TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK'UN
5 NİSAN 2006 GÜNLÜ BASIN TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA Değerli Basın Mensupları;
Ülkemiz yazılı ve görsel basınının seçkin temsilcileri, çağrımıza yanıt vererek bizimle birlikte olduğunuz için sizlere teşekkür ediyor, hoş geldiniz diyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Bildiğiniz gibi bugün 5 Nisan Avukatlar günü, yaşamak durumunda bırakıldığımız bunca yurt ve meslek sorunu yanında, bulunduğumuz coğrafyanın tarihsel geçmişinde eşine rastlanmayan ilkellikte büyük bir insanlık dramı dünyanın süper starları tarafından acımasızca sahnelenmektedir. Yüreği sevgi, barış ve kardeşlik duygularıyla yüklü bulunan, hedefi toplumun tüm bireylerinin mutluluğu, huzuru ve güvenliği olan, bütün bunların çağdaş, demokratik, laik bir hukuk devletinde gerçekleşebileceğine inanan ülke avukatlarının, bu koşullarda nasıl bir psikoloji içinde “Avukatlar Günü” nü kutladığını tahmin etmek çok zor olmasa gerek.
Bugün siz sayın basın mensuplarına, kamuoyuna iletilmek üzere iki önemli açıklama yapacağım. Bunlardan ilki, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak son günlerde yaşanan olaylarla ilgili görüş ve düşüncelerimi içerecek, ikincisi ise CMK - Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yaşanan son gelişmeleri görüşmek üzere 1 Nisan günü toplanan baro başkanlarının Türkiye Barolar Birliği yönetim kurulu ile birlikte yaptığı ortak açıklama.
Basınımızın değerli temsilcileri;
Görev üstlendiğimiz Diyarbakır ve Antalya Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulları'nda hem kendi meslektaşlarımıza, hem de kamuoyuna seslenerek “Çağdaş bir Türkiye özlemidir bizi yönlendiren, demokratik bir cumhuriyettir temel hedefimiz, özgür yurttaş olmaktır seçimimiz, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve sivil toplumdur özümsediğimiz, eşitlikçi, dürüst ve erdemli bir yönetimdir istediğimiz” demek suretiyle kişisel ve örgütsel hedeflerimizi net bir şekilde ortaya koşmuştuk. Tüm çalışmalarımızda bu ilkelerin esin kaynağı olması yanında, meslek yasamızın net bir buyruğu olan “hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, bu kavramlara işlerlik kazandırmak” hükmü de ulusumuza karşı önemli bir sorumluluğumuzu işaret etmiştir. Böylece, Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak hem anayasal bir baskı gurubu olma özelliğimiz nedeniyle, hem de meslek yasamızın amir hükmü karşısında meslek sorunlarının çözümü yanında, önemli yurt sorunlarını da ulusumuz adına kamu oyunun gündemine taşıma ve bilgilendirme görevimiz bulunmaktadır. İşte bu görevimizi hiçbir parti, grup, topluluk ya da kişinin etkisi altında kalmadan, sadece demokratik yöntemlerin geçerli olduğu, insan haklarının en kutsal değer olarak öne çıktığı, hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği, çağdaş, aydınlık, uygar ve güçlü bir Türkiye'nin yaratılması adına sürdürmekteyiz. Bu açıklamaya neden ihtiyaç duyduğumu siz sayın basın mensupları çok iyi bilmekte ve değerlendirmektesiniz.
Bu gün ülkemizde bilinen ve her fırsatta gündeme taşıdığımız yargı sorunları başta olmak üzere, yaşanan ve her geçen gün daha da ağırlaşan yurt ve meslek sorunları, artık sistem ve siyaset sorunu olmaktan çok, üniter yapımız başta olmak üzere, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin geleceğini doğrudan ilgilen “rejim sorunu” haline dönüşmüştür.
3 Kasım 2002 günü yapılan genel seçimlerden sonra yaptığımız tespitte, 4 Kasım 2002 günü ortaya çıkan siyasi tablonun ülke demokrasisinin bir zafer olduğunu, bu sonuçları herkesin çok iyi okuması ve kendi yönünden çok iyi değerlendirmesi gerektiğini belirttikten sonra seçimin ezici galibi olan AKP'nin kendisine açılan bu krediye uygun davranmasını, marjinal bir grubun değil, tüm toplumun ktidarı olması gerektiğini özellikle vurgulamıştık. Ancak ne yazık ki AKP iktidarı çok kısa sürede kendi marjinal görüş ve düşüncelerine uygun politikalar geliştirmeye başlamış, özellikle dinsel simgelerin ve islami motiflerin kamusal ve toplumsal yaşama yansımasına yönelik yaklaşımlar sergilemiştir. Bu tutum ve davranış sadece ülkemizdeki aydın, demokrat, laik kesimdeki değil, artık tüm dünya aydınlarının ve basınının dikkatini çekmektedir. Bu ise Türkiye Cumhuriyeti'nin batı uygarlığı ile entegrasyon sağlaması yerine doğru bir portföy çizmesine neden olacaktır. Bu bakımdan siyasal iktidarı temsil eden sayın yöneticilerin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin uygar ülkeler yanındaki çağdaş, demokratik, laik yapısına zarar verecek eylem ve davranışlardan özenle kaçınması gereklidir.
