| TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK’UN
9 ŞUBAT GÜNLÜ
ONBEŞİNCİ BARO BAŞKANLARI TOPLANTISINDA
YAPTIĞI KONUŞMA
Değerli başkanlarım ve barolarımızın seçkin temsilcileri,
Ülkemizde, savunma, yargı, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti kurum ve kavramlarının yılmaz savunucusu olma yanında, yurt ve meslek sorunlarında da çözümler üreten ve önerilerde bulunan tüm bu nitelikleriyle halkımızın öncü ve lider örgütler olarak kabul ettiği ve ciddi sorumluluklar yüklediği barolarımızın sayın başkan ve temsilcileri, çağrımıza olumlu yanıt vererek güncel yurt ve meslek sorunlarını tartışmak üzere bizlerle birlikte olduğunuz için sizlere hoş geldiniz diyor saygı, sevgi ve iyi dileklerimi sunuyorum.
Sayın başkanlarım,
26–27 Mayıs 2007 günlerinde Nevşehir’de gerçekleştirdiğimiz 29.Olağan Genel Kurul’dan bu yana baro başkanları toplantısı yapamadık. Araya giren adli tatil yanında, TBMM’nin erken seçim kararı öncesi ve sonrası yaşanan hukuki, siyasi ve toplumsal olaylar toplantımızın gecikmesine neden olmuştur.
Özellikle seçim sonrası siyasal iktidarı ikinci kez elde eden AKP’nin seçim başarısını da dikkate alarak , “Sivil ve renksiz Anayasa” tartışmalarını başlatması, yönetim olarak bu konuda yoğunlaşmamıza neden olmuştur. Oysa geçen süre içinde siyasal iktidar somut bir öneri sunamamış, son günlerin gündemini oluşturan “türban” tartışmaları arasında anayasayı gündemden çıkaracağı görüşü de ağırlık kazanmaktadır.
29.Olağan Genel Kurul’dan bu yana yaptığımız tüm çalışmalarla ilgili bilgiler, geçmişte olduğu gibi Birliğin Web sayfasında yayınlanmakta, ayrıca sizlere ve birlik delegelerine düzenli olarak iletilmektedir.
Bugün sadece önemli gördüğüm birkaç konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum.
- 31.3.2007 günü temelini attığımız “Hizmet Binası ve Sosyal Tesisler”imizin yapımı hızla ilerliyor, Hedefimiz 31.3.2008 günü binayı teslim almak, açılışını ise 2008/2009 Adli yıl açılış töreni ile birlikte yapmaktır. Şunu da vurgulamak isterim, bundan böyle artık tüm toplantılarımızı kendi tesisimizde yapacağız, başka bir anlatımla, bu dışarıda yaptığımız son toplantı olacaktır. Söz, bina ve sosyal tesisten açılmışken mutlu olduğumuz bazı gelişmeleri bilgilerinize sunmak istiyorum. Son yıllarda İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Tekirdağ, Edirne, Gaziantep, Diyarbakır, Trabzon, Bolu başta olmak üzere birçok baromuz taşınmaz edinerek bunları meslektaşlarımızın hizmetine sunmuştur. Yakın zamanda, Adana, Denizli, Uşak, Kars, Erzurum, Balıkesir, Samsun barolarımız aynı mutluluğu yaşayacaktır. Özellikle İstanbul Barosu’nun Çatalca ve Etilerde hazineden edindiği, Ankara Barosu’nun Gölbaşında satın aldığı taşınmazlar yanında, İzmir Barosu’nun bir kamu kuruluşundan satın aldığı iş merkezi bu barolarımıza kayıtlı meslektaşlarımız yönünden bizleri son derece mutlu etmektedir.
- Siyasal iktidarın başlattığı “Sivil ve renksiz Anayasa” çalışmalarıyla ilgili olarak ülkemizin önde gelen üniversitelerinde görev yapan saygın bilim adamlarından oluşan bir komisyona yeni bir “Anayasa Önerisi” hazırlatılmış ve 4.11.2007 günü kamuoyuna sunulmuştur.
