|
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK’UN
9 ARALIK 2007 GÜNÜ
ANKARA TANDOĞAN'DA DÜZENLENEN
'BAĞIMSIZ YARGI" MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA
Çağdaş, uygar, adil ve aydınlık Türkiye’nin yaratılması adına bizleri yalnız bırakmayan, yürekli, ilkeli ve kararlı tüm katılımcılara hoş geldiniz diyor saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
Sayın katılımcılar, sevgili meslektaşlarım;
Demokrasi, hukuk devleti ve anayasal rejimimizin güvencesi, halkımızın özgür sesi olan yüzlerce sivil toplum örgütünün yargımız, yargıcımız ve ulusal adaletimiz konusunda gösterdiği duyarlılığın somut bir göstergesi olan bu mitinge Türkiye Barolar Birliği olarak katkı sunmayı, destek vermeyi ve öncülük etmeyi varlık nedenimiz olarak kabul etmekte ve bugün burada sizlerle birlikte olmaktan büyük onur duymaktayız.
Çünkü; Türkiye Barolar Birliği kurulduğu günden bu yana günlük politika açmazlarından ve kimi siyasi polemiklerden uzak 12 Eylül darbe yönetimi dahil her dönemde “eksiksiz demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti” kurum ve kavramlarının yaşama geçmesini Türk ulusu adına yılmadan ve özgürce her koşulda dillendirmiştir.
Sevgili katılımcılar;
Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu 1923 yılından bu yana en sıkıntılı günlerini yaşamakta ulusal ve uluslararası sorunlar sarmalıyla karşı karşıya bulunmaktadır.
Ulu önderimizin Türk ulusuna gösterdiği “çağdaş uygarlık” hedefi yozlaştırılmakta, “yeşil kuşak”, “ılımlı İslam” ve “Büyük Ortadoğu” projeleri, bizleri büyük savaşımlar sonucu, ancak Cumhuriyetle kavuşmuş olduğumuz değerlerden ve en önemlisi “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” hedefimizden uzaklaştırmaktadır.
Büyük önder Atatürk, “Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir” ve “Medeni olmayan insanlar,medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar” sözleriyle çağdaşlaşmayı hedef göstermiştir.
Genç Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden itibaren bu hedeflere uygun olarak yaşamın her alanında yenilenmeye, çağdaşlaşmaya yönelmiştir. Bu konuda özellikle iki alanda çok önemli atılımlar yapmış ve önemli hedefler tespit etmiştir. Bunlar, ülkenin aydınlatılması için Milli Eğitim ve Türk Milleti adına adalet dağıtan Yargı’dır. Üzülerek ifade etmek isterim ki her iki konuda da Türkiye beklenen özlenen ve hedeflenen çağdaş norm ve niteliklere kavuşamamıştır. Özellikle son yıllarda Milli Eğitimde yaşanan olumsuzluklar halkımız tarafından dikkat ve duyarlılıkla izlenmektedir.
Yine bildiğiniz gibi ve bu etkinliğin konusunu oluşturan yargıçlar ve savcılarla ilgili yapılan yeni düzenleme ile hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi büyük darbe almıştır.
Oysa; insanlığın ulaştığı teknoloji ve bilim çağı, insanlar ve toplumlar arasındaki eşitsizliği, adaletsizliği, haksızlığı ve en önemlisi yaşam kaynağı olan milli gelirin paylaşımındaki dengesizliği giderememiştir.
Bu olumsuzlukların en aza indirildiği toplumlarda egemen güç, insan hak ve özgürlüklerine dayanan, hukukun üstünlüğü ve hukuk devletidir. Çünkü, hukuk devletinde her şeyi hukuk belirler. Temel ölçüt bireydir. Teb’a yoktur, özgür insan vardır. Kul yoktur, yurttaş vardır.
Hukuk devleti ilkesi, demokratik yöntemlerle yönetimi elde eden yöneticilerin de yönetilenler gibi kendilerini hukukla bağlı olmalarını öngörür. Bunun doğal sonucu, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi, devletin tüm eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı tutulmasını zorunlu kılar. Kuşkusuz bu denetimi yapacak olan yargının bağımsızlığı yanında yargıç güvencesi de hukuk devletinin temel koşulunu oluşturmaktadır.
Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kurum, kavram ve ilkeleri çağdaş, katılımcı ve çoğulcu demokratik toplumun temel taşlarını oluşturur.
Bu konuda “Yeni bir Avrupa için Paris Şartı”nın önsözünde “Demokrasinin temelinde insana saygı ve hukukun üstünlüğü yatar. Hiç kimse hukukun üstünde değildir”denilmek suretiyle hukukun üstünlüğüne ulus üstü bir değer kazandırılmıştır.
