TÜKETİM İŞLEMLERİ
Omnis definitio in iure çivili periculosa est *
1. Çağdaş üretim ve pazarlama teknikleri, yerellik bir yana ulusalı da aşan piyasa koşulları üretimi olduğu kadar tüketimi de bireysellikten uzaklaştırmıştır. İçinde yaşadığımız modern, hatta postmodern toplumda sözleşme konulan aynı kalmakla beraber sözleşmenin tarafları kişiliğini kaybetmiş, belir sizleşmiştir. Belirsiz alıcılar için mal üretilmekte, hizmet sunulmaktadır. Sözleşmelerin tarafı artık, tek tek kişiler değil sözleşme konusu mal ve hizmetlere ihtiyaç duyanlardır. Artık örneğin piyasaya sürülmüş bir malın satımı sözleşmesinde alıcı (A) veya satıcı (B) yoktur. A ile B'nin yerine belirsiz üreticiler ve alıcılar geçmiştir. Borçlar hukukunun, klasik karşılıklı iradelerin birbirine yönelerek birleşmesi ve böylece sözleşmenin tamam olması (BK 1) kuralı bu gibi tüketim işlemlerinde anlamını kaybetmiştir. Tüketim işlemleri kişilerin karşılıklı, yani icabı yapan (A) ile bu icabı kabul eden (B) arasında gerçekleşen bir işlemden çok genele yönelik bir icap veya icaplar ile yine genele yönelik bir kabul ve kabullere benzetilebilir. (BK 7/3, 8, 9, 10) Ayırt etme gücünün tam olması, artık, bir işlemin hukukilik kazanması için yeterli değildir.
Şüphesiz klasik hukuk ergin (reşit), ayrım gücü yerinde bir kişinin iradesini serbestçe kullandığını varsayar. Ekonomik, sosyal ve psikolojik koşulların insan iradesi üzerindeki sınırlandırıcı etkilerini nazarı itibara almaz. Bu Roma hukukunda da, İslâm hukukunda da böyledir.
' Özel hukukta her tanım tehlikelidir.
Ama her iki hukukta sözleşme serbestisi yoktur, kişiler sadece sözleşmeyi yapıp yapmamaya karar veriler, sözleşmenin yapılış biçimi ve koşulları önceden belirlenmiştir. Bu koşullara aykırılık, sözleşme koşullarına yenilerini ekleme sözleşmeyi geçersiz kılar. Sözleşme serbestisi ile birlikte yani sözleşmenin şartlarının da kişilerin serbest iradesine bağlanması halinde toplum yaşamının, ekonomik, sosyal ve psikolojik koşulların, irade serbestisi kuralını olumsuz etkilediği görülmüş, kişilerin hukukun varsaydığı gibi iradelerini serbestçe bildiremedikleri anlaşılmıştır. Güçlü olanlar güçsüz olanlara sözleşme koşullarını çıkarlarına en uygun bir biçimde kabul ettirmişler, hukuk da bunu onaylamak zorunda kalmıştır. İlk olarak hizmet sözleşmesinde güçlü olan işverene karşı güçsüz durumdaki işçiyi korumak için sözleşmenin koşulları yasalarla belirlenmek suretiyle iş sözleşmelerinde sözleşme serbestisi ilkesi bu alanda terk edilmiş, iş sözleşmesi sosyalleştirilmiştir. Bunu çağdaş sanayi üretimine dayalı, reklam ve halkla ilişkiler üzerine kurulu piyasa ekonomisinin yarattığı tüketicinin içine düşürüldüğü zor durum izlemiştir.
Artık sözleşme serbestisi ilkesinde ısrar etmek, kişilerin bu karmaşık piyasa koşullarında işlemlerini, ekonomik, sosyal konum ve koşulları nazarı itibara almadan, iradelerini bütün koşulları değerlendirerek tam bir şekilde belirterek, işlemleri gerçekleştirdiklerim varsaymak mümkün değildir. Bir başka değişle "sözleşme ve irade serbestisi" ilkesi üzerine kurulu "borç doğuran sözleşmelerin", "borç doğuran bildirimlerin" sosyal ve hukuki değeri tartışılır hale gelmiştir. Tüketici ve tüketim işlemi, içinde yaşadığımız çağın bu gerçeğinin bir sonucudur, toplum ve hukuk da bunu kabul etmiştir.
