TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 


TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK’UN
24 HAZİRAN 2009 TARİHİNDE
MALTEPE ÜNİVERSİTESİ İNSAN HAKLARI ARAŞTIRMA ve UYGULAMA MERKEZİNCE DÜZENLENEN
ETKİNLİKTE YAPTIĞI KONUŞMA

Sayın konuklar;

Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nce düzenlenen “Hukuk felsefesini yeniden düşünmek/Hukuk teorileri, insan hakları ve anayasalar” konu başlıklı toplantıya hoş geldiniz.

Bu toplantıda açış konuşması yapmam için Sayın Ioanna Kuçuradi’den çağrı alınca çok heyecanlandım. Çünkü hukuk felsefesi, hukuk teorileri, insan hakları ve anayasalar gibi hepsi ayrı ayrı uzmanlık dallarını içeren konularda uzman ve saygın konuklar önünde dinlenir şeyler söylemenin oldukça güç olduğunu hissettim. Tüm bu duygulara karşın seçilen konu nedeniyle, toplantıda konuşma yapmayı bir görev ve sorumluluk olarak kabul ettim. Bana bu fırsatı veren ve sizlere seslenme olanağı sağlayan hocama öncelikle teşekkür eder, etkinliğin her geçen gün güç kaybeden hukukumuza yeni açılımlar ve katkılar sunacağı inancımla başarılar dilerim.

Lügat anlamı “varlığın ve bilginin bilimsel olarak araştırılması” diye ifade edilen felsefe, Necati Cumalı’nın deyimi ile “felsefe diliyle söylersek her ozan bir fenomen yani olgudur” tanımlamaları karşısında; hukuk felsefesini “hukuk biliminin veya bilgi alanının temelini oluşturan ilkeler bütünü” diye tarif edebiliriz.

Son yıllarda eğitim sistemimizden uzaklaştırılan felsefenin kısa süre önce Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden sonra Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından yeniden tartışmaya açılması ve bir sempozyum konusu yapılmış olmasından büyük mutluluk duyduğumu ifade etmek isterim.

Sempozyumun seçilen başlığı felsefenin geri itilmişliğini incelikle ortaya koyuyor. Başka bir deyimle, sempozyum konusunun başlığı felsefenin gündemimizden çıkarılışının çok güzel bir ifadesidir. Bir şeyi yeniden gündeme getirebilmek o şeyin en azından bir süre gözden uzak tutulmuş, gerekli ilginin gösterilmemiş olmasının sonucu değil mi? Belki de ülkemizde insan hakları/ demokrasi ve hukukun üstünlüğü konularında bocalamamızın nedeni işin felsefi ve sosyolojik boyutlarını görmezden gelmemizdendir. Anayasa konusunda yapılan sığ ve anlamsız tartışmaların ise hukuk teorilerini tamamen boş vermiş olmamızdan kaynaklandığı kanısındayım.

Zaman içerisinde, genel olarak felsefeden, özel olarak da hukuk felsefesinden uzaklaştırıldık. Felsefe bir zamanlar hukuk fakültelerimizin en önemli derslerinden iken birden bire ikinci plana itilmiştir. Hukuk ve devlet teorileri icranın güncel sorunları arasında hiçbir anlam ifade etmez hale gelmiştir. Bu gün Adalet Akademisi’nde hırsızlığın çeşitleri veya geçit hakkının geçici koşulları ya da boşanmanın şartları tartışılmaktadır. Ama buna karşın hukuk felsefesi yanında, hukuk teorileriyle ilgili hiçbir tartışma yapılmamaktadır. Bunun nedeni liselerde felsefe dersinin sadece bilgi veren dersler haline dönüşerek önemini yitirmiş olmasındandır. Oysa felsefe içinde yaşadığımız toplum ve kendimiz hakkında sadece daha fazla bilgi edinme yolu değildir. Bu bilgiler çeşitli kaynaklardan doğa ve sosyal bilimler yanında tarihten de öğrenilebilinir. Felsefenin önemi; bildiklerimizi anlamamıza, onları anladığımızdan daha iyi bir şekilde değerlendirmemize yardımcı olmasındadır. Bilim var olanla ilişkiyi ampirik olarak gösterirken, felsefe bu ilişkiyi irdelemekte ve var olanlar arasındaki ilişkilere odaklanmaktadır. Böylece felsefenin önemi bizlere çok yönlü düşünme yetisini vermesinden kaynaklanmaktadır. Bir değerli hukuk felsefecisinin söylediği gibi “eğer ötekilerin” ne söylediklerinden “ben ne söylüyorum”a sıçrama yapmış iseniz, çok yönlü düşünmeyi benimsemiş ve iyi bir hukukçu olma yolunda ilerlemiş sayılabilirsiniz.

