TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK
TARAFINDAN  31 MART 2007 GÜNÜ
“SAVUNMAYA SAYGI”
TOPLANTISINDA 
YAPILAN KONUŞMA

 

Sayın konuklar,

Sevgili meslektaşlarım

Basınımızın özverili temsilcileri

 

Son yıllarda savunma örgütü olarak karşı karşıya kaldığımız hak ihlalleri ve olumsuzluklar nedeniyle “SAVUNMAYA SAYGI” vurgusunu öne çıkaran  bu toplantı zorunluluk halini almıştır. 

6 Eylül 2005 günü bu salonda açıkladığımız 2005/2006 Adli Yıl açılış bildirimizde belirttiğimiz gibi, eksiksiz demokrasiye, insan haklarına, bağımsız yargıya, tüm kurum ve kurallarıyla işleyen hukuk devletine olan inancımız doğrultusunda çalışma ve çabalarımızı sürdürürken bu kez “Savunma hakkı” ve onun güçlü ve bağımsız örgütleri “barolar”a yönelik sistemli saldırıları göğüslemek-  durumunda kalmaktayız.

Avukatların ve savunma mesleğinin önündeki engellerin kaldırılmasına ilişkin yetkililerin verdikleri güvencelere karşın;

-Yıllarca yapılan mücadeleler sonunda Avukatlık Kanunu’na konulmuş, mesleğimizin geleceği açısından son derece hayati önemi olan “sınav” kurumunu bir çırpıda, liderin arzusu ile barolar ile Türkiye Barolar Birliği’nin görüşlerini hiçe sayarak, bir avuç niteliği belirsiz kişilerin istekleri üzerine kaldıran,

-Bizleri yargılamayı tamamlayan değil engelleyen bir unsur olarak gören,

-Uluslararası sözleşme ve belgelerde hüküm altına alınan “silahların eşitliği” ilkesini  görmezden gelen,

 - Avukatlık ücretinin bir emek ve uzmanlık karşılığı olduğunu anlayamayan,

- Savunma hizmetini ihale konusu mal sanan,

-Savunma örgütü temsilcileri avukatlara yapılan ve çoğu ölümle sonuçlanan saldırıları doğal karşılayıp hiçbir zaman kınamayı ve geçmiş olsun  dileği iletmeyi düşünmeyen,

-Kamu kesimi avukatlarını hukukçu olarak algılamayan,

-Yasada açıkça hüküm altına alındığı halde, baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin anayasal konumunu ve buna bağlı olarak protokol düzenlemelerini bir türlü içine sindiremeyen,

- Avukatlık kimliğini yasa buyruğuna karşın “resmi kimlik” olarak tanımayan,

-Resmi kurumlarda yasa gereği sağlanması gereken bilgi ve belgeye ulaşma yerine, direniş sergileyen bununla da kalmayarak  avukatı mahkeme dosyalarında yargının öğesi olarak kabul yerine yabancı bir unsur gibi gören,

-Avukatlar ve savunma mesleğinin önünü kesmek ve yaşam alanını daraltmak amacıyla, Muhasebeci-Mali Müşavirler, Marka-Patent ve Rekabet vekilliği yanı sıra Noterlik yasasında da yeni düzenlemelere giden,     

 -Tüm bunların yanı sıra ekonomik ve pazarlık gücünü elinde bulunduran uluslararası hukuk ve avukatlık firmalarına geçit veren,

benzeri anlayışlara ilave olarak, CMK’da görevli müdafii ve vekillerin aylardır alacaklarını ödemeyen, bu konuda baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin  yetkilerini alelacele çıkarılan yasalarla elinden alan, 5560 sayılı yasa ile “adil yargılama hakkı” bağlamında eşit seviyelerde bulunmaları gereken, Cumhuriyet savcılarını avukatların ita amiri durumuna getiren haksız ve dayanaksız yaklaşımları kabul etmemize olanak yoktur.

 Bütün bunlara emekli olmuş ya da olmamış yaklaşık yüz profesörün görev yaptığı 32 hukuk fakültesinin her yıl verdiği ortalama 9000 mezundan yaklaşık 7000 mezunun sadece biçimsel stajı tamamlayarak mesleği icraya başladığını eklersek bir niceliksel baskı altında olduğumuzu ve bunun da çok önemli nitelik kayıplarına yol açtığını net bir biçimde görürüz.

Sayın Adalet Bakanı’nın her fırsatta yeni ve çağdaş bir “Avukatlık Yasası Taslağı” kendilerine sunulduğunda kolaylıkla yasalaştıracağını sıkça tekrarlamasına ve sayın Başbakanının sorunların çözümü için 48 baro başkanı önünde kabinenin üç önemli bakanına talimat vermesine karşın, savunmanın önündeki sorunlar yumağı eksilmediği gibi yenileri eklenmektedir. Belirtilen bu olumsuzlukları birleştirince avukatlara, barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne yönelik olumsuz bir tavır içine girildiğini düşünmek durumunda kalıyoruz.