2. Borçlar hukukunda ne tüketim sözleşmesi gibi bir sözleşme türü ne de "tüketici" kavramı vardır. Serbest irade ve sözleşme serbestisi temel ilkedir. Bireysellik temeli üzerine kurulu, kişileri kendi hak ve çıkarlarının en iyi takip ve gerçekleştiricisi olarak gören çağdaş kapitalist hukuk da elbette bireyseldir. Kapitalizm ile gelişen ticaret hukukunun basiret ilkesi, hukukun temeli hakkaniyet ilkesini yerine geçmiştir.
Bir başka değişle hakkaniyete aykırı da olsa, basiretsiz davranma halinde yapılacak bir şey yoktur, uğranılan zarara -başkasının kârıdırkatlanmak gerekir. Şüphesiz irade serbestisi ve sözleşme özgürlüğü anayasal bir haktir (Anayasa m. 48/1). Borçlar Kanunu kişilerin iradelerini sosyal koşullar ne olursa olsun serbestçe bildirdiklerini var sayar. İradenin sadece kişisel nedenlerle -fiziki veya ruhsaletkilenebileceğini kabul eder, sosyal veya ekonomik konum ve koşulların kişilerin iradelerini bildirmeleri üzerinde, olumlu-olumsuz, bir etkisi olabileceği fikrini reddeder. Sözleşme tipleri sınırlı olmadığı gibi, sözleşme koşulları da temyiz gücüne -ayırt etme gücünesahip olduktan sonra, serbestçe tayin edilebilir. Bir başka değişle sözleşmelerin geçerliliği belli tiplerle ve koşullarla sınırlandırılmamıştır. "Akdin konusu kanunun gösterdiği hudut dairesinde serbestçe tayin olunabilir" (BK 19/1). "Bu prensip tarafların aşağıdaki noktalarda serbestisinden ibarettir: a. Kanun tarafından tanzim edilmiş olan âkit tiplerinden ayrı akitler yapmak ve bunları istedikleri gibi tanzim ve tespit etmek, b. Emredici hukuk kaidelerine aykırı olmamak şartı ile kanun tarafından tanzim edilmiş olan akitlerin fizyonomisini değiştirmek." (Funk) (1) Bunun anlamı şudur; taraflar yasa tarafından düzenlenmiş sözleşme tiplerinden farklı bir sözleşme tipi (örneğin ülkemizde bir hayli yaygın arsa karşılığı inşaat sözleşmeleri gibi) üreterek anlaşmaya varabilirler veya bir sözleşme tipine yeni bir koşul, koşullar getirebilirler. Örneğin, vade farkı veya kira sözleşmesinde, kiracının temerrüdü halinde, kira dönemi sonuna olan bütün kira bedellerinin muacceliyet kazanması şartı gibi. Her iki durumda da sözleşme geçerlidir, karine; yeni üretilen sözleşmenin ya da sözleşmeye konulan yeni şartın geçerliliğidir. Sözleşme serbestisi ilkesi bu iki yeni durumu hukuka uygun kabul etmektir. Hukuka aykırılığın, yani yasaların emredici hükümlerine veya ahlâka, adaba aykırılığın veya sözleşme konusunun imkansızlığının ileri sürülüp, kanıtlanması gerekir. Sözleşme serbestisinde asıl olan tarafların yasada düzenlenmemiş de olsa yaptıkları bir sözleşmenin, ya da sözleşmelerine koydukları yasada bulunmayan bir şartın geçerliliğidir. Aksinden hareket edersek, sözleşme serbestisinin bulunmadığı bir hukukta, örneğin aile huku