Günümüz demokratik yaşamı, olaylara, siyasal tercihlere, ideolojilere, birey ve grup eylemlerine-eğilimlerine, objektif, yansız yaklaşılmasını gerektirmekte ve her türlü eleştiri yanında, kimi farklı yorumları, kimi farklı değerlendirmeleri bu ilkelere bağlı kalınarak mümkün kılmaktadır. Kuşkusuz bu anlayış, çağımızın yükselen değeri olan çoğulcu ve katılımcı demokrasinin temelini oluşturmaktadır. Şiddete dayanmayan sadece fikir ve düşünce açıklama biçiminde gerçekleşen farklı yaklaşım ve değerlendirmelere gerekli tolerans gösterilmeli, farklılıkların yaşamaları için gerekli hukuk ortamı yaratılmalıdır. Böylece ulusal birlik-üniter yapı-kamu düzeni ile insan hak ve özgürlükleri arasındaki hassas denge sağlanabilir.
Kuralın bu olmasına karşın, bu kurala uyulmaksızın ülkemizin doğu ve güney doğusunda ayrılıkçı düşüncelerle gerçekleştirilen ve giderek büyük kentlere sıçratılan şiddet ve terör eylemleri açtığı çok büyük maddi ve manevi zararlar yanında, ülke demokrasisi ve insan hakları bakımından da büyük tehditler ve hayal kırıklıkları oluşturmaktadır. Bu durum öncelikle sorunları şiddet ve terörle çözmek isteyen kesimlerin aleyhine yeni bir yapılanmanın oluşmasına neden olacak ve öncelikle onları yok edecektir. Geçmişte yaşanan acı deneyimlere ve ödenen ağır bedellere karşın aynı oyunların tekrar sahnelenmesini anlamak mümkün değildir. Bu konuda öncelikle hükümeti daha duyarlı ve ilkeli davranmaya, yurttaşlarımızı sakin ve soğuk kanlı olmaya, terörü çıkış olarak görenleri de, tarihten ders alarak sorunlarını aklı ve bilimi öne çıkaran demokratik yöntemlerle çözmeye çağırıyoruz. Aksi davranışlar hiç kimseye yarar sağlamadığı gibi, ülkemizi dönüşü olmayan maceralara ve felaketlere sürükler. Çünkü ABD büyükelçisinin 30 martta yaptığı açıklama ve AB temsilcilerinin yaşanan olaylar karşısındaki aktif tutum ve davranışları ulusal konularda bizim bizden başka dostumuz olmadığını bir kez daha açıkça ortaya koymuştur.
Bu bağlamda, Türkiye Barolar Birliği olarak 23 Haziran 2006 günü CBBE-Avrupa Birliği Barolar Federasyonu ile birlikte “ Terör - Demokrasi ve Hukuk Devleti” konu başlıklı uluslararası bir toplantı yapıyoruz. Yine aynı konuda, yani terörle ilgili yaklaşık bir yıldır süren ve bilim adamları, uygulamacılar, kolluk güçleri yanı sıra hukukçulardan oluşan bir çalışma grubu Türkiye Barolar Birliği adına inceleme ve araştırmalarını sürdürmektedir. Bütün bu çalışmaların sonuçları kitap haline getirilerek kamuoyuna sunulacaktır.
Ayrılıkçı şiddet ve terör olayları yanında, insanımızın huzur ve güvenliği kadar ülkemizin geleceğini de tehdit eden diğer bir tehlikeli olayda, büyük kentlerde yaşanan tecavüz, kapkaç, hırsızlık, soygun dışında lise gençliği arasında başlayan şiddete yönelik çatışmalardır. Geleceğimizin umut çiçekleri gençlerimize ne oldu? Korkarım, yıllardır kendi kaderine terk edilen, hiçbir kurumsal yapılanmaya yönelik girişimlerde bulunulmayan, bilinçli bir biçimde yönlendirilmeyen gençlik, yarınlarından kuşkulu amaçsız ve hedefsiz olmasının yarattığı psikolojik depresyonları çok ağır bir biçimde dışa vurmaktadır. 21.yüzyılda dünyanın terk ettiği ezbere dayalı eğitim sisteminin geçerliliğini koruduğu, okullar arası farklı tutum ve yaklaşımların sürdüğü, bilime dayalı temel kavramların bilinçli bir biçimde tartışmaya açıldığı, eğitim sisteminin acımasızca siyasallaştırıldığı, eğitimimizle ilgili olarak yurt içi ve yurt dışı bilim çevrelerince hazırlanan raporlara göre durum hiç iç acıcı değildir. Oysa, Danton'un deyişiyle “Eğitim, ekmek ve sudan sonra halkın en zorunlu gıdasıdır” sözü eğitimin ne denli yaşamsal bir konu olduğunu ortaya koyarken, Slzman ise “iyi bir çocuk yetiştirmek, hazine dolusu servetten daha değerlidir” vurgulaması karşısında ülkemizde sürdürülen çarpık eğitim anlayışıyla bu sorunların üstesinden gelinmesinin çok uzak bir ihtimal olduğu acı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenlerle eğitime dolayısıyla gençliğe yaklaşırken, sevgiye, çalışmaya, başarıya, üretkenliğe, anlayışa, hoşgörüye pirim veren kurumsal bir sistemi yaratmak ve mutlaka onlara iyi örnek olacak yönetici kadroları yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Aksi taktirde alınacak her geçici önlem sorunun gelecekte daha güçlü bir biçimde ortaya çıkmasını önleyemeyecektir.