Özellikle mesleğin geleceğini etkileyecek olan avukatlık sınavı teklifinin TBMM Adalet Komisyonu’nda ve Genel Kurulda görüşülmesi sırasında maalesef meslektaşımız olan kimi milletvekillerinin hayret ve ibretle izlediğimiz mesleğimiz ve meslektaşlarımıza yönelik tespit ve değerlendirmeleri bu kanaatimizi güçlendirmiştir. 

Oysa;

“Bağımsız savunma, bağımsız yargının kurucu  unsurlarındandır”

“Bağımsız savunma olmaksızın güçlü ve bağımsız bir yargıdan asla söz edilemez”

“Adil yargılanma hakkının olmazsa olmaz koşulu bağımsız savunmadır”

“Hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmak Türkiye Barolar Birliği  ve baroların asli görevlerindendir”

“ Barolar ve Barolar Birliği insan temel hak ve özgürlüklerinin ödünsüz savunucularıdır.”

Tüm bunların gerçekleşmesi için de savunmanın, avukatların,  baroların bağımsızlığını içeren Havana Kuralları’nın 16.maddesi gereği;

  “Hükümetler avukatların hiçbir baskı,  engelleme, taciz veya yolsuz bir müdahaleyle karşılaşmadan, her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini”  sağlar.denilmekte, aynı şekilde;

Türkiye’yi ziyaret eden AB temsilcilerinin Yargı ve Adalet teşkilatıyla ilgili olarak düzenledikleri son 2005 yılı “İstişari Ziyaret Raporunda” avukatlar ve bağımsız savunmayla ilgili öneri ve tavsiyelerinde şu noktalara dikkat çekilmektedir;

- Uluslararası standartlara uygun olarak avukatların mesleklerini her türlü korku, engelleme, taciz ve soruşturma olmaksızın yerine getirmesi yönünde gerekli önlemlerin alınmasını;

-Adalet Bakanlığı’nın Baroların işleyişleriyle ilgili rolünün, vesayet uygulamasının kaldırılmasını;

-Türkiye’deki Baroların, yeni ceza adaleti sisteminde avukatların güçlendirilen rolünü göz önüne alarak avukatlık için gereken nitelikleri, eğitimleri ve mesleki sorumluluklarını gözden geçirmesini, ayrıca alanların herhangi birinde tanımlanan ihtiyaçların karşılanması istendiğinde, AB Komisyonunun gerekli yardımı yapmasını,

-Adalet Bakanlığına, avukatların sanıkla ilgili bütün dosyalara ulaşmasına ilişkin tüm engelleri kaldırmasını teminen bu konuda gerekli yasal düzenlemeleri yapmasını;

-Bazı kurumlar, avukat ve müvekkilinin görüşmesi için yeterli zaman bırakmamaktadırlar, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığının, avukatların göz altına alınmış olan müvekkilleriyle etkili şekilde görüşebilmeleri için yeterli zaman ve mekan sorunlarının çözülmesini;

 -Adalet Bakanlığı, avukatların adliyelerde tutuklu müvekkilleri ile gizli olarak görüşebilmelerine imkan sağlayan tedbirlerin alınması yönündeki tavsiyemizi kabul etmiş olup, bu tavsiyenin uygulanmasına yeni İstinaf Mahkemelerinin inşasında başlanacaktır. Mevcut ceza mahkemelerinde bu tarz görüşme olanakları tesis edilinceye kadar bakanlık kısa dönemde, avukatların müvekkilleri ile görüşmelerine imkan verecek geçici tedbirlerin alınmasını benimsemiştir.

-Uygulamada duruşma esnasında, avukatların müvekkilleri ile konuşmalarına izin verilmesinin sağlanması konusunu önemli bir ihtiyaç olarak görüyoruz,

-Duruşma başlarken, savcı ve hakimlerin aynı kapıdan, aynı anda duruşma salonuna girmelerine karşın, avukatların duruşma salonuna halkla birlikte ayrı bir kapıdan girmeleri zorunluluğu durumu halen devam etmektedir. Hakim duruşma salonundan ayrılırken savcıda hakimle birlikte aynı kapıdan çıkmakta ve savunma avukatı güvensiz bir biçimde halkın kullandığı kapıdan çıkma durumunda bırakılmaktadırlar.

Adalet Bakanlığı, hakimlerin karar vermek üzere müzakereye çekilmek için duruşma salonunu terk ettikleri anda, savcılarında aynı anda salondan ayrılmamaları gereğinin vurgulanacağı eğitim programlarının düzenlenmesini, Adalet Akademisine tavsiye etmeyi kabul etmiştir. Cumhuriyet savcılarının duruşma salonlarına, hakimlerden ayrı bir kapıdan girmelerinin ve ayrılmalarının sağlanması konusunda gerekli önlemlerin alınmasını tavsiye ediyoruz,

-Türkiye’de savcılar duruşmalar esnasında, hakimlerin yanında ve onlarla aynı seviyede olan, zeminden yüksek bir platformda oturmaya devam etmektedirler. Bu arada savunma avukatları da, dinleyiciler ve sanıklarla aynı seviyede ve salonun zemininde bir masada oturmaya devam etmektedirler. Adalet Bakanlığı prensipte, savcıların duruşma salonlarındaki konumunun avukatlarınki ile eşitleneceği konusunda fikir birliğine varmıştır.

