TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 

TBB BAŞKANI AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK'UN
17.12.2005 GÜNÜ ESKİŞEHİR İKTİSADİ ve TİCARİ İLİMLER AKADEMİSİ MEZUNLARI DERNEĞİ'NİN ANADOLU ÜNİVERSİTESİNDE DÜZENLEDİĞİ

“TERÖR-DEMOKRASİ ve HUKUK”

KONULU TOPLANTIDA YAPTIĞI KONUŞMA

Sayın konuklar; öncelikle benim sizlerle söyleşi yapmama olanak sağlayan EİTİA'mezunları derneğinin değerli yöneticilerine teşekkür ediyor ayrıca, kişiye özel tatil gününü beni dinlemeye ayıran sizlere de sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Değerli konuklar;

EİTİA mezunları derneği yöneticilerinden değerli dostum Sayın Güven Tanyeri'nden bir söyleşi yapmak için çağrı aldığımda çok heyecanlandım çünkü, EİTİA'sinin bende çok önemli anıları var. Benim üniversite dönemimde üniversitelerarası spor haftası düzenlenirdi, ben dört yıl süre ile bu haftalara hep güreşçi olarak katıldım, aynı şekilde EİTİA'si de bu etkinliklere katılır ve Fethi'li, Nihatlı futbol takımı çoğu kez yenilgisiz şampiyon olurdu. Bilindiği gibi aynı takım küçük bir iki takviye ile yıllarca “Kırmızı Şimşekler” adı ile Eskişehirspor olarak Türkiye liglerinin altını üstüne getirdi.

Kuşkusuz, EİTİA'sinden söz edince Prf.Dr.Orhan Oğuz ve Prf.Dr.Yılmaz Büyükerşen'i anmadan, bu iki üretken, çalışkan ve örnek insana saygı ve minnet duygularını ifade etmeden geçmek imkansızdır. Ben tek tek yaptıklarını saymayacağım sadece, yüksek öğrenimimize katkıları ve yarattıkları eserleri önünde saygı ile eğildiğimi söylemekle yetineceğim.

Değerli konuklar;

Bu gün sizlerle yapacağımız söyleşinin konusunu saptamakta da çok güçlük çektik. Çünkü ülkemiz öylesi hızlı ve değişik gündemlerle karşı karşıya kalıyor ki, hiç birisi diğerinden daha az önemli değil. AB-Türkiye ilişkileri, ABD-Türkiye ilişkileri bunların türevi olan Kıbrıs sorunu, Ermeni sorunu, Ege sorunu, Güneydoğu bölgemizde gelişen ve artık farklı boyutlara ulaşan etnik ayrımcılık sorunu, iktidar destekli irticaa sorunu ve daha sayabileceğimiz bir çok sorunla iç içe yaşamak durumunda ve zorunda bırakılan toplumumuz, halkımız ve insanımız Laik ve Demokratik Cumhuriyetin karşı karşıya kaldığı tüm olumsuzlukları büyük bir sabır ve sessizlikle izliyor. Çünkü artık biliyor ve inanıyor ki ülkemizde değişim sandık demokrasisi de olsa, sandıktan geçiyor. İşte bu nedenlerle ülkemizin, ekonomi başta olmak üzere tüm değerlerini, ulusal bütünlüğünü, üniter yapısını, hedef alan etnik ve bölücü terör yanında, günümüz Türkiye'sinin tek yönetim seçeneği olan demokrasi ve bunların belirli kurallar içinde yürütülmesini içeren hukuk ve bu kuraların oluşturduğu “Hukuk Devletini” tartışmanın yararlı olacağını düşünerek söyleşimizi “Terör-Demokrasi-Hukuk” üst başlıklarıyla yapmayı ama zaman zaman farklı ve değişik konuları da ilgisi nedeniyle açmayı düşündük.