Felsefenin niçin geri plana atılmış olduğunun cevabı aslında siyasi gelişimler ve siyasi tavırlar olarak söylenebilir, ama bunda toplumsal genlerimiz yanında dinsel tercihlerimizin de katkısı olduğu inancındayız. Öncelikle bu katkının “çok yönlü düşüme” noktasında düğümlendiğini görmekteyiz. Batı toplumunun düşünce sistemindeki vasıfların çeşitliliğine karşın, toplumumuzun genel düşünce metodunun din eksenli baskılardan dolayı sınırlı olduğunu gözlemlemekteyiz. Bu ise bize bilgi edinmede sağladığımız gelişmenin kendimizi ve çevremizi tanımlamamızda aynı kolaylığı göstermemektedir. Bu bakımdan ideolojik etkenlerle felsefe ve felsefi düşünce hemen geri plana atılabilmekte suçlanmakta ve dışlanmaktadır.

Bilimin anası olan felsefe, düşünmeyi hüküm vermeyi yeniden gündemimize sokabilecek tek araç olarak görülmelidir. Son zamanlarda eğitim sistemimizdeki yüzeyselleşmeye koşut olarak yaratıcı, her olayın yapısına, gelişimine uygun, düşünce ürünü hükümler verilmesinden uzaklaşılmış, bunun yerine, körü körüne uyulan adeta esiri olduğumuz emsal karar arama alışkanlığı geçmiştir. Bizi bu kötü alışkanlıklardan ancak bilimsel düşence yöntemleri ve felsefenin engin çözüm yolları kurtarabilir.

İnsan maddi ve manevi varlığının değerlerini korumak ve geliştirmek için türdeşleriyle birlikte yaşamak durumundadır. Başka bir anlatımla insana özgü toplumsal yaşam bir doğa olayı olmayıp insan aklının bulduğu ve geliştirdiği kuralların normların ürünü bir düzen ve oluşumdur.

Eski çağların ilkel topluluklarında hak duygusu, kişinin kendi değer yargılarına ve çıkarlarına göre oluştuğundan; aykırı davranışların yaptırımları da kişisel öç alma biçiminde gerçekleşiyordu. Öç alma, anarşi ortamı yarattığından toplumsal barışın ve düzenin oluşması olanaksızdı. İnsan topluluklarının bir otoritenin altında biçimlenmeye başlamasıyla birlikte kişisel yaptırımların yerini, toplumu yöneten bey ve kralların ya da onlara bağlı kişilerin buyrukları almaya başladı.

Zaman içinde din, ahlak ve gelenek kökenli norm ve kurallar gelişmiş olsa da, toplumsal yaşamın temel kurucusu ve güvencesi hukuk norm ve kurallarıyla somutlaşmıştır.

Son yıllarda eğitim sistemimizden uzaklaştırılan veya yozlaştırılan felsefenin Maltepe Üniversitesinin düzenlediği bu bilimsel şölende hukuk eğitimimize yeni baştan, etkin biçimde girmesi yönündeki duyarlılıkları hukuk biliminin geleceği için çok önemsiyorum. Bilimin anası olan felsefe, düşünmeyi, hüküm vermeyi yeniden gündemimize sokabilecek tek araç olarak görülmelidir.

Hukuk, adalet duygusunun dışa vurumundan başka bir şey değildir. Bunun doğal sonucu da hukuk düşüncesi kaynağının insanlığın ortak malı olmasıdır.

Diğer yandan hukuk, insanların hareket tarzlarının kural ve düzenini sağlamasından dolayı aynı zamanda bir kanunlar ilmidir.

