|
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK’UN
22 KASIM 2007 GÜNÜ
AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ TARAFINDAN DÜZENLENEN
“Vizesiz Avrupa ve Avrupa’da Kazanılmış Haklarımız”
KONU BAŞLIKLI SEMPOZYUMDA YAPTIĞI KONUŞMA
Sayın konuklar;
Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğü yanında, aynı Üniversitenin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Hukuk Fakültesi Dekanlıklarıyla, Akdeniz Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi, Almanya’da Öğrenim Görmüş Akademisyenler Derneği, Avrupa-Türkiye Araştırmaları ve Euromaster-Avrupa Çalışmaları Ortak Lisans Programı yetkilileri tarafından düzenlenen ve Avrupa ülkeleriyle sosyal, siyasal, ekonomik, mali ve hukuki ilişkilerimizi doğrudan ilgilendiren bu çok önemli etkinliğe destek veren, Türkiye Genç İş Adamları Derneği (TÜGİAD), Türk-İş, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM), Türkiye Barolar Birliği, Türkiye İşverenleri Sendikaları Konfederasyonu(TİSK), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Nakliyeciler Derneğinin katılımlarıyla gerçekleştirilen “Vizesiz Avrupa ve Avrupa’daki Haklarımız” konu başlıklı sempozyuma hoş geldiniz.
Türkiye Barolar Birliği insanımızı ve halkımızı ilgilendiren ulusal ve uluslararası sosyal, siyasal, ekonomik, mali ve hukuki tüm ilişkilerde devletimizin kurumsal saygınlığı yanında, ulusal çıkarlarımızı korumayı ve ona uygun çalışmalar yapmayı temel ilke edinmiştir. Bu çalışmalarda ülkemizin ve insanımızın geçmişten günümüze gelen tarihsel ve toplumsal kazanımları en önemli yol göstericimiz olmaktadır. Bugün burada ülkemiz ve ülke insanımız için son derece önemli ve yararlı olduğuna inandığımız bu etkinliğe verdiğimiz koşulsuz desteğin temel nedeni budur. Ülkemizde kimi ekonomik, siyasi ve politik nedenlerle AB-Avrupa ülkeleri ve Türkiye ilişkileri sorgulanmakta yaşanan güncel ilişkilere göre yorum ve değerlendirmeler yapılmakta işin en trajik yanı da, ulusal sorunlardaki tüm olumsuzluklar acımasızca bu ilişkilere yansıtılmaktadır. Oysa tüm ikili ilişkilerde olduğu gibi yanlar arasında duyarlı, eşit, ölçülü ve saygın bir ilişki götürüldüğü taktirde bu yakınmalardan asla söz edilemez. Bu günkü etkinliğin konusu olan “Vizesiz Avrupa ve Avrupa’daki Haklarımız” la ilgili olarak yapılacak tespit, yorum ve açıklamalar bu ilişkilerde kişisel ve ulusal anlamda ne denli pasif ve etkisiz bir davranış sergilediğimizi açıkça gösterecektir.
Oysa Avrupa-Türkiye ilişkileri bağlamında, Osmanlı devleti pek çok batılı tarihçinin tanımı ile bir Avrupa devleti idi. Bugünkü Avrupa’da ulusların ve devletlerin oluşmasında, Protestanlığın yaygınlaşmasında, Avrupa’nın ortasında Müslüman halkın varlığının yaratılmasında Osmanlıların etkileri yadsınamaz. Osmanlılar Balkanlara egemen olduklarında, Konya ve Anadolu’nun doğusu Türkmenlerin elinde bulunuyordu. Anadolu’da birliği ancak Fatih Sultan Mehmet sağlayabilmişti. Pek çok yönden smanlı Devleti’nin ardılı sayılabilecek Türkiye Cumhuriyeti de bir Avrupa devletidir ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bize “çağdaş uygarlık” hedefi ile batıyı, yani Avrupa’yı göstermiştir.
Tüm bu tarihi gerçeklerin yanı sıra, Türkiye Cumhuriyeti devleti Avrupa Konseyine kurulduğu 1949 yılından bu yana tam üyedir. Hukukun üstünlüğü, adil yargılanma ve adalete erişim kavramlarına verdiği önem gereği Türkiye 1987 yılında Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna kişisel başvuru hakkını, 1990 yılında da Avrupa İnsan Hakları Divanının zorunlu yargı yetkisini tanımıştır. Böylece ihtiyari yetki yıllar önce zorunlu yetki haline gelmiştir. Bu iki organ 1998 yılında birleştirilerek “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi” AİHM kurulmuş ve bilindiği gibi Türkiye bu mahkemenin de zorunlu yargı yetkisini kabul etmiştir. Yine, Türkiye 1989 yılında Avrupa Konseyi bünyesinde geliştirilen “Avrupa Sosyal Şartına” da imza koymuştur. Öte yandan Türkiye, Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen 175 sözleşmenin büyük çoğunluğuna taraf olmuş ve bu sözleşmeleri onaylayarak Türk hukukunun bir parçası haline getirmiştir.
Türkiye-Avrupa ilişkilerinde daha çok insan hakları ve hukukun üstünlüğünü hedef alan bu ilişkiler yanında, ekonomik ve mali ilişkilerde son derece önem taşımaktadır. Nitekim, Avrupa Birliği olarak anılan ve o günkü adıyla AET (Avrupa Ekonomik topluluğu) 1 Ocak 1958 Roma Antlaşması ile kurulmuş olup dört temel özgürlük üzerine inşa edilmiştir. Bu dört temel özgürlük ise; Malların, Hizmetlerin, Sermayenin ve Kişilerin serbest dolaşımıdır.