Demokrasi-Hukuk, Terör ve terörizm kavramlarını aynı mantık silsilesi içinde aynı bakış açısıyla değerlendirmek, eski deyimiyle “Meczedmek” mümkün değildir. Çünkü bu kavramlar farklı dünyalarda yer almaktadırlar.

Hukuk; siyah ve beyaz renklerin hakim olduğu, gri rengin istisna oluşturduğu “doğru-yanlış” , “haklı-haksız” , “suçlu-suçsuz” gibi kavramların nüans farklılıkları dışında evrensel anlamlar taşıdıkları oldukça objektif bir dünyada, bir ortamda yaşam bulur. Hukuk dünyasında kural dışılık, yani gasp, soygun, uyuşturucu kaçakçılığı, adam öldürme vs gibi fiiller, tüm ülkeler ve devletler için evrensel olarak yanlış ve haksızdır. Bu fiillerin, bu eylemlerin sanıkları da suçlu olarak nitelendirilir ve bir biçimde yargılanarak cezalandırılır.

Oysa terörün subjektif dünyasında hakim renk gri, istisnai olan siyah ve beyazdır. Doğru-yanlış, haklı-haksız, suçlu-suçsuz kavramları ise kişilerin ve devletlerin duruşlarına, konumlarına, kişisel veya milli çıkarlarına göre her an anlam değiştirebilir. Çünkü bir operasyonda adam öldürme “düşük yoğunluklu bir çatışmada teröristlerin etkisiz hale getirilmesi olarak vasıflandırılabileceği gibi, gerillanın özgürlük savaşında güvenlik güçlerine verdiği zaiyat” olarak isimlendirilebilir. Güvenlik güçleri açısından teröristlerin öldürülmesi haklı ve doğru bir görevdir. Öldürülen teröristleri, kişisel veya ulusal duruş ve çıkarlarına göre “özgürlük savaşçısı ya da milis” olarak kabul eden fertler, kuruluşlar, diğer devletler ve milletler açısından ise güvenlik güçlerinin operasyonları; insan haklarına yöneltilmiş ciddi bir saldırı ve cinayet şeklinde algılanabilir ve algılandığı gibi de nitelendirilir. Yine bir başka bakış açısıyla gasp ve soygun, güvenlik güçleri tarafından önlenmesi gereken ağır bir eylem ve dolayısıyla suç olarak ele alındığı halde, teröristler ve onu destekleyen kesimler açısından ise “kamulaştırma ve el koyma” şeklinde kabul edilir ve o şekilde dillendirilir. İşte bu gerçek durum, terör literatüründe “birisinin teröristi, diğerinin özgürlük savaşçısı” deyimiyle özetlenir. Ve tüm bu kavram kargaşası nedeniyle terörün ve terörizmin evrensel olarak geçerli ve kabul görmüş bir tanımı yoktur.

Bu konuda, yani terörün tanımı konusunda Birleşmiş Milletlerin yaptığı tüm çalışmalarda sonuç vermemiş, sadece terörün kınanmasından öteye gidememiştir. Tıpkı tanımı gibi terör ve terörizmin hukukla ilişkisi de evrensel ve kesin olmayan, üstelikte ulusal ve uluslararası konjonktüre göre değişen bir özellik gösterir. Ülkelerin terör ve terörizme ilişkin hukuki düzenlemeleri de evrensel doğrulardan çok bu düzenlemeleri yapan devletlerin, düzenleme anında karşı karşıya bulundukları gerçeklerin izlerini taşır ve sonuçta “reel politik” in hukuk dünyasına yansıması olarak kabul edilmesi gerekir.

