TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 


TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK’UN
RİZE BAROSU TARAFINDAN
19 HAZİRAN 2009 TARİHİNDE DÜZENLENEN
İLETİŞİMİN DENETLENMESİ VE CMK”
SEMİNERİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

Sayın konuklar;

Rize Barosu ile İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi tarafından düzenlenen “CMK ve İletişimin Denetlenmesi” konu başlıklı toplantıya hoş geldiniz. Sizleri sevgi ve saygılarımla selamlarım.

23–24 Mayıs 2009 günlerinde Ankara’da TBB 30. Olağan Genel Kurulu yapılmış ve Genel Kurul sonrasında TBB’nin yeni başkanı yanında yönetim, disiplin ve denetim kurullarına seçim yapılmıştır. Ben ve yeni seçilen yönetim kurulu üyesi arkadaşlarımızdan bazıları seçimlerden sonra ilk kez bir baro toplantısına katılıyoruz. Toplantının konusu son günlerin günceli olan telefon dinlenmesine iletişimin denetlenmesi yanında 01.06.2005 günü yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın uygulamasına yöneliktir. Her iki konuda da uzman kişilerden oluşan konuşmacılar sanıyorum çok yararlı bilgiler vereceklerdir. Burada özellikle Prof. Dr. Feridun Yenisey hocama ve onunla birlikte hareket eden başta Av. Rıfat Çulha olmak üzere değerli ekibine barolarımıza ve meslektaşlarımıza yapmış oldukları destek ve katkılar nedeniyle çok teşekkür ediyorum. Yıllardır büyük bir özveri ile çağrıldıkları tüm barolarımıza giderek çok yararlı çalışmalar yapmaktadırlar.

Sayın konuklar;

Ülkemiz bu gün, yılların birikimi olan yanlış yönetim anlayışları ve uluslar arası boyutta yaşanan ekonomik krizin etkisiyle ciddi bir dar boğazdan geçmekte, bunun sonucu her geçen gün artan işsizlik başta olmak üzere çok ağır mali ve ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalmış bulunmaktadır.

Kuşkusuz ekonomik ve mali istikrar toplumsal yapının huzuru, mutluluğu ve barışı için son derece önemli kavramlardır. Emeğiyle üreterek kimseye bağımlı olmadan yaşamak özgürlüklerin en anlamlısıdır. Anayasaların ve yasaların güvence altına aldığı bireysel hak ve özgürlükler ekonomik ve mali bağımsızlıkla ancak bir anlam ifade eder. Yasalarda tanınan bu hak ve özgürlükler kullanılmadığı sürece sadece Anayasa ve yasaların sayfaları arasında siyasetin ve siyasetçinin nutuk malzemesi olarak kullanılır ve orada kalır. O nedenle ekonomik ve mali sorunlar toplumsal yaşamın önemli konuları olarak hep karşımıza çıkmaktadır. Hedef sadaka ve yardım alan kaderci toplum değil, üreten yaratan, emeğiyle geçinebilen sosyal hukuk devleti güvencesinde özgür bireylerden oluşan toplumsal bir yapı olmalıdır. Bunun tek formülü, yandaş siyaset anlayışı başta olmak üzere, bölgecilik, hemşehricilik, eş, dost, ahbap ve yakın çevre korumacılığından uzak tüm olanakların tabana yayıldığı eşit, dürüst, ilkeli, şeffaf, saydam ve hakça bir yönetim anlayışının egemen kılınmasıdır. Aksi uygulamalar bu gün olduğu gibi kronikleşen sorunların daha da ağırlaşmasına neden olacaktır. Bu bağlamda çözüm için mutlaka ama mutlaka ulusal değer ve olanakların harekete geçirilmesi ulusal tarım başta olmak üzere sanayii, ticaret ve hizmet sektörlerinin ulusal olanaklarla desteklenmesi ülke geleceği için hayati önem taşımaktadır. Halkın yıllardır dilendirdiği “komşudan gelen öğün olmaz, olsa da vaktinde olmaz” özdeyişine uygun davranılmalı, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslar arası sermaye kuruluş ve kurumlarına bağımlı onur kırıcı yaşamayı bir an önce terk edecek kalıcı önlemler alınmalı ve ciddi politikalar geliştirilmelidir. Bu yapılmadığı sürece kalıcı ve köklü bir kalkınmayı sağlamak mümkün değildir.

