TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK’UN
12 - 13 OCAK 2007 GÜNLERİNDE DÜZENLENEN “CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ ÖNCESİ
CUMHURBAŞKANLIĞI”
KONU BAŞLIKLI SEMPOZYUMDA YAPTIĞI KONUŞMA
Sayın konuklar;
Türkiye Barolar Birliği’nin, örgütsel sorumluluğunun doğal sonucu olarak düzenlemiş bulunduğu “Cumhurbaşkanı Seçimi Öncesi Cumhurbaşkanlığı” konu başlıklı etkinliğe hoş geldiniz.
Sizleri saygılarımla selamlıyorum.
Türkiye Barolar Birliği, kurulduğu günden bu yana, Avukatlık Kanunu’nun buyruğu ödevlerini eksiksiz yerine getiren çalışmalarına koşut olarak, cumhuriyetin kazanımlarının korunması ve yaygınlaştırılması yanında, çağcıl değerlerin yaşama geçtiği aydınlık ve uygar Türkiye özlemi, sorumluluğu ve bilinciyle hareket etmiştir. “Eksiksiz demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti”nin tümkurum ve kavramlarının işlerlik kazanması amacına yönelik olarak gerçekleştirilen bu etkinlikler, 2001 değişikliğiyle yasal görev haline gelmiştir.
Mesleğimize, meslektaşlarımıza ve hepsinden önemlisi halkımıza olan sorumluluğumuzun gereği olarak, gündeme gelen önemli konular hakkında kamuoyunu bilgilendirmek ve tartışmaların hukuk içinde, meşru zeminlerde yapılmasını ve yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla etkinlikler düzenlemekteyiz.
Tüm etkinliklerimiz baştan sona kayda alınmakta, kısa zamanda kitaplaştırılmaktadır. Bu etkinliğimiz de aynı şekilde kitap haline getirilerek başta sayın milletvekilleri olmak üzere bütün ilgililere gönderilecektir.
Saygıdeğer konuklar,
Bilindiği gibi 2007 Nisan ayında Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi dolacak ve yeni bir Cumhurbaşkanı seçilecektir. Bu konu medyamızın, siyasi partilerimizin, sivil toplum örgütlerinin yanı sıra tüm halkımızın da ilgisini çekmektedir.
Bu ilgi Cumhurbaşkanlığı makamının konumu ve yetkileri göz önüne alındığında son derece doğaldır. General De Gaulle’ün deyimiyle, Cumhurbaşkanlığı’na seçilecek kişi, “Tüm ulusun yaşama iradesinin ifadesi” olacaktır.
Cumhurbaşkanlığına seçilecek kişiye gösterilen ilgi, seçilecek kişinin, devleti en üst düzeyde temsil edecek olması yanında, 1982 Anayasasıyla yürütme alanında çok önemli yetkileri kullanacak olmasından da kaynaklanmaktadır.
Bu yetkileri kullanırken Anayasanın 101. maddesinin son fıkrasında düzenlenen “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve TBMM üyeliği sona erer” biçiminde tanımlanan ve Cumhurbaşkanı seçilecek olan kişinin siyasi kimliğinden soyutlanarak partiler üstü tarafsızlığını koruyup koruyamayacağı da son derece önem taşımaktadır. Bu husus Fransa’da da önem taşımış ve taşımaktadır. Yine büyük devlet adamı General De Gaulle, Cumhurbaşkanının statüsüne ilişkin olarak yaptığı bir konuşmada, “bu öyle bir yetkidir ki, ne Sağ’a ne de Sol’a aittir, Devlet Başkanı Fransa’nın temsilcisidir, onun ebedi varlığını temsil eder, Parlamento ise sadece Fransızların çok yönlü particiliğini ve hizipçi eğilimlerini temsil eder” diye vurgulamıştır.