Bir devlet ağır ve yakın bir terörizm tehdidi ile karşı karşıya ise gündeme getirilecek hukuki düzenlemelerin terör eylemlerine “şedit” “ağır cezalar” verme anlayışla yaklaşması, temel insan hak ve özgürlüklerine de kısıtlayıcı bir açıyla bakması doğaldır. Böyle bir ortamda realiteyi dışlayarak, hak ve özgürlük ideallerinin ardına sığınmak, birinci görevleri insan yaşamını ve kamu düzenini korumak olan devletlerin işi ve önceliği olmamaktadır. Tersine, terör tehdidinin uzaklaştığı ve hafiflediği dönemlerde de terörizm ve hukuk kavramlarını yan yana getirmek ya devletlerin gündemine hiç gelmeyecektir veya illa bir düzenleme yapılacaksa bu düzenleme, temel hak ve özgürlükler idealine çok daha büyük saygı gösterecektir.

Bunun en somut örneklerini, ABD'de yaşanan 11 Eylül saldırısı ve İngiltere'de peş peşe yaşanan terör olayları sonrası yapılması düşünülen hukuki düzenlemeler oluşturmaktadır. Özellikle, 200 yıl boyunca kişisel hak ve özgürlükleri zedeleyeceği korkusuyla merkezi iç güvenlik yapılanmalarına sıcak bakmayan ABD 11 Eylül saldırısından sonra alelacele bir İç Güvenlik Bakanlığı kurdukları gibi, temel hak ve özgürlüklere uyumu çok şüpheli ve tartışmalı olması yanında, terörle mücadeleyi vatanseverlikle eş tutan bir Terörle Mücadele Yasası çıkarmışlardır. Son terörist saldırılarından sonra İngiltere de aynı nitelikli yasal düzenlemeler yapmıştır.

Bu konuda yani terörle mücadelede yapılacak hukuksal düzenlemelerde ilk koşul, hukuki düzenlemelerin gündeme geldiği andaki dünya ve ülke gerçeklerini doğru olarak algılamak ve bu doğruları hukukun temel ilkelerine uygun biçimde yasalara aktarmak gerekir. Uluslararası terörizm de dahil, terörün tüm çeşitleri için geçerli olan ikinci koşul ise terör algılamalarıyla teröre ilişkin hukuki düzenlemelerin yapılabilirlik ve uygulanabilirliğinin devletlerin gücüyle orantılı olmasıdır. Terör tehdidine muhatap olan devlet uluslar arası arenada yeterince güçlüyse,öncelikle bu devlete yönelik tehdit küresel terör olarak algılanmakta ve bu algılama sonucunda o devletin ulusal veya uluslararası hukuki düzenlemelere dayanarak; dost-düşman devlet ayrımı yapma ve bu ayrıma dayanarak ulusal sınırları dışında da terörizmle savaşabilme hakkı olduğu farz ve kabul edilmektedir. Hatta çok güçlü devletler bu konularda hiçbir hukuki düzenlemeye ihtiyaç duymadan uluslararası anti terör operasyonları gerekçesiyle ülkeleri işgal edebilmektedirler.

