1.Genç Avukatlar Kurultayı

6697
A

Türkiye Barolar Birliği ile Bursa Barosu’nun ortaklaşa düzenlediği 1.Genç Avukatlar Kurultayı Bursa’da yapıldı.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. V. Ahsen Coşar, Başkan Yardımcısı Av. Talay Şenol, Yönetim Kurulu Üyesi Av.Asude Şenol, Bursa Baro Başkanı Av.Ekrem Demiröz, Aydın Baro Başkanı Av.Sümer Germen, Bilecik Baro Başkanı Av.Halime Aynur ile Bursa, Adana, Artvin, Ankara, Antalya, Aydın, Balıkesir, Batman, Bilecik, Çanakkale, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, Isparta, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Manisa, Mersin, Muğla, Samsun, Trabzon, Uşak ve Yalova Barosu'na bağlı genç avukatın katıldığı kurultayda, baro temsilcisi avukatlar sorunlarını, taleplerini, öneri ve eleştirilerini sundular.

Kurultayın açılışında konuşan Bursa Baro Başkanı Av. Ekrem Demiröz özetle; ‘Bursa Barosu olarak Genç Avukatlar için bu platformu hazırlamaktan dolayı son derece mutlu olduğunu, ilk olan bu kurultayın önümüzdeki yıllarda da devam etmesini ve giderek kurumsallaşmasını dilediğini” ifade etti.

Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Av. Asude Şenol yaptığı açış konuşmasında özetle; “Bursa Barosu üyesi olarak genç avukatların bu ilk buluşmasına öncülük ettikleri için onur ve mutluluk duyduğunu, kurultayın başarılı geçeceğine ve son derece yararlı fikirler çıkacağına inandığını” belirterek emeği geçen herkese teşekkür etti.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. V. Ahsen Coşar, kurultayın açılışında yaptığı konuşmada, genç avukatların bu buluşmasının bir başlangıç olmasını, yenilerinin yapılmasını, bu buluşmaların geri bildirimlerinin kendilerine eksikliklerini, yanlışlarını göstermesini, daha iyiye, daha güzele doğru sürdürdükleri yolculuklarında önlerini aydınlatmasını, genç avukatların genç fikirlerinin yeni açılar, açılımlar getirmesini dilediğini belirterek özetle şunları söyledi; “Yargının asli unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, sadece hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamakla görevli ve yükümlü değildirler.

Aynı zamanda laik bir entelektüel ve özgül bir kamusal role sahip avukatlar ve bireyler olarak; kamu için ve kamu adına mesajı, görüşü, tavrı temsil etmek, cisimleştirmek, ifade etmek, ortodoksi ve dogma üretmektense buna karşı çıkmak, hükümetlerin ya da muhalefetin, büyük şirketlerin ve başkaca çıkar çevrelerinin adamı ve sözcüsü olmamak zorundadırlar.

Yine barolar, sadece, avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime ve dönüşüme katkı yapmakla, bu amaçla, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamakla yükümlü olan, olması gereken kuruluşlardır.

Barolar ve avukatlar, bütün bu işlevleri yerine getirebilmek için; zihinlerinde kendilerini de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer vermek, çevrede dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek kadar bağımsız, özgür ve özerk bir ruha sahip olmak, her türlü otoriteden gelen tehditlere karşı koyabilmek, hiç kimseye boyun eğmemek, kirlenen düşüncelerini değiştirebilecek, yeni şeyler keşfedecek kadar hevesli kalabilmenin yollarını bulmak zorundadırlar.

Barolar ve avukatlar sadece bunları değil, hakikati temsil etmek, bir haminin veya vasinin ya da başkaca bir otoritenin yönlendirmesine izin vermemek, toplumsal değişime ve dönüşüme öncülük edebilmek için yeni diller ve ruhlar icat etmek durumundadırlar.

Bütün bunları yapabilmek için baroların ve avukatların, hem kendilerini, hem de toplumun kendisini; klişelerle, aşınmış metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin zihinlerini uyuşturup edilginleştirmesine, bilinçlerinin üzerini kaplayıp, onu basmakalıp düşünceleri incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartmasına izin vermemeleri gerekir.

Aklımız, algılayabildiğimiz verilerin kavramlar halinde bütünleştirilmesi yoluyla çalışır. Bu işleyiş, giderek daha büyük bütünleşmeleri gerektirir. Böylece, kendine özgü yasaları, işleyişi, aşamaları ve süreçleri bulunan evren hakkında, üzerinde yaşadığımız, çalıştığımız, yaşamımızın resmini yaptığımız bir atölye olan tarihsel dünya hakkında, yaşam ve yaşamın sayısız olgu ve olayları hakkında, yaradılış hakkında, varlığın anlamı, hikmeti, yapısı hakkında, kendimiz ve başkaları hakkında, bilginin kendisi ve araçları hakkında, bize bilgi verecek ve yol gösterecek bütünleşmeleri elde ederiz.