Kuşkusuz ekonomi, toplumun tüm bireylerini doğrudan ilgilendiren ve toplumsal dengeleri/toplumsal balansı ayarlayan önemli bir güçtür. Sağlıklı bir toplum olmanın önemli göstergelerinin başında ekonomik ve mali istikrar gelir.

Eğer ekonomik ve mali istikrardan uzak, hakça ve adil paylaşımın olmadığı bir toplumsal yapınız varsa orda huzursuzluk, kavga, şiddet, terör ve suç eksik olmaz. O nedenle toplumsal barışı özendirecek adil, yansız, eşit, duyarlı ve güvenli bir yönetim anlayışını sergilemek gereklidir. Bunun da tek formülü “yönetenlerinde yönetilenler gibi kendilerini hukukla sınırlı saydıkları hukuk devleti”dir.

Hukuk devletinin de olmazsa olmaz koşulu “yargı bağımsızlığı”dır. Yargı bağımsızlığı kurumsal ve bireysel hatalar nedeniyle her geçen gün gerilemekte ve güç kaybetmektedir. Bu gün ülkemizin temel sorunu “yargı bağımsızlığı” ve “hukuk tanımaz” uygulama ve işlemlerdir. Tek çözüm hukuku tekrar ayağa kaldırmak ve hukuk güvencesini ülkenin her karış toprağında egemen kılmaktır. Yoksa bu topraklar ve insanımız için hiçte yabancı olmayan itaat, biat, cemaat, tarikat ve kör töre kültürünün özendirilmesi ve benimsetilmesi akıl ve bilimin egemen olduğu çağdaş, uygar aydınlık bir Türkiye’nin yaratılması ve yaşatılması için en büyük engeldir.

01.06.2005 günü yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK yürürlüğe girdiği günden itibaren 5328, 5353, 5560 ve 5728 sayılı yasalarla dört kez değişikliğe uğramış ve bu değişikliklerde yaklaşık elli maddesi değiştirilmiştir. Genelde 3842 sayılı yasanın getirdiği genel ilkeleri korumasına karşın, çok yeni ve çağdaş denilecek hükümleri de içermesi bakımından oldukça önemli hükümler getirmiştir. Ancak bu yasada hem yasalaşma sırasında hem de, uygulama sırasında kimi eksikleri taşımaktadır.

Özellikle CMK tasarısının mecliste görüşüldüğü evrede tüm girişim ve uğraşlarımıza karşın, polis ve jandarma teşkilatlarından gelen direnç ve baskı nedeniyle eksiksiz ve iyi işleyen bir “Adli Kolluk” sistemini kabul ettiremedik.

Büyük iddialarla yasalaşan CMK’ya rağmen 1412 sayılı yasa zamanında karşılaşılan sorunların önemli bir bölümü uygulamada hala yaşanmaktadır. Bu gün “makul sürede yargılanma hakkı”, “davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması”, “zanlı ve şüpheliye tanınan yasal haklar” gibi temel ilkeler tüm çabalara karşın biraz da eski alışkanlıkların etkisiyle bir türlü yaşama geçirilememiştir.

Cumhuriyet Savcısına kamu davası açmama konusunda takdir hakkı tanıyan CMK 171.maddede verilecek karar konusunda bir açıklık bulunmadığından uygulamada ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bu maddede 5560 sayılı yasayla değişiklik yapılmış ve kamu davasının ertelenmesi koşullarının varlığı halinde kovuşturmaya yer olmadığı kararı verileceği belirtilmiştir. Ama mecburilik sisteminin istisnasını oluşturan ve mahkemelerin iş yükünü azaltmayı amaçlayan bu hükmün uygulanmada çok etkili bir biçimde uygulandığını söylemek mümkün değildir.