Batıda hukukun gelişmesi ve kanun fikrinin yeniden ön plana çıkması “aydınlanma” çağından sonra olmuştur. Eski Yunan veya antik çağlardaki hukuk ve kanun düşüncesi ise insanlığın ortak malı sayılmalıdır. İskender’le birlikte Hindistan’a kadar uzun bir yolculuktan sonra oralara da götürülmüşlerdir. Tarihsel süreç içinde Ortadoğu’daki okullar, akademiler bu düşüncemizin somut delilleridir. Türk toplumunda adalet duygusu ve hukuk fikrinin kaynağına inildiği zaman bozkırda Orhun yazıtları, Cengiz ve Timur’un “töre” geleneğinin bizi karşılamasında şaşılacak hiçbir şey olmadığı kanısındayım. Doğu bazı şeylerin farkına Batıdan çok daha önce varmıştır. Bunun için uygun koşullara sahip olabilmiştir. Ama sonraki gelişmeleri ayrıca düşünmek ve değerlendirmek gerekmektedir, kanısındayım.

Bu gün özetle şunu söyleyebiliriz; insan hak ve özgürlüklerinin teorilerinin doğuşu ve gelişmesi, tarihi perspektif içinde özgürlük anlayışındaki değişmeler, bugünkü farklı anlayış ve yorumlar, özgürlük düzeninin gerçekleşmesi için en elverişli sosyal ve siyasi çevrenin araştırılması, özgürlüklerin dayandığı felsefi temel, toplum düzeninde özgürlüklerin/hürriyetlerin sınırlanması… Bütün bunlar, en geniş anlamıyla hukuk alanını aşan ve yerine göre tarih, siyaset felsefesi, sosyolojik ve siyasi bilim disiplinlerini yardıma çağıran onların yardımına ihtiyaç duyan konulardır. Hatta birçok bilim insanının sırf bir hukuk tekniği işi olarak kabul ettiği iktidarın sınırlandırılması sorunu da kanımıza göre tek başına hukukun çözebileceği konu değildir.

Örneğin soyut özgürlük kavramı, çok eski zamanlardan beri insan beynini dolayısıyla düşüncesini kurcalayan büyük sorunlardan birisidir. Yüz yıllar boyunca, insanlığın yetiştirdiği seçkin fikir adamlarının bu konu üzerinde uzun uzadıya durduklarını düşünce ve teori ürettiklerini biliyoruz.

Soyut bir kavram olarak özgürlük sihirli bir kelimedir. Ancak bu soyut bütün, Burdeau’nun da belirttiği gibi, realite ile karşılaştığı zaman parçalanır, ufalanır ve çeşitli biçimlere bürünür; sosyal gerçeklik düzeyinde ona bir temel bulmak, bir alan tayin etmek, sınırlarını belirlemek, kullanış yollarını göstermek, kısacası onu yorumlamak gerekir. İşte bu farklı yorum, düşünce ve yaklaşımlar hukuk teorilerinin temelini oluşturmuştur. Özgürlüğü felsefi açıdan incelemek, onun metafiziğiyle uğraşmak, felsefi anlamda soyut bir kavram olarak ele almak kuşkusuz hukuk felsefesinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.

Ancak özgürlüğün bu soyut felsefi boyutu yanında, siyasi ve hukuki alandaki somut yönü de tartışılmış bu alanda bir çok teori geliştirilmiştir.

Bunun sonucu olarak demokratik toplumlarda kişilere tanınan hak ve özgürlükler Jellinek’in artık klasikleşen ve genellikle benimsenen sınıflandırılması ile negatif statü hakları, pozitif statü hakları, ve aktif statü hakları diye üç büyük kategoriye ayrılmıştır. Negatif statü hakları; kişinin devlet tarafından aşılamayacak ve dokunulamayacak özel alanının sınırlarını çizen hak ve özgürlüklerdir. Din ve vicdan özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, kişi güvenliği konut dokunulmazlığı gibi hak ve özgürlükler bu kategoriye girer. Bir anlamda bunlar devlete negatif tutum, sadece karışmama ve gölge etmeme ödevi yüklerler.

