| Türkiye
Barolar Birliği Başkanı Av. Özdemir Özok'un
6 Eylül 2004 Günü
2004-2005 Yargı Yılı Açılış Töreni'nde Yaptığı Konuşma
Sayın Cumhurbaşkanım,
Toplum yirmi, yirmi beş yıldan beri ilginç bir süreçten geçmekte,
bir bakıma yeniden şekillenmektedir.
Genel olarak, sosyal ve moral değerlerdeki çözülme, her alandaki
kirlenme, toplumun hak, adalet ve hukuk anlayışı yanında,
yargıdan beklentilerinde de büyük değişiklikler yapmıştır.
Siyasal, sosyal ve ekonomik istikrarsızlıklar sonucu bunalım
içinde olan yurttaşımız, özünde haklı olup olmadığına bakmaksızın,
her iş ve her konuda, ne pahasına olursa olsun, olumlu sonuç
almak istemekte, her türlü girişimi doğal kabul etmektedir.
Böylesi bir toplumsal yapıda, genelde kamu görevlileri, özelde
yargıçlar, ciddi zorluklar ve sıkıntılar içinde görevlerini
sürdürmeye çalışmaktadırlar.
İşin en ilginç yanı, yargıyı en çok etkilemek isteyen kişi
ve kurumlar, başta siyasi kadrolar olmak üzere, yargıdan yakınmakta,
ama yakınma konularının çözümünde kendilerine düşen özen ve
görevleri yerine getirmemektedirler.
TÜSİAD tarafından yaptırılan kamu reformu araştırmasının
ortaya koyduğu acı gerçek iç karartıcıdır. Bu rapora göre
deneklere yöneltilen “kişisel çıkar elde etmek için yasa
ve kurallar çiğnenebilir” düşüncesinin genel olarak toplumda
ve belirli toplum kesimlerinde ne kadar yaygın olduğu konusundaki
değerlendirmelerde, bu yöndeki soruya, % 55.1 oranında çok
yaygın, % 24.4 oranında yaygın, % 15.7 oranında kısmen yaygın
cevabı alınmıştır. Sonuç olarak, Türkiye’de toplumu oluşturan
bireylerin büyük çoğunluğu, kendileri dışındaki çoğunluğun,
kişisel çıkarları için toplumun ortak kurallarını çiğnemeye
hazır olduğu düşüncesindedirler. Yargı başta olmak üzere bir
çok sorunun temelini bu çarpık anlayış oluşturmaktadır.
Toplum liderleri, toplumu yönetmeye talip olan kişi ve kurumlar,
belirli bir süreç içinde, acı ama gerçek olan bu tablonun
oluşmasına etken olmuşlardır. Bu bağlamda halkın ve toplumun
önünde yürüme, onlara örnek olma iddiasında ve kararlılığında
olan kişi ve kurumlara büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.
Yönetenler bu sorumluluk ve duyarlılık anlayışıyla hareket
etmek yanında, şaibeden uzak, ilkeli ve örnek davranışlar
sunmak zorundadırlar.
Sosyal dokudaki olumsuzluklara karşın, ilkeli, dürüst, idealist
yargıçlar, savcılar ve avukatlar, yargıyı ayakta tutabilmek
için insan üstü çaba göstermektedirler. Çünkü onlar, bir insanlık
onuru olan hak aramanın “en son ve en etkili yerinin”
yargı olduğuna inanmakta ve yargının hiçbir lekeye, hiçbir
istismara yer vermemesi gerektiğini çok iyi bilmektedirler.
Bu bağlamda yargılamayı, adalet denen üstün değerin belirlenmesinde
kendine özgü evrenselleşmiş yöntemlerin kullanıldığı bir sanat
olarak ifade edersek; yargıcı da, yargılama sanatının yöntemleriyle
adalet denen üstün değeri gerçekleştiren özel bir kişi olarak
tanımlayabiliriz. Yargıç ve yargının sorunlarına bu bakış
açısı ile yaklaşılmalıdır.