- Siyasetin yarattığı tartışmalarla toz duman olan yasama çalışmaları arasında ülke özel hukuku için son derece önemli “Türk Ticaret Kanunu” Meclis Genel Kurulu’na indirilmiştir. Yaklaşık 20 ticaret hukuku öğretim görevlisinden oluşan bilim kuruluna yaptırdığımız yeni çalışmanın sonuçları, kitaplaştırılarak daha önce yaptığımız gibi tüm genel kurul üyelerine yollanacaktır. Ayrıca teklif yasalaştığı takdirde, “Ceza Kanunu” ve “Ceza Muhakemeleri Kanunu”nda yaptığımız gibi tüm barolarımızda sempozyumlar yapılarak yeni yasa hakkında üyelerimiz bilgilendirileceklerdir.
- Borçlar Kanun Tasarısı ise Adalet Komisyonu’nda görüşmelere başlanmıştır. Türkiye Barolar Birliği, Borçlar Kanunu çalışmalarıyla ilgili olarak Adalet Bakanlığı’nda oluşturulan komisyona başından beri üye yollamış ve çalışmalara aktif olarak katılmıştır. Ticaret Kanunu’nda olduğu gibi Borçlar Kanunu’nda da bilim adamlarından ve uygulamacılardan bir komisyon oluşturularak tasarı hakkında görüş ve düşüncelerimiz saptanacaktır.
- Bu yasa çalışmaları sürdürülürken 22. Yasama döneminde TBMM Adalet Komisyonu’nda görüşülen, ancak sonuçlandırılamaması nedeniyle hükümsüz olan “Yargıtay Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı” 23. Yasama döneminde Bakanlar Kurulu’nca uygun görülmesi üzerine TBMM Adalet Komisyonu’na gönderilmiş ve 6.2.2008 tarihinde TBMM Adalet Komisyonu gündemine alınmıştır. İstinaf mahkemelerinin 2010 yılından önce göreve başlayamayacağı gerçeği yanında, şu an 17 üye açığı bulunan ve milyonu aşan dosya sayısı nedeniyle bunalan ve beş kişilik heyetleri oluşturmakta zorlanan Yargıtay’ın üye sayısını 150’ye indirmeyi öngören bu yasa değişikliğindeki aceleciliği son derece yersiz ve anlamlı buluyoruz.
- Hukuk eğitimi ve hukuk fakültelerindeki akademik çalışmaların iyileştirilmesi yönünde yapılan girişimlerimiz fakültelerle yapılan işbirliği çerçevesinde yoğun bir biçimde sürdürülmektedir. Bu konuyla ilgili olarak hukuk fakültesi dekanlarıyla dün, yani 8 Şubat 2008 günü toplantı yapılmıştır.
- Yabancı avukatların ve avukatlık ortaklıklarının ülkemizdeki çalışma koşullarının Avukatlık Kanunu’nun 35.maddesine uygun hale getirilmesine yönelik girişimlerimiz sonunda, İstanbul’da yasaya uygun üç adet yabancı avukatlık ortaklığı kurulmuştur.
- Isparta’da meydana gelen uçak kazası sonrasında ABD’den gelen avukatların, Avukatlık Kanunu’na aykırı davranışları nedeniyle ulusal ve uluslararası düzeyde yasal girişimlerde bulunulmuştur. Isparta Baromuzun bu süreçte gösterdiği duyarlılığa ve işbirliği anlayışına teşekkür ederiz.
- Asgari Ücret Tarifesi’nin 13.maddesinin son fıkrasında yaptığımız “Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir” düzenlemesi aleyhine, Adalet Bakanlığı’nın açtığı davada Danıştay 8.Dairesi yürütmeyi durdurma istemini reddetmiştir. Ayrıca, Yargıtay 8.Ceza Dairesi de beraat eden sanık vekili lehine avukat ücretine hükmedilmemesini başlı başına bozma nedeni kabul etmiştir.
- Öncelikle staj, sınav ve kredi yönetmeliği başta olmak üzere Avukatlık Kanunu’nun öngördüğü tüm yönetmeliklerin yeniden güncelleştirilmesi için barolarımızla işbirliği başlatılmıştır.
- Kimi barolarımızdan hiçte haklı ve hukuki nedenlere dayanmayan direnmelere karşın, Avrupa Konseyi ile birlikte yürüttüğümüz “AİHS’ne Yönelik Türk Avukatları İçin Eğitim Projesi” başarılı bir biçimde sürdürülmektedir. 2007 yılı sonu itibariyle gerçekleştirilen 80 seminere toplam 2206 meslektaşımız katılmıştır. Çalışmalar 2008 yılının sonuna kadar sürecektir.