Pozitif statü hakları, vatandaşa devletten olumlu bir davranış, bir hizmet ve yardım isteme imkanlarını tanır. Sağlık hakkı, öğrenim hakkı, çalışma hakkı, temiz bir çevrede yaşama hakkı, sosyal güvenlik hakkı gibi hak ve özgürlükler bu kategoriye girer. Kuşkusuz bu haklar karşılığında devlete sosyal alanda belirli ödevler ve fonksiyonlar yükler.

Aktif statü hakları ise; siyasal görüş, düşünce ve tutumlarını açıklama, oy kullanma, örgütlenme, referandum, seçme ve seçilme yollarıyla vatandaşa toplum yönetiminde söz sahibi olma ve kararlara katılma yetkisini veren siyasal haklardır. Bu haklara zaman, zaman sırasıyla koruyucu haklar, isteme hakları ve katılma hakları da denildiği gibi, birinci, ikinci ve üçüncü kuşak hakları da denilmektedir.

Kamu özgürlüklerinin fikri ve tarihi gelişmesine baktığımızda eski çağlara kadar uzanmaktayız. Bu konuda özellikle eski Yunan filozofları arasında Platon (Eflatun) ve Aristo en dikkat çekenleridir. Ancak bu her filozof da insana, insan olarak değer veren, ona devlet içinde ve devlete karşı her hangi bir hak tanıyan düşüncede değildi. Her iki düşünürde, devleti kişinin mutlak efendisi olarak kabul etmekte, köleliği ret etmemekte, insanın manevi varlığını tamamen gözden uzak tutmaktadırlar. Eskiçağda bu kalıpları aşan ve Platon ile Aristo’nun getiremediği düşünce ve ruh enginliğini getirenler Stoisyenler (Stoacılar) olmuştur. Stoisizim; devleti her şeyin üstünde tutan ve onu putlaştıran klasik Yunan düşüncesinden kesinlikle uzaklaşır; Devlet her şeyin üstünde değildir. Onun üstünde akıl vardır, kanun vardır, hukuk vardır. Bu akımın en büyük temsilcisi filozof-imparator Marcus Aurelius “tek bir dünya, tek bir tanrı, tek bir kanun, tek bir hakikat vardır” sözüyle stoik felsefenin özünü bu cümle ile anlatmıştır.

Orta çağda, kişinin devlet karşısındaki durumu ve devlet kudretine bir sınır çizilmesi konularında eski çağa kıyasla bir değişme ve gelişme olduğunu görürüz. Bilindiği gibi bu çağda damgasını vuran iki önemli olay yaşanmıştır.

Bunlardan birincisi Hıristiyan felsefesinin insan kişiliğine değer kazandırması ve feodalitenin ortaya çıkışı ile devletin mutlak kudretinin de dağılışı ve parçalanışı olaylarıdır.

Tarihsel akışı içinde bu olayları mutlak monarşiler devri-dönemi izlemiştir. Bu dönemde egemen doktrin, kralların iktidarlarını doğrudan, doğruya tanrıdan aldıkları ve bu iktidarın yeryüzünde hiçbir sınır tanımadığını ileri sürer.

Tüm bu gelişmelerde sonra 17. ve 18. yüz yıllarda tabii hukuk cereyanı ve insan hakları doktrininin doğuşunu görmekteyiz. Bu döneme adını veren hürriyetçi filozof John Locke siyasal felsefesini 1690 yılında yayımladığı “Medeni Hükümet Üzerine İki Deneme” adlı ünlü eserinde açıklamıştır. Yine bu dönemde toplum sözleşmesi teorisinin başlıca temsilcisi sayılan Jean Jacques Rousseau da önemli bir kişi olarak döneme adını yazdırmıştır.

Bu aşamadan sonra karşımıza insan hakları doktrininin uygulamaya geçişi çıkmakta bunun doğan sonucu olarak insan ve vatandaş hakları bildirileri gündeme gelmektedir. Bu konuda 1215 tarihli Manga Carta Libertatum “büyük hürriyet fermanı” ile kişi haklarının sağlanması yolunda ilk büyük adım atılmış bulunmaktadır. İngiltere de daha sonra 1628 tarihli Petition of Rights, 1679 tarihinde Habeas Corpus Act, 1689 tarihli Bill of Rights ve nihayet 1701 tarihli Act of Settlement ile özgürlüklerin sınırlarını iyice genişletmişler, hükümdarın iktidarını kanunla çevrelemek, bağlamak ve sınırlandırmakla onun vatandaşların hak ve özgürlüklerine saygı göstermesini sağlamışlardır.