Artık toplumsal sorunlara bilimsel yöntemlerle yaklaşılmadan,
yüzeysel ve günü birlik çözümlerle hiçbir yere varılamayacağı
gerçeği kabul edilmeli ve devletin çatısı yargı başta olmak
üzere, tüm kurumlar bu anlayış ve çağcıl değerlerle yeniden
oluşturulmalıdır.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Ülkemizin kuruluş felsefesi, üniter devlet şeklini, yönetsel
açıdan laik, demokratik, sosyal hukuk devleti yapısını ve
siyasal gelecek açısından da tam bağımsızlık esasında, ekonomik,
sosyal, kültürel ve sanatsal yönden kalkınmış çağdaş bir Türkiye’yi
hedefler. Bu hedefe ulaşmada ve bu ulusal kuruluş felsefesinden
sapma olduğunda ulusal düşünceye sahip kişi ve kuruluşların
toplumu aydınlatma görevi vardır. Son yıllarda, ülkemizde
ekonomik ve siyasal açıdan büyük bir teslimiyet yaşanmakta,
buna karşın duyarlı kişi ve kuruluşların göstermiş olduğu
ulusal duruş, yapılan olumlu işleri engelleme eleştirilerine
neden olmaktadır. Oysa bu ulusal duruşun, karşı koyuşun, demokratik
yol ve yöntemlerle daha etkili ve daha örgütlü yapılması gerekir.
Bu konudaki duyarsızlık, bu konudaki gecikme, ülkemizin kuruluş
felsefesini yeterince özümsememiş kişilerin yönetiminde onarılması
olanaksız tahribatlara yol açmış ve açmaktadır.
Hepimizin “ebediyete kadar payidar kalacağına” inandığımız
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri çok iyi atılmış, ancak öngörüsüz
ve popülist politikalarla bu temeller sarsılmaya ve çatırdamaya
başlamıştır. Çünkü, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti
ve çağının çağdaşı olma hedefleri Türkiye Cumhuriyeti üzerinde
başka hesapları olanların elini kolunu bağlamakta ve onları
huzursuz etmektedir. Bu kesim, Türkiye’nin Cumhuriyetçi ve
aydınlık hedef ve hayallerinden son derece rahatsız ve tedirgindirler.
Bunlar, toprakları üzerinde her alanda yükselen, sorunlarını
çözmüş, laik, demokratik güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti istememektedirler.
Cumhuriyetin ulaşmak istediği “demokrasi”, “laiklik”
üzerine oturtulmuştur. Laiklik, “devletin ve diğer bütün
toplulukların, insanların dinsel tercihleriyle ilgilenir olmaktan
uzaklaşmaları, bütün din ve inançlara karşı eşit uzaklıkta
durmaları, bunlardan herhangi birini veya birilerini”
desteklememeleri veya engellememeleri anlamına gelmektedir.
Devletin dinlere karşı eşit mesafede durması ve ideolojilere
karşı yansızlığı demokrasiye ulaşmamızı kolaylaştıracaktır.
Bilim dünyasında bu tanıma ve laiklik uygulamasına iki önemli
unsur daha eklenmektedir.
Birincisi “hangisi olursa, olsun bütün din, inanç, mezhep
veya tarikatların kısmi(azınlık) olduklarını kabullenip, kendi
varoluşlarını toplumun tümüne dayatmaktan vazgeçmesi”dir.
Bu davranış, yani ötekine yaşama hakkı tanınması aynı zamanda
demokrasinin en önemli öğesi “çoğulculuğun” da kaynağı
olmaktadır.
İkinci koşul da “dinin dünyayı yönetmekten vazgeçmesi”
ve kişilerin manevi dünyasını zenginleştirmesinde odaklanmasıdır.
Varlığını ve vazgeçilmezliğini her an savunduğumuz temel
insan haklarının başında gelen “din ve vicdan özgürlüğü”,
bu sınırlar içinde kaldığı sürece, toplumda hiçbir zaman sorun
yaratmamıştır.
Cumhuriyeti kuranlar amaçlarına ulaşabilmek için “skolastik”
düşünce anlayışının egemen olduğu eğitim ve kültürün oluşturduğu
geleneksel yapıyı kırmak suretiyle önce “özgür birey”
yaratmak istemişlerdir. Bunun için de, kişi özgürlüğünü sınırlayan
“tekke ve zaviyeleri” yasaklamışlar en önemlisi “özgür
birey”i eğitim birliğiyle Cumhuriyet vatandaşlığına hazırlamaya
çalışmışlardır. Onuncu yıl marşında haykırılan “on yılda
on beş milyon genç yarattık her yaştan” sözlerinin simgesel
anlamı budur.