Buna karşın, uluslararası arenada yeterince güçlü olmayan bir devlet terörizme muhatap olduğunda ise bu algılama ve uygulamalar tamamen değişmektedir; Terör algılaması yerel veya yöresele dönüşmekte, uluslararası veya ulusal hukuk kuralları ne derse desin ya da o devlet teröre karşı hangi hukuki düzenlemeleri yaparsa yapsın, hukuk sistemi dışında kalan; teröristle anlaşma, uzlaşma yolu arama, taviz verme, etnik kimliği tanıma, devlet sistemini değiştirme gibi öneriler gündeme getirilmekte, askeri çözümlere baş vurma ve iç güvenlik harekatı uygulama gibi yöntemler ise “insan haklarını ağır biçimde ihlal” olarak nitelendirilmekte ve suçlanılmaktadır. Özetle, uluslararası terörizmle mücadele hukukunun sınırı, o devletin uluslararası arenadaki gücünün ve saygınlığının sınırı ile çakışmaktadır. Bu çifte standart sadece terörle mücadelede değil yaşamın her alının da ağır bir biçimde hissedilmektedir. Bu nedenle, ulusal bilinç ve ulusal duyarlılığı önde tutan kişilikli donanımlı, bilgili, birikimli, öngörülü yöneticileri seçmek ve devlet yönetimine özenle getirmek durumundayız. Aksi durum, ülkemizi bu gün olduğu gibi içinden çıkılamaz iç ve dış sorunlar sarmalıyla karşı karşıya bırakır. İşte burada özgür bir ortamda gelişen, katılımcı, çoğulcu, saydam bir demokratik toplumsal yapıya ve onun oluşturduğu demokrasi kültürüne önemle ihtiyaç vardır. Doğal olarak demokrasi sadece seçim değildir, demokrasi toplumun tüm katmanlarını etkileyen, bir siyasal sistem ve bir yönetim biçimidir. Kuşkusuz tüm eksiklerine karşın, hala daha iyi bir yönetim biçimi de bulunamamıştır. Bu bağlamda, toplumsal düzenin nitelikleri toplumun siyasetine, yönetim biçimine ve dolayısıyla demokrasi kültürüne de doğrudan yansımaktadır. Bir düşünürün dediği gibi, demokrasi çiçeğinin serpilmesi, gelişmesi, ya da bodur kalması toplumdaki köklerine bağlıdır. Bu kökler nedenli güçlü ve toplumun tüm katmanlarını sarmışsa demokraside o denli yeşerecek ve meyve verecektir. Bu noktada sadece demokrasi demek ve bunu öneriyor olmak yeterli değildir. Aynı zamanda, demokrasinin içeriği de çok önemlidir. Demokrasi kültürünün gelişmesi yanında, özgürlük, hoşgörü, eşitlik, çoğulculuk/çoğunluk yönetimi ve azınlığın hakları, katılımcılık çağdaş demokrasinin olmazsa olmaz koşullarıdır.

Demokratikleşme başta olmak üzere, evrensel insan hak ve özgürlüklerinin yaşama geçtiği ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu tüm bunların yaşam bulduğu “Hukuk Devleti” ancak terörsüz bir iklim ve ortamda yaşam bulur. Bu nedenle, yıldırma, yılgı, dehşet, dehşete salma ve şiddetle eş anlamlı olan “Terör” demokrasi ve hukukla aynı kulvarda yol alamaz, aynı kulvarda yürüyemez,bir biçimde yolları ayrılır. Çünkü,eksiksiz demokrasi ve tüm kurum ve kurallarıyla işleyen “hukuk devletinde” terör yaşama olanağı bulamaz. Bu nedenle temel hedef, eksiksiz demokrasi ve hukuk devleti olmalıdır.

Acaba ülkemizde ve dünyada tüm iyi niyetli girişimlere, ulusal ve uluslar arası sözleşme ve belgelere karşın, bireyleri ve toplumları koruması altına alan, insan haklarının öne çıktığı, demokrasinin yerleştiği ve tüm bunların yaşam bulduğu “Hukuk Devleti” idealine kavuşabildik mi? yaşanan bunca olumsuzluklara karşın, bu soruya olumlu yanıt vermek olanaksızdır.

Modern tarih, her türlü toplumsal ve ekonomik sınıftan insanları, diğerlerine karşı ilgisizliğe yönlendirmede son derece etkili olmuştur.