kunda, taşınmaz mülkiyeti hukukunda, miras hukukunda yasada bulunmayan bir konuda sözleşme yapılması ya da yasada düzenlenmiş sözleşmeye yeni bir koşul getirilmesi halinde asıl olan her ikisinin de geçerli olmamasıdır. Birinci durumda sözleşmenin geçersizliğinin kanıtlanması gerekirken ikinci durumda sözleşmenin geçerliliğini, koşulların yasadaki tiplere uygunluğunun kanıtlanması gerekir. Temel fark buradadır. "Prensip itibariyle 19/1 maddede beyan edilen akit serbestisi yalnız borç doğuran akitlere taalluk eder" (Tuhr). (2)
3. Tüketim hukuku, daha özel, tüketicinin korunması konusu nasıl ele alınmalıdır? Aynı soru, bir başka şekilde şöyle de sorulabilir. Sorun, hangi hukuk alanının, özel veya kamu, kapsamı içersindedir? Tartışılan konulardan birisi budur. Kamu hukuku alanında, idari tedbirle korumada, ülkemiz, Tanzimat öncesine uzanan büyük bir geçmiş, gelenek ve birikime sahiptir. Özel hukuk alanında, eski hukukta sözleşme serbestisi olmadığına göre bu zaten varsayılabilir. Geleneğimiz daha çok, idari önlemler, kamu hukuku alanındadır. Özellikle fiyat ve kâr hadleri konusunda uygulamalar seksenli yıllara kadar devam etmiştir. (3) Çağdaş özel hukuk, sözleşmeler hukuku alanında ise iki konu üzerinde durabiliriz:
-Birincisi faizin sınırlandırılmasıdır: 22 Mart 1303 (1887) tarihli Murabaha Nizamnamesi'nin adi işlemler ile ilgili hükümleri, (Ticari işlere ait hükümleri Türk Ticaret Kanunu'nun 1473. maddesiyle 1.1.1957 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırılmıştır) özellikle; aradan kaç yıl geçerse geçsin hesaplanan faiz toplamının, anapara tutarından fazla olamayacağına ilişkin 4. maddesi hükmü, 19.12.1984 tarihinde 3095 sayılı "Kanuni Faiz ve Temerrüt faizi'ne ilişkin Kanun" ile kaldırılıncaya kadar, yürürlükte kalmıştır. Bu önemli bir sınırlandırmadır, temerrüt faizi hesaplamalarında da uygulanan bu sınırlandırmanın önemi, günümüzdeki astronomik kredi kartı faiz hesaplamalarını görünce daha çok anlaşılmaktadır.
— ikincisi fiyat veya bedel (eda) sırurlandırmasıdır. 1.1.1957 tarihide yürürlüğe giren Türk Ticaret Kanunu'nun, 1466. maddesinin; "Şu kadar ki, bir akit hükmünce yerine geti
rilmesi gereken edalar hakkında kanun veya salahiyetli makamların kabul etmiş olduğu en yüksek haddi aşan mukaveleler, en yüksek lwd üzerinden yapılmış sayılır ve bu hadden fazla olan edalar, hata ile yapılmış olmasa dahi geri alınır." hükmüdür. Halen yürürlükte bulunan bu hüküm, yetkili kurumların, yasaların tüketici yararına getirdiği veya getireceği sınırlandırmaların, sözleşmeler hukukuna etkisinin ve geçerliliğinin hukuki dayanağını oluşturmaktadır.