Özgür ve çağdaş birey olmasını engellemek için bunca uğraşa
karşın, halkımız Cumhuriyetle kendisine model olarak sunulan
“özgür birey” olma konusunda ki inancında kararlıdır.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Ülkemizin kuruluş, felsefe ve hedeflerini yukarıda kısaca
sunmaya çalıştım. Bu bağlamda, bize bin bir güçlük, kahramanlık
ve özveriyle kurtarılıp emanet edilen bu güzel ülkenin insanları
olarak, öncelikle kendi ülkemiz ve yanı sıra da üzerinde yaşadığımız
dünyamızın geleceği hakkında bir biçimde düşünmek, kendimizi
ciddi şekilde sorgulamak ve yeni stratejiler geliştirmek zorundayız.
Dünyanın bir parçası olarak da, çevremizdeki siyasal, sosyal
ve ekonomik gelişmeleri yadsımamız ya da etkisi altında kalmamamız
olanaksızdır. Bunlar, demokrasi, insan hakları ve iyi işleyen
bir piyasa ekonomisidir.
Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti ilk günden beri bu yolu
izlemeyi amaçlamış, ama sürekli olarak aynı ulusal bilinç
ve kararlılıkla hareket edemediği için, işleyen gelişmiş bir
demokrasi, insan haklarına uyum, iyi işleyen bir piyasa ekonomisini
kuramamıştır.. Türkiye kararsızlığının sonucu ulusal çıkarlarını
gözetmeyen ve kuruluş ilkelerini dışlayan politikalar nedeniyle,
olayları yönlendirememiş, hep dış dinamiklerin etkisiyle hareket
etmek durumunda kalmıştır. Türkiye, odağında olamadığı, ulusal
çıkarlara aykırı bu yanlış ve teslimiyetçi politikalarla,
çok önemli tarihi fırsatları kaçırmış, oluşumların önünde
olması gerekirken peşlerine takılmıştır.“Küreselleşme”
adı verilen “de facto” durum karşısında neler yapılmalı,
bu sürece, bu değişime nasıl uyum sağlamalı ya da bu sürece
nasıl karşı durulmalı; bunları düşünmeden, bunları çözmeden,
gerekli tedbirleri almadan, gerekirse ve mümkünse kendimize,
ülkemize koruma alanları geliştirmeden hiçbir ulusal sorunumuza
köklü çözümler üretemeyiz. Öncelikle bu gerçeği kabul etmemiz
ve daha sonra buna uygun çözümler üretmemiz gerekmektedir.
Aksi taktirde bugüne kadar sürdürülen teslimiyetçi anlayış
ve politikalarla varılan noktadan ileriye gitmek mümkün olamayacaktır.
Sorunların çözümünde ya da küreselleşmeye karşı korunmanın,
uyum sağlamanın yollarını ararken iki önemli unsuru göz ardı
etmek mümkün değildir. Bunlar doğanın sınırlarını çizdiği
dünya ve atalarımızın sınırlarını çizdiği ülkedir. Her ikisinin
üzerinde de yaşamak ve ortak değerlerini korumak durumunda
olmamıza karşın, kendi korumalı yaşam alanımız olması nedeniyle,
üzerinde yaşadığımız toprakların vatan olma gibi önemli bir
özelliği ve ayrıcalığı vardır. Uluslararası rekabetin çılgınlığı
hızla sürerken, ulusal çıkar çatışmalarının vahşi yarışı henüz
sonlanmamışken, ortak alanda yaşamanın, ulusal çıkarları savunmanın,
ulus devlet kalmanın, ve ulus devlet olarak güçlü olmanın
kaçınılmaz, vazgeçilmez gerekleri, mecburiyetleri ve elbette
yararları yadsınamaz.
