| TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK’UN
“ADALET BAKANLIĞI YARGI REFORMU STRATEJİ
BELGESİ GÖLGESİNDE YARGI REFORMU”
SEMPOZYUMU AÇIŞ KONUŞMASI
18.06.2008
Sayın konuklar,
Sevgili meslektaşlarım,
Her türlü olumsuzluk, eleştiri ve çileye karşın görevini sürdüren yazılı ve görsel basınımızın değerli temsilcileri
Ülkemizin içinden geçtiği ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuksal süreçte önemi daha da artan “Yargı Reformu” konu başlıklı toplantımıza hoş geldiniz.
22 Temmuz 2008 milletvekili genel seçimlerinden önce başlayan ve kamuoyunda “367 kararı” olarak bilinen karar öncesi ve karar sonrası muhalefet ve iktidar partisi yetkililerinin hukuki olmayan söz ve eylemleri yanında dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bunlara verdiği ağır yanıtlar; yine sanki bu gelişmelere yanıt verircesine Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi başta olmak üzere Anayasa’da yapılan ve referanduma sunulan köklü değişiklikler; seçimlerden hemen sonra başlayan Cumhurbaşkanlığı tartışması ve seçimi; büyük iddialarla başlayan ve arkası gelmeyen “Sivil Anayasa” tartışması ve tüm bunları gölgede bırakan toplumun tüm kesimlerini şu ya da bu biçimde endişeye iten “türban” tartışmaları başlatılmış ve bilindiği gibi Anayasanın 10 ve 42. maddelerinde değişiklik yapılmıştır.
Siyaset ve hukuk kamuoyu bu konuları inceler, tartışır ve irdelerken bu kez ülke yargısı adına ulusal ve uluslararası boyutta yeni tartışmalara neden olan bir olay karşımıza çıkmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa’nın ve yasaların kendine verdiği yetki ve görev içinde, 14 Mart 2008 günü iktidardaki AKP hakkında Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açmıştır. İşte olan bu davadan sonra olmuş ve ülke hukuku, ülke yargısı, ülke demokrasisi ve ülke siyaseti adına yaşanmaması gereken olumsuzluklar yaşanmıştır. Türkiye Barolar Birliği bu dönemde sürmekte olan bir dava ile ilgili görüş ve düşünce bildirilmesinin yasa dışı bir davranış olacağı bilinç ve sorumluluğuyla hiçbir yorum değerlendirme ve tespit yapmamış aksine bu yönde tüm kesimleri hukuka uygun davranmaya ve yargının vereceği kararı beklemeye çağırmıştır.
Hukuk devleti anlayışıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu haksız, dayanaksız ve anlamsız tartışmalar sürerken Anayasa Mahkemesi “türban”la ilgili kararını açıklamıştır.
Yargı, hukuk, demokrasi, egemenlik, meşruiyet adına söylenmemesi gereken sözlerin hepsi bu aşamada söylenmiş; bu güne kadar hiçbir biçimde telaffuz edilmeyen söylem ve eylemler Anayasa Mahkemesi’nin “Türban”la ilgili kararından sonra bütün çıplaklığı, çarpıklığı ve acımasızlığıyla ülke gündemine oturmuştur.
Oysa bu eleştirileri yapan kesimler, “kuvvetler ayrılığı” başta olmak üzere eksiksiz demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu olan “yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi” ile ilgili ne denli ilginç nutuklar atıyor, hukuk devleti adına telkin ve tavsiyelerde bulunuyorlardı. Tüm bu söylem, eylem ve yaklaşımlar Anayasa Mahkemesi’nin “türban” kararıyla birlikte sergilenen olumsuz davranışlar nedeniyle inanırlığını yitirmiştir.
