektedir.
Hiç kimse yargıçlarımızdan, insanüstü çabayla sürdürdükleri
çalışmalarını arttırmalarını isteyemez. Yapılacak şey çalışma koşullarını
iyileştirmek ve önlerini açmaktır. Bu noktada, idari yargıdaki mahkeme, yargıç
ve diğer personel mevcudunun arttırılması, özellikle Danıştay’da yeni dava
daireleri kurulması ve büyük gereksinme duyulan tetkik yargıcı ve bu yapılanmaya
koşut olarak üye sayısının önemli ölçüde artırılması belirli bir rahatlama
sağlayacaktır.
Bölge İdare Mahkemeleri’nin tam anlamıyla istinaf mercii haline
getirilmesinin de sorunun önemli bir bölümünü çözeceği kanısındayız. Somut
durumda İdare ve Vergi Mahkemeleri’nin yürütmenin durdurulması hakkındaki
kararlarıyla, bazı nihai kararlar itiraz yoluyla Bölge İdare Mahkemeleri’ne
götürülmekte, nihai nitelikteki kararlar ise doğrudan temyiz yoluyla Danıştay’a
gitmektedir. Bu durum Danıştay’ın iş yükünü bir yüksek mahkemede olmayacak
oranda arttırmaktadır.
Öte yandan mevcut uygulamada, Bölge İdare Mahkemeleri’nce verilen
kararlar hiçbir şekilde Danıştay’ca denetlenememekte bu ise içtihat birliği
sağlanmasını güçleştirmektedir.
İdari yargı sorunlarının önünü açacak diğer bir önerimiz de, İdari
Mahkemeler arasında, tıpkı Danıştay’da dava daireleri arasındakine benzer
şekilde uzmanlaşmaya gidilmesidir. Özellikle idari davaların yoğun bulunduğu
Ankara ve diğer büyük kentlerde bu uygulama çok yararlı olacaktır. Örneğin kamu
görevlileri konusuna, belediye, imar ve şehircilik konularına, ekonomik konulara
bakacak idare mahkemeler ayrılabilir. Böyle bir yapıda uzmanlaşma
sağlanacağından, dava dosyalarının daha sağlıklı incelenmesi yanında, davaların
sonuçlanma süreleri hızlı incelenme nedeniyle de kısalmış olur.
İdari yargı konusunda her zaman dile getirdiğimiz en önemli sorun,
kuşkusuz hukuk fakültesi öğrenimi görmemiş kişilerin yargıç ve savcı olmaları
sorunudur.
İdari yargıç olarak atanabilmek için “programlarında hukuk veya hukuk
bilgisine yeterince yer veren” tanımı nedeniyle, hukuk fakültesi mezunu olma
koşulu aranmadığından, çeşitli sosyal bilimler fakültelerinden mezun olanlar
idari yargıç ve savcı olabilmektedirler. Hukuk eğitimi kalitesinin bile tartışma
konusu edildiği günümüzde, yetersiz ve sınırlı hukuk dersleriyle yargıç
kimliğinin kazandırılması ciddi sakıncalar doğurmaktadır. Bu gün toplam idari
yargı içinde hukuk fakültesi mezunlarının yaklaşık % 30 civarında olduğu ve kimi
idare mahkemelerinde üç yargıcın da hukuk fakültesi mezunu olmadığı somut
gerçeği karşısında sorunun önemi ortadadır. Bu uygulamanın, vatandaşlar arasında
davaların hukuk formasyonuna sahip ve teknik hukuk yönünden uzman yargıçlarca
incelenmediği yönünde kuşkular yarattığı, bunun ise yargıya olan güveni
azalttığı tespit edilmektedir. Bu yanlış uygulamanın giderilmesi için, acilen
bir yasal düzenleme yapılarak, hukuk fakültesi mezunu olmayanların bundan böyle
idari yargıda yargıç ve savcı olmalarının engellenmesi gerekmektedir.
İdarenin ve hatta yerine göre yürütme organının işlemlerinin yargısal
denetimini gerçekleştiren idari yargı mensuplarının, adli yargıya göre yürütme
organına karşı daha güvenceli bir statüye kavuşturulmaları düşünülmelidir.