-Avukatların mesleki görevlerinin yasal olarak icrası ile ilintili eylemler nedeniyle veya ifade özgürlüğü hakkının yasal olarak kullanılması sonucu ceza soruşturmasına konu oldukları olayların görülmesi devam etmektedir. Polis, Jandarma ve Cumhuriyet savcılarının avukatları müvekkillerinin işlemiş oldukları suçlarla ilişkilendirilmelerinden kaçınmalarının ve avukatların mesleki görevlerini tehdit, engelleme, taciz veya soruşturma olmaksızın uluslararası standartlar paralelinde icra etmelerine müsaade edilmesinin sağlanması konusunda, ilgili devlet organlarından gerekli tedbirleri almasını tavsiye etmekteyiz,

-Adalet Bakanlığı, baroların faaliyetleri ile ilgili rolünü korumaya devam etmektedir. Avukatların disiplin suçlarıyla ilgili TBB tarafından alınan kararların tümünün Adalet bakanlığına sunulması gerekliliği bulunmaktadır. Ayrıca, Avukatlık yasasının 58. ve 59. maddeleri ile bir Türk avukatı aleyhine, mesleki çalışmalarını sürdürürken işledikleri suçlar nedeniyle yürütülecek bir cezai takibat için Cumhuriyet Savcısı Adalet Bakanlığından izin almak durumundadır. Adalet Bakanlığı, baroların çalışmaları üzerindeki etkisinden feragat etme konusunda her hangi taahhütte bulunmamıştır.

Avukatlar aleyhine yürütülen disiplin işlemleri için TBB’ne itiraz edilmesi, yargı dışı süreç açısından nihai itiraz aşaması olması ve Avukatlık yasasının 58.ve 59.maddelerinin, avukatların mesleki çalışmalarını icra etmeleri esnasında işledikleri suçlar nedeniyle aleyhlerine yürütülecek ceza takibatlarında Adalet Bakanlığı’nın tesirini ortadan kaldıracak tarzda değiştirilmesini öneriyoruz demektedirler.   

Savunma örgütü temsilcileri avukatların çalışma ilke ve yöntemlerini belirleyen mevcut kavramlar ve önerilen yeni açılımlar  ne yazık ki, başta siyasal iktidar olmak üzere, kimi kamu kurum ve kuruluşlarınca engellenmek istenmektedir. Gücünü bağımsız örgütünden alan savunmanın gür sesi avukatların, bu olumsuzluklar karşısında sessiz kalması asla beklenemez. Çünkü;

-Savunmayı çökertip yargıyı ayakta tutmak mümkün değildir. Güçlü yargı ancak güçlü ve bağımsız savunmayla mümkündür. Savunmayı göz ardı edenlerin bir gün savunmaya ve avukata ihtiyaçları olacağını yadsımak olanaksızdır.

Türkiye’yi ve toplumun her kesimini kendi mikro ölçeğine çekmeye çalışan siyasal  anlayış, yargı erkinin de bütününe yönelik sistemli bir yıkım planı uygulamakta ve böylelikle yürütme üzerindeki yargı denetimini etkisizleştirmek istemektedir. Bunun örneklerini siyasal iktidarın yargıya ve yargı kurumlarına yaklaşımlarında açıkça görmek mümkündür.

Son günlerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine aday gösterilmesi sırasında sergilenen olumsuzluklar yanında,Hakimler ve  Savcılar Yüksek Kurulu ile Adalet Bakanı ve Bakanlık müsteşarı arasında yaşanan olaylar siyasal iktidarın yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesine yaklaşımını somut olarak ortaya koymuştur. Karşılıklı restleşmeden sonra uzlaşarak 15.Nisan.2007 günü Yargıtay ve Danıştay’da boş bulunan üyeliklere seçim yapılmasının karar altına alınması mutluluk vericidir. Dileğimiz,yeni dönemde yapılacak seçimlerde geçmişte yaşanan olumsuzlukların yaşanmaması ve seçimler sonrası çıkan listelere geçmişte olduğu gibi ağır eleştiriler yapılmaması. Bakanlık ve kurul üyeleri yerine,emeğin,liyakat’ in, birikimin ve çalışkanlığın en büyük referans olması dileğimizdir.

Genelde yargı özelde savunma adına izlenen yol, geçmişten günümüze tarihi süreç içinde hiçbir siyasal iktidara yarar sağlamamıştır. Çünkü unutulmasın ki, savunma çökerse yargı da çöker ve hep beraber altında kalırız.