Bütün bunlar için Amerikalı objektivist Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle varoluşu inceleyen bilim olan ve Aristo’nun ‘kendiliğinden oluş’ olarak ifade ettiği metafiziğe; insanın kavrama yollarını inceleyen epistemolojiye; felsefenin teknolojisi olan, sadece insan için anlam ifade eden, varoluşun bütünü ile ilgilenen, insanın tercihlerine ve davranışlarına yön veren bir değerler sistemi olan ahlaka; insanın diğer insanlara, yönetenlerin yönetilenlere nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen, dahası gerçek bir sosyal sistemin ilkelerini tanımlayan siyasete; insan olarak bilincimizi ve duygularımızı besleyen, bizi yumuşatan, incelten, metafiziğe, epistemolojiye ve ahlaka dayalı olarak sanatı inceleyen estetiğe, yani bunların toplamını ifade eden felsefeye gereksinim duyarız.

Karnımız aç da olsa, tok da olsa; paramız olsa da, olmasa da; iyi bir işe, önemli bir mevkie sahip bulunsak da, bulunmasak da felsefeye gereksinmemiz vardır. Doğamız gereği vardır, düşünebilmek, davranabilmek, yaşayabilmek için vardır.

Mutlu olmak için, mesleğimizde başarılı olmak için, kendimizi bilmek ve tanımak için, zihnimizi değiştirmek için, yaşamda karşılaştığımız sorunları çözebilmek, yaşama uğraşını sürdürebilmek ve yaşamda ayakta kalabilmek için felsefeye gereksinmemiz vardır.

Birey olarak, toplum olarak her gün birileri tarafından taciz edilmemek, zihnimizin adım adım siyasi demagoglar ve onlara dalkavukluk yapanlar tarafından doldurulmasına izin vermemek için, yalanları doğru, cinayetleri saygın göstermek, gerçekleri gözden kaçırmak, soygunları sıradanlaştırmak amacı ile kullanılan içi boş siyasal dilin tecavüzlerinden korunmak için, felsefeye ihtiyacımız vardır.

Karl Popper’den ödünç alarak ifade etmek isterim ki; ‘insanlar şaşılacak ölçüde telkine gereksinim duyuyorlar. Onun için söylediklerimi ve söyleyeceklerimi lütfen telkin olarak kabul etmeyiniz. Söylediklerimin ve söyleyeceklerimin hiç birisine inanmayınız. Siz, her şeyi biliyor olabilirsiniz, ama ben hiçbir şey bilmiyorum. Ben ve benim gibi düşünenler, sadece tahmin edebiliyoruz. En sağlam bilgimiz, üç bin yıllık bir süreç içinde insanlık olarak yarattığımız büyük doğa bilimsel bilgimizdir. O da, sadece tahminlerden ve varsayımlardan ibarettir. Kesin bilgi isteyen ve onsuz olamayacağına inanan insanlar, tehlikeli ölçüde telkine gereksinim duyan insanlardır. Bu konumdaki insanlar, kesinlik, güvenlik, otorite, lider olmaksızın yaşamaya cesareti olmayan insanlardır. Çocukluk çağında kalmış olan insanlardır. Ama kesin bilgi, mutlak doğru diye bir şey yoktur. Bilim doğruluk arayışıdır, kesinlik arayışı değildir. Doğruluk, gerçeklik ise, mutlak doğruluk, mutlak gerçeklik değildir. Doğruya belki sadece yaklaşabiliriz, ama mutlak doğruya, kesinliğe asla ulaşamayız. Bilim sorularla başlar. Soruları, sorunları akılla, yaratıcı kuramlarla yanıtlamaya ve çözmeye çalışır. Çoğu kuram esasen yanlıştır veya doğruluğu denetlenemez. Onun için değerli olduğu düşünülen kuramlarda dahi hata ararız. Hataları bulmaya ve gidermeye çalışırız. Hatalardan ders alarak, dersler çıkararak yolumuza devam ederiz. Amiple, Einstein arasındaki fark da budur: amip hata yapmaktan hiç hoşlanmaz, Einstein ise, hata yapmaktan korkmaz, sürekli hatalarını arar, yoluna hata yaparak devam eder.’

Bu sözlerimin kıssadan hissesi şudur: insanların, insan olarak hepimizin hata yapmak hakkı vardır ve bu haktan asla vazgeçmemiz gerekir. Bu haktan, hakkımızdan vazgeçersek eğer, ilerleyemeyiz, kendimizi geliştiremeyiz, düzeltemeyiz. Yeter ki hatalarımızdan ders alalım, aynı hatayı ikinci kez yapmayalım.

