|
TBB BAŞKANI AV.ÖZDEMİR ÖZOK'UN
4.01.2005 GÜNÜ
“DEMOKRASİ ve YARGI”
KONU BAŞLIKLI ULUSLAR ARASI TOPLANTIDA
YAPTIĞI AÇIŞ KONUŞMASI
Sayın konuklar,
“Demokrasi ve Yargı” konu başlıklı uluslar arası toplantımıza hoş geldiniz, onur verdiniz, sizleri şahsım ve mensubu olmaktan büyük kıvanç duyduğum savunma örgütü adına saygılarımla selamlıyorum.
Sayın konuklar,
Avrupa Birliği eşiğindeki ülkemiz, her alanda çok hızlı bir değişim sürecinden geçmektedir. Kuşkusuz bu değişimin bütün boyutları ilgilileri tarafından yeterince tartışılmadan, irdelenmeden ve özümsenmeden başka bir anlatımla, yapılanlar içselleştirilmeden gerçekleştirilmektedir. Çünkü, değişimi gerçekleştiren kişi ve kurumlarda dahi çok ciddi görüş ve anlayış farkları yanında, getirdikleri çağdaş kurum ve kavramları değerlendirme problemleri gözlenmektedir. Bu nedenlerle, ülke yönetiminde etkin olan bir çok kişinin bir çırpıda sıraladığı, ancak yeterince özümsemediği, ya da farklı yorumladığı, çağdaş devletlerin omurgasını oluşturan “demokrasi” ve “yargı” kurumlarını ve biri birleriyle ilişkilerini uluslar arası bir toplantıda tartışmaya açmayı yararlı bulduk.
Günümüz anayasalarında çağdaş devlete, her şeyden önce “hukuk devleti ”dir denilmektedir. Hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu gerçekleştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, kendini anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla bağlı sayıp yargı denetimine açık kılan, yasaların üstünde yasa koyucunun dahi bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinden uzak kalındığında eylem ve işlemlerinin geçersiz sayılacağı bir devlet şeklidir. Kısaca hukuk devleti ilkesi, yönetenlerin de yönetilenler gibi hukuka bağlılıklarını öngörür ve bunu bağımsız yargının denetimine ve güvencesine bırakır.
Demokratik sistem ise, devlet yetkilerini kullanacak olanların, başta da siyasal karar organlarının, egemenliğin asıl sahibinin, yani halkın iradesinden, eşit ve adaletli bir seçimle oluşması biçiminde tanımlayabiliriz. Ne var ki günümüz demokrasisi, böyle sade bir tanım ve seçimden seçime sahneye konan biçimsel bir sonuç olarak değil, etkisini her zaman gösteren bir “süreç ”tir. Bu bağlamda yurttaşlar, bireysel özgürlükleriyle, gönüllü kuruluşlarıyla, partileriyle, meslek örgütleriyle, basın-yayın organlarının bütünü olan medyasıyla, demokrasi adına katılımı ve denetimi sürekli gerçekleştirirler. Çağdaş demokrasileri asıl etkili kılan ve hayatiyetini sağlayan da işte bu toplumsal bilinç ve sürekliliktir.
Hukuk devleti ve demokrasi kavramları, çağımızda etle tırnak gibi birbirlerine bağlıdırlar. Bu gerçekten hareketle hukuksuz demokrasi ve demokrasisiz de hukuk olmaz demek mümkündür.