Değerli meslektaşlarım bu nedenle hepimize çok zor görevler düşmektedir. Bu bağlamda; Avukatlık Kanunu’nun  Baro Yönetim Kurulunun görevlerini düzenleyen 95.maddesi “...avukatlık onurunun ve meslek düzeninin korunması” görevini barolara vermekte aynı şekilde 121.maddenin 18.bendinde ise “...mesleki dayanışmanın sağlanması ve devamlılığı için her türlü çalışmalarda bulunmak, mesleğe ve meslek mensuplarına yönelik hak ihlallerine karşı avukatlık mesleğini ve meslektaşlarını savunmak ve bu konularda her türlü yasal ve idari girişimlerde bulunmak...” görevi Türkiye Barolar Birliği yönetim kuruluna verilmektedir. Bizler bu görevleri barolar ve Türkiye Barolar Birliği genel kurullarının verdiği yetkilere dayanarak en üst düzeyde ve eksiksiz olarak yerine getirmeye çalışmaktayız. Ancak bunca sorunlar sarmalıyla karşı karşıya olan mesleğimizin geleceği bakımından bu çalışmalar kuşkusuz yeterli değildir. Bizi bu çalışmalar yormuyor, bizi bu çalışmalar etkilemiyor, bizi politik ve popülist yaklaşımlarla siyasal iktidar temsilcilerine şikayet eden meslektaşlarımız yoruyor ve etkiliyor. Bu tür olumsuzluklar yanında büyük bir çoğunluk desteği ve coşkusunun yarattığı  enerjiyle yolumuza devam ediyoruz.  

Bizim çalışma ve gayretlerimizin yanında tüm meslektaşlarımızın bu konularda gerekli duyarlılığı göstermesi savunma hakkının gölgelenmesine izin vermemesi gerekmektedir.

Barolar, Türkiye Barolar Birliği ve avukatlar olarak yeni bir çalışma düzeni başlatarak;

-Hukuk Fakültesi öğrencisine, avukat stajyerine, avukata mesleğine duyması gereken saygı yanında, gereken özeni göstermesini önemle anlatmalıyız,

-Ayrıca yargıçlara, savcılara aynı kökten bir bütünü oluşturduğumuzu, birimizin varlığını sürdürmesinin diğerine bağlı olduğunu, bu üçlünün uyumu ve kalitesinin “adil yargılama”, “adalete erişim” ve “adalete saygıyı” gerçekleştireceğini, her platformda ve her olayda daima meslek kurallarımızın emrettiği özen içerisinde  hatırlatmalıyız,

-Ülkeyi yönetmeye talip olan siyasetçiye , bağımsız savunmanın bağımsız yargıda, bağımsız yargının gerçek hukuk devletinde, gerçek hukuk devletinin de, ancak eksiksiz demokrasi ve insan haklarına saygıyla yaşama geçebileceğini ısrarla söylemeliyiz ve bunun böyle olduğunu kabul ettirmeliyiz.

        

Sayın konuklar

Sevgili meslektaşlarım;

Meslektaşlarımız aşmak zorunda oldukları mali – ekonomik- sosyal güvenlik - gelecek kaygısı gibi çok ağır sorunlar yanında, çarpık hukuk anlayışının bir sonucu olarak günlük mesleki çalışmalar sırasında da canından bezdirilmektedir. Hukuku sadece araç olarak kullanan, hukukun üstünlüğü ve hukuk devletini asla amaçlamayan, aksine hak ve hukuk tanımaz bir yönetim anlayışının egemen olduğu bir düzende bu ilke ve kavramları yaşama geçirme amacında olan bir meslek gurubunun yaşadıklarını tahmin etmek çok zor olmasa gerek.

Tüm bu olumsuzluklara karşın, ülkemizde hukukun üstünlüğü ilkesine olan sarsılmaz inancıyla hak ve adaletin gerçekleşmesine, savunmanın özgür temsilcisi olma bilinciyle yaklaşan, saygın ve onurlu meslektaşlarımızın varlığı mesleğimizin geleceği için en büyük güvencedir.

Bu saygın insanlar sadece mesleğimizin ve meslektaşlarımızın sorunları bağlamında güvence olmaktan öte, yurt ve ülke sorunlarının çözümü yanında aydınlık, çağdaş ve uygar Türkiye için de güvencedir. Çünkü barolarımız ve Türkiye Barolar Birliği, aydınlık, çağdaş, özgür ve yürekli üyelerinden aldıkları güçle, ülkemizde eksiksiz demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti yanında bize emanet edilen Cumhuriyet ve onun kazanımlarının inançlı savunucularıdır. Bundan hiç kimsenin, altını çizerek söylüyorum hiç kimsenin asla, ama asla kuşkusu olmasın.

Sosyal yapımızda yer yer baş gösteren numaracı cumhuriyetçiler, takiyeciler, tarikatçılar, cemaatçılar,  ultra-liberaller, teslimiyetçiler, bölücüler ne kadar işbirliği yaparlarsa yapsınlar bizi inandığımız yoldan asla çeviremezler.

        

 Sayın konuklar,

Sevgili meslektaşlarım;

Bu gün ülkemizin birliği, bütünlüğü yanında, devletimizin “tekil devlet modeli” ve “laik demokratik sosyal hukuk devleti” yapısı etnik ayrımcılık ve gericiliğin ciddi saldırısı altındadır.

Unutulmamalıdır ki, olumsuz değişimlere, ilkesizliklere, hareketsiz kalarak, seyirci olarak, onlara yol verenler de, en az o olumsuzlukları ve değişiklikleri tasarlayan ve uygulayanlar kadar sorumludurlar. Bu nedenle, hukukçu ve aydın olma kimliğimizin doğal sonucu olarak, bulunduğumuz coğrafyayı doğrudan ilgilendiren ve denizaşırı ülkelerde oluşturulan projeksiyonlara ilgisiz kalmak gibi bir lüksümüz bulunmamaktadır.