Türkiye, Roma Antlaşması ile oluşturulan ve o günkü adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğuna(AET) 1959 yılında “ortak üye” olmak üzere Yunanistan’ın ardından başvuran ikinci ülkedir. Bu başvuru üzerine Türkiye ile AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) arasında 12 Eylül 1963 tarihli Ankara antlaşması imzalanmıştır. Dayanağını Roma Antlaşmasının 238.maddesinden alan Ankara Antlaşması öncelikle Türkiye ile Topluluk arasında “gelişen bir gümrük birliğinin kurulmasını” öngörmektedir. Ankara Antlaşması Toplulukla imzalanmış olması nedeniyle bir Topluluk Hukuku Belgesi niteliğini taşımaktadır. Bunun anlamı ise, taraflar arasında yani eski adıyla AET yeni adıyla AB ile Türkiye arasında her iki taraf içinde bağlayıcı hak ve borçlar doğuran bir belgedir. Bu akdi ve hukuki ilişkinin 12.maddesi uyarınca taraflar, işçilerin serbest dolaşımını sağlamak için Roma Antlaşmasının 48, 49 ve 50 maddelerine atıf yaparak bu hükümlere uyulmasını özellikle vurgulamışlardır.
Yine, 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 tarihinde yürürlüğe giren “Katma Protokolün” 36.maddesiyle işçilerin kademeli olarak serbest dolaşımının gerçekleştirileceği öngörülmüş, aynı protokolün 41. maddesiyle de mevcut kazanılmış hakların kötüleştirilemeyeceği, geriye dönüşünün mümkün olamayacağı prensibi olan “Stand-Still” uygulamasını gerekli kılan, tarafların hizmetlerin serbestçe edinimi ve yerleşim hakkıyla ilgili yeni kısıtlamalar koyamayacakları hüküm altına alınmıştır. Bu hükme dayanarak Avrupa Adalet Divanına başvuran pek çok yurttaşımız lehine verilen kararlarda, AB ülkesinde ikamet eden Türk işçilerinin serbest dolaşımına, mevcut idari uygulamaların değiştirilmesi yoluyla getirilen kısıtlamalar haksız ve hukuka aykırı bulunmuştur. Bu hukuki korumaları destekleyen başka bir düzenlemede 1996 yılında AB ile gerçekleştirilen Gümrük Birliği Antlaşmasıdır.
Böylece, gerek ortaklık konseyi kararları, gerekse antlaşmalarla “hakların geriye doğru kötüleştirilemeyeceği” ilkesi kabul edilmekle tanınan hakların kullanılmasına hukuki olanak sağlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak şu kesin yargıya varmak mümkündür; Türkiye ile AET ve dolayısıyla AB arasında akdedilen ve taraflar açısından bağlayıcılığı tartışmasız olan antlaşmaların oluşturduğu AB hukuku çerçevesinde elde edilen “Serbest dolaşım hakkının” AB ülkelerince kabul edilmemesi, bu ülke temsilcilerinin her fırsat ve koşulda dillendirdikleri “Demokrasi, İnsan Hakları, Hukukun Üstünlüğü ve Hukuk Devleti” söylemleriyle bağdaşmamaktadır. Çünkü, etkinlik sırasında uzman kişilerin ayrıntılı olarak ortaya koyacağı gibi; Ankara Antlaşması ile kişilerin serbest dolaşımı öngörülmüş ve en önemlisi Katma Protokolün 41.maddesi AB ülkelerinin “yerleşme hakkı ve hizmet sunma serbestisine getirdiği sınırlamaları” hükümsüz kılmaktadır.
AB, Türkiye’nin üyeliği için bir önkoşul taşımayan Ankara Antlaşmasının özellikle 12.maddesinde “işçilerin serbest dolaşımı” 13.maddesinde “yerleşme serbestisi” 14.maddesinde “hizmet edinimi serbestisi” hakları yanında, Katma Protokolün 41.maddesinde tanınan hak ve özgürlükler ve bu düzenlemelere dayanılarak verilen Avrupa Adalet Divanının emsal kararlarına uygun davranmalıdır. Bunun aksine ortaya konulacak uygulamalarla ilgili olarak her türlü yasal süreci işletmek gerektiği kanısını taşımaktayız.
Son olarak AB-Türkiye ilişkileriyle ilgili olarak şunları söylemek mümkündür. Geçmişte buyana, Türkiye’yi yönetmeye talip olan siyasal iktidarlar ve onların temsilcileri, AB-Türkiye ilişkilerini düzenleyen belge ve antlaşmalara duraksamadan imza koymuşlar, ancak koydukları bu imzaların takipçileri olamadıkları için ilişkiler Türkiye ve Türk ulusu aleyhine, AB lehine gelişmiştir.
Uluslararası ilişkilerde dostluk ve duygusallığa asla yer yoktur. Bu ilişkilerde karşılıklı hak ve yükümlülükler vardır.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor, AB-Türkiye ilişkilerine yeni bir bakış ve yeni bir boyut kazandıracağına inandığım bu önemli etkinliğin düzenlenmesine emeği geçenleri içtenlikle kutluyor, tüm konuklara saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK |
|