İşte böylesi yoğun ve sığ tartışmaların sürdüğü bir ortamda bu kez, Adalet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin, Avrupa Birliği Genişlemeden Sorumlu üyesi Olli Rehn’e “Yargı Reformu Strateji Taslağı Paketi” sunmuştur. Türk hukuk kamuoyu ve ilgili birimlerin haberlerinin olmadığı böyle bir belgenin yargı erki yanında Türk hukuk kuruluş ve kurumlarından önce Avrupa Birliği temsilcilerine sunulması bu kesimler tarafından haklı tepkilerle karşılanmıştır.
TBB, Yargıtay, Danıştay ve YARSAV peş peşe yayımladıkları bildirilerle gelişmelerden duydukları rahatsızlıkları kamuoyu ile paylaşmışlardır.
Bu bildiriler nedeniyle başlatılan ve yargımıza, hukukumuza daha da önemlisi anayasal düzenimize hiçbir katkı ve yararı olmayacak tartışmaları, önerileri burada irdelemek ve tekrarlamak istemiyorum. Çünkü biz insanlığın büyük bedeller ödeyerek elde ettiği, kuvvetler ayrılığı, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti, yargı, bağımsızlığı, yargıç güvencesi ve tarafsızlığı gibi evrensel ilke ve kavramlara koşulsuz inanmakta ve ülkemizde sivil yönetimin, özgürlüklerin ve laik demokratik düzenin güvencesinin bu ilke ve kavramlar olduğunu bilmekteyiz.
Sayın konuklar;
Kuşkusuz Türk yargısının her zaman ciddi çözüm bekleyen sorunları olmuştur. Bunun en önemli kanıtlarını geçmişten günümüze Yargıtay başkanları yanı sıra Türkiye Barolar Birliği başkanlarının “Adli yıl” açış konuşmalarında bulmak mümkündür. Bu sorunlar ilkeli, dürüst ve özverili, yargıç, savcı ve adliye emekçilerinin gayretleriyle giderilmeye çalışılmakta ancak yeterli olamamaktadır. Çok zor koşullarda görev yapan yargı erki ve onun saygın temsilcileri zaman zaman haklı, zaman zaman haksız eleştirilere muhatap olmaktadır. Ama son aylarda ve günlerde muhatap olunan eleştiriler, eleştiri sınırlarını aşan tehdit, tahkir, tezyif ve karalama boyutlarına varmıştır. Oysa yakın zamanda Amerikalıların yapmış olduğu araştırmada ve Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından “Adalet Barometresi” ve “Adliye Gözlemleri” programları kapsamında yapılan anketler sonucunda yargıya olan güven en üst sıralarda yer almaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kurumları gibi yargı da Anayasalar ve yasaların kendine verdiği yetkiler çerçevesinde görev yapmaktadır. Bu bağlamda bağımsız yargının, hukuk devleti olmanın en önemli güvencesi olmasını erkler arasında bir üstünlük olarak algılamamak ve anayasal iş bölümünün bir sonucu olarak kabul etmek gereklidir. Çünkü yargının görevi yasaları ve anayasayı uygulamak; onlara aykırı davranışları tespit etmek ve çeşitli yaptırımlarla engellemektir.