Ülkemizde yıllardır huzur, barış ve kardeşlik sembolü olarak kutlanan Nevruz şenlikleri etnik bir ayrımcılığın aracı olarak kullanılabilmekte bu hareketin sözde liderleri olan kişilerin isimleri vatan topraklarında coşkuyla haykırılabilmektedir.  

ABD yetkililerince her fırsatta dillendirilen ve Büyük Orta doğu modelinin alt yapısını oluşturacak olan “ılımlı İslam” formülü ülkemizde uygulanmaya çalışılmaktadır.

12 Eylül Askeri darbesinin ürünü olan “tarikat-siyaset-ticaret” ilişkisinin siyaseten oluşumunu ifade eden Adalet ve Kalkınma Partisi 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde, seçim sisteminin de, eksikliklerinden yararlanarak TBMM’nde aldığı oy oranından çok fazla sandalye  elde ederek büyük bir meclis çoğunluğuyla tek başına iktidar olmuştur.

Koalisyon hükümetleriyle yönetilmekten yakınan halkımız ve toplumumuzun büyük kesimi bu yeni oluşumu heyecanla karşılamış ve ciddi bir kredi açmıştır. Ama ne yazık ki, geçmiş dönem uygulanan yanlış politikaları ve siyaset anlayışlarını eleştirerek iktidara gelen AKP bu kez, elde ettiği oy çokluğuna da dayanarak, geçmiş uygulamaları her yönüyle aratacak siyaset içinde olmuştur.  Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana tüm siyasi partiler tarafından kabul edilen ilke ve kavramlar bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde tartışmaya açılmakta, geçmişten günümüze devlet politikası olarak kabul görmüş ve benimsenmiş, üzerinde toplumsal uzlaşma sağlanmış ,tarihsel olaylar başta olmak üzere, birçok konu yenilik ve değişim adına hedef seçilmiştir. Dünyanın ve Türkiye’nin geldiği bu noktada açık toplum, demokratik açılım, saydam ve gün ışığında yönetim, anlayışının bir sonucu olarak kuşkusuz tartışılmayacak, kuşkusuz irdelenmeyecek hiçbir konu ve kurum yoktur. Bu yapılırken objektiflikten, bilimsellikten ve gerçeklikten uzaklaşmamak gereklidir.  Bu temel ilkeler ışığında özgür ve bağımsız olarak her konu tartışmaya açılabilir. Bunu anlamak ve algılamak mümkün, ama siz demokratik ve çağdaş söylemlerinize karşın, taban tabana zıt olan eylem ve davranışlar sergilerseniz inanırlılığınızı kaybedersiniz. Örneğin Başbakanlık ve Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarlıklarında tarikatçı ve dinci referansları öne çıkan kişileri o görevlerde tutuğunuz sürece çağdaş ve uygar Türkiye adına her fırsatta dillendirdiğiniz söylemlerin hiç ama, hiç inanırlılığı olamaz.

Yapılan bu haklı ve gerçekçi uyarılara iktidar kanadından “bu seçim kurallarını biz mi koyduk?” “biz iktidara mevcut kurallar çerçevesinde geldik, öyleyse herkesten bu kurallara ve yaptıklarımıza saygı göstermelerini bekleme hakkımız var” gibi yanıtlar gelmektedir.

Evet, doğrudur siz mevcut demokratik kurallarla iktidara geldiniz, ancak iktidara gelirken bu kuralları en ağır şekilde eleştirmek, ama iktidarı ele geçirdikten  sonra bu olumsuz kuralları görmezden gelmek, asla demokrasiyle bağdaşmaz bir tutumdur. Bunu saptamak için iktidar partisi lider ve sözcülerinin 3 Kasım 2002 seçimlerinden önceki ve sonraki söylem ve eylemlerini karşılaştırmak yeterlidir. Bu iki dönem arasındaki fark, özellikle çoğulcu demokrasiye zarar verecek sonuçlar ortaya çıkarıyor ve muhtemel konsensüs (oydaşma) ya da en azından uzlaşma kanallarını tıkıyorsa artık çarpık demokratik uygulama ve tercih edilen seçim kurallarının hukukun üstünlüğü ilkesi gereği mutlaka saygı gösterilmesi gereken kurallar olduğunu iddia etmek olanağı kalmamaktadır. Çünkü bu yaklaşım demokrasi için gerekli hukukun üstünlüğü ilkesi yerine, demokrasiye zarar veren katı seçim yasaları kurallarının üstünlüğü anlayışını egemen kılar. Bu noktada iktidar ve muhalefet başta olmak üzere, tüm siyasi aktörler ve demokrasiye inanmış kesimlerin seçim kurallarının demokrasiye uygun hale getirilmesini dillendirmesi gerekir. Aksi taktirde, haksız ve adil olmayan seçim kurallarının uygulanma ısrarı demokrasinin yara almasına neden olmakta, halkın demokrasiye bağlılığını azaltmaktadır. Bugünkü parlamentomuz maalesef demokratik yönden temsil zafiyeti olan bir parlamentodur. Seçmenlerin yaklaşık yarısının temsil edilmediği bir parlamentonun çoğulcu, katılımcı ve demokratik olduğunu iddia etmek pek mümkün değildir. Burada şu farkı açıkça belirlemek gereklidir. Demokratik olmamakla, meşru olmamayı kesinlikle birbirine karıştırmamak gereklidir. Belli kurallar çerçevesinde göreve gelen bir temsil organı, ülkemizde olduğu gibi meşru sayılabildiği halde, demokratik yönden ciddi zafiyetler taşıyabilir.                     