Bugün, çağdaşlaşma yolunda hızla ilerlediği iddia edilen
Türkiye’nin çok ciddi ve önemli sorunları vardır. Eğitim ve
işsizlik başta olmak üzere, ortaçağ anlayışının uzantısı kan
davaları, namus cinayetleri devam etmekte, aşiret reisleri
kurulu düzene kafa tutabilmekte, kovboy filmlerini anımsatacak
biçimde karakol basılıp adam kaçırılabilmekte, çocuklar işgücü
ve sermaye olarak algılanmakta, kent, ilçe ve köylerimizin
çoğu çağdaş yaşam koşullarından uzak, hızla potansiyel suçlu
yuvaları haline dönüşmekte, bir yıl içinde sadece trafik kazalarında
binlerce kişi ölmekte, en küçük yağıştan sonra büyük kentlerimizde
doğal göletler oluşmakta, kuşkusuz örneklerini çoğaltabileceğimiz,
bu olumsuz ortamda yaşamak durumunda bırakılan insanlarımız
da gergin ve sorunlarla yüklü kişiler haline gelmektedirler.
Büyük kentlerin ve gelişmekte olan kentlerin toplumsal dokusunu
bozan, üyesi olmak için çırpındığımız hiçbir AB ülkesinde
konut olarak tanınmayan gecekondu olgusu, idarenin yerel ve
merkez yönetimlerini elinde bulunduran politikacıların, özensiz
ve ilkesiz yönetim anlayışlarının ürünüdür. Çünkü, çarpık
kentleşmenin en önemli göstergesi gecekondudur. Oy uğruna
yasada tanımlanan kaçak yapılanmalara taviz verilip, hazine
arazilerinin yağmalanmasına olanak sağlanmıştır. Artan gecekondulaşma
ve kent çevresinin kuşatılması karşısında 1966 yılında 775
sayılı Gecekondu Kanunu yürürlüğe girmiştir. Kanunun 18. maddesine
göre “bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra yapılan
gece kondular... hiçbir karar alınmasına gerek olmaksızın
belediye veya devlet zabıtası tarafından derhal yıktırılır..”
hükmü yer almaktadır. Bu amir hükme karşın, yerel yönetimlerin
hoşgörüsü ve desteği sonucu gecekondulaşma hızla sürmüş, oy
depoları haline gelen ve yasa dışı oluşan çarpık yerleşim
birimlerinin 1983 ve 1984 yıllarında çıkarılan imar aflarıyla
yasallaştırılması yönüne gidilmiştir.
Bu kadar fazla sorunlarla yüklü bir toplumsal yapı ise sürekli
çekişme ve gerginlikler kaynağı oluşturduğundan, tüm çekişmeler
yargıya intikal etmektedir. Sorunlar yumağı haline getirilen
toplumun, bu problemlerini çözmek için yargıdan gücünün üstünde
bir hizmet ve görev beklenmektedir. Biz her fırsatta, yargının
sorunlarını ve aksayan yönlerini ortaya koymakta gerekli uyarı
ve eleştirilerimizi açıkça dile getirmekteyiz. Ancak, kötü
yönetimlerle rayından çıkmış toplumsal yapının, tekrar rayına
konulması için yargıdan gücünün üstünde özveri istemek de
haksızlık olmaktadır.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Ortaya çıkan tablo umut kırıcıdır. Görülen odur ki, Türkiye
Cumhuriyeti’nde hiçbir kurum, kuruluş, yetkili ve temsilci
ben görevimi yapıyorum başkası beni ilgilendirmez diyemez.
Varılan bu noktada, bireysel, politik ve gruplar arası çekişmeleri
bir yana bırakarak, bu toplumsal çöküşe, bu toplumsal çözülmeye
“hep birlikte dur” demek zamanının gelip de geçtiğini
arz etmek istiyorum.
Toplumda adalet duygusunun oluşmasına ve korunmasına neden
olan bağımsız yargı, aynı zamanda çağın yönetim biçimi olan
“hukuk devleti” olgusunun da olmazsa, olmaz koşuludur.
Anayasamız Cumhuriyetimizi demokratik, laik ve sosyal bir
hukuk devleti olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda, hukuk devleti,
“tüm eylem ve işlemleri hukuka ve anayasal kurallara uyan
devlet” demektir. Devletin eylem ve işlemlerinin hukuka
uygunluğunu denetleyecek kurum da bağımsız yargıdır. Yargı
bağımsız ve yargıç güvenceli olmalıdır ki, devletin yasama
ve yürütme erklerinin hukuk dışı işlemlerini hukuk içine çekebilsin,
hukuk içinde tutabilsin.
1961 Anayasası’nın 143-144. maddeleriyle yapılandırılan ve
içinde tek bir siyasi üyenin bulunmadığı “Yüksek Hakimler
Kurulu” yargı erkinin, yasama ve yürütme karşısında bağımsızlığını
sağlamıştır.