4. Bu konuda asıl önemli olan yargının tutum ve anlayışıdır: Borç doğuran sözleşmelerde sosyal endişeler ile irade serbestisini sınırlandırıcı, -örneğin kira bedelinin tespiti davaları, kusursuz sorumluluk ilkesi uygulamasını genişletici, -örneğin adam çalıştıranlarının kusursuz sorumluluğu, yorum ve içtihatları hukuk alanında olduğu kadar toplum yaşam ve ilişkilerinde de etkili olmuştur. Kira bedelinin saptanması, genelde, kazai tasarruftan çok idari tasarruf niteliğindedir. İnşaî ve geneldir, düzenleyicidir, kanımızca, yargı tasarrufunun kapsamı dışındadır. (4) Ama "kira tespit davaları" artık adli yaşamımızın, HMUK'a kadar girmiş ayrılmaz bir parçasıdır. İçtihadı Birleştirme Kararı yoluyla, yargı, kendi kendini yetkili kılmış, görevlendirmiştir. Bu elbette, çağdaş hukukun, mahkemelerin görev ve yetkilerinin yasalarla belirlenmesi kuralına, yazılı hukukun genel prensibine aykırıdır. Eski hukukta, kadıların idari yetkileri vardır, bu günkü belediyelerin, kamu kurumlarını birçok yetkisi örneğin narh koymak, -azami satış fiyatını saptamakadılara aittir. (5) Bugün yargının, Yargıtay'ın böyle bir yetkisi yoktur, bir sözleşmede edanın hukuk nizamına göre geçerli olup olmadığını (BK 20) ya da ne kadarının geçerli olduğuna (TTK 1466) karar verebilir, ama bir sözleşmenin tarafları yerine geçerek, edayı, edanın miktarını saptayamaz. Ne var ki, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi'nin, 6570 sayılı yasanın 2. ve 3. maddelerini iptal etmesi üzerine önce 18.11.1964 sonra da 21.11.1966 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararları ile kira bedelinin smrrlandırırmasma ilişkin boşluğun hakkaniyet esaslarına göre bilirkişiler tarafından bildirilecek değere göre hakim tarafından doldurulmasına karar vererek hukukumuzda sözleşmeler hukuku ilkelerinin sosyal
açıdan yorumlanıp uygulanması alanında yeni bir dönem başlatmış, bu anlayış günümüze kadar gelmiştir. Ülkemiz uzun yıllardan beri yüksek oranlarda enflasyon ile birlikte yaşamış, ekonomik bunalımlar birbirini izlemiştir. Kira tespit davası ile açılan sözleşmenin ana unsurunun (edanın) yargı tarafından belirlenmesi uygulaması, toplum yaşamının ağırlaşan koşulları ile mantığını sürdürmüş, yabancı para üzerinden düzenlenmiş sözleşmelerde, yasanın, alacaklıya tanıdığı alacağını yabancı para cinsinden, ya da "fiili ödeme günündeki rayice göre Türk -parası ile ödenmesini isteme" (BK 83 m.) hakkını, yargı kendi kendini yetkilendirerek, uyarlama davası olarak adlandırılan davalarla, yabancı paraya rayiç dışında bir değer saptama yolunu açmıştır. Özetle irade serbestisi ilkesini sınırlandırıcı uygulamalar adli yaşamımızın, ülkemiz hukukunun temel ve özgün niteliklerinden birisidir, esasen, günümüzde tüketim hukuku da bundan başka bir şey değildir.
5. Tüketim işlemleri, şüphesiz çok yönlüdür; kamu hukuku alanına olduğu kadar, özel hukuka (borçlar ve ticaret hukukuna), ve giderek ceza hukukuna kadar uzanan, günümüzün ekonomik yaşamının, piyasa düzenlemelerinin yansıması ve sonucu olarak, karmaşık bir yapısı vardır. Tüketim işlemlerini, sadece kamu hukuku alanında sanayi ve ticaretin düzenlenmesi ve denetlenmesi sorunu saymak yanlıştır. Ama, algılama böyledir, en azından bu izlenimi yaratmaktadır. Bu gerek 4007 sayılı yasanın ve yasayı önemli ölçüde değiştiren, bir bakına yeniden düzenleyen 4822 sayılı yasanın hazırlamp,TBMM de müzakeresi ve kabulü sırasında, (yasanın hazırlanmasında Adalet Bakanlığı'nın ve Adalet Komisyonu'nun konu ile ilgili en küçük görüşü ve katkısı yoktur), gerekse kanunun yürürlüğe girmesinden sonra "tüketici sözleşmelerinde ki haksız şartlar", "ayıplı malın neden olduğu zararlardan sorumluluk" vb. gibi, hukuki sorumluluk ve sözleşmelerde ki şartların geçerliliğine yönelik, idari hiçbir yönü bulunmayan, yorumu ve uygulaması tamamen yargıya ait, ancak bir kanun veya kanun hükmünde kararname konusu olabilecek düzenlemelerin, idari bir düzenleme söz konusu imiş gibi, yönetmelik konusu yapılmasında, açık olarak görülmektedir. Sorunun diğer yönü;
sözleşmeler hukuku çerçevesinde, tüketicilerin ekonomik çıkarlarının korunmasına yönelik Avrupa Birliği direktiflerinin Sanayi ve Ticaret Bakanlığı yönetmelikleri (yönetmelikler bu direktiflerin çevirisidir)ile yürürlüğe sokulmak istenmesidir. Şüphesiz tüketicinin korunmasına ilişkin de olsa bakanlığın hukuki sorumluluk, sözleşmedeki şartların geçerliliği gibi hukuki konularda düzenleme yapma yetkisi bulunmamaktadır. Bunu, tartışmak, abesi tartışmaktır. Bu yetki, kanun koyucuya aittir ve kanun koyucu bu yetkisini devredemez. Sözleşmeler hukukunu, hukuki sorumluluk konularını, tüketiciyi korumak için de olsa, yönetmelik gibi idari bir tasarrufun konusu yapamayız, aksi uygulamada tereddütlere yol açar, karmaşa yaratır, daha da öte hukuk düzenimizi tartışmak anlamına gelir.