Parlamentodaki çoğunluk yasal kurallar çerçevesinde seçilmiş ve oy kullanan seçmenlerden en çok oyu almış çoğunluktur, başka bir anlatımla bu çoğunluk, genel seçmen sayısına göre, parlamentodaki en büyük azınlıktır.  Ancak, hem parlamento hem içinden çıkan siyasal iktidar yasal kurallar çerçevesinde oluşmuş olmasına karşın, demokratik zafiyetler içermektedir. Nitekim, uygulanan çarpık yöntem ve kurallar sonucu, seçmenlerin yarıya yakınının temsil edilemediği bir parlamento yapısı ortaya çıkmıştır. Yukarıda da açıkça belirttiğim gibi, siyasi istikrar ve yasal meşruiyet adına bu parlamentonun yasama erkini kullanması ve içinden bir hükümet çıkarması kabul edilebilirse de bu parlamentonun Cumhuriyetin temel ilkeleri başta olmak üzere dilediği her şeyi değiştirebileceğini ve her istediğini yapabileceğini savunmak demokratik ilkelere ve demokratik taaammüllere uygun düşmez. İktidar temsilcilerinin bu durumu görerek ve idrak ederek ele geçirdikleri gücü özenle kullanmak için azami duyarlılığı göstermeleri gerekirken, aksine mutlak hakim ve mutlak söz sahibi anlayışını sürdürmektedirler. Bu bağlamda, bir çok konuda olduğu gibi uzlaşmayı reddederek, ülke yönetimi ve devletin temsili açısından son derece önemli olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde de ısrarlı olmak yasal olarak meşru olsa da, demokratik yönden asla kabul edilemez. Bu görüşü çürütmek için ileri sürülen “Savaş ilan etmeye yetkili bir parlamento Cumhurbaşkanını da seçmeye tam yetkilidir” savı yukardan beri ısrarla vurguladığım gibi, yasal olarak meşru olsa bile, demokratik meşruiyet yönünden büyük tartışmalara neden olur. Demokratik meşruiyet, olaya uzlaşma, konsensüs, birliktelik, sosyal barış, siyasi istikrar açısından yaklaşan sivil toplum ve duyarlı kamuoyu yönünden de  önemlidir. Bu nedenle zaman,zaman batı demokrasilerinde örnekleri görüldüğü gibi parlamentonun ve iktidarların “yasal olarak yapabilme kudretine, sahip oldukları” bir çok tasarruftan siyasi istikrar ve demokratik  gelenekler nedeniyle kaçındıkları olmuştur. Kuşkusuz bu demokratik yaklaşımı bizi yöneten mevcut iktidar ve  hakim anlayıştan beklemek aşırı iyimserlik olur. Ancak, yasal olarak meşru olan her şeyin, bu bağlamda siyasal iktidarın, demokratik yönden de meşru olduğunu iddia etmenin mümkün olamayacağını tarihi bir gerçeklik olarak vurgulamayı görev biliyor ve devamla mevcut parlamentonun da bu durumu görerek, toplumun çoğunluğunun iradesini yansıtmayacak bir Cumhurbaşkanı seçiminden kaçınmasını çoğulcu demokrasinin gereği olarak bekliyoruz. Aksi taktirde, tüm demokratik değerler zarar görecek ve toplumsal uzlaşmanın önüne geçilmesi çok güç engeller konulmuş olacaktır. Oysa, günümüzde en uygun yönetim aracı olan “Demokrasi” üzerine yapılan çalışmalarda “bir demokrasinin kalitesinin ne olduğu” sorusuna verilen yanıtta, bir demokrasinin kalitesi “yöntemsel olarak”, “içerik olarak” ve “Sonuçsal olarak” değerlendirilmektedir.  Buna göre; “yöntemsel” açıdan baktığımızda bu gün içinde bulunduğumuz durum iyi bir demokrasiyi işaret etmemektedir. Çünkü, mevcut iktidar kanuniliği, yasallığı, siyasal bir meşruiyet aracı olarak görmekte ve sayısal üstünlüğünü öne çıkararak demokratik değerlere zarar vermektedir. “İçerik” açısından ise, demokratik ve toplumsal tepkilere karşılık verme açısından iktidar sahipleri iyi bir sınav vermemektedirler. Kaldı ki, katılımcı ve çoğulcu demokrasi için, iktidar sahiplerinin mevcut demokratik tepkileri belli ölçüde karşılamaları gereklidir. “Sonuç” yönünden baktığımızda da, iktidarın bu çarpık ve yanlış yaklaşımının seçmenlerin büyük çoğunluğunu tatmin edecek bir sonuç ortaya koymadığı gerçeği çıkmaktadır ki bu da, demokrasimizin kalitesi yönünden bir zafiyet teşkil edecek niteliktedir. Bilindiği gibi, demokrasilerin nihai amacı mümkün olduğunca çok vatandaşı memnun ve mutlu etmek yanında siyasal, sosyal, toplumsal ve yaşamsal istikrarı yakalamaktır. Bu açıklamalar ışığında çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi yaklaşımı izlenerek sadece yasal meşruiyete dayalı hareket tarzından ve dayatmasından vazgeçilmiş olması halinde, demokrasimiz ve halkımız kazançlı çıkacaktı. Mevcut parlamentonun bir an önce seçime giderek yenilenmiş parlamentonun Cumhurbaşkanını seçmesi demokratik değerler bakımından büyük kazançlar sağlayacaktı. Böyle bir yaklaşım, Cumhurbaşkanlığı makamının bir hakem ve temsil makamı olma yönünde getirilecek eleştirileri de önleyecekti. Ama bugün için bu şans tamamen yitirilmiş, Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları ülke gündemine bütün ağırlığıyla oturmuştur.

