|
editör’den
Türk Ceza Kanunu Tasarısı’nın TBMM Genel
Kurulu’nda görüşmelerine katkıda bulunmak üzere peş
peşe iki kitap yayımlamaktayız. Tasarının öyküsünü “Türk
Ceza Kanunu Reformu” ana başlıklı birinci kitapta
TBB Başkanı Avukat sayın Özdemir Özok yazdığı için yinelemeyeceğim.
Ancak, TBMM Adalet Alt Komisyonu’ndaki çalışmalar başladığında
ilk toplantıya TBB adına katıldığım için çalışma yöntemi
ile ilgili gözlem ve izlenimlerine değinmek istemekteyim.
TBMM Adalet Alt Komisyonu, yapısı gereği
milletvekillerinin oy sahibi olduğu ve onların dışında
bulunanların düşünce ve önerilerini bağımsız olarak
yapamayacakları bir çalışma ortamı temin etmektedir.
İlk toplantıda, hükümet tasarısı bir yana bırakılarak,
yeni bir “felsefe” ile tasarı hazırlanacağı açıklandığı
için de “felsefe” sahiplerinin kafasındaki düşünce
bilinemeyeceğinden yararlı bir çalışma yapmak olanağı
bulunamamıştır. Yeni “felsefe”nin ürününü görüp
düşüncelerimizi söylemekten doğal bir şey olamayacağı
için çalışmalara düzenli katkıda bulunmak olanağı bulunamamıştır.
Bunun diğer bazı kuruluşlar için de geçerli olduğunu,
ancak o kuruluşların “resmi” nitelikleri dolayısıyla
toplantıları zoraki sürüklediklerini de biliyorum.
Tasarı çok kısa bir sürede tamamlandı.
Bunda AKP iktidarının AB’den “müzakere günü”
alınma tarihi yaklaşırken gösterdiği aceleciliğin, telaşın
etkisi olduğu anlaşılmaktadır. Tasarı parça parça, sürekli
düzeltilerek kamuoyuna internet vasıtasıyla sunuldu.
Tasarının mimarlarının söyledikleri gibi bu yöntemin,
bir meziyet mi, yoksa tartışma ortamının belirsizliği
nedeniyle bir zafiyet mi olduğu tartışılabilir. Ancak,
bilimsel olmadığı kesin olan bu yöntemin “biz onu
değiştirmiştik”, “biz onu düzeltmiştik” gibi
eleştirileri boşa çıkarma gayretlerine ve örneğin Gazi
Üniversitesi ile birlikte düzenlenmiş sempozyumda pek
çok eleştiri yöneltilmesine karşın “ciddi bir eleştiri
olmadığının” söylenmesine imkan sağladığını kabul
etmek gerekmektedir.
TBB’nin Gazi Üniversitesi ile birlikte
düzenlemiş olduğu sempozyum, tasarının Mecliste çok
kısa sürede görüşülebileceği endişesi ile düzenlenmişti.
Bu toplantının, gerekçesi, yani bir bakıma “felsefesi”
açıklanmamış bir metin olması nedeniyle bilimsel katkı
beklenildiğinden az olmuştu. Bunun için Adalet Komisyonu
üyesi ve alt komisyonun aktif üyelerinden milletvekili
sayın Orhan Eraslan’ın ayrışık oy yazısında belirttiği
gibi, “aktüel bazı olaylardan esinlenerek ceza yasası
yapmanın” doğru olmayacağı düşüncesinden hareket
ederek tasarı hakkındaki makale ve görüşlerden bir ikinci
kitap hazırlanılmasına başlanıldı. Magazinsel önemi
olan maddelerin görüşülmesinin kamuoyuna sızdırılması
sonunda, bilinçli olarak başlatılan “tartışma”ların
kamuoyunun bilgilendirilmesi olarak kabulünün doğru
olduğunu sanmıyoruz. Bu yöntemin alt komisyonda ciddi
tartışmalara ve çalışma arkadaşlarının biri birlerinden
kuşku duymalarına, komisyon çalışmalarından çekilmelere
neden olduğunu da bilmekteyiz.