Yürütme ve idarenin kimi eylem ve işlemlerinin yargı denetimi dışında
bırakılması, hak arama özgürlüğüne ve bunun doğal sonucu olarak mahkemeye
başvurma hakkına aykırıdır. Bu nedenle, getirilen bu tür ayrıcalıklar, hak arama
özgürlüğünü zedelememeli, meşru bir amaca hizmet etmeli ve ölçülülük ilkesine
uygun olmalıdır.
İdari yargılama hukuku enstrümanlarının ve yargılama usulünün “silahların
eşitliği” prensibine göre yeniden düzenlenmesi ve en önemlisi birey
haklarının yürütme karşısında etkin koruma ilkelerinin ve savunma hakkının
güçlendirilmesi gereklidir. Bu bağlamda, bireylerin haklarının teminatı olan
geçici yargısal koruma mekanizması “yürütmenin durdurulması” kurumu
yeniden düzenlenmelidir. İdari yargının “resen yargılama” yetkisini
kısıtlama niteliğinde olan İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31.maddesindeki
hüküm yeniden gözden geçirilmelidir.
İdari yargıda davaya asli müdahale olanağı sağlanmalıdır.
İdari işlem dosyası hakkında davacının tam ve zamanında bilgi sahibi
olma hakkı sağlanarak, bu aşamada davacıya ayrıca yeni bir savunma hakkı
tanınmalıdır. İdari yargılama hukukunda uyuşmazlıkların görülmesi ve
çözülmesinde yazılı yargılama usulü öngörülmüş olup, yargıç tarafından
incelemenin dosyadaki evraklar üzerinden yapılacağı esası kabul edilmiştir. Bu
durum yargılamanın “aleniyet” ilkesi göz önüne alınarak yeniden
düzenlenmelidir.
Aleniyet ilkesi doğrultusunda Danıştay kararlarının tümünün yayınlanması
zorunluluğu getirilmelidir.
İdari Yargılama Usulü Kanunu, yargılamanın “makul ve kabul edilebilir”
bir süre içinde sonlandırılmasına yönelik olarak yeniden düzenlenmelidir. Bu
noktada, ilk inceleme aşaması kaldırılmalıdır, dilekçe teatisi süreci yeniden
formüle edilerek, replik-düplik aşamaları zorunlu olmaktan çıkarılmalıdır, keza
karar düzeltme müessesesi yeniden gözden geçirilmelidir.
Bütün bunların dışında, bazı uyuşmazlıkların öncelikle bağımsız,
teminatlı ve uzman yüksek kurullar aracılığıyla yarı yargısal usuller ile
çözümlenmesi yöntemleri getirilmelidir. Bu bağlamda, idari uyuşmazlıkların
çözümünde yargılama dışı usullerden dahili inceleme, uzlaştırma, arabuluculuk,
müzakere ve tahkim usulleri yanında, işlevi itibariyle idareyle vatandaşları
uzlaştıran, gerçek anlamda, bağımsız ombudsman kurumlarının da hukukumuza
kazandırılmasıyla, uyuşmazlıkların büyük çoğunluğu, mahkemelerin dışında; fakat,
hukuk kurallarına uygun bir süreçte çözülmesi sağlanacaktır.
İdari yargılamada bunlar gerçekleştirildiği takdirde ana hedef olan “adil
yargılanma hakkına” ulaşmak daha kolay olacaktır.
Son günlerde, yüksek yargı organlarının kuruluş, görev ve yetkileri
başta olmak üzere, yargıyla ilgili yeni tartışmalar başlatılmıştır. Bu
tartışmalar sırasında “yargı bütünlüğü”ne aykırılık yanında, yüksek
mahkemeler arasında anayasayla kurulmuş olan denge ve eşitliğe ters düşen
söylemlerden özenle kaçınılmalıdır. Kimi yasama ve yürütme temsilcilerinin
yargıyla ilgili olarak, bilinçli bir biçimde başlattığı, haksız ve acımasız
tartışmaların yapıldığı bu sürece katkı sunmak son derece tehlikelidir.