Yine CMK’nın 100. maddesinde tutukluluk halleri çok ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiş ve yeni ilkeler getirilmiş olmasına karşın, hala mahkemelerimizin çoğunda eski yasadan gelen alışkanlıklarla işlemler yapılmaktadır. En önemlisi tutuklama ya da tutukluluğun devamı yönündeki kimi kararlarda yasanın özüne aykırı bir biçimde, hala basmakalıp gerekçeler yer almaktadır.

Yasanın 109.maddesinde düzenlenen ve ceza usulü hukukumuza yeni giren “Adli kontrol” sistemi 4.fıkradaki istisna hükmüne karşın, hemen hemen hiç uygulanmamaktadır.

Yasanın 147.maddesinde “ifade ve sorgu tarzı” başlığıyla uyulacak ilkeler düzenlenmiştir. Bu ilkelerden en önemlisi olan “sanığın susma hakkı” sorguyu yapan yetkililerce hiç hatırlatılmadığı gibi avukatlar tarafından böyle bir uyarı yapıldığında tepki gösterilmektedir.

Yasanın 201 maddesinde düzenlenen “Doğrudan soru yöneltme” ilkesi özellikle avukatlar yönünden eski yargılamadan gelen alışkanlıkların uzantısı olarak sert tepkilerle karşılanmaktadır.

Yasanın 231.maddesinde ceza hukukumuz için çok yeni olan “hükmün açıklanmasının geriye bırakılması” kurumu getirilmiş bulunmaktadır. Önceleri sadece şikâyete bağlı suçlar için verilen bir yıla kadar hapis cezaları ile adli para cezalarına uygulanan bu hüküm; 8.2.2008 gün ve 5728 sayılı yasa ile değiştirilmiş ve kapsamı genişletilmiştir. Uygulamada en çok tartışılan madde olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yine yeni bir kurum olarak yasanın 253. maddesinde düzenlenen “uzlaşma kurumu” da gerekli alt yapısı oluşturulamadığı için yeterince uygulanamamaktadır.

Yasanın 272.maddesinde düzenlenen ve hep karşı olduğumuz “istinaf mahkemelerinin” bir süre sonra faaliyete geçecek olması nedeniyle 281. ve 282. maddelerde sanığa tanınan haklar ortadan kaldırılmıştır.

Yeni CMK yürürlüğe girdikten sonra yapılan istatistiklerde ceza mahkemelerinde ortalama yargılama süresi 244 gündür. CMK 250.maddesine göre görevli ağır ceza mahkemelerinde bu süre 352 güne çıkarken fikri ve sınai haklarla ilgili ceza yargılamalarında 512 gün, çocuk ağır ceza mahkemelerinde ortalama yargılama süresi 323 gündür. Yine açılan 2.709.769 davadan % 58’i yıl içinde karara bağlanmış bu davalarda sanıklardan %46’sı hakkında mahkûmiyet kararı kesinleşmiş, % 54’ü beraat etmiştir. Bu oran bilindiği gibi Avrupa ülkelerinde % 90’nın üzerinde mahkûmiyetle sonuçlanmakta, Japonya’da ise % 99’u bulmaktadır. Bu somut veriler bize “iddianamenin iadesi” kurumuna ve savcılara tanınan yeni hak ve yetkilere karşın kamu davalarının savcılık kurumunca yeterince duyarlı, etkin ve doyurucu delil ve belgelere dayanarak açmadıkları izlenimini vermektedir. Bu ise ülkemizde son yıllarda yaşanan hukuk tartışmalarının ne denli sığ ve yanlı bir biçimde yapıldığını göstermesi bakımından çok ilginçtir. Sanık, zanlı ve şüpheliler hakkında yazılanlar söylenenler ve dillendirilenlerin ne denli haksız olduğunu rakamlar yanıtlamaktadır.

CMK’ a ilgili son olarak artık kanayan bir yara olan yararından çok taraflarına zarar veren ve giderek kronikleşen “zorunlu müdafii” kurumundan söz etmek istiyorum. Son değişikliklerle TBB’ne gönderilen ödenekler yerel mahkemelerdeki C.Savcılarınca ödenmekte birçok kırtasiye ve aksamanın yanında paralar zamanında ödenmemekte, zorunlu giderler karşılanmamakta, ödenen ücretlerden stopaj ve KDV uygulaması yapılmakta, avukat arkadaşlar için bu hizmet olmaktan çok ağır bir işkence haline dönüşmüş bulunmaktadır.