Düşünen insanlar olarak hepimizin görevi, doğru olanı bulmaktır. Doğru olan, mutlak ve nesneldir, ama elimizde ya da cebimizde değildir. Sürekli olarak aradığımız, çoğu zaman zor bulduğumuz bir şeydir. Doğru olana ulaşmak için, yaklaşımlarımızı sürekli olarak iyileştirmeye çalışırız. Doğru olan, eğer mutlak ve nesnel olmasaydı, yanılmazdık. Dahası, yanılgılarımız da, doğrularımız da aynı olurdu.

Fikirlere, çatışan fikirlere ihtiyacımız vardır. Bu fikirleri nasıl eleştirip, iyileştirip, eleştirel olarak sınayabileceğimize dair fikirlere gereksinmemiz vardır. Onun için çürütülene kadar kuşkulu fikirleri dahi hoş görmeliyiz. Esasen en iyi fikirler bile kuşkuludur. Kuşkusuz olan bir şey varsa, o da, hiçbirimizin, karşısında hazır olda durmak zorunda olduğumuz bir fikir bulunmaması, hakikat tekeline hiçbirimizin sahip olmamasıdır.

Askerlerden daha asker oldukları için kırmızı çizgileri olanlar ile onların müritlerine, hakikat tekeline sahip olduklarını sananlara, askerlerimizden daha çok asker olan sivillerimize ve hepimize, bir asker, önceki Genel Kurmay Başkanlarından Sayın Hilmi Özkök Paşa şunları söylüyor: ‘Sizlere tavsiyem, hiçbir zaman herhangi bir konuda ileri sürülen bir fikre karşı önyargıyla hareket etmeyiniz. Çok aykırı fikirlerle karşılaşabilirsiniz, ama bu fikirlere vatan haini bir düşünce gibi çok iddialı bir önyargıyla yaklaşırsanız, fikirlerden istifade marjını daha başlangıçta sıfırlamış olursunuz. Asimetri yaratacak fikirlerden ürkmeyiniz. Bazen onlara bakar yanlış, bazen de çok doğru olduğumuzu anlayabiliriz. Uygarlık karşı fikirlerin çarpışmasıyla gelişmiştir. Hakikat kıvılcımı fikirlerin çatışmasından doğar. Yenilikler hep karşı fikirler sayesinde ortaya çıkmıştır. Öncelikle, insanların düşünce yapısı değişimleri algılayacak şekilde hazırlanmalıdır. Daha sonra zaten eylemler kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Eylem merkezli karar süreçlerinin yerini, düşünce merkezli yaklaşımlar almalıdır.’

İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliği onun akli yeteneğidir. İnsan bu yeteneği sayesinde yaşamını sürdürebilir, düşünür, bilgi edinir, karar verir. Bilgiyle, fikirle, düşünme ve akılla hareket etme insani özelliklerdir, ama aynı zamanda özerk birey olmanın da asgari gerekleridir. Zira insan, akli yeteneğini kullanabildiği, bilgi ve fikir sahibi olduğu, kendi kararlarını bizzat kendisi verdiği, bağımsız hareket ettiği, düşünenlerin düşünmeyenlerin müdahalesinden veya başkaları ile aynı fikirde olmaktan ya da olmamaktan özgür olduğu ölçüde birey olur. Onun için birey olmak özgür olmak, özerk olmak demektir. Esasen rasyonel bir akıl baskı altında işlevini yerine getiremez; rasyonel bir akıl gerçeği algılamasını başkalarının emrine, talimatlarına, yönlendirmesine teslim etmez; bilgisini, kendi doğru anlayışını başkalarının fikrine, tehditlerine, isteklerine, açık veya gizli planlarına, çıkarlarına kurban etmez. Böyle bir akla, böyle bir kişiliğe başka biçimde düşünen, başka çıkarları ve planları olan birileri engel olmaya çalışabilir, bu kişi susturulabilir, hapse atılabilir ve hatta öldürülebilir, ama ona baskı yapılamaz, özgürlüğü ve özerkliği onun elinden alınamaz.

Amerika’nın Bağımsızlık Bildirisi’nde arka arkaya sıralanan üç temel hak vardır: yaşama hakkı, özgürlük hakkı, mutluluğu arama hakkı. Dikkatinizi çekerim, mutlu olma hakkı değil, mutluluğu arama hakkı. Bu, bir insanın mutluluğa ulaşmak için gerekli gördüğü şeyleri yapma hakkına, yani özgür olma hakkına sahip olması anlamına gelir; başkalarının onu mutlu etmesi gerektiği anlamına gelmez.