Tartışmaların odağını Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ve “Anayasa
Şikâyeti” kurumu oluşturmaktadır. Anayasa yargısı, çağdaş demokratik
sistemlerde anayasal demokrasinin sağlanması ve iktidarın anayasa ile
sınırlanması amacıyla genel olarak kabul edilen bir mekanizmadır. Temelde hukuk
devleti ilkesinin de bir gereği olan anayasa yargısının temel amacı, bir
ülkedeki hukuk sisteminin temelini oluşturan anayasanın üstünlüğünü sağlamaktır.
1961 anayasasıyla hukuk yaşamımıza giren Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden
itibaren kanunların, daha sonra benimsenen kanun hükmündeki kararnamelerin
anayasaya uygunluğunu denetleme yanında kendisine verilen diğer görevleri
başarıyla sürdürerek, ülkemizdeki “hukuk devleti” oluşturma çabasına
büyük katkılar sunmuştur. Ancak, bu günkü düzenlemeler sonucu Anayasa
Mahkemesi’ne gidebilmenin, çok sınırlı “iptal davaları” açabilme olanağı
yanında, “10 yıl yasağı” ve “mahkemelerin anayasaya aykırılık
iddialarını” ciddi bulması şartlarına bağlı olan “itiraz yolu” ile
gerçekleştirilmesi eleştirilere neden olmakta ve batıda yaygın olan “anayasa
şikâyeti” yolunun da anayasaya uygunluk denetimi mekanizması olarak
tanınması önerilmektedir. TBB’nin hazırladığı Anayasa tasarısında ve Anayasa
Mahkemesi’nin yeni önerisinde benimsenen “anayasa şikâyeti” yolu,
bireylere kamu gücü kullanan makamların işlemlerine karşı, anayasaya aykırılık
iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurma hakkı tanınmaktadır. Bu hakka kuşkuyla
bakan ve Anayasa Mahkemesi’nin tüm konularda bir üst temyiz mercii haline
geleceğini ileri sürenlere katılmadığımızı ve bu endişelerin, anayasanın
üstünlüğü, anayasada belirlenmiş temel hak ve özgürlüklerin niteliği, yargı
erkinin özellikleri ve en önemlisi anayasa yargısının işlevi göz önüne
alındığında geçersiz olduğunu belirtmek isteriz. Bu bağlamda Türk anayasa
yargısında “anayasa şikâyeti”ni bir temyiz incelemesinden çok, bir
anayasaya uygunluk denetimi olarak görmek ve bu yolun daha çok, AİHM’ne başvuru
öncesi bir aşama olarak değil, Anayasa’da düzenlenen tüm hakları kapsar
nitelikte olmasını umut etmekteyiz.
Son olarak şunu da vurgulamak isterim. “Anayasa şikâyeti”
yolunun Anayasa Mahkemesi’nin iş yükünü artıracağı ve mahkemenin çalışmasını
güçleştireceği eleştirisine de katılmıyoruz. Çünkü getirilecek bir öninceleme ve
çeşitli filtre sistemleri sorunu çözecektir. Nitekim “anayasa şikâyeti”ni
benimsememiş Amerika’da, yaygın başvuru yoluyla Yüksek Mahkeme 1997 yılı içinde
kendisine yapılan 6571 başvurudan sadece, 97 dosyayı esastan karara bağlamıştır.
Benzer şekilde Federal Alman Anayasa Mahkemesi de, 1996 yılında 5054 başvurudan
sadece, 114 dosyayı esastan karara bağlamış ve diğer başvuruları
reddetmişlerdir.
Anayasa Mahkemesi’nin örgütlenmesi başta olmak üzere, insan haklarına
dayalı, hak ve adalet kavramlarını yaşama geçirmiş, yasa devletinin dar
kalıplarından arınmış, kuvvetler ayrılığı kavramında anlamını bulan, çoğulcu
demokrasinin gerçekleştiği, hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla
uygulandığı bir anayasal düzenin kurulması için ve tüm toplumun beklentilerine
yanıt verecek çağdaş bir anayasanın yapılmasını umut ediyor ve bekliyoruz.
Ülkemizde yıllardır tartışılan “laiklik” kavramı son günlerde
yine gündeme taşınmıştır. Cumhuriyetin ilanından bu yana geçen seksen yıllık
süreçte “laiklik”le ilgili hala, yorum, değerlendirme ve beklenti
farklılıkları bulunması, “laiklik” ilkesinin uygulama, içerik ve
benimsenmesi yönünde gerekli özen ve duyarlılığın gösterilmemiş olduğunun açık
kanıtıdır.