Tüm bunların giderilmesi için barolarımızla işbirliği yaparak ya gerçekten insan onuruna ve savunmanın saygınlığına yakışır bir uygulamayı gerçekleştiririz ya da TBB ve barolar olarak her türlü etkili eylemi sergileriz. Bu konuda son derece kararlıyız.

Değerli katılımcılar,

Uzunca bir süredir ülkemizin gündemini işgal etmesi yanında tüm toplumu huzursuz eden ve insanların özgür ve rahat bir biçimde görüşmelerini kısıtlayan telefon dinlenmesi ve iletişimin denetlenmesini amaç edinen uygulamalar çok ciddi yakınmalara neden olmaktadır.

Özel hayat, kişilik hakları içerisinde özel bir öneme sahiptir ve demokratik bir hukuk devletinde vazgeçilmez bir nitelik taşımaktadır. Aynı zamanda özel hayat kişiliğin temel çekirdeği olarak da kabul edilmektedir. Günümüz çağdaş hukukunda kişi her yönüyle bir bütün olarak kabul edilmekte ve özel hayatta bu bütünün bir parçası olarak görülmektedir. Bu itibarla da bireyin kişiliğini serbestçe geliştirebilmesi için kendisi ve yakınları ile baş başa kalabileceği devletçe ya da özel kişilerce rahatsız edilemeyeceği özerk bir alanın sağlanması zorunludur. Özel hayat kavramının temelinde bağımsızlık ve gizlilik kavramları bulunmaktadır.

Çağdaş birey ne şekilde yaşayacağını tercihlerini, davranış ve ilişkilerini kapsayan bir özgürlüğe sahip olma bakımından bağımsız olabilmelidir. Bu tanım sonucu kabul edilen bağımsızlığa göre özel hayat hem kamu makam ve görevlilerine hem de diğer özel kişilere karşı güvence altına alınmalıdır. İnsan hayatının iki temel yönü bulunmaktadır. Bunlardan ilki kimsenin bilmesinde ya da görmesinde sakınca bulunmayan hayatın genel yönü, diğeri ise hayatın herkes tarafından bilinmeyen özel yönüdür. Hayatın özel yönü ise özel hayat ve hayatın gizli alanı olmak üzere ikiye ayrılabilir. Bu bağlamda hayatın genel yönü kişinin topluma açık ve toplumsal ilişkiler içinde gerçekleşmekte ve bu nedenle de koruma kapsamında bulunmamaktadır. Özel yaşamın gizliliği, taşımış olduğu önem nedeniyle kamu hukuku ve özel hukuk normları tarafından korunduğu gibi uluslar arası belgelerde de güvence altına alınmıştır. Anayasamız “Özel Hayatın Gizliliği ve Korunması” başlığı bölümünde 20. maddede “özel hayatın gizliliği”ni, 21.maddede “konut dokunulmazlığı”nı ve 22.maddede de “haberleşme özgürlüğü”nü düzenlemiştir.

Tüm bu bilgiler ışığında özel hayatın gizliliği ve korunması kavramını; bireylerin kişiliğini geliştirmek ve manevi değerlerine güvence sağlamak için başkaları tarafından bilinmesini istemediği hususların oluşturduğu ve korunması hukuken gerekli görülen hayat üzerindeki hakkı olarak tarif edebiliriz. Bu anlamda özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı, kişinin, özel hayatına ilişkin faaliyetlerini kendisinin bildiği, başkalarının bilmediği, bilmesini istemediği ve başkaları tarafından öğrenildiğinde de kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyacak bir anlam ifade eder.

Özel hayatın önemli bir unsurunu oluşturan “haberleşme özgürlüğü” ile ilgili ilk yasal düzenleme 1.8.1999 günlü 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununda yer almıştır. Bu konuda son düzenleme ise 1.6.2005 günü yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 135. ve devamı maddelerinde yapılmıştır. Bu her iki yasal düzenlemeyle getirilen hükümler istisnai hükümlerdir, asıl olan özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığıdır.