Demokrasi en basit anlatımla “ çoğunluğun yönetimi” olarak tanımlanabilir. Ancak, çoğunluğun “hukuk devleti ” ve “kuvvetler ayrılığı” ilkeleri çerçevesinde sınırlanması sonucu “anayasal demokrasi” kavramı gelişmiştir. Keyfi değil, sınırlı bir çoğunluk yönetimi ve demokrasi anlayışını yansıtan “ anayasal demokrasi ”, yönetenler ve bu arada çoğunluk iradesinin en başta anayasa kuralları olmak üzere hukuk kuralları ile sınırlandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Diğer taraftan, bir siyaset bilimcinin de haklı olarak belirttiği gibi, demokrasi bir yöntem olarak “çoğunluk yönetimi” olmasına rağmen, aslında “demokrasiler birer azınlık yönetimi ” olarak da karşımıza çıkmaktadırlar. Şüphesiz bu durumun gözlemlenmesinde siyasi partiler olgusunun, siyaset alanındaki bölünmelerin, seçmenlerin siyasete ve siyasal katılıma sırt çevirmesinin ve büyük ölçüde seçim sistemlerinin de etkisi bulunmaktadır. Çoğunluğun yönetimi olarak tasarlanan, ancak uygulamada aktardığımız önermede olduğu gibi, pek çok kez azınlığın yönetimine dönüşen demokrasilerin, hukukla sınırlı, temel hak ve özgürlüklere saygılı bir yönetim anlayışı ortaya koyabilmesi için varlığı gerekli olan anayasal demokrasilerde, anayasanın üstünlüğünü sağlama görevi büyük ölçüde yargı erkine düşmektedir.
Bugün artık, yargının iktidarı sınırlama işlevi, Anayasa ve hukuk kuralları çerçevesinde yürütülen meşru bir işlev olarak görülmekte, yargının bu işlevi meşruiyet yönünden büyük ölçüde tartışma dışında kalmaktadır.
Haklar ve özgürlüklerin teminat altına alınabilmesi bağımsız yargının varlığına bağlıdır. Bağımsız yargıyı ülkemizde belirttiğimiz biçim ve içeriğiyle temellendiren ve şekillendiren, 1961 anayasası olmuştur.
Bu gün bize Kopenhag kriterleri olarak sunulan bir çok kavram ve ilke bu anayasa ile çok geniş ölçüde tanınmıştı. 1961 Anayasası 2. maddesinde şöyle diyordu; “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” . Anayasa bu maddesinde, hukuk devleti adına, başta “ insan hakları ”nın önemini açıkça belirtirken; demokrasi adına iki önemli kavramın “ laiklik ” ve “sosyal” kavramlarının altını çiziyordu.
Demokrasi ve yargı yönünden çağdaş kurallar içeren 1961 anayasasının yerine ikame edilen 1982 anayasası devlet ağırlıklı olup birey hak ve özgürlükleri yönünden daha geri bir konuma düşmüştür. 1982 anayasasını tartışmak için sadece o gündemle olağan üstü genel kurul yapan Türkiye Barolar Birliği o günlerde de bu fikir ve düşünceleri kamuoyuna duyurmuştur. Türkiye Barolar Birliği bugün değil, kurulduğu günden bu yana, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti ve bunların olmazsa olmaz koşulu olan bağımsız yargı için duraksamadan mücadele vermiştir.
Sayın konuklar,
Özellikle 55. ve 56. hükümetlerde hissedilen daha sonra, 57. hükümet döneminde bariz bir biçimde ortaya konulan Avrupa Birliği uyum süreci öncelikle anayasadan başlayarak, devleti ve devlet-yurttaş ilişkilerini çağdaş temeller üzerine oturtmak, demokratik yaşamın baş aktörleri olan siyasi partiler başta olmak üzere siyasi partiler ve seçim yasalarında köklü değişikliklere gidilmesi yönünde belirmiş olmasına karşın, zamansız bir erken seçimle tüm bu girişimler gerçekleşememiştir.