Bu gün yaygın anlayışa göre, “laiklik” sadece din ile devlet
işlerinin ayrılmasını dile getiriyor; kimilerine göre dinin devlet işlerine
karışmaması, kimilerine göre de aynı zamanda devletin din işlerine karışmaması
demektir. “Laiklik”le ilgili bu tanımlamalar eksik ve yüzeysel
kalmaktadır.
“Laiklik”,
bugün bir devlette hukuk oluşturulurken, dinsel normların olduğu kadar kültürel
normların (gelenek, görenek, töre vs gibi) da, belirleyici olmamasını ifade
etmektedir. Bu noktada devleti biçimlendiren anayasayı ve oluşturduğu hukuku din
kuralları ve kültürel normlar değil, evrensel insan hakları belirlemelidir.
Laiklik bu anlamda, çağdaş demokratik hukuk devletinde, devletin biçimlenmesi ve
tanımına olanak sağlayan yaşamsal bir kavramdır.
Bu nitelikleriyle laiklik, uygarlık, özgürlük ve çağdaşlık ilkesidir.
Laiklik aynı zamanda “bilimsellik” demektir. Dogmatik
referansları ön planda tutan beyinlerin, felsefe ve eleştiriye dayalı “bilim”
alanında söyleyebilecekleri pek fazla sözleri olamaz.
Diğer yandan laiklik, çoğulcu düşünceye yaşama olanağı verdiği ve
“halka ait olan” anlamıyla demokrasi ve ulus devlete özgü bir kavram olması
nedeniyle “ulusalcılık” demektir.
Yönetim ve idari yargı açısından gündemdeki önemli konuların başında “Kamu
Yönetimi Reformu” adı altında kamu yönetiminin yeniden kurgulanma istekleri
gelmektedir. Laik Cumhuriyet’e ve çoğulcu demokrasiye inancı konusunda
kamuoyunda giderilemeyen kuşkuların bulunduğu bir kadro tarafından hazırlanan
kamu yönetimi reformu tasarısı, görünürde kamuda yıllardır görmek için mücadele
ettiğimiz ilkelere dayandırılmaktadır. Kim “şeffaf”, “demokratik”,
“hesap verebilirlik”, “ademi merkezi”, “katılımcı” bir kamu
yönetimini istemez? Buna olumsuz yanıt vermek mümkün değildir. Kamu yönetiminin
iyileştirilmesi gereklidir. Ancak bu yapılırken, kamu alanında Tanzimat’tan bu
yana oluşmuş birikimi yok sayarak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilke ve
değerlerini gözetmeden, hayati ve çok önemli bir değişikliğin yapılması doğru
değildir.
TÜBİTAK yasasında kişiye özel yetki verilmesi ve izlenen hukuki yol,
biçimsel olarak hukukun temel ilkelerine aykırılığı yanında, esas ve içerik
bakımından da kurumun bilimsel özerkliğini sonlandırır niteliktedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündeminde olan
Türk Ceza Kanunu çalışmalarıyla ilgili olarak da kimi önemli eleştiriler
getirilmektedir. Kuşkusuz, gelişen ve değişen ulusal ve uluslar arası hukuk
normları yanında suç ve ceza ilkelerine uygun toplumsal düzeni ve adaleti
sağlayacak çağdaş bir Ceza Kanunu’na ihtiyaç bulunmaktadır. Ancak bu yapılırken
“Medeni Yasa”daki hatalar bu çalışmalar sırasında tekrarlanmakta ve
yıllardır uygulanarak yerleşmiş olan madde numaraları ve yapı tamamen
değiştirilmektedir. Yine getirilen yeni kurum ve kavramlarla Türk Ceza Hukuku
yeni baştan oluşturulmağa çalışılmaktadır. Kimlerine göre yararlı olabileceği
söylenmesine karşın, deneyimli birçok hukuk adamı tarafından da bu konudaki en
iyi hareketin, yanlış başlayan çalışmaların durdurularak yasanın çıkmasına engel
olunması biçimindedir. Tüm bunları Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesiyle birlikte
ve yüksek düzeyde ceza hukukçusunun katılımıyla 21–22 Mayıs 2004 de yapacağımız
iki günlük etkinlikte tartışacağız.