Teknolojik ilerleme çağı olarak nitelenen yirminci yüzyılın bir diğer özelliği, farklılara tahammülsüzlüğün yarattığı, kitlesel kıyımlar olarak barbarlık biçiminde karşımıza çıkışı oldu. Sözde aydınlanmış, sözde uygar, sözde çağdaş, sözde modern toplumların, bataklığa ne denli gömüldüklerini gösteren en acı örnekler nazi Almanya'sı ve Bolşevik Sovyet kıyımlarıdır. İnsan soyuna karşı yapılabilecek en vahşi, en acımasız bu katliamları, Japonyada ki kentleri haritadan silmek için atılan atom bombası, Vietnam köylerinde kullanılan napalmlar, Bosna'da, Somali'de, Ruanda'da, Haiti'de ve dünyanın bir çok ülkesinde işlenen cinayetler izledi. Tüm insan hakları ve demokratikleşme söylemlerine karşın, şimdi acı, şimdi göz yaşı, şimdi şiddet, şimdi cinayet Coğrafyamızın bir parçası olan Irak'ta yaşanıyor. Yakında aynı acılarla İran'ın karşı, karşıya geleceğini sanıyoruz. Tanıklık ettiğimiz ceset dağlarının karşısında, insan olarak, insan varlığının iyiliğine ne denli ilgi gösterdik? Küresel düzeyde tanıklık ettiğimiz bu örneklere ilgisiz ve duyarsız kalırken, hemen yanı başımızda, bizim ülkemizde yaşananlara ne kadar ilgiliyiz? Bu gün ülkemizde her yerde şiddet var. Bırakın aşiret, töre, namus gibi, bu kültürün çocuklarının yaptıklarını bir yana, bırakın aile içi şiddeti bir yana, bırakın ikili ilişkilerde uygulanan terörizmi, bırakın yakınlık terörizmini bir yana, bırakın tinercilerin kentlerde uyguladıkları şiddeti bir yana, her gün ajanslardan gelen terör kurbanlarına ilişkin haberler dahi başlı başına toplumsal travma yaşamak için yeterlidir. Peki bu toplum nasıl bu hale geldi ?

12 Eylül askeri hareketi nedeniyle,tank paletleri altında kalarak ağır darbe alan ülke demokrasisinin balansının bozulduğunu, bunun gelecekte devletin ve toplumun temel değerlerini ciddi biçimde örseleyeceğini net bir biçimde dillendiren ve önerilen ekonomik modelle birlikte, 1982 Anayasasına şiddetle karşı çıkan o günün Türkiye Barolar Birliği yöneticileri keşke yanılsalardı. Ama Türkiye Barolar Birliği yöneticileri yanılmadı, duyarlılık gösterdikleri ve dikkat çektikleri her olumsuzluk, her tehlike tek tek ülke gündemine oturdu. Nitekim bugün yaşanan olumsuzlukların temel kaynağını, 12 Eylül hukuku ve onun ürünü olan yasal düzenlemeler oluşturmaktadır. Çünkü 1961 Anayasasının sağladığı insan hakları ve özgürlüklere dayalı siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel ortam ve onun doğal sonucu olan barışçıl iklim maalesef dönemin siyasileri başta olmak üzere, toplumun çeşitli kesimleri tarafından iyi algılanamadı bunun bedeli ülkenin her yerinde yaşanan 12 Eylül yıkımı oldu. Böylece ülkemiz insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti ilke ve kavramlarından birer birer uzaklaşmış ve halkımızın öncelikle örgütlenme özgürlüğü dahil kimi hakları sınırlandırılarak geniş halk kitleleri politika dışına itilmiştir. Ülkenin düşünen ve okuyan kesimi acımasızca budanmıştır. Bu çarpık yapılanma ise, bünyesinde demokratik ilke ve kurallara yer vermeyen ve toplumumuz için hiçte yabancı olmayan, bir sivil toplum örgüt modeli olan tarikat ve cemaatların hızlı bir biçimde gelişmelerine uygun ortam ve iklimi oluşturdu. 12 Eylül yönetiminin tek taraflı olarak bir kesime getirdiği yasaklar sonucu, tamamen yok ettiği demokratik toplumsal yapıdaki mevcut boşluğu, kendine özgü yaşam biçimleriyle doldurmaya çalışan bu örgütlenme modeli çok başarılı oldu. Nitekim 1983'ten sonra yapılan tüm seçimlerde siyaset, tarikatlar, cemaatlar ve dini gurupların yoğun etkisi altında kalmış ve iktidarı bu sivil örgütler oluşturmuştur. Başlarda sayısal olarak iktidarı ele geçirmeye yetecek oy potansiyeline sahip olmamalarına karşın, tarikat ve cemaatların doğal yapısından kaynaklanan örgütsel disiplin, işbirliği ve dayanışma anlayışıyla iktidara yürümüşlerdir.