3 Kasım seçimlerinden sonra oluşan yeni parlamentodan çıkan 58. ve 59. hükümetler de Avrupa Birliği sürecine bağlı kalarak, zaman zaman iktidara gelmeden önce savundukları ilkelerle çelişmelerine karşın, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı adına çok önemli yasalara ve değişikliklere imza atmışlardır. Bu değişiklikleri, birer birer sayarak vaktinizi almak istemiyorum. Ancak yapılan değişiklikler istenen ve gereksinmeleri karşılayacak düzeyde olmadığı gibi, bu değişiklikler bunları gerçekleştirenler tarafından dahi içtenlikle benimsenmemiş ve içselleştirilememiştir. Bu nedenle özellikle uygulamada çok ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, yapılanlar, yapılması gerekenlere oranla çok gerilerdedir. Üstelik, bugün tamamen Avrupa Birliği dayatmasıyla yapılan değişiklikler, bu ülke için yeni buluşlar da sayılmaz. Bunların çok daha güvencelileri 1961 anayasasında yer almıştı. Ama onlar, 1971- 1973 değişiklikleriyle geri alınmaya başlanmış ve 1982 anayasasıyla tümden değiştirilmiştir. Şimdi hiç yoktan kaybedilenler, ne yazık ki, Avrupa Komisyonu tarafından çizilen yol haritası doğrultusunda oluşturulan “Katılım Ortaklığı Belgesi” ve yine aynı amaçlarla Türkiye tarafından oluşturulan “Ulusal Program” doğrultusunda tekrar kazanılmaya çalışılmaktadır. Kuşkusuz bütün bunlar gerçekleştiğinde, başta demokratikleşme olmak üzere, insan hakları, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı konularında çok ciddi kazanımlar elde edilecektir.
1923 devrimi ile tercihini Avrupa uygarlığından yana yapmış ve yüzünü batıya dönmüş olan genç demokratik Türkiye Cumhuriyeti, 1954 yılının Temmuz ayında yaptığı başvuru ile 45 yıl süren ve inişli çıkışlı bir yol izleyen Avrupa Birliği - Türkiye ilişkilerinde 17 Aralık 2004 günlü Brüksel zirvesiyle yeni bir döneme girmiştir.
Kapalı, açık tahrip gücü yüksek kimi mayınları içermesine karşın “ Brüksel Zirve Kararı” Türkiye'yi müzakere masasına daveti hedeflediği için son derece önemlidir. Kuşkusuz bu aşamaya gelinmesinde, öncelikle mevcut iktidar yöneticilerinin yanında, geçmiş dönem siyasal iktidarlara mensup yöneticilerin de büyük katkıları vardır. Bu noktaya kadar geçen sürecin, her aşamasında emek ve destek veren herkese teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Geçmişten günümüze demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti mücadelesini sürdüren Türkiye Barolar Birliği yanında, savunma hakkının yılmaz temsilcileri avukatlar ve onların örgütleri barolarımıza tarihi görevler düşmektedir. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin önemli bir güvencesi de Atatürk ve arkadaşlarının açmış olduğu yolda ödünsüz olarak yürüyen aydınlık yüzlü, aydınlık düşünceli çağdaş avukatlarımız ve onların örgütleri barolarımızdır.
Sayın konuklar;
Son günlerde yeniden başlatılan “başkanlık sistemi” tartışmalarıyla ilgili görüş ve düşüncelerimi de bu vesileyle sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu aşamada ilk kez TBMM Anayasa Komisyonu sayın Başkanı tarafından dile getirilen “Başkanlık Sistemi” daha sonra sayın Adalet Bakanı ve sayın Başbakan tarafından da çeşitli nedenlerle gündeme taşınmıştır.
Toplumsal yaşamda istikrarı yakalamanın ancak, daha güçlü yürütme, daha güçlü yönetimle mümkün olacağı bunun da “ başkanlık sistemi” ile gerçekleşebileceği düşüncesi zaman zaman gündeme getirilmekte buna karşın, vatandaşların haklarını yönetime karşı güvence altına alan yeni ve çağdaş demokratik sistem ve kazanımlar gözardı edilmektedir.
