TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK TARAFINDAN
17-18 KASIM 2006 GÜNLERİNDE DÜZENLENEN
“LÜBNAN’A YAPILAN SALDIRILAR”
KONULU ULUSLAR ARASI SEMPOZYUMDA
YAPILAN  KONUŞMA

 

Sayın Konuklar,

Arap Barolar Birliği ve Arap ülkeleri baro başkan ve temsilcilerinin katılımı ve Türkiye Barolar Birliği-Ankara Barosu birlikteliğiyle gerçekleştirilen “LÜBNAN’A YAPILAN SALDIRILAR-FİLİSTİN SORUNUNUN ULUSLARARASI HUKUK VE İNSAN HAKLARINA OLAN ETKİLERİ İLE DÜNYA BARIŞINA OLAN ETKİSİ YÖNÜNDEN HUKUKÇULARIN KONUYA BAKIŞ AÇILARI” konulu sempozyuma hoş geldiniz.

            UIA (Uluslararası Avukatlar Birliği) Orta Doğu Bölge temsilcisi Sayın Sami Akl ve Ankara Barosu Başkanı Sayın Ahsen Coşar’dan bulunduğumuz coğrafyada yaşananların bölge ülkeleri hukukçuları tarafından bir sempozyumda tartışılması önerisi geldiğinde, farklı hukuk sistemlerinin uygulandığı, farklı kültürlerin yaşandığı ülke hukukçularının tartıştırılması, doğrusu   bana önce pek sıcak gelmedi. Ancak bir an düşündükten sonra uzun yıllardan bu yana, huzura, istikrara, barış ve güvenliğe özlem çeken bölge hukukçularının, sempozyumun ortak değeri olan “hukuk” bağlamında çok şeyler söyleyebileceğine olan inancımla, konuyu Türkiye Barolar Birliği kurullarında tartışarak sempozyumu Ankara Barosu ile gerçekleştirmeye karar verdik. Hemen şunu da vurgulamak istiyorum. Etkinliği düzenleyen Türkiye Barolar Birliği ve Ankara Barosu olarak politika dışı, objektif bir yaklaşımla, İsrail dahil tüm bölge ülkeleri hukukçularını çağırmak istediğimizde büyük bir dirençle karşılaştık. Bu  nedenle sadece Arap ülkeleri hukukçularını çağırmak durumunda kaldık. Halbuki biz hukukçular, yerel politik baskılardan uzaklaştığımız sürece ulusal üstü, evrensel hukuku yakalayabiliriz. 

            Sayın konuklar,           

6 Ocak 1941 günü ABD Devlet Başkanı Franklın Roosevelt Kongre’de yaptığı tarihi konuşmasında dört özgürlüğe vurgu yaptı.  “...Tehlikelerden korunmaya çaba harcadığımız önümüzdeki günler için dört temel insan özgürlüğü üzerine kurulu bir dünya bulacağımızı umut ediyoruz...” dedikten sonra,  devamla “...birincisi dünyanın her yerinde konuşma ve ifade özgürlüğü, ikincisi dünyanın her yerinde, her kişinin tanrısına kendi istediği biçimde tapınma özgürlüğü, üçüncüsü dünyanın her yerinde yoksulluktan kurtulma özgürlüğü, dördüncüsü dünyanın herhangi bir yerinde korkudan kurtulma özgürlüğüdür...”  dedi.

Özellikle bu sonuncu özgürlük, hiçbir ulusun herhangi bir komşusuna ya da başka ulusa karşı fiziksel saldırı eylemi gerçekleştirmek durumunda olamayacağı bir noktaya ve davranış aşamasına gelene dek sürecek, dünya çapında etkin bir silahsızlanmanın sağlanmasını amaçlıyordu.

Bugün dahi büyük önem taşıyan bu konuşmanın etkisiyle 26 Haziran 1945 günü Birleşmiş Milletler Antlaşması ile uluslar arası bir örgüt kurulmuştur. Sözleşmenin giriş bölümünde bu örgütün hedefleri şu sözlerle ifade edilmektedir.

“...BİZ BİRLEŞMİŞ MİLLETLER HALKLARI, 

 —Bir insan yaşamında iki kez insanlığa eşi görülmedik acılar yaşatan savaş felaketinden gelecek kuşakları korumaya ve   

 —Temel insan haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkeklerle kadınların ve büyük uluslarla küçük ulusların hak eşitliğine olan inancımızı yinelemeye,

—Adaletin korunması ve anlaşmalardan ve uluslar arası hukukun öteki kaynaklarından doğan yükümlülüklere saygı gösterilmesi için gerekli koşulları oluşturmaya,

—Daha geniş bir özgürlük içinde toplumsal ilerlemeyi ve daha iyi bir yaşam düzeyi sağlamaya,

VE BU AMAÇLARLA;

 -Hoşgörülü olmaya ve iyi komşuluk ilişkileri içinde birbirimizle barış içinde birlikte yaşamaya ve

 —Uluslar arası barış ve güvenliği korumak için gücümüzü birleştirmeye,

 —Ortak çıkarlar dışında, silahlı güç kullanılmamasını sağlayacak ilkeler benimsemeye ve yöntemler geliştirmeye,

 —Tüm halkların ekonomik ve toplumsal gelişmesini hızlandırmak üzere uluslar arası yollara başvurmaya,

 —KARARLI OLARAK,

BU AMAÇLARI GERÇEKLEŞTİRMEK ÜZERE ÇABALARIMIZI BİRLEŞTİRMEK SONUCUNA VARDIK...”