Turgut Özal yönetimindeki Anavatan iktidarı ülkenin üzerindeki örtüyü kaldırmış bunun sonucu olarak gerçekler gün ışığına çıkmıştır.

Bu dönemde Devlet yönetimi ve Türkiye ekonomisi, hayali ihracat başta olmak üzere, bankerlik, kara para aklama, köşe dönme, iş bitiricilik, anut, komisyon, pay, rüşvet ve benzeri kurum ve kavramlarla tanışmıştır. Tüm bunların yanında, ülke yönetimine talip olmuş siyasi partiler başta olmak üzere, toplumsal örgütlenmeler sürekli daha olumsuz bir yapılanmaya yönelmiştir. Nitelikli ve üretken insanlar her yerde daha yüksek sayıda elemine olmuş ve sistem dışına itilmiştir. Oluşan bu kirli düzen içinde yer almayan, yorulup umutsuzluğa kapılan, kahrederek emekliliğini isteyen ya da yurt dışına gider aydınlar, bürokratlar, genç beyinler ülke için, toplumumuz ve siyasal yaşamımız için büyük kayıplar oluşturmuşlardır. Türkiye, yaşadığı sosyal, siyasal ve ekonomik çözülmenin en ağır bedelini, onuruyla çalışmak kirlenmeden yaşamak için sistemden kaçanlarla ödemiştir. Sistemden kaçamayanlar ise, travma başta olmak üzere, çok çeşitli sağlık sorunları yaşamışlardır. Tüm bunlar toplumsal yapının orta direği olarak nitelendirilen kesimin sessiz,sakin toplumsal yaşamdan kopmasına neden olmuştur.

12 Eylül sonrası oluşturulan devlet bütçeleri, devleti tasarrufa yönlendiren, savurganlığı önleyen bir belge olmaktan çıkmış, yılın ilk aylarından itibaren büyük açıklar vermeye başlamıştır. İç ve dış borçlanmaların boyutu, devleti mali yönden altından kalkılamayacak krizlere sürüklemiş, krizlerden kurtulmak için IMF ve Dünya Bankası başta olmak üzere uluslararası sermaye kuruluşlarından büyük ödünlerle paralar temin edilmiş, tüm bu olumsuzlukların faturası halka ve emekçi kesime çıkarılmıştır. Hiçbir ekonomik sistem, ülkemizde geçerli ve yaygın olan “üretmeden tüketmenin” sihirli formülünü bulamamıştır. Üretime dayanmayan, borsa, kağıt, tahvil, dış borç gibi tamamen para ve sermaye politikalarına bağlı bir ekonominin silkinip ayağa kalkmasına olanak yoktur. Mutlaka dış piyasalarla yarışacak kalitede üretilmeli, bir biçimde dış satımın yolları bulunmalı, halk tasarruf bilincine yönlendirilmeli, tüketim bu bilinçle yapılmalıdır. Bu şekilde yaratılan, ağır mali koşullar altında ezilen halkımız, tüm yakınmalara karşın, giderilemeyen işsizlik, rüşvet, yolsuzluk, düzensizlik, eşitsizlik, adaletsizlik ve benzeri toplumsal sorunlar karşısında öz güvenini yitirmiş “Gemisini kurtaran kaptan” psikozunda birbirlerine,mesleğine, çevresine ve toplumuna yabancılaşmıştır. Bu yapı, toplumsal yaşam sevincini yitirmiş, heyecanını kaybetmiş geniş kitlelerin, büyük toplulukların oluşmasına neden olmuştur. Bu kesimin, büyük bölümünün yaşadığı kentler, kentsel tasarımdan uzak, çağdaş kamu hizmeti alamayan, umutsuz ve huzursuz insanların barındığı alanlar haline gelmiştir. Bu sağlıksız ve sorunlar yumağı halindeki kentler, çevrenin ve toplumsal yapının kirlenmesi sonucu, potansiyel suç odakları haline gelmiştir. Sosyal ve moral değerlerdeki bu çözülme, toplumun her alanına yansımış bunun sonucu olarak, hak, adalet ve hukuk anlayışında da büyük değişiklikler olmuştur. Toplumsal çözülme her geçen yıl kendisini daha ağır hissettirmektedir. İnsanlar tüm değer yargıları başta olmak üzere, yaşam standartları, yaşama sevinçleri, yaşama bağlılıkları gibi yaşamın her alanını kendi yaşamlarından test edebilir ve her gelen günün, geçmişten daha iyi olup olmadığına karar verebilir. Korkarım bu test en iyimser kişide dahi negatif sonuç verecektir. Çünkü pek çok konuda olduğu gibi, dostlukta, sevgide, aşkta, evlilikte, arkadaşlıkta, komşulukta ve en önemlisi mesleklerin icrasında toplumsal yarar ve masumiyetimizi yitirdik. Eylemlerden vazgeçtik, söylemlerle yetinir bir sürece girdik, maskelerin, rollerin arkasına sığınır, saklanır olduk, sevmiyor sever gibi yapıyoruz, çalışmıyor çalışır gibi yapıyoruz, inanmıyor inanıyor gibi yapıyoruz, yönetmiyor yönetiyormuş gibi yapıyoruz,sonuçta her ne yapıyorsak,aslında o şeyi yapmıyor,yapar gibi yapıyoruz. Çünkü, çalışanla-çalışmayanın, erdemli ile erdemsizin, ilkeliyle ilkesizin, onurluyla-onursuzun, dürüstle-yalancının, inananla-takiyecinin, yapanla-yıkanın çokta fark edilmediği bu çarpık toplumsal yapıdan daha fazla özveri bekleyemezsiniz.