Zamanın Yargıtay Başkanı büyük hukukçu Recai Seçkin ilk Yüksek
Hakimler Kurulu üyelerinin göreve başlaması dolayısıyla yaptığı
konuşmada “Anayasamız Yüksek Hakimler Kurulu müessesesini
hukuk hayatımıza armağan etmiştir. Bu mutlu olaydan dolayı
ne kadar sevinsek ne kadar övünsek yeridir. Yüksek Hakimler
Kurulu yabancı ülkelerde bile henüz kısa bir tarihe malik
bir müessesedir. Gerek oralarda, gerek bizde bu müesseseye
karşı olan bir çok kimselerin bulunduğu söylenebilir. Yüksek
Hakimler Kurulu’na düşen ilk görev, çalışmalarını gayet sağlam
ilkeler ve doğru gelenekler üzerine kurmak, işlemleri üzerinde
eşitliğe aykırılık ve adaletsizlik gölgelerinin düşürülmesine
meydan vermemektir. Gerçekten hakim teminat zırhına bürünmüştür,
fakat o her şeyden önce davranışları ve tutumu ile böyle bir
zırha layık olduğunu her an ispat etmek zorundadır. Hakime
bu borcunu yerine getirmek Yüksek Hakimler Kurulu’nun ödevlerindendir.
Yüksek Hakimler Kurulu’nun görevini gereği gibi titizlikle
yapmadığı, mesleği zayıf duruma düşürdüğü düşüncesinin sosyal
ortamda yerleşmesi ve genişlemesi, zamanla bu kuruluşa karşı
olanların cesaretlerini artırır ve bir anayasa değişikliği
ile, kurulun, şimdiki bağımsız durumu sona erer ki, bu hal;
hakim teminatının sona ermesinden başka bir anlama gelmez.
Bana öyle geliyor ki, Yüksek Hakimler Kurulu’nun üyeleri böyle
bir tehlikenin gerçekleşmesine asla meydan bırakmayacaklar,
kuruluşa karşı olanların cesaretlerini kıracaklardır.”
Rahmetli Recai Seçkin başkanın endişeleri kısa bir süre sonra
gerçekleşti, 1971 yılında kısmi bir değişiklik yapıldı ve
1982 Anayasası’yla da Yüksek Hakimler Kurulu tarih sayfalarındaki
yerini aldı.
Yargının görevini en iyi şekilde yerine getirebilmesi için,
öncelikle hiçbir sorununun çözümsüz bırakılmaması, tüm etkilere
karşı bağımsızlığı ve tarafsızlığını güvence altına alacak
ilke ve kurumların mutlaka oluşturulması ve geliştirilmesi
gerekmektedir. Bu bağlamda, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi
eksiksiz yaşama geçirilmelidir.
Siyasetin gölgesinin yargı üzerine düşmemesi için, Adalet
Bakanı ve bakanlık Müsteşarı’nın kuruldan mutlaka ayrılması;
Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlı bir teftiş kurulunun
oluşturulması; bunun doğal sonucu olarak adalet bakanlarının
yargıç ve savcılar hakkında re’sen soruşturma başlatma yetkisinin
kaldırılması; mesleğe giriş sınavının mutlaka bu Kurul tarafından
yapılmasının sağlanması ve hepsinden önemlisi özlük işlerinin
tamamen Kurul’a bağlanması gereklidir. Bakanlık tarafından
düzenlenen son kararnamede iki bin beş yüz civarında yargıç
ve savcının ataması yapıldı, yeri değiştirildi. Kararname
taslağı kurulun kısa bir süre için bilgisine sunuldu ve uygulamaya
konuldu, kısa süre içinde sayın kurul üyelerinin taslak hakkında
ayrıntılı bilgiye sahip olmaları olanaksızdır. Kuşkusuz tüm
atamalara Bakan’a bağlı bakanlık personeli egemen olmuştur.
Bu uygulama ciddi yakınmalara ve Adalet Bakanlığı’nın eleştirilmesine
neden olmaktadır.
Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun kararlarının yargı
denetimine tabi kılınması yanında, Yüksek Kurul’a avukatlardan
ve hukuk fakültelerinden makul bir oranda üye seçilmesi de
“mesleki dayanışma ı” faktörünü ortadan kaldırabilecektir.