6. Örnek; "Ayıplı Malın Neden Olduğu Zararlardan Sorumluluk Hakkında Yönetmeliğin" 7. maddesinin (e) bendinde yazılı; "mal piyasaya sürüldüğünde mevcut bulunan bilimsel ve teknolojik bilgilerin, ayıbın varlığının bilinmesine imkan vermemesi" halinde, "imalatçı/üreticinin malın sebep olduğu zarardan sorumlu tutulamaz" hükmüdür. (Avrupa Konseyi'nin 85/374/CEE sayılı direktifinin 7 maddesi). Hukukumuzda, genel hükümlere göre ayıplı malının sebep olduğu zarardan kusursuz sorumlu olan imalâtçı/üretici lehine tanınmış bu tür bir kurtuluş beyyinesi bulunmamaktadır, 4077 sayılı yasada bulunmayan böyle bir beyyinenin, bir yönetmelik hükmü ile, idari düzenleme görüntüsü altında yürürlüğe sokulması, hukuk düzenimiz açısından çok tartışmalı bir durumdur. Konu ilgili maddesinde etraflıca tartıştığımız gibi; bu hükümle, teknik gelişmenin, bir başka değişle teknik denemelerin riski, bundan kazanç sağlayan imalatçıdan alınarak tüketiciye yüklenmektedir. Denemeler ürünlerin yapısında ya da tasarımında, teknik düzenlemesinde olabilir. Örneğin, daha önce bilinmeyen yeni bir sun'i elyaftan üretilmiş giysilerin bilâhare sağlığa zararlı olduğunun anlaşılması halinde, imalâtçı, Ar-Ge çalışmaları sonucu bulduğu bu yeni elyafm, malın piyasaya sürüldüğü tarihte mevcut bilimsel ve teknolojik bilgilere göre sağlığa zararlı olduğunun
bilinmediğini ve bilinemeyeceğini (ayıplı olmadığını), kanıtlayarak sorumluktan kurtulacaktır. Böylece tüketiciler de ücretsiz, hatta üstüne para ödeyen denek durumuna itilmiş olmaktadır, bu hukukiliği bir yana, etik de değildir.
Gelişme riskinin kime yüklenmesi gerekir, tüketiciye mi yoksa girişimciye mi? Bir başka değişle gelişmenin bedelini kim ödemelidir? Konu tartışmalıdır; kimilerine göre; Avrupa Konseyi'nin 85/374/CEE sayılı direktifinin 7. maddesinde (Yönetmelik m. 7) üreticiye, daha genel girişimciye tanınan muafiyetler, bir tanımlamaya göre, "gelişim tehlikesi beyinesi", iki taraf çıkarlarını dengeleyen bir çözümdür. (6) Ama temelde gelişmenin riskini ve bu riskin tüketiciye aktarılmasını kabul eden bu görüş hukuki olmaktan çok ekonomiktir. Hukuki bakımdan insan sağlığını, güvenliğini tehlikeye atarak yeni ürünler denenemez. Bu belki bir ekonomik gelişme aracıdır, ama bu araç hukuki değildir. Böylesine insani, böylesine sosyal ve hukuki bir konunun, tartışmasız, sıradan idari bir yönetmelik ile hukuk yaşantımıza sokulmak istenmesi, doğrusu, çok şaşırtıcıdır.