Günümüz Türkiye’sinde Cumhurbaşkanlığı seçimi, demokratik laik rejimin teminatı açısından bir mihenk taşıdır. Cumhurbaşkanı seçimi dolayısıyla toplumsal duyarlılığı son noktasına ulaştıran en önemli etken, seçilecek kişinin Anayasada yazılı ilkelere ve andına sözde değil, özde, başka bir anlatımla yüreğiyle ve tüm benliğiyle bağıl olup olmama konusundaki endişeler oluşturmaktadır. Çünkü Cumhurbaşkanları ülkelerinin anayasa düzenlerinin ve devletin devamlılığı yanında, ulusun bütünlüğünü’ de korumakla yükümlüdürler.

         Ayrıca, Cumhurbaşkanının etkili konumu ve yetkilerine karşın, hukuki sorumluluklarının sınırlı olması nedeniyle, Cumhurbaşkanlığını temsil edecek kişinin siyasi geçmişi, özel yaşamı, ailesi, çevresi, ilişkileri, büyük önem taşımakta ve kamuoyu tarafından dikkatle izlenmektedir. Nitekim, anayasaların Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak özel hükümler getirmesi ve partiler üstü bir yaklaşım ve uzlaşma aramasındaki ana amaç da, Cumhurbaşkanının bu niteliklerinden ve çok özel konumundan kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerle Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili duyulan kaygıları, endişeleri, hayal karıklığını anlayışla karşılamak gerekir.             

Sayın konuklar,

         Sevgili meslektaşlarım,

         Küresel ısınmanın etkisi bir yana, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle başlayacak ve genel seçimlerle sürecek çok sıcak bir yaz mevsimi bizi bekliyor. Yine anlamsız, verimsiz ve kısır çekişmeler sonucu halkımız sandık başına gidecek ve ülkenin beş yıl süre ile geleceğini kurgulayacak parlamentoyu ve siyasal iktidarı seçecektir. Bu seçimler ülke geleceği bakımından son derece önemlidir. Bu noktada ilk akla gelen öneri herkesin sandığa giderek, benimsediği ve yakın olduğu siyasi anlayışın temsilcilerine oy vermesi olacaktır. Çünkü 3 Kasım 2002 günü çok sayıda seçmen grubunun sandığa gitmemiş olması yanında, bugün yapılan bir çok ankette önemli bir seçmen grubunun kararsız olduğunu saptamaktadır. Bunca iç ve dış sorunlar sarmalıyla boğuşan bir ülkede önemli bir seçmen grubu sandığa gitmiyorsa bunun çok iyi okunması gereklidir. Çünkü, dünyanın en asil, en uysal,en sabırlı halkı olan Türk halkı ve tüm çilelerin muhatabı Anadolu insanı,yaşadığı bunca çile ve bunca düş kırıklığına karşın, demokrasiye olan inancını yitirmemeye çalışmaktadır. Halkımızın bu özelliği,güzelliği ve duyarlılığı siyasetçilerimiz tarafından çok iyi algılanmalıdır. Mevcut siyaset sahnesinde rol alan aktörleri ve parlamentonun genel yapısını dikkatlice incelediğimizde halkımız adına çokta umutlu olamıyoruz. Çünkü,içte yaşanan,siyasal,sosyal ve ekonomik sorunlarla;dışta yaşanan siyasal,sosyal ve ekonomik gelişmeler,değişmeler ivedi olarak kontrol altına alınmadığı taktirde ülkemiz,tarihinin en karanlık günlerini yaşayabilir. Bunları görmek için kahin olmaya gerek yok,sadece at gözlüklerini çıkararak 3.Kasım.2002 genel seçimlerinden günümüze kadar olan süreci objektif olarak gözlemlemek yeterlidir. Giyim,kuşam,saç ve bıyık biçiminden başlayarak,toplumsal yaşamın her alanındaki geriye gidiş ve irtica hareketleri yanında,oturmuş,yerleşmiş devlet ilke ve geleneklerinden dönüşü içeren yasal düzenlemelere,çağdaş ve aydınlık kurum ve kuruluşlara başta devlet tiyatroları olmak üzere,yakın dönem,sanat,kültür ve edebiyat yaşamına karşı verilen savaşımı görmek yeterlidir. 