Günümüz çağdaş ceza yargılamasının amacı, keyfi kararların verilmesi değil, maddi gerçeğe ulaşılması, fakat her şeye rağmen ve ne pahasına olursa olsun maddi gerçeği elde etmek değildir. Bir başka ifadeyle, ceza yargılamasında maddi gerçeğe ulaşmak amacıyla, sınırsız, hukuk kurallarına aykırı ve sanık haklarını hiçe sayan yol ve yöntemler izlenemez. Bu sebeple çağdaş ceza hukukunun ve ceza yargılaması normlarının kabul etmediği delillerin ve bu normlara ters düşülerek elde edilen delillerin, yargı makamı tarafından değerlendirilmeye alınmaması gerekmektedir. Çünkü bu deliller “hukuka aykırı deliller” olarak nitelendirilir ve yargı makamının “vicdani delil sistemi”ndeki hareket sahasının sınırını çizer. Çünkü yargı makamı, maddi gerçeğe ulaşabilmek için, hukuk kurallarının öngördüğünün tersine ve dolayısıyla “hukuk devleti” ilkesini ihlal ederek karar verebilme yetkisine sahip değildir. Yargı mercii bu kuralın ve sınırın dışına çıkacak olursa, vereceği karar da elbette hukuka aykırı bir karar olacaktır. Bu konuda Anayasamızın 38/6 maddesinde “kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların, delil olarak kabul edilemeyeceği” açıkça belirtilmiştir. Aynı şekilde 5271 sayılı CMK’nın 217/2.maddesinde de “yüklenen suçun, ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş delilerle ispat edilebileceği” yine 230/1-b maddesinde “hükme esas alınan ve reddedilen delilerin belirtilmesi, bu kapsamda dosya içeriğinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delilerin mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde ayrıca ve açıkça gösterilmesi” gerektiği belirtilmektedir. Ancak, itham sistemini kabul eden Türk Ceza Yargılaması hukukunda da “hukuk devleti” ilkesi çerçevesinde kanunlar tarafından önceden belirlenen yol ve yöntemler, şüpheli veya sanık sıfatını taşıyan kişinin belirli hak ve özgürlüklerini zedelememek ve ortadan kaldırmamak suretiyle kullanılabilir. Bu noktada, kişi hak ve özgürlükleri ile kamu düzeni ve toplumsal yarar arasında bir denge gözetilmek zorundadır. Kişi hak ve özgürlüklerini sınırlandıran hukuk kuralları, hiçbir şekilde keyfi olarak otoritenin gücünü ve baskısını çoğaltmak bu hak ve hürriyetlerin özünü yok etmek amacıyla düzenlenemez ve yürürlüğe konulamaz.

Özel yaşamın sınırlandırılması konusunda iç hukuk normları yanında uluslar arası belgelerde de hükümler vardır. Ülkemizin taraf olduğu ve onaylamakla iç hukuk mevzuatımıza kattığımız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8.maddesinde herkesin haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu kurala bağlanmış, bu hakka bir kamu otoritesinin müdahalesinin ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlemesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlak veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda gerekli olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabileceği ifade edilmiştir. AİHM de haberleşme özgürlüğünün ancak bu koşullarda sınırlanabileceğine ilişkin kararlar vermiştir. Her hak ve özgürlükte olduğu gibi haberleşme özgürlüğü de sınırsız değildir.

Kamu otoritesinin suçun önlemesi, işlenmiş olanların da failleriyle birlikte ortaya çıkarılması için kişisel veriler ve özel iletişimden yararlanma ihtiyacı yadsınamaz. Bu gerçek karşısında, toplum menfaati ve kamu düzeninin sağlanması ile kişinin haberleşme özgürlüğünde korunan hukuki menfaatleri arasındaki yarar dengesi tam anlamıyla sağlanmalı, bu tür önemli hak ve özgürlüklere müdahalelerde sırf kamu otoritesinin güçlü kılınması değil, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması esası gözetilmeli, ancak haberleşme hürriyetinin özünü zedeleyecek düzenleme ve uygulamalardan özenle kaçınılmalıdır. Bu bağlamda kişinin özel hayatının gizliliği ve korunması hakkını sınırlandıran yasal düzenlemelerin sınırları kanun koyucu tarafından çok net ve açık bir şekilde çizilmelidir.