Son olarak Meclis’e sevk edilen ve 12 Eylül hukukunun ürünü Yüksek
Öğretim Kurumu (YÖK) ile ilgili yeni düzenlemeyi içeren yasa tasarısıyla
üniversitelere mali, bilimsel ve idari özerklik verilmediği gibi siyasal
iktidarların etkinliği daha da artırılmıştır. Tasarının tümündeki sakıncalar
yanında, meslek okullarından mezun olanların üniversitelere devam etmelerini
kolaylaştıracak yöntemler, acele olarak getirilmektedir. Toplumda gerginlik ve
gerilim yaratan bu yeni girişimin AB ve Kıbrıs görüşmelerinde istenilen beklenen
sonuçları alamayan iktidarın gündem değiştirmek ve halkın dikkatini başka
noktalara çekmek için kurgulandığını ileri sürenler olmuştur.
İlk bakışta çok masum gelen bu düzenlemenin büyük sakıncaları bulunduğu
bilim çevreleri ve ilgilileri tarafından ortaya konulmaktadır. Özellikle İmam
Hatip Liseleri mezunlarına ayrıcalık tanınmasını, bilimsel ve özgür düşüncenin
ve pozitif bilimlerin yaşam bulduğu üniversitelerin dokusunu bozması yanında,
bu okullara girme durumunda bırakılan gençlerimize de haksızlık olarak
görmekteyiz. Çünkü insanlar için kutsal olan din kurallarının ve moral
değerlerin, manevi duyguların ağırlıklı biçimde okutulduğu, buna karşın pozitif
bilimlerin temelini oluşturan, mantık ve felsefenin hiç okutulmadığı bu
okullardan mezun olan gençler, üniversitelere uyum konusunda büyük güçlükler
çekmektedirler.
Konu yasa ve yasalardan açılmışken 3 Kasım 2002
günlü seçimler sonrası oluşan TBMM’sinin yasa çalışmaları hakkında da kısa görüş
ve düşüncelerimizi sunmak istiyorum. Öncelikle birçok görüş ve davranışını
paylaşmadığımız, yeni meclis ve yeni hükümetin enerjisi ve dinamizminin üst
düzeyde olduğunu belirtmek isteriz. Bu dinamizm yasa çalışmalarına o denli
yansımaktadır ki çoğu kez yasaları izlemek olanağını bulamamaktayız. Bu hız
yasaların yeterince tartışılmadan, yasa tekniğine uygun olmadan peş peşe
çıkarılmasına neden olmakta ve çoğu kez oy kullananların dahi yeteri bilgisi
olmadan yasalaşmasına sebep olmaktadır. Yasa yapmadaki bu özensizlik, yasaların
tekrar meclise iadesinde rekor sayıların yakalanmasına neden olmuştur. Bu arada
yasalaşan “Bankalar Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve Bir Kanun Hükmünde
Kararnamede Değişiklik yapılmasına İlişkin Kanun” halk dilinde hortumcu diye
tanımlanan kesimin takibi nedeniyle, ya da hangi yüksek fayda ve düşünceyle
olursa olsun, bu metnin yasalaşması Türk hukukunun bir ayıbı olarak tarihe
geçecektir. Çünkü gerekçesi ne olursa olsun, bu yasayla getirilen düzenlemeyle,
özel ve kamu hukukunun temel ilkeleri yanında, uluslar arası sözleşmelerin
güvence altına aldığı ve anayasaların koruduğu kişi hak ve özgürlükleri ihlal
edilmiştir.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Genelde yargı, özelde idari yargıyla ilgili kimi tespit ve
değerlendirmelerimi sizlerle paylaştıktan sonra, ülkemiz ve bulunduğumuz
coğrafyada yaşanan olumsuzluklardan söz etmek istiyorum. Gerçi, yaşanan ülke ve
dünya gerçekleri karşısında ulusal değerleri savunmanın, olası tehlikelere ve
aymazlıklara vurgu yapmanın, belli çıkar çevrelerince tutuculukla
nitelendirilmesine karşın, halkımıza olan tarihsel sorumluluğumuz gereği,
bunları ortaya koymak ve yakın tehlikelere dikkat çekmek durumundayız.