          Bu dönemde TRT’den spora, sağlıktan güvenliğe, ilk eğitimden üniversitelere kısaca kamu yönetim birim ve kademesine, tek ve sihirli  ara eleman olarak dini bütün imam tayini tercih edilir olmuştur. Böylece yeniş ve farklı bir siyaset anlayışının yönetiminde ülkemiz güven, huzur ve çağdaşlığı yakalamaya çabalamaktır.

         Bu dönemdeki siyasal iktidar çevrelerince en çok övgü alan sektör ekonomi ve mali sektördür. Türk parasından sıfırların atılması, enflasyonun tek rakamlı olması,yabancı sermayenin Türkiye’yi tercih etmesi vs gibi gelişmeler iyi göstergeler olarak dillendirilmektedir. Benim    ekonomide bildiğim tek  gerçek var. Hiçbir ekonomik sistem ülkemizde geçerli ve yaygın olan “üretmeden tüketmenin” sihirli formülünü bulamamıştır. Kanımca, kendi öz kaynaklarını harekete geçiremeyen, işsizler ordusuna çözümler bulamayan,üretimini artıramayan, en verimli işletme ve arazilerini müflis tüccar misali “babalar gibi satan”, tamamen borsa ve para oyunları yanında spekülatif önlemlerle ve din kardeşimiz dahi olsa şeyh parası,dış borç ve yabancı sermaye bağımlısı ülke ekonomisinin silkinim ayağa kalkması çok zordur. İşte,tüm bu zorlukların üstesinden gelecek, çağdaş ve uygar değerleri yaşama geçirecek,halka güven ve huzur verecek,devleti rayına oturtacak,dini duygular ve moral değerlerle oynamayacak,gerçekçi, samimi, dürüst, açık ve ilkeli siyasi kadrolara her dönemde daha fazla şiddetle ihtiyaç vardır.    

           İç ve dış sorunların ülkemizin üzerine kara bulutlar gibi çöktüğü,insanımızın tüm umudunu,heyecanını yitirdiği,gençlerimizin geleceğinden endişe duyduğu, işsizlik ve gelir dağılımındaki korkunç adaletsizliğin yaşandığı,eğitim birliği ve laik devlet yapısıyla uyuşmayan eğitim/öğretim uygulamalarının sürdürüldüğü,yargı bağımsızlığına müdahalelerin devam ettiği ve de Laik Cumhuriyetin temel değerlerinin demokrasi aracıyla tahrip edildiği çok kritik    bir dönemde yapılacak genel seçimlerin yeni umutların,yeni heyecanların yeni coşkuların ve yeni mutlulukların müjdecisi olmasını diliyorum.

        

 

         Sayın konuklar;

         Sevgili başkanlarım,

         Değerli meslektaşlarım;

         Yaşanan bunca olumsuzluğa, bunca çözülmüşlüğe, bunca iç ve dış işbirlikçisine, her türlü numaracıya karşın,ülkemizin aydınlık geleceğinden, hiç ama hiç kuşkumuz yok. Çünkü tüm bunların üstesinden gelecek, demokrasiye, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne, hukuk devleti ilke ve kavramlarına inanan, aydınlık ve çağdaş Türkiye’yi hedefleyen, aynı zamanda bu coğrafyanın moral ve manevi değerlerini iyi algılayan büyük ve sesiz bir kesim var. Bu kesim önemli tarihi olaylardan sonra sesini yükseltmekte, olur olmaz durumlarda çoğu kez, demokrasiye saygısı nedeniyle sessiz kalmakta ve çevresindeki olayları sorumluluk bilinciyle dikkatle izlemekte, zaman zaman kendine özgü yöntemlerle gerekli tepkisini göstermektedir. Ülkemiz geleceği için en önemli güvence bu büyük sesiz gurubun bilinçli ve tutarlı demokratik refleksleridir.

         Her platformda ve her yerde güçlü bir biçimde seslendirdiğimiz gibi “demokrasiye, laik cumhuriyete, bağımsız savunmaya, bağımsız yargıya ve hukuk devletine” inanan avukatlar ve örgütleri barolar olarak, yasanın bize verdiği  görevi yerine getirmek için ”hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak“ amacıyla ”eksiksiz demokrasi,gerçek hukuk devleti,bağımsız yargı ve bağımsız savunma hedefine” yönelik eylem ve söylemlerimizi duraksamadan inançla sürdüreceğiz .

           Bu duygu ve düşüncelerle beni dinlediğiniz için teşekkür eder,

saygılar sunarım.  

 

 

 

 

 

Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK

 

 

 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
Başkanın Özgeçmişi
Başkanın Mesajı
Konuşmalar
Konuşma Videoları
E-Posta
Her Hakkı Saklıdır ©2008 Türkiye Barolar Birliği TBB Bilgi İşlem Müdürlüğü