- CCBE ile yapılan lisans anlaşması gereği, talep eden meslektaşlarımıza uluslararası çalışmalarında kullanabilecekleri ve yoğun ilgi gören CCBE Avukat Kimlik Kartı düzenlenmesine başlanmıştır.
- Belirli merkezlerde sırf “Genç Avukatların Sorunlarını” belirlemeye tespite yönelik toplantılarımızın ilki Ankara’da gerçekleştirilmiş, toplantı tutanakları kitap haline getirilerek barolarımıza gönderilmiştir. Bu toplantıların ikincisi ise yöre barolarının katılımı ile 16 Şubat 2008 günü Adana’da gerçekleştirilecek ve kitaplaştırılarak tüm barolarımıza yayılacaktır. Toplantıların sürdürülmesinde yarar bulunduğu tespit edilmiştir.
- Bilişim ve bilgisayar teknolojisi çağdaş yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Ancak bizim gibi bilgi ve alt yapı sorunu yaşayan ülkelerde bu yüksek teknolojiyi yerleştirmek çok kolay olamamaktadır. Bu bağlamda UYAP uygulamasından çok büyük yakınmalar gelmektedir. Sorunlar Adalet Bakanlığı’na iletilmiş, sisteme yeni katılacak cihazlarla en geç iki ay içinde tüm yakınmaların giderileceği yanıtı alınmıştır.
- Bu konuda ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkan, meslektaşlarımızın kendi gelir vergisi beyannamelerini elektronik ortamda gönderebilmelerini sağlayacak şifre taleplerinin karşılanması sorunu, Maliye Bakanlığı yetkilileriyle görüşülerek aşılmıştır. Bu konuda İstanbul Barosu Başkanlığı’nın katkılarına da teşekkür ederiz.
- CMK kapsamında müdafi/vekil görevlendirilmelerinden kaynaklanan ve özellikle makbuz kesimi ve ücretlerin ödenmesinde yaşanan sorunlar sürekli gündemimizdedir.
- Sosyal yardımlaşma çalışmalarımız hızla yayılmakta ve üyelerimizin her türlü sağlık sorunlarında yanlarında olunmaktadır. Med-Line şirketi ile acil kara ve hava ambulansı ile hasta nakli sözleşmesi imzalanmış ve başarılı bir biçimde görev yapmaktadır. Bugün itibariyle Türkiye’de hiçbir kurumun doğrudan doğruya sağlayamadığı miktarda her meslektaşımıza, yılda yaklaşık 30.000 YTL sağlık yardımı yapmaktayız. Yakında her türlü sağlık yardımının alınacağı sağlık merkezlerinin isimleri sizlere iletilecektir.
- 3 Ocak 2008 günlü bombalı terör saldırısından sonra Diyarbakır Barosu ev sahipliğinde Diyarbakır’a gidilmiş, kamu ve sivil yetkililerle görüşülerek bölge insanının acıları paylaşılmıştır.
- Yasamızın bize yüklediği sorumluluğun yanı sıra aydın ve demokrat üye profilimizin gereği olarak ülkemizin içinden geçtiği hukuki, siyasi ve sosyal olaylar karşısında diğer sivil toplum örgütleri ve kamu niteliğindeki meslek kuruluşlarıyla işbirliği yapılarak gerekli demokratik refleksler sergilenmektedir. Bunlar hakkındaki yansımalar kamuoyunda tartışıldığı gibi, bütün faaliyetlerden web sayfamızda bilgi verilmekte; konuşmalar ayrıca barolara ve delegelere gönderilmektedir.
Sayın başkanlarım;
Mesleğimizle ilgili çalışmalarımızı sizlerin katkı ve uyarılarıyla en iyi şekilde yürütmeye çalışmaktayız. Bu çalışmalarımızı sürdürürken kuşkusuz ulusumuzu ve insanımızı ilgilendiren önemli yurt ve ülke sorunlarına duyarsız kalmamıza olanak yoktur.
Son dönem uygulamalarında; devletimizin kuruluşunda saptanan kimi ilke ve değerler hiç ama hiç dikkate alınmamakta, yerleşik siyaset ve hukuk kurum ve kavramlarına aykırı işlem ve eylemlerde bulunulmaktadır. Bunun için de genel seçimlerden sonra alınan % 47’lik oy çoğunluğu belirleyici güç ve önemli bir siyasi dayanak olarak gösterilmektedir. Bu yaklaşım katılımcı, çoğulcu ve çağdaş demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan ve çağın siyaset anlayışıyla çelişen bir yaklaşımdır.