Hukuk devletinde, yürütme erkini elinde tutan hükümet üyeleri, hiçbir biçimde yargı temsilcilerini etkileyecek beyan ve davranışta bulunamaz.
Hukuk devletinde, üstünlerin hukukundan değil, hukukun üstünlüğünden söz edilir.
Bu anlamda hukuk devleti kavramının özünde, hukukun üstün kılınması, hak ve adalete saygı ve toplumsal güven duygusunun kurumlaşmış olması yatmaktadır. Kısaca “hukuk devleti” yönetilenlere hak ve özgürlükleri adına hukuksal güvenceler veren, uygar ve demokratik sistemin adıdır.
Başka bir anlatımla, hukukun üstünlüğüne dayalı, çoğulcu bir demokrasiyle yönetilmek ve insan haklarına saygılı olmak, uygar toplum olmanın “olmazsa olmaz” koşuludur.
İşte tüm bu özellikleri ve nitelikleri yapısında taşıyan “hukuk devleti”ni oluşturan en temel unsur “bağımsız yargı denetimi”dir.
Sınırsız güç ve yetkiyi elinde bulunduran yasama ve yürütmeyi hukuka bağlı kılan, onları hukuk içine çeken güç, tam bağımsız yargıdır.
Erkler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin temelini oluşturur.
Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi’nin bir yasayı, Danıştay’ın bir hükümet tasarrufunu incelemesi ve iptal etmesi yasama ve yürütmeye müdahale ya da üstünlük olarak algılanmayıp, erkler-kuvvetler ayrılığının doğal sonucu olarak kabul edilmelidir.
Ama demokrasiyi amaç değil araç, hukuku güvence değil engel olarak gören zihniyetler bunu anlamak istememekte ve çağdaş demokratik toplumların olmazsa olmazı durumundaki hukukun üstünlüğü, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi gibi kurum ve kavramların içini boşaltmaya çalışmaktadırlar.
Ülkemizin yetiştirdiği büyük hukukçu Ord.Prof.Dr.Sulhi Dönmezer hoca bunlar için, “...hukukun bu temel özelliklerine çelme takmak isteyenler, buna cüret edenler, cumhuriyetin daha başlangıcından itibaren ortaya çıkmışlardır; bugün de mevcutturlar. Demek ki, bunların beyinlerinin gerçekleri algılar hale gelebilmesi için 80 yıl yeterli değilmiş” demek suretiyle hastalığın tanısını koymuştur.
Ama bu hastalığın virüsü yüz yıllar önce gövdeye girmiştir.
Maalesef ülkemizde, uygar, çağdaş, aydınlık değerlere ve gerçekleştirilen devrimlere, başlangıçtan günümüze kadar bir direnç ve karşı duruş vardır. Büyük Fransız devrimi ve sonrasında yayımlanan 1789 Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi’ne önceleri sessiz kalan Osmanlı İmparatorluğu, daha sonra tüm dünyayı saran ve sarsan bu gelişmelere duyarsız kalamayacağını anlayınca,ihtilalin fikir muhtevasını araştırmak gereğini duymuştur. Yapılan araştırma sonucu ulaşılan gerçeklerin şok etkisi yarattığını Reisülküttab Ahmet Efendinin 1789 yılında “Muvazene-i Politikiye” adlı raporundan anlıyoruz.
Ahmet Atıf Efendi tarafından divana sunulan bu raporda etraflıca belirtildiğine göre “Fransız ihtilali, dinsizlerin ve bozguncuların kafalarından çıkmış bir fitne ve fesat ateşinden başka bir şey değildir. Voltaire ve Rousseau denen zındıklar ve onlar gibi diğer maddiyatçılar, uzun zaman, peygamberleri ve hükümdarları küçük düşüren, dinsizliği kışkırtan, eşitlik ve cumhuriyeti ballandıran fikirler yaymışlardır. Halkın büyük bir kısmı da bu zehirli fikirlere kanarak, kendilerini bu dünyada tam mutluluğa kavuşturacak sanısıyla eşitlik ve hürriyet ilkelerine yürekten bağlanmışlardır. Halk vicdanından Allah korkusunu silen ve onu türlü kötülüklere sevk eden ihtilalin fesatçı ve bozguncu önderleri, bununla da yetinmeyerek, insan hakları adını verdikleri beyannameyi bütün dillere çevirip yaymak suretiyle her yerde halkı meşru hükümdarlara karşı ayaklanmaya davet etmişlerdir”
Bu raporun yazılmasından iki yüzyıl sonra, tüm dünyanın hayranlık ve kıskançlıkla izlediği çağdaş uygarlık yolunda elde edilen kazanım ve devrimlere karşın, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir lafı koca bir yalan, egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır” görüş ve düşünce temsilcilerinin iktidar olduğu ülkemizde yaşanan hukuk dışılıkları anlamak güç olmasa gerek.