Türkiye’de Cumhuriyetin “müjdesi”,
Atatürk tarafından kaleme alınmış olup, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin
açılışına en yaşlı üye niteliğiyle başkanlık eden Sinop milletvekili Şerif Bey
tarafından 23 Nisan 1920 Cuma günü öğleden sonra saat 13.45 de okunan şu cümlede
saklıdır: “ Ulusumuzun iç ve dış tam bağımsızlık içinde kendi yazgısının
sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip kendisini yönetmeğe başladığını bütün
cihana duyurarak, Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum”. Bu cümledeki, ulusun
kendi kaderinin sorumluluğunu eline alıp kendi kendisini yönetmeğe başladığının
bütün cihana ilan olunması ne demektir? Bu, çok açıktır: Bu sözler, artık
Osmanlı devletinin tarihe gömüldüğü ve Türk ulusunun kendi iradesini egemen
kılarak yeni ve çağdaş değerler üzerine yükselen bir devletin temelini
attığından başka bir anlam taşımaz. Bu devletin yapısı kurulduğu ilk günden
itibaren “Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçı yani
devrimci”dir. Kuruluş günlerinin coşkusu ve heyecanıyla bu ilkeler üzerine
oturtulan devlet yapımız, her geçen gün yörüngesinden uzaklaştırılmıştır.
Belirtilen bu yapı ve özellikleriyle,
kendi coğrafyasının örnek modeli olan ülkemiz üzerinde, kimi iç ve dış
saldırılar sürdürülmekte ulusal değerler birer birer yok edilmek istenmektedir.
Yaşanan ağır iç ve dış borç baskıları altında, tamamen standby antlaşmalarıyla
Dünya Bankası ve IMF reçetelerine teslim olan ülkenin ekonomi ve kamu yönetimi,
ulusal çıkarlardan çok uluslar arası kuruluşların yönlendirmesiyle kararlar
almaktadır. Bunun en acı örneği geçtiğimiz günlerde gazetelere yansıyan ve
IMF’in birçok ulusal bankayı fona alması için BDDK’ya yazdığı talimat
mektubudur.
Avrupa ile Asya arasında köprü görevi yanında,
Slav hatta Uzakdoğu dünyalarını bütünleştirmiş, Müslüman, Hıristiyan ve
Yahudilerin egemenliği altındaki topraklarda barış içinde yaşamalarını sağlama
geleneği sonucu, çağımızda akıl ve bilim öncülüğünde, İslam’la laik moderniteyi
uzlaştırmış, bölgenin gelişen ve değişen ülkesi “Çağdaş Türkiye Modeli”ni
kimi iç ve dış odaklar bir türlü içlerine sindiremediler. Belirli bir süredir
kendilerine ikinci Cumhuriyetçi adı verilen bir kesim, Atatürk Cumhuriyeti’nin
eskimiş, devrini tamamlamış gelişen ve değişen yurt ve dünya sorunları
karşısında işlevini yitirmiş olduğundan bahisle, yeni bir Cumhuriyet’in
kurulmasını istemektedirler. Buna gerekçe olarak da bu Cumhuriyet’in temelinde
halkın tam desteği yokmuş, Cumhuriyet zorla, emirle tepeden inme kurulmuş,
birçok halkın varlığı yok sayılmış, tekçi yapı tercih edilmiş denilmektedir.
İçerden gelen bu sistemli ve örgütlü eleştiriler yanında, Türkiye’yi kendi
yayılmacı ve politik amaçlarına uygun biçimde kurgulamak isteyen dış güçler de,
bu doğrultuda açık ve kapalı görüş ve düşüncelerini seslendirmektedirler.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell “yeşil
kuşak” teorisine uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni “İslamî Cumhuriyet”
olarak tanımlamıştır. Bu konuda, ikinci derecede diplomatların tevil yollu
açıklamalarının ve düzeltmelerinin akıllı ve deneyimli bir politikacı olan
Powell’in kişiliği ve yeteneği karşısında hiçbir anlamı bulunmamaktadır. Bu
olayın en acı yanı, Laik Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin üst düzey
yöneticilerinin bu haksız ve amaçlı nitelemeyi doğal karşılayarak “Türkiye
Müslüman bir ülke değil m?i” diyebilmeleridir. Bu sözler ABD yetkililerinin
Laik Türkiye Cumhuriyetini “İslamî” olarak nitelemelerinin nedenini
açıklamaktadır. Bizdeki numaracı Cumhuriyetçiler ve kimi yetkililerle, ABD
Dışişleri bakanı Sayın Powell şunu kesinlikle bilmeliler ki, bu Cumhuriyetin
temelinde halkın tam desteğiyle oluşan Samsun çıkartması, Amasya kongresi,
Erzurum ve Sivas kongreleriyle bütün dünyaya parmak ısırtan ve mazlum milletlere
örnek olan emperyalistlere karşı verilen ulusal kurtuluş savaşı vardır.