Hele sık sık yinelenen ve biçimsel sandık demokrasisiyle elde edilen iktidar gücünü, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” öz deyişiyle tanımlamak mümkün değildir. Birçok yönüyle eleştirdiğimiz 1982 Anayasası’nın 6.maddesi de iktidar gücünün paylaşılarak kullanılacağından söz etmektedir.
Sihirli bir kavram olan demokrasinin yalın tanımı, halkın çoğunluk tarafından yönetilmesidir. Bu tanımın sonucu, uygulamalardan dolayı yaşanan sorunlar ve acı olaylar nedeniyle gönümüzde, demokrasi “Azınlık haklarına saygılı ve kısıtlanmış bir ‘sınırlı çoğunluk’ yönetimi” biçiminde tanımlanmaktadır. Bu yeni tanımın gereği olarak çağdaş, çoğulcu, katılımcı demokrasi, bir denge ve uzlaşma rejimidir. Oligarşik azınlıklar kadar, toplumsal çoğunlukların da kendi düşünce ve eylemlerini zorla kabul ettirme eğiliminde bulunmaları, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyle bağdaşmaz tutum ve davranışlardır. Bu anlamda demokrasi; hem bir yönetim biçimi, hem de ekonomiden kültüre, teknolojiden enformasyona, bürokrasiden şirketlere, sivil toplum kuruluşlarından aileye, kamusal alandan özel alana kadar uzanan çok geniş bir alanı kapsayan, bütün bu alanları etkileyen, dönüştüren bir yaşam biçimidir. Tüm bu tanımlamaların sonucu; eksiksiz demokrasinin, ancak güçlü ve diri bir uygar toplum ile yurttaşlık kültürünün egemen olduğu toplumlarda var olma ve gelişme olanağı bulabileceğini söyleyebiliriz. Tüm bu açıklamalardan demokrasinin, totalitarizm, otoritarizm, mutlakiyet, diktatörlük ve otokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, bu kurum ve kavramların çağrıştırıldığı siyasal iklimde yaşama olanağı bulamayacağını bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır.
İnsanlığın ve çağdaş toplumların katılımcı, çoğulcu demokrasi yanında ulaştığı en önemli aşama hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, insan hak ve özgürlüklerine dayanan hukuk devletidir. Hukuk devletinin temelini ise özgür ve bilinçli bireylerden oluşan güçlü sivil toplum oluşturur.
Devletin egemenlik alanı ile piyasanın/pazarın arasında bir yerde olan, aileyi, dernek, vakıf, cemaat gibi ekonomik amaçlı olmayan, hükümet dışı gönüllü kuruluşları kapsayan sivil toplum; hoşgörü gibi, barış gibi, dostluk gibi, arkadaşlık gibi, paylaşma gibi, dayanışma gibi, muhalefet gibi duyguları ve demokratik tutumları içinde barındıran, insanları siyasi yönden terbiye eden, ehlileştiren ve demokratik kültür ile yurttaşlık bilincini geliştiren çok önemli demokratik alandır. Bu alan güçlendikçe çoğulcu, katılımcı ve çağdaş demokrasiden söz edilebilir.
Esasen demokrasi, seçimle sınırlı tanımından çok daha farklı ve fazla özellikler taşıyan bir kavramdır. Nitekim çağımızın önemli siyaset bilimcilerinden Zakaria günümüzde demokrasi “..hem açık, özgür, adil seçimlerdir ve hem de hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ilkeleri ile birlikte ifade, toplantı, girişim, örgütlenme, seçme, din ve vicdan özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin tanındığı ve güvence altına alındığı, yani siyasi iktidarların bu hakları çiğnemeyeceği, çiğneyemeyeceği, seçimleri kazananın her istediğini yapamayacağı, kendi değerlerini ve doğrularını topluma dayatamayacağı, her şeyi alamayacağı, isteği şeyi istediğine veremeyeceği bir sistemin kurulması, çalıştırılması ve kurumsallaştırılmasıdır” tanımından sonra; “..demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğundan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı taktirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü bir biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştırır” demektedir.
Tüm bu açıklamalardan çıkan sonuç; seçimlerde çoğunluğun desteğini alarak iktidar olanların, çoğunluğun zorbalığına izin vermemeleri, gerek bireylerin, gerekse azınlıkta olanların haklarının korunması için gerekli yasal önlemleri almaları ve bunların uygulanması konusunda duyarlı olmaları zorunludur.