Herhangi bir temel kanunun hazırlanması
gibi ceza kanunun hazırlanması da gerçekten ciddi bir
iştir. Batı’da bu çalışmalarda çok uzun süreler, yetkin
kuruluşların ve kişilerin katkıları söz konusudur. Bütünsellik
içinde yapılması gereken bu çalışmalarda bilimsel güven
her şeyin önünde gelir ve gelmelidir.
Oylama veya kamuoyunun baskısı ile ceza kanunu hazırlanması
mümkün değildir. Yeni bir ceza kanunu hazırlığının istatistiklere,
monografilere, sosyolojik analizlere ve uygulamadaki
birikimlere dayandırılması gerekir. Cezaevinden veya
mağdurlardan gelen mektupların değerlendirilmesi mümkündür,
ama tasarıyı onların yönlendirmesi düşünülemez. Tasarının
danışmanlarının, ayağından “meçhul” bir kişi
tarafından vurulan bir mağdurun mektubu üzerine, bu
konuda düzenleme yaptıklarını söylemelerini dehşet içinde
dinledim ve tasarıda buna nasıl çare bulunduğunu da
anlamış değilim.
TBMM Adalet ve Adalet Alt komisyonlarında
sık işittiğimiz bir kelime “uzlaşma” idi. Siyasetçilerimizin
bilim adamlarının gayreti ile sağladıkları söylenen
“uzlaşma”, genelinde kutlanacak bir davranıştır.
Ancak, bilimsel gerçeğe “politikacıların uzlaşması”
ile ulaşmak da mümkün değildir. Nitekim tasarının Adalet
Komisyonu’ndan TBMM’ne sevkinden sonra pek çok konuda
bu uzlaşmanın bozulduğunu basından öğreniyoruz.
İşin ilginç yanı iktidar partisinin tasarının bütünlüğünü
ve felsefesini bozarken muhalefet şerhi ve değişiklik
önergelerinin bilim adamları tarafından hazırlanmakta
olmalarıdır.
Bir komisyon üyesinin
“ırz” konusundaki kişisel düşüncesinin bir bilim
kadının desteğine rağmen ne kadar yanlış olduğu ise
basit bir inceleme ile ortaya çıkmaktadır. “Irz”,
“insanın nefsine, haremine müteallik haysiyet”,
“namus, iffet, şeref, cinsel haysiyet, bir kimsenin
başkaları tarafından dokunulmaması ve saygı gösterilmesi
gereken iffeti” olarak tanımlanmaktadır. Din açısından
ise “ırz”, “İslam dinine göre bir kimsenin
kendisine ‘helal’ kınandan başkasına açmaması, göstermemesi
gereken benliği.Maddi ve manevi değerlerin ölçüsü” olarak
tanımlanmıştır. Bunların hangisine dayanarak, “ırz,
erkeğe aittir” demenin mümkün olduğunu anlamak bizim
için zordur. Hele cinsel suçları tasarıda “ırz”
kelimesi kullanılmadığı halde eylemlerin “ırza geçme”,
“ırza tasaddi” kavramlarıyla açıklanmasının paradoksallığını
gördükten sonra bu konuda sayın Necati Apaydın’ın endişelerine
hak vermemek imkansızdır.
Türkiye Barolar Birliği, 1985 yılında
Ord. Prof. Dr. rahmetli Sulhi Dönmezer başkanlığında
kurulan ilk Türk Ceza Kanunu Komisyonu’nda kurucu
başkanı Prof. Dr. rahmetli Faruk Erem ve TBB Yönetim
Kurulu üyesi avukat sayın Hilmi Becerik ile temsi edilmişti.
Bu komisyonun hazırlamış olduğu tasarı 1987 tarihinde
yayımlandı. Tasarıya karşı en yoğun eleştiriler barolar
ve TBB tarafından yöneltildi.
“Çağdaş”, “yeni”, “hümanist”
ve “demokratik” olmadığını yayınlarımızda ve
düzenlemiş olduğumuz toplantılarda dile getirdik.
Eleştirilerin haklılığı devrin iktidarı
ve komisyon başkanı rahmetli Sulhi Dönmezer tarafından
da kabul edildiğinden ikinci komisyon kuruldu. Kurucu
başkanımız rahmetli Erem bilimsel kontenjandan komisyona
girmişti. O dönemde yönetim kurulu üyeleri olan Avukat
sayın Burhan Karaçelik’le ben ikinci komisyonda Türkiye
Barolar Birliğini temsil etmek üzere görevlendirilmiştik.