Yargı bu görevini yerine getirirken, devletin çatısını oluşturan yasama ve yürütme erkleri de “hukukun üstünlüğü” kavramı ve “hukuk devleti” ilkesine uygun davranışlar sergilemek zorundadır. “Hukuk devleti” ilkesi tüm çağdaş demokratik rejimlerin temel niteliği, toplumların gelişmişlik düzeyinin önemli göstergesidir. “Hukuk Devleti”, kuralların herkese eşit biçimde uygulandığı hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı, hukukun üstünlüğünün egemen kılındığı, bireyin-toplumun ve devletin kendini hukukla bağlı hissettiği bir sistemi öngörmektedir. Yoksa en küçük sorunda hukuku tanımamak ve onun etrafından dolanmak değildir. Hukuk devleti ilkesi, hukukun mutlak üstünlüğü ilkesine dayanır. Hukukun üstünlüğü hukukun genel ilkeleri yanında, Anayasa ve yargı kararlarının bağlayıcı olması ile birlikte yasama ve yürütmenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı bulunduğu düzenin adıdır. Yasama ve onun içinden çıkan yürütmenin mutlak egemen olduğu ve yargının dışlandığı bir devlet düzeninin hukuk devleti ilkesi ve hukukun üstünlüğü kavramıyla uzaktan yakından ilgisi olamaz. Bu nedenle, hukuk devleti ilkesinin egemen kılınmasında en önemli görev yasama ve yürütme erklerine düşmektedir. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte çağdaşlaşma çabalarını her alanda sürdüren ülkemiz, benimsediği hedeflere ulaşmak için demokrasiyi ve hukuk devleti ilkesini eksiksiz olarak yaşama geçirmek durumundadır. Gerçek anlamda bir hukuk devletinden söz edilebilmesi için, uluslararası hukuktaki gelişmelere koşut reformların gerçekleştirilmesi, en önemlisi erkler arasındaki dengeli işbirliğinin korunması, devletin eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunun sağlanması ve yargı kararlarına uyulması kadar, yargının sorunlarına çözüm getiren düzenlemelerin yapılması da büyük önem taşımaktadır. İşte üç gün sürecek olan ve dallarında uzman kişilerin katkıları bu yönde bizleri aydınlatacaktır. Temel hedef ve tek amaç, yurttaşların devlete ve dolayısıyla yönetime güven duydukları, kişiliklerini korkusuzca geliştirebildikleri, bireylerin hukuk güvenliğini hissedebildikleri, herkesin hak arama özgürlüğünden yararlanabildiği, yargının siyasal baskı ve kargaşalardan etkilenmeden bağımsız ve güvenceli bir biçimde çalışabildiği, demokratik bir hukuk devleti olmalıdır. Son yıllarda, aylarda ve günlerde yaşanan olaylar karşısında bu hedeflere ne kadar yakın olduğumuzu sizlerin ve halkımızın engin takdir ve anlayışlarına bırakıyorum. Her geçen gün hukukun üstünlüğü kavramının yara alması yanında, hukuk devleti ilkesi de hedefinden saptırılmaktadır. Tüm bu olumsuzluklar ise toplumda “adalet” duygusunun yok olmasına neden olmaktadır ki, bu son derece tehlikelidir. Bilindiği gibi adil bir toplum düzeninin zorunlu unsuru, bağımsız ve hızlı işleyen, adil bir yargılama düzenidir. Bunun siyasal iradenin ve yasama erkinin dışında oluşmasına olanak yoktur. Bu nedenle yaşanan olumsuzluklardan bunları gidermeyen siyasal iktidar ve dolayısıyla yasama erki birinci derece sorumludur. Biz bu nedenlerle yıllardır gerçek bir “Yargı Reformu” sorununun olduğu inancındayız. Aynı zamanda meselenin sadece salt “mevzuat yenilenmesi” olarak kabul edilmesini de uygun bulmadığımızı nitelikli ve donanımlı “hukukçu” konusunda insan unsuru da başta olmak üzere, çağdaş donanım ve yöntemlere uzanan bir yeni anlayışın egemen olması gereklidir.
Biliyoruz ki, ülkemizde demokratikleşme gibi, hukuk ve yargı reformu da gündemin ön sıralarında yer almaktadır. Bir biriyle sıkı sıkıya bağlı olan bu üç konuda ülkemiz önemli bir gecikmişliği yaşamaktadır. 1923 devrimi o günün koşullarında Cumhuriyetin temellerini atarken hemen her alanda demokratikleşmenin yanı sıra, pek çok ciddi hukuk ve yargı reformunu da gerçekleştirdi. 27 Mayıs ise ne yazık ki arkası gelmeyen bir çığır açtı ya da bir anlamda açmak istedi. 12 Eylül ise anayasadan başlayarak tüm kavramları ters yüz etmesi yanı sıra, siyasal, toplumsal ve hukuksal alanlarda hepimizi bugün de etkileyen ve uğraştıran olumsuzluklara ismini yazdırdı.