7. Konu, tüketim hukukunun niteliği, kamu veya özel hukuk, tüketicinin hakları bakımından son derecede önemlidir. Kamu hukuku alanında alman piyasaya sunulan mal ve hizmetlerin tüketicinin korunması açısından gereken önlemlerin alınması, düzenlenmesi, denetlenmesi tüketiciden çok idareyi hak sahibi kılar, yaptırımları idari para cezalarından ibaret kalır. Özel hukuk, sözleşmeler hukuku alanında ise tüketiciye tanman hakların hukuki yaptırımlar ile tamamlanması gerekir. 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve bu kanunun uygulanmasma ilişkin çıkarılan yönetmelikler, tüketiciye, genel hükümlerin dışında, ne gibi haklar tanımış ve bu haklar hangi hukuki yaptırımlar ile donatılmıştır? Bu soruya, yasaya aykırı bazı hükümlerin geçersizliği dışında, olumlu cevap vermek mümkün değildir. Tüketiciye tanınan hakların yaptırımı yasanın 25. maddesinde yazılı idari para cezalarından ibarettir. Örneğin 7. maddenin 4. fıkrasma göre kampanyalı satıştan ayrılmağa karar veren ve bunu bildi
ren tüketiciye, vazgeçme tarihine kadar ödediği tüm bedeli, kampanya konusu malın teslim tarihine kadar düzenleyicinin ödemesi gerekmektedir. Bu bir yasal yükümdür, ne var ki düzenleyicinin borcunu yasal vadesinde ödememesi halinde, yaptırımı luıkuki değil, 25. maddenin 3. fıkrasma göre idari para cezasıdır. Oysa tüketici yararına hukuki bir yaptırım; örneğin tüketicinin alacağının gününde ödenmemesi halinde iki katı fazlasıyla ödenmesi şartının, (yasal cezai şart) yasaya konulmaması için hiçbir sebep yoktur. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Hukuki bir borcun yaptırımının da hukuki olması gerekir, 4077 sayılı yasada tüketiciye tanınan bütün hakların idari yönetmelikler ile düzenlenmesinde, yaptırımların idari para cezaları ile sınırlandırılmasında ısrar edilmiştir. Bu da 4077 sayılı yasanın hukuki bir düzenlemeden çok kamu hukuku alanında idari bir düzenleme bakış açısıyla yürürlüğe sokulduğu kanaatini pekiştiren bir durumdur.
Tüketim işlemleri genelde küçük meblağlardır. Öbür taraftan tüketicilerin, yasal ve idari olarak ne kadar teşvik edilirse edilsin, işçilerin sendikalaşması örneği, etkin bir şekilde örgütlenmeleri kolay görünmemektedir. Bu iki olumsuzluk, yasaların tüketicilere tanıdığı hakların çoğunun çok defa gerçekleşmesine, hayata geçirilmesine engel olmaktadır. Bir başka olumsuzluk ise: uzman kadroları ile, ürünlerin en ince ayrıntılarına, üretim tekniklerine bilgili, uzman hukukçuları ile yasaların, hukukun ayrıntı ve boşluklarını kendi yönüne çekebilen güçlü ve örgütlü satıcılar, sağlayıcılar karşısındaki tüketicinin zayıf ve bilgisiz konumudur. Bütün bu olumsuzluklar karşısında, tüketiciyi korumanın yolu, tanınan hukuki hakları yine hukuki yaptırımlar ile donatmak, geçersizlik yanında, tüketici yararına yasal cezai şartlar, tazminatlar koymaktır.
8. Tüketim işlemleri, çağımızın bir gerçeği, daha öte bir yaşam biçimidir. Hukuk, bu yaşam biçimine ayak uydurmağa çalışmaktadır, geliştirdiği ve geliştireceği yeni fikirler yeni kurumlar ile kişilerin toplumların gereksinimleri karşılanacak tüketiciler, tüketim işlemlerinin doğasına uygun haklar ile do
natılacaktır. Tüketim hukuku, tüketici hakları baü da oldukça yenidir. Olay, ABD'de ünlü ve örnek Avukat Ralph Nader'in altmışlı yetmişli yıllarda büyük tröstlere, kartellere karşı yürüttüğü güçlü ve çarpıcı mücadele ve tükenmez çabalarla başlamış, sürmüş, kısa zamanda toplum yaşamında, kurduğu örgütler ile etkili olmuş, bir tüketici bilinci oluşması sağlanmıştır. Nader'in yürüttüğü güçlü mücadelenin diğer bir yanı da, çağımızda, toplum çıkarlarının savunulmasında avukatların üzerine düşen öncülük görevine iyi bir örnek oluşturmasıdır. (7). Konu Avrupa'ya daha sonra, seksenli yıllarda intikal etmiştir; Avrupa Birliği Komisyonu'nun çalışmaları ve direktifleri ile gelişme yaygınlaşmağa başlamış, güçlenmiştir.