Yeni CMK’da bu konuda çok net ve açık hükümler olmasına karşın çok haksız uygulamalar yapılmaktadır. Tüm toplumun bireylerinin dinlenildikleri konusunda kuşku duyduğu, en sade yurttaştan en yetkili kamu görevlilerinin dinlendiğinin belirlendiği bir ortamda hukuk devletinden söz etmeye olanak yoktur. Bu adı konulmamış baskı rejiminin uygulandığı “polis devleti” nde görülebilecek uygulamalardır.

Bu konuda Yargıtay 8. Ceza Dairesinin yerleşik kararları çok önemli bir hukuk belgesi olarak karşımızda durmaktadır.

Mahkeme; 22.1.2009 gün ve 2008/13862, 2009/479 sayılı kararında “....sanıkların üzerine atılı suçu işlediklerine dair, savunmalarının aksine, içeriği maddi bulgularla desteklenmeyen telefon görüşmelerine dayalı iletişim kayıtları dışında cezalandırılmalarına yeter kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği, sanıkların üzerlerinde ve evlerinde yapılan aramalarda herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı gözetilmeden, atılı suçtan beraatları yerine yazılı şekilde kabul edilerek ceza tayin edilmesi...”ni bozma nedeni kabul etmiştir.

Yine 2.2.2009 gün ve 2008/14950,2009/1140 sayılı kararında; “...içerikleri tespit edilemediğinden suça katılımını gösterir kanıt niteliğinde sayılamayan cep telefonu görüşme kayıtları dışında, kuşkudan uzak kesin kanıt elde edilemediği gözetilmeden sanığın beraati yerine yazılı biçimde mahkumiyetine karar verilmesi...” bozmayı gerektirmiştir.

En son 12.5.2009 gün ve 2009/417 E, 2009/6705 K sayılı kararında maddi delillerle desteklenmeyen dinlemelerin delil olamayacağını hükme bağlamış “....Oluşa ve tüm dosya içeriğine göre mahkeme kararıyla, dinlenmeye elverişli suçlardan dinlenen sanıklar....ile bu sanıkların yaptıkları telefon görüşmelerinden elde edilen bilgilere ilişkin maddi kanıtlarla desteklenmeyen belirti kanıtların, savunmalarının aksine cezalandırılmalarına yeterli kesin ve inandırıcı olmaması ve ayrıca üzerlerinde ve evlerinde yapılan aramalarda herhangi bir suç unsuruna da rastlanmaması karşısında, sanıklar hakkında beraat yerine yazılı gerekçelerle mahkumiyet kararı verilmesi...bozmayı gerektirmiştir.” demek suretiyle salt dinlemenin yeterli olamayacağını hükme bağlamıştır.

Uygulamada bu konulara gerekli duyarlılıklar gösterilmediği için hak ve özgürlükleri sınırlandıran düzenlemeler ve pratikleri toplumun büyük tepkilerini çekmektedir. Kuşkusuz toplum düzen ister, düzen hukuku gerekli kılar, hukuku ilke ve kurallar oluşturur. Amaç kişi hak ve özgürlüklerinin geniş, eşit, sürekli olarak, adalet çatısı altında kullanılabildiği barış huzur ve kardeşliğin öne çıktığı güvenli ve yaşanabilir bir ülkeye sahip olmak.

Bu duygu ve özlemlerle beni dinlediğiniz için teşekkür eder, sevgi ve selamlarımı sunarım.

Saygılarımla.

 

Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK

 

 

 

 
Türkiye Barolar Birliği Önceki Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
Özgeçmişi
Konuşmaları
Konuşma Videoları
Cenaze Töreni Video ve Fotoğrafları
   
 
Her Hakkı Saklıdır ©2010 Türkiye Barolar Birliği TBB İletişim Adresi TBB Bilgi İşlem Müdürlüğü