Türkiye’yi ve toplumun her kurumunu kendi mikro ölçeklerine çekmeye çalışan siyasal anlayış, son yasal düzenlemeyle de yargı erkinin bütününe yönelik sistemli yıkım planını uygulamaya koymuş bulunmaktadır.
Oysa, güçlü, etkili ve adalete ulaşmayı sağlayabilecek nitelikte bağımsız bir yargı erki ve güvenceli yargıç olmadan “hukuk devleti”nin gerçekleşmesi mümkün olamayacağı gibi “hukukun üstünlüğü” de sağlanamaz.
Çünkü “hukuk devleti”, “bağımsız yargı” ile ulaşılabilecek çağdaş ve ideal bir düzendir. Hükümetlere “müzahir olması” özlenen yargı ile, “hukuk devleti” değil, “kanun devleti”, bir diğer deyişle, ancak “polis devleti” kurulabilir.
Siyasal iktidarın 30 Kasımı 1 Aralık’a bağlayan gece yarısı gerçekleştirdiği ve sayın Gül’ün daha uçaktan inmeden imzalayarak yürürlüğe koyduğu 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’ndaki değişiklikle Anayasa’nın “güçler ayrılığı” ilkesine, “yargı bağımsızlığına, yargıç güvencesine” aykırı bir düzenleme yapılarak, siyasal iktidarların yargıya etki ve müdahalesinin yolu iyice açılmış ve böylece yargının siyasallaşması kaçınılmaz hale gelmiştir.
Büyük bir gizlilik içinde yeterince tartışılmadan iktidar gücüne dayanılarak yapılan bu tasarruflar antidemokratik uygulamalardır.
Unutulmamalıdır ki, çağdaş demokrasi, hiçbir kişi ya da grup için dikensiz gül bahçesi değildir. Aksine, güçlerin birbiriyle denge ve uyum içinde çalıştığı, hukukun üstünlüğü, laiklik, yargı bağımsızlığı, katılımcılık ve çoğulculuk gibi ilkelerin egemen olduğu bir ortamdır.
Bunları anlayıp, uyum ve alışma becerisi gösteremeyenlerin laiklik, hukuk ve demokrasi söylemleri asla inandırıcı olamamaktadır.
Bir biçimde elde edilen çoğunluğun, hiçbir denge ve sınır tanımadan davranabileceği düşüncesi yanında, “çoğunlukçu demokrasi”yi tek güç olarak görme özlemlerinin hiç kimseye yarar sağlamadığı yakın siyasal tarihimizde acı örnekleriyle yaşanmıştır.
27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 müdahaleleri genç ve çok deneyimsiz demokratik toplumsal yapımızı derinden etkilemiştir.
Özellikle 12 Eylül 1980 müdahalesi henüz yeni yeni toparlanan ve ayağa kalkmaya çalışan ülke demokrasisi başta olmak üzere, tüm toplumsal yapıyı altüst etmiş ve bir anlamda ulus bilincini yeniden şekillendirmeyi görev bilmiştir. Sanki gizli bir el, siyasetten-ticarete, eğitimden-yargıya, sağlıktan-güvenliğe, sanattan-kültüre, tüm toplumsal yaşamı yeni baştan oluşturmuş ve 1961 Anayasası’nın öngördüğü çağdaş yurttaş toplumu yerine tebaa-itaat toplumu yaratılmak istenmiştir. Bugünkü siyasal iktidar başta olmak üzere bir çok kurum ve kavram 12 Eylül müdahalesi ve onun yarattığı hukuk düzeninin ürünüdür.
Okyanus ötesi merkezlerde planlanan ve Türk ulusuna dayatılan yeni toplumsal model için çok ağır bedeller ödenmiştir.
Yedi bin kişinin idamının istendiği, 1468 kişinin idama mahkum olduğu, biri henüz 17 yaşında olan elli kişinin idam edildiği, 300 kişinin kuşkulu biçimde, 171 kişinin işkencede öldüğü, 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 230 bin kişinin yargılandığı, 30 bin kişinin sakıncalı olduğu gerekçesiyle işten atıldığı, gazetelerin 300 gün süreyle kapalı kaldığı, siyasi partilerin, sendikaların, derneklerin kapatıldığı, 132 bin kitabın yakıldığı ülkenin yangın yerine döndüğü karanlık bir dönem yaşanmıştır.
Bu karanlık dönemin külleri üzerinde 1982 anayasası yükselmiş ve bu anayasal yapıda AKP’ye kadar uzanan yeni bir siyasi anlayış ülkeye egemen olmuştur.