Cumhurbaşkanı seçimi dolayısıyla toplumsal duyarlılığı son noktasına ulaştıran en önemli etken, seçilecek kişinin Anayasa’da yazılı ilkelere ve andına sözde değil, özde, başka bir anlatımla yüreğiyle ve tüm benliğiyle bağlı olup olmaması konusundaki endişeler oluşturmaktadır. Çünkü Cumhurbaşkanları ülkelerinin anayasal düzenlerinin ve devletin devamlılığı yanında, ulusun bütünlüğünü de korumakla yükümlüdürler.
Ayrıca, Cumhurbaşkanlarının etkili konum ve yetkilerine karşın, hukuki sorumluluklarının sınırlı olması nedeniyle, Cumhurbaşkanlığını temsil edecek kişinin siyasi geçmişi, özel yaşamı, ailesi, çevresi, ilişkileri, kısaca tüm moral değerleri büyük önem taşımakta ve kamuoyu tarafından dikkatle izlenmektedir.
Anayasanın Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak özel hükümler getirmesi ve partiler üstü bir yaklaşım ve uzlaşma aramasındaki ana amaç da, Cumhurbaşkanının bu niteliklerinden ve özel konumundan kaynaklanmaktadır.
1989 yılında Cumhurbaşkanı seçilen Turgut Özal’la ilgili seçim öncesi ve seçim sonrası yapılan yoğun tartışmaları hepimiz hatırlamaktayız. Çok rahat hareket eden ve partisiyle ilişkisini sürdüren Özal’ın davranışları karşısında, ülkemiz 15 Kasım 1989 günü “Çankaya Sorunu” olarak bilinen siyasal gerilime tanıklık etmiştir. TBMM’nde yapılan güven oylamasından sonra düzenlenen basın toplantısında DYP genel başkanı sıfatıyla Sayın Demirel, Özal’ın ANAP’ın olağanüstü kongresine gitmesinden kaygı duyduğunu açıklamış ve bunun “Yüce Divanlık bir suç” olacağını ileri sürmüştü. Bu tartışmaları sürdüren Demirel, daha sonra “Demokratikleşmenin önündeki en önemli sorunun Çankaya sorunu” olduğunu söyleyecek ve çözüm için iki ayrı anayasa değişikliği önerisi sunacaktır.
Devletin çeşitli kademelerinde görev yaparak adım, adım ilerleyen ve en üst bürokratik görevleri üslenen, ayrıca Dünya Bankası gibi uluslar arası prestijli kurumlarda çalışan, 12 Eylül darbesinden sonra ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcılığına getirilen, ANAP’ı kurarak büyük bir siyasi başarıya imza atan, Özal’la ilgili geçmişte yapılan tartışmalardan önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimi için çok önemli dersler çıkarılmalıdır. Aksi taktirde önü alınamayan, polemikler ve tartışmalar siyasi istikrarımızı altüst edecektir.
Sayın konuklar,
Demokrasi kimilerinin ileri sürdüğü gibi, yalnızca çoğunluk yönetimi, özellikle de oyçokluğu değildir. Demokrasi bir kurallar ve kurumlar sistemidir ve belirli standartları vardır. Toplumun tüm kesimlerinin sağlıklı bir biçimde siyasal güce ortak olması, demokrasinin gelişmesinde ve korunmasında temel öğedir.
Kendilerinin tek ve mutlak hâkim olduğunu sananlar, demokrasiyi tüm kurallarıyla işletemez ve demokrasinin temel unsurlarından olan uzlaşmayı dikkate almazlarsa, sistemin büyük krizler yaşamasına ve tıkanmasına neden olabilirler. Bu bakımdan öncelikle tüm ilgililerin yanı sıra, konuyu tartışan tarafların da bu demokratik ve ilkesel kurallara uygun davranması ve gerekli demokratik tepkilerini kullanmaları gerektiği kanısındayız. Başka bir anlatımla, uygar yurttaş olmak, erdem olarak itaatkâr olmaktan öte, sorumlu ve bilinçli olmayı ve gerektiğinde şiddet içermeyen demokratik sivil itaatsizliklere başvurmayı öngörür.