Bugün yaşanan birçok olayda tespit ettiğimiz ve toplumsal yapımızı yıpratan olumsuzlukların, çözülmüşlüklerin, ilkesizliklerin, tutarsızlıkların tamamı 12 Eylül hukuku ve onun yarattığı değer yargılarının ürünüdür. Bilindiği gibi ekonomiden, siyasete, hukuktan, demokrasiye, bireyden toplumsal yapıya her kesim 12 Eylülden kendine düşen payı almıştır. Türkiye asla 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye değildir. Çok basit gözlemlerle, örneğin komşuluk ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri, eğitim-öğretim ilişkileri, siyaset ilişkileri, dinsel ilişkiler, insani ilişkiler, aile ilişkileri gibi yaşamın her alanında yapılan incelemelerde bu farkı tespit etmek ve görmek mümkündür. Bu gerçeği görmek ve ona göre çözümler üretmek gereklidir. Aksi tutum ve davranışlar yaşanılan olumsuzlukların sürmesini engelleyemez.
Yanlış, eksik ve bilinçsiz politikalarla sosyal yapının dengesini bozan, yaşamı çekilmez hale getiren ve böylece toplumsal barışı yok eden siyaset önderleri, sebep oldukları olumsuzlukları gidermek için üstün gayret gösteren yargıya karşı söyleyecekleri hiçbir söz olamaz. Öncelikle hakça ve insanca değerlerin egemen olduğu, evrensel ilke ve kavramların yerli yerine oturtulduğu, toplumsal yapının yaratılması ve yaşatılması gereklidir.
Almanya’nın ünlü devlet ve siyaset adamı Helmut Schmidt, 27 Eylül 1998 günü yapmış olduğu bir konuşmada,“ ...Biz Almanlar ahlaki değerlerimizi mi yitirdik? Hayır, böyle bir iddiada bulunamayız; çünkü büyük çoğunluk düzgün bir yaşam sürmeye özen gösteriyor. Bununla birlikte insanların başkaları adına karar verdiği kamusal alanda, ahlakın kenarından köşesinden ufalandığını görüyoruz. Toplumumuzun dört bir yanında, bugüne kadar görülmemiş ölçüde başkalarını hiçe sayan bir bencillik, kendinden başkasını düşünmeme, açgözlülük yayılmaktadır...” demek suretiyle o gün için Almanya’daki toplumsal çözülmüşlüğe vurgu yaparak olası tehlikeler konusunda dikkat geçmiştir. Yansız ve tarafsız olarak yapacağımız bir gözlem ve tespit sonucu bugün içinde yaşadığımız koşullarla bu sözler ne kadar örtüşmektedir.
Türkiye Barolar Birliği, yargı reformu konusunda kurulduğu 1969 yılından buyana sayısız toplantı, seminer, sempozyum, açık oturum düzenlemiş; ayrıca çeşitli zamanlarda yapılan benzeri çalışmalara hep katkı sunmuş, raporlar düzenlemiş, kitaplar yayımlamıştır. Son olarak bu etkinliği düzenledikten sonra bastırılan ve sizlere sunulan Mustafa Tören Yücel’in “Türkiye’de Yargının Etkinliği” kitabı bu alanda önemli bilgi kaynağı olacaktır.
Saygın, etkin ve yetkin katılımcıların görüş ve düşünceleriyle büyük bir zevk ve dikkatle izleyeceğimiz “Yargı Reformu” konu başlıklı toplantımızın hukukumuza, yargımıza, demokrasimize ve hepsinden önemlisi yaşadığımız sürece olumlu katkılar sunması dileğiyle, emeği geçenlere teşekkür eder siz sayın konuklara sevgi ve saygılarımı sunarım.
|