Bu dönemde, ırkçı ayrımcılığa dayanan silahlı terör başta olmak üzere, siyasal, sosyal ve toplumsal yapımızda sağlıksız oluşumlar meydana gelmiş, partizan kadrolaşmalar banker ve banka krizleri yanı sıra, Cumhuriyet tarihimizin en büyük rüşvet ve yolsuzluk olayları patlak vermiş,
Ülke yönetimine talip siyasi partiler başta olmak üzere, toplumsal örgütlenmeler sürekli daha olumsuz yapılanmaya gitmiş. Bunun sonucu olarak nitelikli ve üretken insanlar her yerde daha yüksek sayıda elenerek sistem dışına itilmiştir. Kirli düzen içinde yer almayan, yorulup umutsuzluğa kapılan, kahrederek emekliliğini isteyen ya da yurt dışına giden aydınlar, bürokratlar, genç beyinler ülke ve toplumumuz için büyük kayıplar olmuştur.
Türkiye, 12 eylül sonrası, yaşadığı sosyal, siyasal ve ekonomik krizlerin en ağır bedelini, onuruyla çalışmak, kirlenmeden yaşamak için sistemden kaçanlarla ödemiştir.
Yine bu dönemde 24 Ocak kararları diye anılan ekonomik kararların ürünü olan,üretime dayanmayan, borsa, kağıt, tahvil, dış borç gibi tamamen para ve sermaye politikalarına bağımlı güdümlü bir ekonomik düzen egemen olmuştur.
Ağır mali koşullar altında ezilen halkımız, tüm yakınmalarına karşın, giderilemeyen işsizlik, rüşvet, yolsuzluk, düzensizlik, adaletsizlik, eşitsizlik ve benzeri toplumsal sorunlar karşısında öz güvenini yitirmiş ve günlük yaşam biçimini tercih eder olmuştur.
Oysa, çağdaş uygar toplumlarda egemen olan sistemlerde eğitilmiş, yargılayan, sorgulayan sorumluluk bilinci yüksek, onurlu bireylerin çoğunlukta olması sistemin temel güvencesini oluşturmaktadır.
12 Eylül müdahalesinin egemen özelliği,bu niteliklerin aksine depoltizasyon başta olmak üzere “gemisini kurtaran kaptan” psikozunda kendine, mesleğine ve topluma yabancılaşan itaat ve biat kültürüne uygun toplumsal bir yapı oluşturmasıdır. Başta siyasal ve sosyal sorunlar olmak üzere, bir çok sorunun temelinde bu olumsuz yapı yatmaktadır.
Sayın katılımcılar, sevgili meslektaşlarım;
Yaşanan bunca olumsuzluğa, bunca hukuksuzluğa, bunca çözülmüşlüğe, bunca iç ve dış işbirlikçisine ve her türlü numaracıya karşın, ülkemizin aydınlık ve çağdaş geleceğinden hiç ama, hiç kuşkumuz yoktur.
Tüm bu olumsuzlukların üstesinden gelecek, demokrasiye insan haklarına, hukukun üstünlüğüne, hukuk devleti ilke ve kavramlarına inanan, aydınlık ve çağdaş Türkiye’yi hedefleyen, aynı zamanda bu coğrafyanın moral ve manevi değerlerini iyi algılayan büyük ve sessiz bir kesim bulunmaktadır.
Bu kesim önemli tarihi olaylardan sonra sesini yükseltmekte, olur olmaz durumlarda çoğu kez demokrasiye olan inanç ve saygısı nedeniyle sessiz kalmakta ve çevresindeki olayları sorumluluk bilinciyle dikkatle izlemekte, zaman zaman kendine özgü yöntemlerle tepki vermektedir.
Ülkemiz geleceği için tek güvence, bu büyük ve sessiz grubun bilinçli ve tutarlı demokratik refleksleridir.
“Ben manevi miras olarak hiçbir doğma ve donmuş, kalıplaşmış hiçbir düstur bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, ilim ve akıldır.
Manevi mirasçılarım ancak, aklın ve ilmin rehberliğini kabul edenlerdir” diyen büyük önden Atatürk’ün manevi mirası olan akıl ve bilim; yolumuzu sonsuza kadar aydınlatacaktır. Çünkü;
“Çağdaş bir Türkiye özlemidir bizi yönlendiren, Demokrat bir Cumhuriyettir temel hedefimiz, Özgür yurttaş olmaktır seçimimiz, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve sivil toplumdur özümsediğimiz, eşitlikçi, dürüst, erdemli ve demokrat bir yönetimdir isteğimiz” işte bizi aydınlığa götürecek yol bu yoldur.
Sizlere bu duygu ve düşüncelerle saygılar, selamlar ve sevgiler sunar, laik demokratik Cumhuriyetimizin teminatlarının başında gelen demokratik kitle örgüt yönetici ve üyeleriyle, yüreğinde yurt ve ulus sevgisi yanında aydınlık Türkiye özlemi taşıyan sayın katılımcılara esenlikler dilerim.
Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK |
|