Tüketim işlemlerinin, birer özel hukuk işlemi olduğu gözden kaçmamalıdır, analizler ona göre yapılmalı, çözümler ona göre bulunmalıdır. Yıllarca ifade etmek istediğimiz gibi "Tüketici bir hukuk kavramı", "tüketim işlemleri, bir özel hukuk işlemidir"'(8). Bu çalışmamızda da konu daha çok bu açıdan ele alınmak istenmiş, idari yönünden çok hukuki yönünün altını çizmek temel amacımız olmuştur... Ülkemizde başta Devlet Plânlama Teşkilâtı'nın, "Tüketici'nin Korunması Özel ihtisas ve Alt Komisyonu 1995 Raporu" (9) ile aynı teşkilatın, "Tüketici'nin Korunması Özel ihtisas ve Alt Komisyonu 2001 Raporu" olmak üzere konuyu bütün yönleri ve ayrıntıları ile inceleyen Prof. Dr. Aydın Zevkliler ile Arş. Gör. Murat Aydoğdu'nun (10) ve Prof. Dr. İ. Yılmaz Aslan'nın (11) kitapları gibi fevkalâde ciddi çalışmalar yapılmıştır. Prof. Dr. Halûk Tandoğan (12), Prof. Dr. Reha Poroy (13) Prof. Dr. Lale Sirmen ve özelikle yapımcının sorumluluğu konusunda Prof. Dr. Ergun Özsunay'ın çok değerli çalışmaları yeni araştırmalara ışık tutmağa devam etmektedirler. Konunun, ülkemizde, önemine uygun bir şekilde ele alındığı ve bunun böyle devam edeceği muhakkaktır. Amacımız, tüketim işlemlerinin, tekrar de olsa, önemini ve boyutlarını vurgulamaktır, bu bile, kanımızca, bütün bu değerli çalışmalara küçük de olsa bir katkıda bulunma isteği, çabasıdır.
Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.
Mayıs/ 2006-Karşıyaka
1. F. Funk, Borçlar Kanunu Şerhi, s. 31.
2. A. Von Turh, Borçlar Hukuku, s. 243.
3. Bu konuda Devlet Plânlama Teşkilâtı'run,"Tüketicinin Korunması Özel ihti
sas ve Alt Komisyonu 1995 Raporu"nda geniş bilgi bulunmakadır.
4. "Hakimle memur arasındaki farklı durum, idare organı ile kaza organı arasın
daki fark, fonksiyon ve tasarrufun farkının bir neticesidir. Memur ve idare bir müteşebbis vaziyetindedir. Tasarrufları inşaîdir, yani yeni vaziyetler yaratacaktır. Bu vaziyetlerin ihtiyaca, hal ve zaman icaplarına, eldeki imkanlara uygun olup olmadığı, fayda ve zararı ayrıca bir mesele teşkil eder. Halbuki hakim tasarrufun ne neticesi ile ve ne fayda ve zararı ile ne de halin icaplarına uygunluğu ile alâkalıdır. O yeni bir durum, hukuk ve madde dünyasında yeni bir şey yaratmayacaktır. Onun gayesi hukuk nizamını korumaktır. Bu nizamı kendi kurmamış olduğu için iyiliği veya fenalığı, fayda ve zararı onu alâkalandırmaz. Bir hukuki tasarrufun veya fiilin hukuk aleminde ve nizamında bir değişiklik husule getirmiş olması da onun fiilinin neticesi değildir. O sadece olanı izhar etmek, hukuk nizamını tatbik etmek ve bu suretle nizamı korumakla mükelleftir" (Sıddık Sami, Onar, İdare Hukuk'un Umumi Esasları, Cilt 1. s. 345).