Başka ülkelerde numaralı cumhuriyetler olabilir
ya da kurulabilir ama Türkiye de Anadolu halkının alın teri, canı, kanı yanında,
onurlu Türk kadınının duaları ve nasırlı elleri üzerinde yükselen birinci ve
sonuncu cumhuriyet vardır ve büyük önderin sözlerinde anlamını bulduğu gibi
“sonsuza dek yaşayacaktır”. Bu gerçek herkes tarafından iyi biline.
Hemen yanı başımızda Irak ve Filistin’de ABD ve İsrail destekli işgal
ve yok etme operasyonu dünyanın gözleri önünde acımasızca gerçekleştirilmekte,
BM başta olmak üzere kimsenin sesi çıkmamaktadır. ABD ve yandaşlarının “Büyük
Ortadoğu Projesi”nin temel kazılarını oluşturan bu eylemler sonucu
bölgemiz kan gölüne dönmüştür. Irak çatışmalar sonucu yaşamlarını kaybeden
sivillerin sayısı on bini, ABD başta olmak üzere onu destekleyen ülke
askerlerinden yaşamlarını yitirenlerin sayısı ise binleri aşmıştır. Halkımız,
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde birinci tezkereye karşı sağduyulu üyelerinin
oylarıyla bu bataklığa sürüklenmekten kurtulmuştur.
Hangi amaçla, bunca masum insanın ölümüne göz
yumulmaktadır? Irak’a gelirken söylenen barış, özgürlük ve demokrasi şarkıları
yerini ağıt, gözyaşı, insanlık dışı akıl almaz işkence ve korkuya bırakmıştır.
Bu tespitlere katılmayabilirsiniz. Bu son derece doğal, ayrıca günümüz değer
yargıları karşısında, herkes özgür düşünme ve düşündüklerini açıkça ifade etme
hakkına sahiptir. Bu hak ve özgürlük yanında iyi işleyen bir demokrasi tüm
sorunlarımızın çözümünde tek çıkış yolumuzdur. Bu anlayışın sonucu olarak,
kuşkusuz bu tespit ve değerlendirmelerin aksine düşünenler vardır ve de
olacaktır. Benim önerim, ülkemizde ve bölgemizde son dönemlerde yaşananları alt
alta sıralayarak yansız ve objektif bir değerlendirmeyle akıl ve vicdan
süzgecinden geçirmenizdir.
Sözlerimi bitirmeden önce şunu vurgulamak
isterim. Ekonomiyi, maliyeyi, sanayii, sağlığı, eğitimi, adaleti kısaca devlet
çarkını bir biçimde düzene sokar sıkıntılarını giderebilirsiniz. Ama devleti
oluşturan temel ilkeleri örseler, parçalar ve yerinden oynatırsanız, bir daha
onları yerli yerine oturtmanız çok güç ya da imkânsız olabilir. Türkiye benzeri
tehlikelerle karşı karşıya bırakılmakla, çağdaşlaşma hedefinden alıkonulmakta ve
halkımızın güven, huzur ve refahla buluşması geciktirilmektedir. Tüm bu
olumsuzluklara karşın, halkımızın büyük kesiminin demokrasiye, özgürlüğe, insan
haklarına, çağdaş yaşama ve hukuk devletine olan inancı geleceğimizin
güvencesini oluşturmaktadır. Halkımızla birlikte bütün sorunların üstesinden
geleceğimize inancımız tamdır.
Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyor,
saygılarımı sunuyorum.
Avukat Özdemir Özok
|