Anayasa ve yasalarda yargı bağımsızlığından ve yargıç güvencesinden
söz edilse dahi, bugün, yargı bağımsız, yargıç güvenceli değildir.
Özellikle 1982 Anayasası siyasal iktidarların yargıya müdahalesine
olanak sağlayan düzenlemeler içermektedir. 1980’den sonra
siyaset-yargı çekişme ve öykülerini burada anımsatmak istemiyorum.
Sadece bakanlık müsteşarlarının dahi zaman zaman yargı üzerinde
ne denli güçlü ve etkili olduklarını, yargı adına hangi tasarruflarda
bulunduklarını, Yargıtay üyeliği seçimi başta olmak üzere,
atama, terfi, yer değiştirme gibi işlemlerdeki ağırlıklarını
çok iyi hatırlamaktayız. Bu gün dahi, çok saygın ve seçkin
yargıç ve savcılarımızdan siyasi mülahazalar ve kadrolaşma
amaçları doğrultusunda atama, yer değiştirme, görevlendirme
işlemleri yapıldığı yoğun yakınmaları alınmakta, bir çoğu
meslekten ayrılmayı düşündüklerini ifade etmektedirler.
Atatürk dönemi dışında, geçmişten günümüze siyasi iktidarlar,
ülke sorunlarını hukuku egemen kılarak aşmak yerine, kendilerine
verilen oyların sağladığı çekicilik ve elde ettikleri yönetim
gücüyle aşmayı yeğlemişler; bu nedenle, zaman zaman yargının
yasama ve yürütmenin önünde önemli bir engel olduğunu vurgulamışlardır.
Son dönemlerde bu öyle bir noktaya gelmiştir ki, yasama ve
yürütme organlarının üst düzey yetkililerinden, en sade üyesine
kadar herkes, artık hiç gizlemeden ve saklamadan, Sayın Cumhurbaşkanının
ve Anayasa Mahkemesi’nin “hukuk devleti” adına yaptığı
inceleme ve denetlemeleri, yasama ve yürütmeye doğrudan müdahale
olarak kabul etmekte; yargıya güvenmediklerini, yargının politize
olduğunu açıkça söylemekten çekinmemektedirler. Yargı hakkındaki
görüş ve düşüncesi bu olan, yasama ve onun oluşturduğu yürütmenin,
yargının temel sorunlarını çözme konusunda ne denli istekli
olabileceği ya da hangi çağdaş çözümleri getirerek yargı bağımsızlığı
ve yargıç güvencesi sağlayabileceği kuşkuludur.
Her kurumun olduğu gibi yargının da eksikleri, yetersizlikleri
ve eleştirilecek çok önemli noksanlıkları elbette vardır.
Bunları en çarpıcı biçimde yıllardır dile getiriyoruz. Hatta
geçen yıl bu kürsüde tarafımdan ileri sürülen görüş ve düşünceler
bir çok sayın meslektaşım tarafından ağır bulunmuş, kapalı
açık sitemlere neden olmuştur. Oysa amacımız, varlık nedenlerine
yürekten inandığımız, gücünü ve işlevini çok iyi bildiğimiz,
benimsediğimiz ve özümsediğimiz yargı teşkilatımızın ve yargımızın,
siyasetin gölgesinden uzak, “kimsesizlerin kimsesi”,
ezilenlerin umudu, zorbaların korkusu, laik cumhuriyetimizin
ve demokrasimizin teminatı olmasından başka bir şey değildir.
Çağdaş hukuk devletinde, hiçbir organ ve kurum dokunulmaz
değildir ve olamaz. Saydamlık, açıklık ve eleştiri bilimselliğin
ve hukuk devletinin de gereğidir. Olumsuzluklardan ve eksikliklerden
korunmanın ve kurtulmanın “toplumun mutluluk ve moral aşısı
olan güvenin” sağlanmasının başkaca yolu yoktur. Kamuoyunun;
duyarlılıkla izlediği kimi davalarla ilgili oluşturulan yargı
kararları, toplumda ve onun sesi olan medyada yoğun ve yaygın
bir biçimde eleştirilere neden olmaktadır. Eleştiriler zaman
zaman üslup olarak, ağır olsa bile, bir takım acı gerçekleri
ifade etmesi ve gün ışığında dillendirilmesi bakımından çok
önemlidir. Bir de kapalı kapılar ardında konuşulanlar ve fısıltı
gazetesinde, hak aramanın son aşamasında hakkını alamayan
ya da neye alamadığını anlayamayanların anlatımları içler
acısıdır. Bütün bu olumsuz eleştirileri ve yakınmaları görmezden
gelmek, bir takım koruma hükümlerinin arkasına gizlenmek,
sığınmak sorunların daha da içinden çıkılamaz hale gelmesine
neden olmaktadır.