Çözüm, tüm bu olumsuzlukları hayret ve dehşetle izleyen kendini işine, mesleğine, ailesine hasretmiş büyük sessiz gurubun sessizliğini bozarak ülke yönetimine demokratik yollarla ağırlığını koymasından geçer.

Unutmayalım ki, halk sayısı kadar güçlü, umursamazlığı kadar öfkeli ve de ezilmişliği kadar kahredicidir. Tarih halkın bu niteliklerini unutanların acıklı öyküleriyle doludur.

Sözlerimi 1830 yılında babasının yerine kral olan genç ve deneyimsiz prense bir İtalyan köylüsünün yazdığı mektuptaki öğütlerle son vermek istiyorum “Yönetimde üç yol vardır. Birincisi şiddet ve terör yöntemi,bu yöntem çok kısa sürede hiyerarşisini kurar ve sen dahil herkesi yok eder. İkincisi ödün ve duyarsızlık yolu ya da yöntemi, onunda çok çabuk hiyerarşisi kurulur ve zamanla verilecek ödün kalmaz sen dahil herkesi yok eder, sana tüm işlerinde akıl yolunu öneriyorum çünkü aydınlık geleceğinin anahtarı ondadır” bizde sessiz çoğunluğun bilinciyle, aklın aydınlık yolunda ülke sorunlarını, hukuk içinde ve demokratik yöntemlerle çözeceğimize yürekten inanmaktayız.

Terörsüz, şiddetten uzak, barış ve huzurun egemen olduğu toplumsal bir yapıda yaşamak umut ve dileğiyle, sizlere sevgi ve saygılarımı sunar, beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim.

 

Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK

 

 

 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
Başkanın Özgeçmişi
Başkanın Mesajı
Konuşmalar
Konuşma Videoları
E-Posta
Her Hakkı Saklıdır ©2008 Türkiye Barolar Birliği TBB Bilgi İşlem Müdürlüğü