Özellikle 22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesi ve sonrası ile 11.Cumhurbaşkanı seçimi süresince, hukuk, demokrasi ve parlamento tarihimize kara leke olarak düşecek bir seri hukuk ayıbı yaşanmıştır. Cumhurbaşkanı seçimi gündemiyle toplanan Meclisin, toplantı sayısının 367 olacağı yönündeki görüş ve düşüncelerle başlatılan tartışmalar, toplum olarak henüz yeterli tartışma ve demokratik kültüre erişemediğimizi göstermesi bakımından son derece önemlidir.
Bilindiği gibi bu tartışmalar Anayasa Mahkemesi’ne taşınmış Anayasa Mahkemesi toplantı sayısının 367 olması yönünde karar vermiştir. Bu karar öncesi ve sonrası ana muhalefet partisi genel başkanı’nın ve Başbakan’ın beyanlarıyla, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın verdiği yanıtlar hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve demokratik geleneklerimiz bakımından olumsuz yaklaşım ve beyanlar olarak Türk hukuk tarihinin sayfalarına düşmüştür.
Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karar nedeniyle kendi adayını Cumhurbaşkanı seçtiremeyen AKP, tamamen tepkisel ve rövanş duygularıyla meclis çoğunluğuna dayanarak, giderayak köklü ve önemli anayasa değişikliği yapmıştır. Hiç gereği, amacı, zamanı ve yararı olmayan bu anayasa değişikliği, ülke demokrasisi bakımından büyük bir olumsuzluk içermektedir. Siyasal, toplumsal ve demokratik yaşamımızla çok yakından ilgili olan bu değişikliklerin mutlaka, ama mutlaka kamuoyunda tartışılması ve belirli bir fikir olgunluğundan sonra yasalaşması gerekirdi. Bunların hiçbiri yapılmadan bir anlamda iktidar partisi genel başkanı ve onun çevresinde oluşan oligarşik elitin verdiği ayaküstü karar, ülkemizin sosyal, siyasal ve demokratik geleceğini olumsuz bir biçimde etkileyecektir. Bilindiği gibi “TBMM toplantı sayısının 184 olacağını, milletvekili genel seçimlerinin her 4 yılda bir yapılmasını, Cumhurbaşkanının iki dönem 5 yıl süre ile halk oylamasıyla seçilmesini” öngören anayasa değişikliği 21 Ekim 2007 günü halk oylamasına sunulmuştur.
Halk oylamasından önce seçilmiş bulunan 11.Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi gerektiği tartışmaları başlatılınca bu kez halk oylamasına sunulmuş bulunan metinde anayasaya aykırı olarak bu tartışmalara son verecek değişiklik yapılmıştır. Oysa Anayasamızda halk oylamasına sunulan bir metinde değişiklik yapılmasına olanak verecek hiçbir hüküm yoktur. Anayasamızın izin verdiği tek yol, oylamaya sunulan metnin bütünüyle çekilmesi, yürürlükten kaldırılmasıdır. TBMM tüm bu kurallara karşın, anayasaya aykırı bir biçimde, halk oylamasından beş gün önce kabul ettiği yeni bir anayasa değişikliğiyle, halk oylamasına sunulacak metni değiştirmiştir. Bilindiği gibi Anayasa’nın 6.maddesine göre hiçbir organ, kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz. Kuşkusuz bu hükmün, öncelikle TBMM’ni bağlaması gerekir. Yine Anayasanın ne Anayasa değişikliklerini düzenleyen 175.maddesinde ne de başka bir maddesinde TBMM’ne bir metni halk oylamasına sunma yetkisi verilmiştir. Çünkü bu yetki yalnızca Cumhurbaşkanı’na aittir. İşte bu iki temel anayasa aykırılık ilkesi nedeniyle yapılan işlemler, hukuken yok hükmündedir.
Tüm bu olumsuzlukları ve hukuk ayıplarını demokratik kitle örgütlerinin temsilcilerinden oluşan bir heyetle Yüksek Seçim Kurulu Başkanı’na aktardık. Sayın başkan görüş ve düşüncelerimizi paylaştığını bu konuları kurulda görüşeceklerini bildirdi. Bildiğiniz gibi Yüksek Seçim Kurulu oy çokluğuyla halk oylamasının yapılmasına karar verdi.