Bu noktada hemen şunu belirtmek isterim ki, çağdaş devlet
kurumları olan sorumsuzluk ve dokunulmazlık kavramlarından
vazgeçmek mümkün değildir. Ancak sorumsuzluklar ve dokunulmazlıklar,
koruduğu kişi ya da kurumlara yarar ve ayrıcalık sağlamak
için getirilmemiştir. Tarihsel bir süreç içinde gelişen bu
kavramlar, kamusal gücü kullanan kişi ve kurumların, hiç bir
etki ve korku altında kalmadan görevlerini özgürce ve çekinmeden
yapabilmelerini güvence altına almak suretiyle geniş anlamda
toplumsal yararı amaçlamışlardır. Bu bakımdan, sorumsuzluk
ve dokunulmazlık kavramlarını bir ayrıcalık gibi algılamadan,
gerçek amaçlarına uygun yorumlamak ve uygulamak gereklidir.
Halk, kendi adına yargılama yapan yargıçtan, haksızlığa
uğradığı an korkusuzca ve çekinmeden onun adaletine sığınmak
yanında “doğru ve güvenli yargılama” yapmasını beklemekte
ve istemektedir.
Yargıdan yurttaşların bu kişisel beklentisi yanında, ülkeyi
içine düştüğü, çözülme ve itibar kaybı ile güvensizlikten,
yolsuzluktan, hırsızlıktan vurgundan, talandan ve her türlü
tehlikeden koruyan, tek güç ve sığınak olduğu yolundaki toplumsal
beklentisi nedeniyle, yargı ve çevresindeki olaylar, dedikodular,
hatalar, ihmaller toplumda büyük yankı uyandırmakta, toplumsal
çöküntü ve umutsuzluğa yol açmaktadır. Çünkü Sayın Adalet
Bakanımızın da, kısa bir süre önce, çok doğru bir biçimde
vurguladığı gibi “her kurumun yedeği ve alternatifi var
ama yargının yedeği” yoktur.
İşte bu anlayışla ve önyargısız yaklaştığımız yargı ve yargı
sorunlarıyla ilgi olarak, kısa bir süre önce, yazılı ve görsel
yayın organlarında gündeme taşınan olaylar ve sunuluş biçimi,
hiçbir şekilde kabul edilir gibi değildir. Hepimiz görevlerimizi
yaparken, yetkilerimizi kullanırken eşit, objektif, hukuka
uygun ve adil davranmak durumundayız. Aksi taktirde inanırlığımızı
yitiririz. Eşitliğe aykırı her durum, adaletin bağrında açılmış
bir yaradır.
Hukuk yaşamımıza “Neşter Operasyonu” adı ile giren,
çok ilginç ve talihsiz bir iddianameyle sadece avukatlar ile
bazı bürokratların mahkemeye sevk edilmesini öngören ve kamuoyunda
olaylarla ilgili yüksek yargıçların korunduğu tartışmalarına
neden olan süreç, Türk yargı tarihine olumsuz bir not olarak
düşmüştür.
Sayın Yargıtay Başkanımızın, insani duygular sonucu, yapıldığı
açık olan “davranışlarının” sunuluş biçimi, aynı durumda
kalacak kişiler için ders alınacak niteliktedir. Çok yönlü
bu dersin, çağdaş insan, seçkin hukukçu, örnek yargıç ve dürüstlüğü
son olaylara rağmen hiç kimse tarafından tartışma konusu dahi
yapılamayan sayın Yargıtay Başkanımızın şahsında yaşanmış
olması üzüntü vericidir.