Bu duygu ve düşüncelerle Birleşmiş Milletler Antlaşması’na imza koyan o saygın insanlar, dünyada ve bölgemizde yaşanan olumsuzlukları görebilselerdi, yaptıkları güzel ve iyi niyetli girişimler adına utanç duyar, kıyıma uğrayan aç ve sefil insanlardan özür dilerlerdi.

Franklin Roosevelt’in 6 Ocak 1941 günlü tarihi söylevinden yıllar sonra 13 Mart 1996 günü Mısır Şarm El Şeyh’de başta Arap dünyası olmak üzere İsrail ve Avrupa’dan 29 hükümet ve devlet başkanının bulunduğu “Barış Galip Gelecek” konulu zirve toplantısında söz alan Başkan Bill Clinton uzun ve anlamlı konuşmasında  “...Filistin halkının çok zor başardığı, çok zor elde ettiği değerler doğrudan tehdit altında bulunmaktadır. Terör tacirleri onların geleceklerini satmaya, umutlarını yok etmeye uğraşmaktadır. Çocuklar için daha iyi bir yaşam isteyen, arayan Arap ana ve babalar barış düşmanlarının onları da hedef aldığını anlamıştır...” demiş ve devam etmiştir.

 “...Birlikte hareket etme kararlılığımızı üç alana yönlendirmeliyiz:

—Öncelikle teröre başvuranları lanetlerken açık ve net olmalıyız. Çünkü Orta Doğu için aradığımız gelecekte şiddetin yeri yoktur.

—Yapıcı bir barış için arayışımızı artırmalıyız. Barış çemberi tamamlana kadar zorlamalıyız. Burada yaşayan insanların günlük hayatlarına barışın yararlarını getirmek için gayret etmeliyiz, zira insanlar umutlarını ve barışı yitirirlerse teröristler başarı elde etmiş olur. Bu ise zaferlerin en zalimidir ve biz buna asla olanak vermemeliyiz...”

“...Ayrı topraklardan ve ayrı geleneklerden gelsek de bu gün barış dilini konuşuyoruz. Orta Doğu bölgesinde arzu ettiğimiz ve aradığımız gelecekte şiddetin yeri yoktur. Hepimiz biliyoruz ki yüzde yüz başarıyı garanti edemeyiz, ancak hepimiz diğerinden yüzde yüz gayret göstermesini talep etmeliyiz. Barış için giriştiğimiz savaşı kazanacağız...”

 

Değerli konuklar,

Peki, ne oldu da, yaşadığımız coğrafyada akıl ve barış söylemleri dışlandı ve kan gövdeyi götürür oldu?

Bu sorunun yanıtı,  11 Eylül 2001 günü ABD’nin prestiji olan ikiz kulelere yapılan saldırı ve bu saldırı sonunda yaşananlar karşısında dillendirilen “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözlerinde ifadesini bulan şok, nefret, korku ve kin duygularında yatmaktadır. Aslında bu sorunun başka bir yanıtını, Berlin duvarının yıkıldığı 1989 yıllarına kadar götürmek ve iki kutuplu soğuk savaş dönemini sonlandıran Sovyetlerin dağılmasıyla oluşan tek kutuplu dünya düzenine ve onun getirdiği sonuçlara bağlamak da mümkündür.

ABD,  topsuz, tüfeksiz, bombasız kazandığı hâkimiyet sonucunda dünyanın tek süper gücü olduğuna güvenerek müthiş bir büyüklük duygusuna ve yenilmezlik gururuna saplanmıştır. Bunun sonucu “tarih bitti, tarihi biz bitirdik, askeri gücü olan dilediği gibi tarihi bitirir ve başlatır” söylemleriyle, yenidünya düzeni ve globalleşmenin liderliğine soyunan ABD, yarı tanrısal, yarı emperyal bir karaktere bürünmekte gecikmedi. İşte tüm olanlar bu anlayış ve yaklaşım sonunda oldu ve kovboy asıllı eski Teksas Valisi George W.Bush yönetimindeki ABD uygarlıklar beşiği Mezopotamya’yı cehenneme döndürdü.       

Oysa yukarda kısaca atıfta bulunduğum, 6 Ocak 1941 yılında Franklin Roosevelt’in söyleminden yıllar sonra, Bill Clinton’un 13 Mart 1996 günü dillendirdiği barış söylemleri bölgemiz yanı sıra tüm dünyada barış, huzur ve güvenlik için umut olmuştu.