Yurttaş, siyasi toplumun, yani devletin, bir dizi hak bahşedilmiş, ama aynı zamanda sorumluluk da yüklenmiş üyesidir. Onun için yurttaşlık, bireysel var oluşun kamusal yüzüdür. Bireysel var oluş, yani birey olma toplumsallaşmayı gerektirir. Onun için birey olma sürecini tamamlayamamış olanlar, ne özgür olabilirler, ne özerk olabilirler, ne toplumsallaşabilirler ve ne de demokrat olabilirler. Yani kendi kendini yönetemezler, başkalarının kendisini yönetmesine izin verirler. Ne yaratabilirler, ne de kendilerini örgütleyebilirler. Öyle oldukları için de, anonim her söylemi akıllarının süzgecinden geçirmeden benimserler, kendi dillerinde yeniden üretirler, kendilerini yaptıkları işle, ürettikleri ve yarattıkları değerlerle değil, ırk, inanç, köken, ideoloji gibi aidiyetlerle tanımlarlar; ideoloji merkezli, sınıf merkezli, din merkezli, grup merkezli, parti merkezli, iktidar merkezli, muhalefet merkezli, cemaat merkezli düşüncenin ve söylemin marjlarına kolayca itilirler.
İnsanları bu marjlara itenleri ve bu marjlara itilenleri çok değil biraz olsun dinlemek, yeni fikirlere, yeni gerçeklere, yeni duygulara, yeni tutumlara, yaşama biçimlerinin yeni işaretlerine tamamen kapalı zihinlerin fanatik hoşgörüsüzlüğünü bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermeye yeter. Asla okumadıkları kitapları, asla tanımadıkları insanları, asla anlayamadıkları fikirleri, isimlerini telaffuz dahi edemedikleri düşünceleri ve öğretileri yerden yere vuran bu insanların yarattığı kirlikten uzak durmak, rahmetli Uğur Mumcu’nun özlü deyişiyle ‘fikir sahibi olmadan görüş sahibi olmamak’ gerekir.

Toplum yaşamı sivil katılımı gerektirmekle, ancak birey olma sürecini tamamlamış olan yurttaşlar, sahip oldukları haklar, yetkiler ve eğer bilincinde ve farkında iseler, taşıdıkları sorumluluklar ölçüsünde yaşadıkları toplumun sivil hayatına katılabilirler, sağlıklı ve dinamik bir sivil toplumun oluşmasına katkı yapabilirler.

Bütün bu söylediklerimin genç avukatlar olarak bizim sorunlarımızla ne ilgisi var diye düşünüyorsanız eğer, çok ilgisi var. Buraya kadar ifade ettiklerimin ana fikri, kıssadan hissesi şudur; genç insanlar olarak bir gelecek inşa etmeye çalışıyorsunuz. Hedefiniz sadece para kazanmak, ün ve şöhret sahibi olmak değil, erdem sahibi olmak olmalıdır. Hem mesleğinizin hakkını verebilmek, hem de erdem sahibi olabilmek için kendinizi özgür, özerk bir birey olarak inşa etmek zorundasınız. Zira avukat olmak her şeyden önce bağımsız, özgür ve özerk birey olmayı gerektirir.

Çağımızın yaşayan en önemli bilgelerinden olan Noam Chomsky, ‘Umutlarım ve sezgilerim o yöndedir ki, tatmin edici ve yaratıcı çalışma insanın temel ihtiyaçlarından birisidir’ diyor ve şunları söyleyerek devam ediyor: ‘Bir güçlüğün üstesinden gelmenin, bir işi iyi yapmanın ve belli bir hüner ile ustalık göstermenin hazzı da hem gerçek ve önemli, hem de tam ve anlamlı bir yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aynı sözler, başkalarının genellikle bizim çapımızı aşan başarılarını anlayıp onlardan yararlanma ve başkalarıyla işbirliği içinde yapıcı çalışmalara girme fırsatları için de geçerlidir.’

O halde avukat olarak mesleğinizden haz almanız, tam ve anlamlı yaşamanız için işinizi iyi yapmanız, işinizde hüner ve ustalık göstermeniz, doyurucu ve yaratıcı bir çalışma içinde olmanız, başkalarının başarılarını anlayıp takdir etmeniz, onlardan yararlanmanız ve başkalarıyla işbirliği içinde çalışmanız gerekir.

Bütün bunları yaptığınıza ve yapacağınıza yürekten inanıyor, beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, sevgi ve saygılar sunuyorum.”

Kurultayın ilk günü plaket sunumu ile sona erdi.

Kurultay Sonuç Bildirgesi İçin Tıklayınız