Sayın konuklar;
Ülkemizde anayasal girişimlerin 19’cu yüzyılın ilk yarısına kadar uzanan bir tarihçesi vardır. Türkiye’de açık rejimi, çoğulcu demokrasiyi ve anayasal düzeni kurma, yaşatma ve geliştirme çabaları, zaman, zaman ortaya çıkan engellere karşın genelde başarılı olmuş, bunun sonucu önemli bir anayasa kültürü oluşmuştur. Bu gelişmeler sonucu, hem geniş kapsamlı deney ve bilgi birikimi sağlanmış, hem de Türkiye’nin kalkınmasını, anayasal rejim içinde gerçekleştirme amaç ve inancı, Türk siyasal yaşamının önemli bir unsuru haline gelmiştir.
Alınan bunca yola ve elde edilen kazanımlara karşın, oluşturulan “Demokratik, laik sosyal hukuk devleti”ni tüm öğeleriyle içine sindiremeyen ve çağdaş değerler yerine eski düzeni yenilik adına sunma gayretinde olanların varlığı, hiçbir kuşku taşımayacak kadar açık ve net bir biçimde her alanda sergilenmektedir.
Oysa Anayasanın Türkiye Cumhuriyeti tanımındaki bu öğeler birbirini tamamlamaktadır. Bu öğelerin hiçbiri diğerinden daha az önemli değildir. Bu bakımdan bu ilkelerin içlerinin boşaltılması, yozlaştırılması düşünülemez, hoş görülemez. Özellikle demokrasi ve hukuk devleti nitelikleri, ancak “laik” bir toplumda düşünülebilir, yaşayabilir ve gelişebilir.
Bu nedenle laiklik kavramına bu algılama çerçevesinde yaklaşmak ve bakmak gerekmektedir.
Laiklik konusunda ilk algılama, “devletin din ve dinin devlet işlerine karışmaması”dır. Bunu çeşitli kesimlerden ifade edenler bulunmaktadır. Oysa laiklikle şeriat arasındaki ilk çatışma “egemenlik” konusundadır. Laiklik, dinin toplumsal olmaktan çıkarılıp bireyselleştirilmesidir. Yüce Meclis’in duvarında yazılı “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözlerini bu anlayışla okumalı, yorumlamalı, anlamalı ve buna uygun davranmalıyız.
Bu değerlendirmeye karşın, devlet bürokrasisinin en yetkili makamında bulunan kişinin“Türkiye Cumhuriyetinin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum” sözleri Türkiye Cumhuriyeti hakkında bir zafiyet ifadesidir. Bunun düzeltilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçtaki gücüne ve etkinliğine kavuşturulması ve onun niteliklerinin korunması geçmiş Cumhurbaşkanlarının olduğu gibi yakında seçilecek Cumhurbaşkanının da, andı gereğince asli görevi olmalıdır.
Ancak, bu tespiti yapan bilim adamı-bürokrat, bize tarihi gelişmelere ve cumhuriyetin hedeflerine taban tabana zıt, cumhuriyetle birlikte sağlanmış toplumsal barış yerine tarikatlar arası, mezhepler arası, dinler arası çatışma içeren bir reçete önerilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti hakkında en üst bürokrat tarafından yapılan bu tespite göre, korunması gereken bir konumdadır. Laik Cumhuriyeti koruyacağı ve kollayacağı ant metninde açıkça yazılı Cumhurbaşkanı’nın nitelikleri, bu anlamda büyük önem taşıyacaktır.