Bir demokratik sistemde, halkın seçtiği temsilcilerin hangi devlet organını veya organlarını oluşturduklarına bakıldığında, farklı hükümet sistemleriyle karşılaşılmaktadır. Gerçekten, hükümet sistemleri, her durumda bağımsız olması gereken yargı organını ayrık tutarsak, devletin geriye kalan iki organı “ yasama” ve “yürütme ”nin oluşumları ve birbiriyle olan ilişkilerine göre belirlenmektedir. Klasik bir ayrıma göre bunlar “ meclis hükümet sistemi ”, “ başkanlık sistemi” “parlamenter sistem” ve son elli yılda örnekleri artan “yarı başkanlık sistemi ” olarak isimlendirilmektedir. Bunlardan “ Başkanlık Sistemi” ni, hem yürütme organının başı, hem de devlet başkanı olan başkanın, belirli bir süre için halk tarafından seçildiği ve yasama organının başkanı düşüremediği, başkanın da yasama organını feshedemediği bir sistem olarak tanımlayabiliriz. Bu sistemde, yürütme organı tek başlıdır ve başkanın kabinesinde yer alanlar, onun sadece danışmanı, yardımcısı konumundadırlar. ABD eski başkanlarından Lincoln'ün bakanlarıyla yaptığı bir toplantıda oya sunduğu konuya ilişkin oylama “7 hayır,1 evet.Evetler galiptir” şeklindeki yaklaşımı bu sistemin başkan eksenli bir sistem olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. “ Başkanlık sistemi ”nin demokrasiyle birlikte çok iyi bir biçimde işlediği tek ülke ABD'dir. Bir bilim adamının dediği gibi “ ABD başkanlık sistemi sayesinde değil, buna rağmen demokrasiyle yönetilen bir ülkedir” demek suretiyle ABD'de demokratik sistem ve demokratik geleneklerin ne denli gelişmiş olduğunu vurgulamak istemiştir. Başkanlık sistemine rağmen ABD'nin demokratik olmasının nedeni, diğer başkanlık rejimleri gibi diktaya dönüşmesini önleyen bazı öğelerin varlığından ileri gelmektedir. Bu öğelerin başında sempozyum konusunu da oluşturan, çok etkili bir yargı sisteminin mevcudiyeti gelir. ABD yargı sistemi o denli etkilidir ki, zaman zaman “ABD'de demokrasiyi yargıçlar kurmuşlardır” denilebilmektedir. Demokrasi için birincil derecede önemli olan, yürütme ve yasamaya, tek kelime ile her türlü güce karşı halkın haklarının korunmasıdır. Bu güvenceyi ABD yargısı verebilmekte ve halkın haklarını kısıtlamak için değil, genişletmek, kullanılmasını sağlamak ve güvence altına almak işlevini mükemmele yakın şekilde yerine getirebilmektedir. ABD başkanlık sisteminin başarısındaki en önemli etkenlerden birisi de iki partili bir siyasi sistemin uygulanmış olmasıdır. Çok partili bir sistemde başkanlık sisteminin demokrasinin çökmesine neden olabileceği anayasa hukuku uzmanlarının ısrarlı görüşüdür. Bütün kurumlarıyla işleyen demokratik bir sistem yanında, tam bağımsız güçlü bir yargı ve bunların dışında iki partili bir siyasal yapı “başkanlık sistemi” nin olmazsa olmaz koşullarıdır.
Ağır aksak işleyen demokratik yapımız, siyasal iktidarın gölgesinin altındaki yargımız ve siyasal bilimcilerin ülkemizde daha 25-30 yıl 5-6 partinin oluşturacağını iddia ettikleri siyasal yapımızla birilerinin ülkeyi uçurmak için sabırsızlandıkları “başkanlık sistemi” ne ne kadar hazırız?
Sizlerin ve kamu oyunun takdirlerine sunuyorum.
Hukuk ilke olarak yerel bir disiplindir. Diğer taraftan, hukukun bilimsel bir faaliyet olmaya en yakın olduğu durum karşılaştırmalı çalışmalarda kendisini göstermektedir. Yukarıda, ana hatlarını çizmeye çalıştığım, yargı ve demokrasi ilişkisi çerçevesinde, genel olarak sınırlı iktidar ve anayasal demokrasi anlayışına ulaşmak için zorunlu olan yargısal denetimin, işleyişine, etkinliğine ve işlevine ilişkin bilgilerin karşılaştırmalı hukuk çerçevesinde ele alınmasını sağlamak bu sempozyumu düzenleyenlerin temel amacıdır. Sempozyum çerçevesinde yaşanacak bilgi aktarımı ve beyin fırtınasının tüm hukukçular açısından ufuk açıcı olacağına inancım tamdır.
Toplantının ülkemiz demokrasisine ve bağımsız yargısına yeni açılımlar kazandırması dileğiyle, sempozyuma katkı sunanlara ve beni sabırla dinleyen sizlere teşekkür eder saygılar sunarım.
|