Türkiye Barolar Birliği kuruluşundan bu yana ve özellikle 1982 Anayasasında yapılan yeni Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşumundan sonra yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi için ne söylemişse hepsi teker teker çıkmıştır. Özellikle yargının siyasallaşması savı bu iktidarla birlikte hızla tırmanışa geçmiş yargıda yaşanmamış olumsuzluklar kamuoyunda tartışılır olmuştur. Hiçbir dönemde yargı bu denli itham altında kalmamış ve eleştiriye muhatap olmamış, yargı üzerinden siyasal iktidara ültimatom niteliğinde yanıtlar verilmemiştir.
Van Yüzüncü Yıl Rektörüne açılan ceza davasıyla başlayan tartışmalar, yine Van Cumhuriyet Savcılığı tarafından düzenlenen ve kamuoyunda “Şemdinli İddianamesi” olarak bilinen iddianame ile tırmanan tartışmalar yargının siyasallaştığı, ya da yargının üzerine siyasetin gölgesinin düştüğü konusunda ciddi kanılara varılmasına neden olmuştur. Şemdinli iddianamesinden sonra Yargıtay Başsavcısı Sayın Nuri Ok'un ve Onursal Başsavcı Sayın Sabih Kanadoğlu'nun açıklamaları yanı sıra son olarak Danıştay Onursal Başkanı Sayın Ender Çetinkaya'nın açıklamaları karşısında geçmişten buyana söylediklerimizin ne denli haklı olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Yıllardır her türlü etkiye açık, seçici olmayan, gelişi güzel bir hukuk eğitimi, mülakat sınavı yapanın insafına endeksli hakim ve savcı atamaları, en deneyimsizleri en sorunlu yerlerde göreve gönderen ve onları da çaresiz bırakan bir personel politikası, olanaksızlık ve yeteneksizlik içinde yürütülen hazırlık soruşturmalarıyla açılan kamu davaları ve % 48'i bulan beraat kararları varılan noktanın açıklanması için yeterlidir.
Tüm bunların yanı sıra yargı adına tartışmaların odağını oluşturan Van Cumhuriyet Başsavcıısının Van'daki meslektaşlarımıza “sizlerin çoğunluğu PKK” lı sözüne karşın hala orda durabiliyorsa, bu yapılanlar için fazla bir neden aramaya gerek kalmamaktadır.
Yargının siyasallaşmasının yanı sıra, siyasal iktidar her alanda olduğu gibi savunmanın temsilcileri avukatlar arasında da kadrolaşmaya gitmekte hükümete bağlı tüm kurum ve kuruluşlarda eski avukatların işine son verilerek AKP yandaşı yeni vekiller atanmaktadır. Kadrolaşma konusunda çok titiz davranan iktidar yıllardır kamu kesimi avukatlarının emekliliğe esas ek gösterge rakamları ve makam tazminatları konusunda ki çok ciddi taleplerini ve bu yöndeki uyarıları dikkate almamış ve yapılan yeni yasal düzenlemede çok büyük bir kesimin mağduriyetine neden olmuştur.
Basınımızın sayın temsilcileri;
Merkez Bankası Başkanı atamasıyla ilgili yaşananlar, Bankalar Yasasının getirdiği uygulamalar, TMSF'nun kendi alacaklarını üçüncü kişilere tahsil ettirme yolunu açan hukuki düzenlemeler, son Tüpraşla ilgili kararın verilmesinden önce sergilenen hukuk dışılıklarla, kararın verilmesinden sonra sergilenen yaklaşımlar, tüm kurum ve kurallarıyla işleyen gerçek bir hukuk devletinde yaşanması mümkün olmayan olumsuzluklardır.
Yargı bağımsızlığının gerçek hukuk devleti ile gerçek hukuk devletinin de ancak eksiksiz demokrasi ile yaşama geçebileceğini iyice anlamadıkça ve tek hedef olarak eksiksiz demokrasiyi göstermedikçe ve de demokrasinin gerçek kurumlarını oluşturmadıkça siyasal, sosyal ve toplumsal alanlarda sıkıştığımız bu fasit dairelerden asla çıkamayacağız.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
|
|