Bu oylama sonunda 1982 Anayasası’nın temel mantığına ve felsefesine aykırı bir düzenleme getirme yanında, demokratik geleneklerimize aykırı olan bir uygulamaya da olanak sağlanmıştır.
Bu antidemokratik uygulamalar siyasal iktidar için iyilik ve başarı getirmez, aksine örnekleri yakın tarihimizde yaşandığı gibi birçok olumsuzluğu ve sıkıntıyı beraberinde getirecektir. Bu ise sadece siyasal iktidarın değil, tüm toplum ve halkımızın ağır faturalar ödemesine neden olur. Sandık demokrasisine dayanarak “Çoğunluğu kazandım, öyleyse ben yaptım oldu” anlayışıyla tüm karşı görüş ve düşünceleri sadece dinlemek ve bazen ona da tahammül etmeden bildiğini yapmak, demokratik bir davranış biçimi değildir.
Sosyal Güvenlik Kanunu başta olmak üzere Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu, İcra İflas Kanunu ve benzeri bir çok önemli yasalar Meclis Genel Kurulu’nda yasalaşmak için sıra beklerken, ekonomi, eğitim, sağlık sorunları, ulusal sorunlar ve dış ilişkiler çözüm beklerken, yeri ve zamanı olmayan, bilim insanlarının alan çalışmalarına dayanarak belirttiklerine göre, halkımız için önceliği bulunmayan “türban”ı ülke gündemine oturtmak,ayrışmalara neden olmak, bu yanlış anlayışın en güzel örneğidir.
Ulusal ve uluslararası sorunlar sarmalıyla karşı karşıya olan ülkemizde, bunca sorun orta yerde durur ve acil çözümler beklerken, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın İspanya ziyareti sırasında yaptığı “velev ki siyasal simge olsa” diye başlayan açıklaması sonrası gündeme oturan ve günlerdir toplumun her kesimini meşgul eden “türban” konusu, ülkenin birincil sorunu haline getirilmiştir. Oysa hepimiz biliyoruz ki, ülkemizin çözüm bekleyen temel ve öncelikli sorunları eğitimsizlik, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, terör ve güvenlik yanı sıra, Doğu ve Güneydoğu’daki yurttaşlarımızın karşı karşıya bulunduğu olumsuzluklardır.
Tamamen siyasi rant için türbanın bağlanış biçimi konusunda yarış eden MHP ve AKP temsilcilerinin, yardım dağıtan araçlara saldıran ya da yoksulluk maaşı almak için banka şubelerine hücum eden yurttaşlarımızın sorunlarını çözmek için de aynı duyarlılığı ve birlikteliği göstermelerini isterdim.
Yine karayollarında olağan kabul edilerek kanıksanan ölümlü kazaların, bu kez yorulan ve direncini yitiren demiryollarında başlamasını önleyecek tedbirler konusunda işbirliği yapmalarını ve bu işbirliğini sürdürmelerini ve masum 9 yurttaşımızın yaşamını yitirdiği son kazaların Meclis gündemine taşınmasını beklerdim.
Japonya’nın Kobe kentinde yaşanan deprem sonrası üç kişinin yaşamını yitirmesi üzerine gerekli önlemleri almadığı için eleştirilen belediye başkanının bu nedenle intihar etmesine karşın, İstanbul’un orta yerinde Davutpaşa’da göz göre göre meydana gelen patlama ve 23 yurttaşımızın yaşamını yitirmesinden sonra yetkililerin sergilediği pişkinliğin nedenlerini Meclis’e taşımalarını isterdim.
Türbanın dinsel bir emir mi yoksa bireysel bir tercih mi olduğu konusunda anayasacılar ve ilahiyatçılar arasında henüz bir netlik yok iken bu iki parti yanında AKP ile iç içe girmiş kimi liberal demokratlar ve özgürlükçü bilim insanlarının gösterdikleri gayret ve duyarlılığı, Muammer Aksoy ve Uğur Mumcu gibi birçok aydının yaşamını yitirdiği ve demokratik yaşamımızın yüz karası olan faili meçhul cinayetlerin aydınlanması içinde göstermelerini isterdim.
Birlik ve dayanışmaya en çok gereksinim duyduğumuz şu günlerde, TBMM Genel Kurulu’nda keskin ayrışmalara neden olacak “türban” tartışmaları yerine “Solingen” katliamını hatırlatan ve 9 yurttaşımızın yaşamını yitirdiği Almanya’daki yangınla ilgili bu iki partimizin öncülüğünde genel görüşme yapılmasını isterdim.