Henüz mürekkebi kurumamış 09.06.2004 gün ve 5187 sayılı Basın
Yasası’nın “Yargıyı Etkileme” başlıklı 19.maddesindeki,
13.04.1994 gün ve 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş
ve Yayınları Hakkında Yasa’nın “Yayın İlkeleri” bölümünün
4. maddesindeki, 01.04.1929 gün ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri
Usulü Yasası’nın “Kamu davasının hazırlanmasını düzenleyen”
147-170. maddelerindeki, 30.07.1999 gün ve 4422 sayılı Çıkar
Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Yasası’nın 2. maddesindeki
düzenlemeler yanında Anayasamızın, 17 ve 20. maddesinde hüküm
altına alınan “Temel Hak ve Özgürlükler”i koruyan düzenlemeler,
hukuk dışı yayınlarla ihlal edilmiştir. Üzülerek ifade etmek
gerekir ki, şikayete bağlı olmayan yasaya aykırı eylemler
hakkında, ne gibi işlem yapıldığına dair, bugüne kadar kamuoyuna
yansıyan bir girişim bulunmamaktadır.
Diğer yandan, yasaya aykırı bu eylemlerle, uluslar üstü
hukuk alanında insanların “lekelenmeme hakkı” anlamını
gelen hak da ihlal edilmiştir.
Bu olaylar, sıradan bir yurttaşın her an karşılaşabileceği
muamelenin vahametini göstermesi bakımından da çok önemlidir.
Tüm bu gelişmeler sırasında, MİT teşkilâtının üst düzey yöneticilerinin
kamuoyuna yansıyan davranışı ve konuşmaları da, ilişkilerin
ne boyutlara geldiğini ve devletin “âli menfaatlerinin”
kimler tarafından, hangi anlayışla korunduğunu göstermesi
bakımından çok ilginçtir.
Sayın yöneticilerimizin söylevlerinde ve nutuklarında bir
çırpıda dillendirdikleri, özgürlük, demokrasi, insan hakları,
hukukun üstünlüğü ve bunların tamamını içeren “hukuk devletinin”
ne kadar uzağında olduğumuzu yaşanan olaylar acı bir biçimde
ortaya koymaktadır.
Bunca olumsuzluğa ve moralsizliğe karşın, geleceğe umutla
bakmaktayız, en büyük gücümüz, kimilerinin yadsıdığı ama bizlerin
içselleştirdiği ve mücadelesini verdiğimiz ulusal ve uluslar
üstü değerlerin ülkemizde mutlaka gerçekleşeceğine olan sarsılmaz
inancımızdır.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Kutsal din kitapları başta olmak üzere, ulusal ve uluslar
arası sözleşmelerle, hak ve özgürlüklerin ifade edildiği belgelerin
tümü insan yaşamını en yüce değer olarak tanımlamasına karşın
insana yönelik şiddet ve saldırıların ardı arkası kesilmemektedir.
12 Eylül’den sonra İstanbul’da, Irak’ta, dünyanın çeşitli
yerlerinde yaşadığımız terör Osetya’da çocuklara uzanmıştır.
Hiçbir gerekçe doğanın en saygın varlığı olan insanın öldürülmesini
haklı kılamaz. Yaşadığımız 21.yüzyılda hangi nedenle, hangi
düşünceyle, hangi amaçla olursa olsun, insana yönelik şiddet
ve yıldırma hareketlerinin tümünü ifade eden “terörizm”
yanında, insan yaşamını hiçe sayan “savaş” gerçeğiyle
karşı karşıya bulunuyorsak, insanlık bugüne kadar geliştirdiği
tüm düşünce sistemlerini bir kez daha gözden geçirmek durumundadır.
Rehin alınan şoför, gazeteci, teknisyen gibi silahsız kişilerin
rehin alınarak öldürülmeleri, esir alınan insanlara işkence
yapılması, kentlerde masum insanların ve son olayda olduğu
gibi çocukların, hunharca bombalarla imha edilmesini mazur
gösterebilecek hiçbir neden yoktur. Hiçbir inanç, hedef, amaç,
gaye bu insanlık dışı eylemlere haklılık kazandıramaz.
Bu düşüncelerle hangi ad ve nedenle olursa olsun, insan yaşamını
hedef alan terör eylemlerini şiddet ve nefretle kınıyorum.
Yeni adli yılın barış içinde, başarılarla dolu bir yıl olmasını
diler, saygılarımı sunarım.
Av.Özdemir Özok
|