Maalesef ülkemizde, uygar, çağdaş, aydınlık değerlere ve gerçekleştirilen devrimlere, başlangıcından günümüze kadar süren bir direnç ve karşı duruş vardır. Büyük Fransız devrimi ve sonrasında yayımlanan 1789 Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi’ne önceleri sessiz kalan Osmanlı İmparatorluğu, daha sonra tüm dünyayı saran ve sarsan bu gelişmelere duyarsız kalamayacağını anlayınca, ihtilalin fikir muhtevasını araştırmak gereğini duymuştur. Yapılan araştırma sonucu ulaşılan gerçeklerin, şok etkisi yarattığını Reisülküttab Ahmet Atıf Efendinin 1798 yılında “Muvazene-i Politikiye” adlı raporundan anlıyoruz.
Ahmet Atıf Efendi tarafından Divana sunulan bu raporda etraflıca belirtildiğine göre, “Fransız ihtilali, dinsizlerin ve bozguncuların kafalarından çıkmış bir fitne ve fesat ateşinden başka bir şey değildir. Voltaire ve Rousseau denen zındıklar ve onlar gibi diğer maddiyatçılar, uzun zaman, peygamberleri ve hükümdarları küçük düşüren, dinsizliği kışkırtan, eşitlik ve cumhuriyeti ballandıran fikirler yaymışlardır. Halkın büyük bir kısmı da bu zehirli fikirlere kanarak, kendilerini bu dünyada tam mutluluğa kavuşturacak sanısıyla eşitlik ve hürriyet ilkelerine yürekten bağlanmışlardır. Halk vicdanından Allah korkusunu silen ve onu türlü kötülüklere sevk eden ihtilalin fesatçı ve bozguncu önderleri, bununla da yetinmeyerek, İnsan hakları adına verdikleri beyannameyi bütün dillere çevirip yaymak suretiyle her yerde halkı meşru hükümdarlara karşı ayaklanmaya davet etmişlerdir.”
Bu raporun yazılmasından iki yüzyıl sonra, tüm dünyanın hayranlık ve kıskançlıkla izlediği çağdaş uygarlık yolunda elde edilen kazanım ve devrimlere karşın, 2000’li yıllarda;“Bu millet istedikten sonra laiklik tabi elden gidecek, sonra nedir bu laiklik, Allah aşkına bu ne menem şey, hem laik, hem Müslüman olunmaz”, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir lafı koca bir yalan, Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır”, “Bu milletin bütünlüğü ‘Ne mutlu Türküm’ diyene ifadesiyle sağlanır mı, Osmanlı 30’u aşkın etnik grubu ümmet düşüncesiyle bir arada tuttu, bizde inanç birliğiyle tutacağız, biz hazmettire hazmettire geliyoruz”, “Demokrasi amaç değil, araçtır” gibi sözlerin siyaset arenasında yükseldiği bir Türkiye’de yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle duyulan kaygıları anlayışla karşılamak gerek.
Yukarıda özetlenen sözler, konuşmamın başından beri sıralanan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel öğelerini öteleyen bir anlayışı ve siyasi duruşu sergilemektedir. Bu nedenle de, Cumhurbaşkanı adaylarından beklenen anayasal düzenin devamlılığını temsil ve ülkenin bütünlüğünü koruma açısından, ciddi kaygılar uyandırmaktadır. Bu kaygıların anlayışla karşılanması ve siyasal istikrar yanında toplumsal uzlaşmayı sağlayacak demokratik açılımlarda bulunulması gerektiği kanısındayım.
İki gün sürecek etkinliğimizde tüm konular siyasi parti temsilcileri ve bilim adamları tarafından tartışılacaktır. Bu etkinlik çerçevesinde yapılacak tartışmaların, Cumhurbaşkanlığı seçimine mutlaka olumlu bir biçimde yansıyacağına inancım tamdır.
Etkinliğimize yönetici, konuşmacı, dinleyici biçiminde katkı sunan herkese teşekkürlerimi iletir, toplantımızın başarılı geçmesini dilerim.
Saygılarımla.
Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK |
|