İç ve dış borçlanmanın torunlarımız tarafından dahi ödenemez boyutlara varmasının nedenleri üzerinde durulmasını isterdim.
Ağır mali koşullar altında ezilen ama demokrasiye çağdaşlığa olan inancını yitirmeyen halkımızın tüm yakınmalarına karşın giderilemeyen işsizlik, rüşvet, yolsuzluk, düzensizlik, eşitsizlik, adaletsizlik ve benzeri sorunlarının aynı heyecanla gündeme taşınmasını isterdim.
Küresel ısınmaya bağlı olarak ortaya çıkan çevre sorunları, dışa bağımlı enerji ve su politikaları, kültürel varlıklarımızın ve denizlerimizin korunması ve benzeri çok yaşamsal konular güncelliğini korurken “türban” etrafında başlatılan tartışmalar inandırıcılıktan uzaktır.
İnandırıcılıktan uzaktır, çünkü ülkemizdeki genç kızlarımızın üçte ikisi okuma yazma bilmemekte, kadın ve kızlarımızın çoğunluğu, ayrımcılığa ve şiddete maruz kalmakta, töre cinayetlerine hedef olmakta, temel hak ve özgürlüklerinin hiçbirini tam olarak kullanamamaktadırlar. İki partimizin “türban” için yaptıkları işbirliği ve dayanışmayı bu konularda da yapmaları ve çözümler üretmeleri halinde girişimleri çok inandırıcı olurdu. Ama bugünkü birliktelik kendi temsilcilerinin de açıkladıkları gibi ilkesel değil, tamamen siyasi ranta, yine kendilerinin ifade ettiği gibi “hasad”ayönelik işbirliğidir.
Tamamen popülist bir yaklaşımla ele alınan yeni “türban” düzenlemesi, yanlış noktadan hareket edildiği için kimi soruları beraberinde getirmektedir.
Eğer bu bir dinsel emirse, konunun özgürlükler düzleminde değil, siyasal rejim ve laiklik ekseninde ele alınması gerekmiyor mu?
Yok eğer bu bireysel bir tercih ise, diğer hak ve özgürlükler gibi kayıtlama ilkesine tabi değil mi?
Hepsinden önemlisi “türban”ın üniversitelerde serbest bırakılması için evvelce yapılan tüm yasal ve yönetsel girişimler, Anayasa’nın başlangıç ilkelerine ve özellikle 2.maddesinde belirtilen Cumhuriyet’in temel taşı olan laiklik ilkesine aykırı görüldüğü gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi ve Danıştay tarafından durdurulmadı mı?
Peki, bütün bu gerçekler karşısında, toplumsal duyarlılığı çok yüksek olan “türban” konusunu ülkemizin bu en kritik sürecinde gündeme taşımanın amacı nedir?
Bu sorulara verilecek yanıtlar farklı çözüm ve önerilerin tartışılmasına olanak verecektir. Oysa iktidar partisinin son derece planlı ve bilinçli bir biçimde yaklaştığı konuya yandaşı MHP, işin bu boyutlarına ve ayrıntısına girmeden, sadece siyasi bir rant yarışı ve hasat beklentisiyle daldığı için çok ciddi hukuki, siyasi ve toplumsal yanlışlara ortak olmuştur.
Anayasa’nın başlangıç bölümünde ifade edilen laiklik tanımı, Anayasa’nın 2.maddesinde devletin nitelikleri arasında sayılan laiklik kavramı ve Anayasa’nın 4.maddesinde değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek hususlar arasında laiklik ilkesi bulunduğu sürece “türban”ı üniversitelerde serbest bırakmayı amaçlayan yasal düzenlemeler geçmişte olduğu gibi anayasaya aykırılık iddiasıyla karşı karşıya kalacaktır. Çünkü demokrasi, insan hakları, sivil örgütler ve hukuk devleti ile bunların omurgasını oluşturan laiklik, Cumhuriyetimizin üzerinde yükseldiği temel ilkelerin birincisidir. Bunun örselenmesine asla izin verilmemelidir.
Değerli başkanlarım,
Kuşkusuz tüm bunların yanında, ülkemizin geleceği ile ilgili ve halkımızı doğrudan doğruya ilgilendirecek Anayasa çalışmaları garip bir biçimde gündemden düşürülmüştür.