Tabi hukuk mektebi tarafından Avrupa da ekilen tohumlarının, ilk meyveleri Atlantik okyanusunun öbür kıyılarında yankılanmış ve 12 Haziran 1776 tarihli Virginia anayasası ve bu anayasanın başına konmuş haklar bildirisi-Bill of Rights ve 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık bildirisi yayımlanmıştır.

Kuşkusuz bütün bunlardan daha çok etkili olan 1789 tarihli İnsan ve Vatandaş hakları bildirisi Avrupa yanında tüm dünyayı da etkilemiştir.

Birinci ve ikinci dünya savaşlarının yıkımları 10 aralık 1948’de Birleşmiş Milletler “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”nin yayımlanmasına neden olmuştur.

Tüm bu gelişmelerden sonra 3 kasım 1950’de Roma’da imzalanan ve 3 kasım 1953’te yürürlüğe giren “İnsan Haklarının ve Temel Hürriyetlerin Korunmasına ilişkin Avrupa sözleşmesi” uluslar arası hukukta yerini almıştır.

Tüm bu gelişmeler sonunda çağın liberal düşünceleri, devlet idaresini düzenleyen hukuk kurallarını, yazılı olmayan, açıklıktan yoksun, bulanık ve puslu geleneksel kurallar olmaktan çıkararak, yazılı, açık, kesin ve sistematik bir temel yasa halinde toplamayı son derece önemli görmüşler ve bunu sınırlı iktidar anlayışının başlıca güvencesi saymışlardır. Yazılı anayasa akımı bu düşünce yolundan gelişmiş ve bütün dünyaya yayılmıştır.

Sayın konuklar;

Sözlerimi tamamlarken son günlerde ülkemizde bilim adına yaşanan bir olumsuzluktan bahsetmek istiyorum. Bilindiği gibi bir süre önce TÜBİTAK tarafından çıkarılan Bilim-Teknik Dergisi’nin kapağındaki Darwin’le ilgili resmin indirilmesiyle ilgili olarak ulusal ve uluslararasında ciddi tepkilerle karşılaşılmış ve özellikle yetkililerin konuya yaklaşırken sergiledikleri tutum ve davranışlar gülerce tartışılmıştır.

Bu konuda geçen ülkemizi ziyaret eden Harvard üniversitesi genetik bilim dalı başkanı Prof.Dr. Andrew Berry’nin açıklamaları çok ilginç. Berry, “eğer çocuklarınıza biyolojinin bilimsel temelini öğretmiyorsanız, kendi kendinizi ayağınızdan vuruyorsunuz demektir” demiş ve devamla “…Darwinizm’i kabul etmeyen bir kişinin gerçek bilim adamı olamayacağını savunmuştur”. Tüm bunlar ülkemize egemen kılınmaya çalışılan fikir ve düşünce ikliminin ne denli sisli ve karanlık olduğunu göstermesi bakımından çok ilginçtir.

İzlenen yol ve yöntemlerle demokrasi ve insan haklarının egemen olduğu, hukukun üstünlüğünün yönetilenler gibi yönetenleri de bağladığı, huzur, barış ve kardeşliğin egemen olduğu çağdaş ve aydınlık bir Türkiye’yi yaratmanın mümkün olamayacağına inanmaktayız. Çözüm bireysel arınmadan başlayarak tüm kurum ve kuruluşlarda ilkeli ve özverili davranışları özendirmekten geçmektedir.

Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür eder sevgi ve saygılarımı sunarım.

Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK

 

 

 

 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
Başkanın Özgeçmişi
Başkanın Mesajı
Konuşmalar
Konuşma Videoları
E-Posta
Her Hakkı Saklıdır ©2009 Türkiye Barolar Birliği TBB İletişim Adresi TBB Bilgi İşlem Müdürlüğü