Erem’in rahatsızlığı nedeniyle sonuna kadar katılamadığı
çalışmalarda jenosit suçunun tasarıya konulması, 141
ve 142 nci maddeler ile ölüm cezasının kaldırılması
gibi konularda yoğun gayret gösterilmesine karşın komisyonun
yapısı dolayısıyla başarılı olunamadı. Ölüm cezası ile
ilgili gelişmeleri Manisa Barosu Dergisi’nde yazdığım
için burada ayrıntıya girmeyeceğim.
Tasarıya geniş bir muhalefet şerhi yazmış
olmamıza karşın komisyon başkanı bunu yayımlamadı. O
dönemin TBB Başkanı Avukat sayın Teoman Evren muhalefet
şerhini basın toplantısı ile kamuoyuna duyurdu.
Bunlar çeşitli zamanlarda, çeşitli şekilde
yazıldı. Bilinmeyen konular değil. Bunları Türkiye Barolar
Birliği’ni, çeşitli zamanlarda çeşitli komisyon ve platformlarda
temsil eden avukatlar ile bilim adamlarının ortaya çıkan
ürüne karşı, TBB yönetiminden yükselen itiraz ve muhalefetleri
içine sindirmeleri gerektiğini vurgulamak için yazıyorum.
“Başkan şöyle demişti”, “Komisyonda temsilcileri
vardı” hele hele “işin içine politika girdi,
tavır değiştirildi” gibi gerekçelerle ortaya çıkan
ürüne karşı yönelen eleştiri ve muhalefete “hazımsızlık”
gösterilmesi ya da temsilci varlığının ortaya çıkan
ürüne “dokunulmazlık” sağladığının sanılması
yanılgıdır.
Kim ki bu şekilde düşünürse yanlış yapar.
TBB ve barolar gibi hukuk açısından çeşitli düşünceleri
çatısı altında toplayan kuruluşların sabit ve dokunulmazlık
sağlayan, kesin uzlaşma diye nitelendirilebilecek görüşleri
eskiden de olması, şimdi de olmaz. Bundan sonra da olması
mümkün değildir. Her düşüncenin alternatifi bulunur
ve bulunacaktır.
Ceza hukukundaki herhangi bir kurum
hakkında iki düşünce ve bu düşüncelere uygun düzenleme
de doğru olabilir. Bunlardan birinin seçilmesi gerekecektir.
Her ikisi için de seçimden sonra eleştiri gelebilir.
Gelecektir de. Ben böyle durumlarda eski kurum düzenlemesi
ve yeni düzenleme bilimsel açıdan yanlış değilse, 80
yıllık birikim ve uygulamayı nazara alarak eski düzenlemenin
devam etmesini isterim. Toplumun bu uygulama hakkında
bir düşüncesi oluştuğunu, hukuk kuralı kadar önemli
bir geleneğin toplumun belleğine kazınmış olduğunu var
sayarım. Buna aykırı oluşan hükmü de her zaman ve her
yerde eleştiririm. Bundan kimsenin rahatsız olmaması
gerekir.
Türk Ceza Kanunu Reformu ana başlıklı birinci kitabımızda düşüncelerini
açıklayan bilim adamları yanında bu fırsatı bulamayanların
düşüncelerini de geniş biçimde bu kitapta yayımlamaktayız.
Görüleceği üzere, tasarının lehinde az, aleyhinde çok
söz vardır. Ortak payda ise, tasarı üzerinde tartışmaların
devam etmesi yönündedir. TBB’nin Başkanı tarafından
Danıştay’ın kuruluş yıldönümü toplantısında ve Gazi
Üniversitesi ile birlikte düzenlenen sempozyumdan önceki
basın toplantısında kamuoyuna açıkladığı düşünceleri
de bu yöndedir. AB telaşı içinde hazırlanmış tasarıya
emeği geçenleri kutlamakla birlikte noksanlık ve yanlışlıkların
da bir an önce düzeltilmesini dilemekteyim.
Saygılarımla.
Teoman
ERGÜL
|