Prof.Dr.Ergun Özbudun ve arkadaşlarına ısmarlanan mı, rica edilen mi, yaptırılan mı, bir türlü netleşmeyen bir metin ortaya atılmış, eleştirildiği zaman reddedilen, paylaşıldığı zaman bizimdir, denilen anlaşılmaz bir yaklaşım sergilenmiştir. Bu güne kadar, siyasal iktidarın , “Bu benim anayasa taslağı metnimdir” dediği bir metin kamuoyuna sunulamamıştır.
Türkiye Barolar Birliği olarak geçmişten gelen sorumluluk bilinciyle daha anayasa tartışmaları başlamadan çok önce biz çalışmalarımızı başlattık ve bildiğiniz gibi çok saygın anayasa hukuku hocalarına hazırlattığımız “Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Önerisi”ni 4 Kasım 2007 günü kamuoyuna açıkladık. TBB olarak 2001 yılında da kamuoyuna bir “Anayasa Taslağı Önerisi” sunmuştuk. Geçen bu süre içinde yaşanan gelişmelerde dikkate alınarak 2001 tasarısı yenilenerek kamuoyunun değerlendirilmesine sunulmuştur.
Her zaman hatırlattığımız bir hususu siz değerli başkanlarımızla bir kez daha paylaşmak istiyorum. Çünkü, anayasa tartışmalarının gündeme geldiği her dönemde TBB’nin 1982 Anayasası’yla ilgili olarak 2-3 Ekim 1982 günlerinde topladığı “Olağanüstü Genel Kurul” sonrası aldığı kararlar ve bu kararlar doğrultusunda düzenlenen “1982 Anayasa Taslağıyla İlgili Genel Kurul Sonuç Raporu” son derece önemli tarihi ve hukuki bir belgedir. Bu raporda 1982 anayasa öneri metninin madde madde incelenmesi sonucunda, bu önerinin ülkenin geleceği bakımından yararlı olamayacağı gerekçeleriyle ortaya konmuş ve referandumda “hayır” oyu verilmesi önerilmiştir.
Keşke o dönem TBB yöneticileri yanılsaydı ve ülkemiz bugünkü 12 Eylül hukukunun ürünü olan olumsuzlukları yaşamasaydı. Ama bilindiği gibi TBB yöneticilerinin saydığı tüm sakıncalar ve olumsuzluklar zaman içinde ülke gündemine oturdu ve ülke anlaşılmaz hukuksuzluklar yaşamış oldu. Kanımızca AKP iktidarı yanında, yaşanan bunca olumsuzluk ve sıkıntının özünde 12 Eylül hukuku yatmaktadır.
12 Eylül 1980 tarihi siyaset, ticaret, sanat, hukuk ve tüm toplumsal olayların çözülmeye başlaması bakımından bir anlamda “milat” olmuştur. Çünkü bu tarihten sonra Türkiye, bir başka Türkiye olmuş ve bir türlü istikrara, huzura, barışa kavuşamamıştır. Başka bir anlatımla, tüm değerler altüst olmuş, her türlü yolsuzluk, soygun ve suistimal olağan hale gelmiş, halk yaşanan olumsuzluklar nedeniyle “gemisini kurtaran kaptan” psikolojisine girmiştir. Bütün bunlar toplumun devletten beklentisini de etkilemiş böylece geniş insan toplulukları kendi kaderine hükmedemeyen sessiz, güçsüz ve tepkisiz büyük yığınlar haline gelmiştir. Buna bir de meri seçim yasaları ve Siyasi Partiler Yasası’nın olumsuzlukları eklenince halk sadece 4 yıl arayla sandığa giden bir süje olmaktan başka bir işe yaramayan kesim olarak anılmaya başlanılmıştır. Bu ise demokratik toplumlar için en büyük tehlikedir. İşte tam bu noktada sivil toplum örgütleri, sendikalar, kamu niteliğindeki meslek kuruluşlarına çok önemli yaşamsal görevler düşmektedir.
Bütün bu çalışmalarda beklenen, amaçlanan ülkemizde “eksiksiz demokrasinin, insan haklarının, hukukun üstünlüğünün ve hukuk devletinin” tüm kurum ve kurallarıyla yaşama geçmesidir.
Çağrımıza yanıt verip geldiğiniz için tekrar teşekkür ediyor toplantımızın başarılı geçmesini diliyor, sizlere sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK |
|