5. "Kadıların şer'i ve hukuki vazifelerinden başka idari cihetten de pek mühim va
zifeleri vardı ve bu hususta hükümetçe kendisine ferman gönderilir ve o da icap eden cevabı re'sen (kendiliğinden) hükümete arz ederdi. Kadıların bulundukları şehir ve kasabaların inzibatı, mahalli ve askeri sınıfa bırakılmıştı. Zahire ve amele tedariki, hayvan şevki, menzil emirleri, asker toplanması, iktisadi işler, mahalli rayice göre eşyaya narh konması, belediye işleri yani askeri inzibattan başka bütün devlet işlerinin temini kadılara aitti. Bundan dolayı kadılar selâhi-yet itibariyle devlet merkezine bağlı vazifeler sahibi idiler. "(Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşıh, Osmanlı Devletinde İlmiye Teşkilatı, s. 109)
6. "Bana göre; Avrupa metninin yurttaşların bir başka değimle tüketicilerin ko
runması ile işletmelerin hukuki güvenliği arasında kurulmasını önerdiği denge sağlıklıdır. İşadamlarının yiyecekleri pasta (sos) hakkında bir fikir oluşturabilmeleri için, bütün dikkatlerine rağmen ayıplı bir malın piyasaya sürülmesi durumunda karşılaşacakları işlemleri yeterli ölçüde öngörmelerine ihtiyaçları vardır. Ama komisyonun önerdiği bu denge, ancak, birliğe doğru derlenmesi halinde etkili olabilir. Zira bu günkü durumda direktifin düzeni ile mağdurların haklarını her zaman daha çok korumuş olan iç hukuk düzeni üst üste gelmiş, çakışmış durumdadır. Önce gelişme riski üzerinde kısaca duralım; bu sorunun pratik önemi söylenildiği kadar fazla değildir, yükümü semboliktir. Bütün üye ülkeler gelişme riski muafiyetini tanımışlardır... içlerinden sadece üç ülke, bu riskin (kurtuluş beyyinesinin) ileri sürülmesini engelledikleri alanları belirlediler: Gıda maddeleri için İspanya, ilaçlar için Almanya ve insan bedeninden türetilmiş ürünler için Fransa. Bu durumun şimdiden kestiremeyeceğimiz sonuçlan olabilir. Her halükârda sembolik etki yıkıcı (kırıcıdır)." (M. Françoise, Xavier Testu) europeenn?), "Un Regime Unique De Responsa-bilite Du Producteur En Europe Est-il Possible Et Souhaitable" (Avrupada üreticinin sorumluğu konusunuda tek bir düzen mümkün müdür ve temenni edilemeli midir.) Asamble Nationale. "Quelle Securite pour les consommateur" p. 23.
7. Pierre François Divier, "Ralph Nader ou comment devenir un ao-l'interet public", Publi-Union 1974.
8. Av. Cengiz İlhan, "Bir Hukuk Kavramı Olarak Tüketici" 1976, Türkiye Barolar Birliği "Ekonomi Hukuk Kongresi Tutanağı" 28-30 Kasını 1975 Ankara.
9. Devlet Plânlama TeşkiIâtı'nın,"Tüketicinin Korunması Özel ihtisas ve Alt Komisyonu 1995 Raporu" ile aynı teşkilatın, "Tüketicinin Korunması Özel ihtisas ve Alt Komisyonu 2001 Raporu."
10. Prof. Dr. Aydın Zevkliler ile Arş. Gör Murat Aydoğdu, Tüketicinin Korunması Hukuku, Seçkin yayınları 2.
11. Prof. Dr. İ. Yılmaz Aslan, Tüketici Hukuku, Ekin Yayınları 2004.
12. Prof. Dr. Halûk Tandoğan, Tüketicinin Korunması ve Sözleşme Özgürlüğünün Bu Açıdan Sınırlanması, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Konferanslar Dizisi 1977.
13. Prof. Dr. Reha Poroy, Tüketicinin Korunmasına İlişkin Bazı Özel Hukuk Sorunları.
|