Tüm bunların sonucu şu değerlendirmeyi yapmak mümkündür.

Geçmişten günümüze uluslar arası hukuk çerçevesinde yerel ve evrensel çatışma ve savaşlara karışan ABD,  insan hakları ve hukuku öne çıkardığı sürece kabul görmüş, ama son yıllarda Orta Doğu’da uyguladığı ve insan hakları ile uluslar üstü hukuku dışladığı sürece çok ciddi yanlışlar yapmış, dünya kamu oyunda prestij yitirmiştir. Bu günkü manzara kabaca, “dünyanın en büyük gücünü elinde bulunduran ABD’siz olmuyor” şeklindedir. Ama hukuka ve insan haklarına saygılı olmayan bir ABD yönetimi hem iç, hem de uluslar arası politika ve ilişkilerde inanırlığını kaybetmektedir. Nitekim geçtiğimiz günlerde Kongre ara seçimlerinde muhalefetteki Demokratlar, Irak ve Orta Doğu politikalarının mimarı olan Bush ve onun temsil ettiği Cumhuriyetçilerin 12 yıllık hâkimiyetini yıkmışlardır.

 Kendi ülkesi yanında tüm dünyanın huzur ve barışı için duyarlılık gösteren ABD halkını kutlamak gerek.

 Yine ABD Barolar Birliği,  Orta Doğu ve Irak politikalarından sorumlu olan kimi ABD üst yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Tüm bu gelişmeleri yansız bir biçimde gözlemlediğimizde karşımıza sözde değil, özde başka bir anlatımla, sadece söylemlerde ve yazılı metinlerde tekrarlamak değil, tüm ulusların büyük bedellerle yarattığı “insan hakları ve uluslararası hukuku” koşulsuz ve ön yargısız tanımak gerekmektedir.

Önde gelen dinlerin ve inanışların doğması nedeniyle kutsal topraklar ile çağımız enerji ve sanayi sektörünün temel taşını oluşturan petrol yataklarını sınırları içinde bulunduran Orta Doğu, geçmişten günümüze her dönemde uluslararası siyasetin ve ekonominin ilgi odağı olmuştur. Bunun sonucu bölge ülkeleri çoğu kez dış kaynaklı müdahalelerle karşı karşıya kalmaktadır.  Özellikle İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte bu müdahaleler daha da artmıştır. Çünkü uzun yıllar, dünyanın dört bir yanına yayılmış Yahudi topluluğu, bu ırkın girişimci özelliği gereği, bulundukları ülkelerde önemli lobiler oluşturmuşlardır. Bunun doğal sonucu olarak uluslar arası kuruluşlarda ve ilişkilerde çok etkin bir konuma gelmişlerdir. Zaman zaman bu güç ve etkinliklerini haksız ve yanlış kullanmaktadırlar. Oysa dünyanın en çok horlanan,  dışlanan, soykırıma uğrayan halkının,  bu gün geldiği noktada,  insan haklarına daha çok saygılı olması, bölge barışını koruması, hukuk dışı davranışlardan özenle kaçınması gerekirdi.

Bölge topraklarına ismini veren kadim Arap uluslarının hemen hemen çoğunda dini kuralların egemen olduğu, şer’i hukuk düzeni geçerlidir. Tanrı buyruğuna dayanan bu hukuk düzeni ile insan aklı ürünü olan laik hukuk arasında çok ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Bu fark ve çelişki ulusal ve uluslararası ilişkilerde çeşitli sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Bu hukuk farklılığı yanında, radikal İslam yanlılarının cihat adına sergilediği terör olayları dünya kamuoyunun bölgeye duyarlılığını artırmaktadır. 

   Dileğimiz hepimizin birlikte yaşamak durumunda ve zorunda olduğumuz bu coğrafyada aklın rehber, hukukun egemen olmasıdır.

Sayın Konuklar;

            Bölgede uzun yıllar güç, söz ve toprak sahibi olan Türkiye ile ilgili birkaç saptama yapmak istiyorum.

Ülkemizde 1839 yılında başlayan ve büyük Önder Atatürk ile doruk noktasına varan çağdaşlaşma yolculuğunda, hukuk devleti, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan anayasal ve siyasal aşamalar, kimi sorunlarımıza karşın, önemli bir birikimi ve deneyimi beraberinde getirmiş bunun sonucu olarak ülkemiz bölgenin barış ve istikrarı yakalayan devletlerinden biri olmuştur.

 Sözlerimi büyük Atatürk’ün “Yurtta Barış,Dünyada Barış” özdeyişine uygun bir Orta Doğu’da buluşmak umudu ve toplantının bölge barışına katkı sunması dileğiyle  bitiriyorum.

Saygılar sunuyorum.

Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK

 

 

 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
Başkanın Özgeçmişi
Başkanın Mesajı
Konuşmalar
Konuşma Videoları
E-Posta
Her Hakkı Saklıdır ©2008 Türkiye Barolar Birliği TBB Bilgi İşlem Müdürlüğü