2012-2013 ADLİ YIL AÇILIŞ TÖRENİ

6137
A
 “2012-2013 ADLİ YIL AÇILIŞ TÖRENİ”

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKAN YARDIMCISI
AV. BERRA BESLER’İN AÇIŞ KONUŞMASI
03 Eylül 2012
 
 Sayın Cumhurbaşkanım,

Yeni Yargı Yılı’nın açılışı nedeniyle Sayın Yargıtay Başkanı ve Yüksek Yargı Organlarının seçkin üyelerini, ülkemizin dört bir yanında yargı görevini özverili çalışmaları ile yürüten yargıç ve savcılarımızı, yargının kurucu unsuru savunmanın temsilcileri değerli meslektaşlarımı, yargı emekçilerini üstün başarı dileklerimle, içtenlikle kutluyor; başta zat-ı aliniz olmak üzere 2012 – 2013 Yargı Yılı Açılış Töreni’ni onurlandıran çok değerli konuklara, yargı organlarımızın saygın temsilcilerine, değerli meslektaşlarıma, basınımızın değerli mensuplarına Türkiye Barolar Birliği adına ve kendi adıma saygılarımı sunuyorum.

Yeni adli yılın Türk yargı erki mensupları için başarılı, halkımız için adaletli ve toplumumuz için huzurlu ve verimli geçmesini diliyorum.

Bu anlamlı törende rahatsızlığı nedeniyle bulunamayan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Sayın Av. V. Ahsen Coşar’ın yeni adli yıl için en iyi dileklerini, katılamayışından dolayı üzüntülerini ve saygılarını iletiyorum. 

Sayın Cumhurbaşkanım;

Yeni bir adli yıla girerken, ülkemizde ve hukuk alanımızda olumlu gelişmelerin yanında, hep birlikte tanık olduğumuz ve yaşadığımız olumsuzlukları da ifade ederek sorunlarımızı bir kere daha bu kürsüden tekrarlamak istiyorum. 

Gerek ülkemiz, gerek bölgemiz şiddetin her alanda çılgınca arttığı bir dönemden geçiyor. Halkımız, bir yandan terör olaylarının neden olduğu kayıplarımızın acısını yaşarken bir yandan da yanı başımızdaki kanlı çatışmaların Türkiye’ye sıçratılmasından endişe duyuyor.

19 Haziran’da Dağlıca’da gencecik askerlerimizi yaşamdan koparan saldırıyla başlayan süreçte terör örgütünün ve onu besleyen güçlerin her zamankinden farklı bir cüretkârlık içinde olduğunu görüyoruz. Yaşananlara baktığımız zaman Şemdinli’deki çatışmalar, Foça’daki saldırı, bir tarafta milletvekili kaçırma öte tarafta milletvekilleriyle kucaklaşma olayları, Gaziantep’teki sivil katliam ve hemen her gün bir yenisine tanık olduğumuz mayınlı tuzaklar, karakollara yapılan saldırılar, yol kesmeler tehlikeli bir sürece işaret ediyor. Terör örgütü ve onu besleyen güçler Türkiye’de etnik ayrımcılık temelinde bir kutuplaşmayı derinleştirmek istiyor.

Kuşkusuz terör olaylarındaki tırmanışın nedenlerini tespit etmek, arka planını okumak ve hukuk kuralları içinde, sağduyulu, akılcı çözümler üretmek öncelikli olarak iktidarı ve muhalefetiyle siyaset kurumunun görevidir. Siyaset kurumu toplumdaki ayrışmayı besleyecek yeni gündem maddeleri yaratmak, çelişkili açıklamalar yapmak, kimi bilgileri halktan saklamak, aynı sözleri tekrar etmek, öfkelenmek ya da yakınmak yerine bütün enerjisini demokratik bir zeminde ortak bir çözüm bulmaya harcamalıdır. Ülkemizin barışına, huzuruna, ulusal ve bölünmez bütünlüğüne yönelik bu tuzağa düşmemek, bu tuzağı bozmak siyaset kurumunun asli görevi ve boynunun borcudur. Hangi etnik kimlikten hangi inançtan olursa olsun, can ve mal güvenliği içinde, aynı ülkenin özgür ve eşit yurttaşları olarak birlikte yaşamak iradesini her fırsatta ispatlayan halkımız, siyaset kurumundan bunu beklemektedir.

Öte yandan sınır komşularımızda, hem ülkemizin huzurunu çok yakından ilgilendirmesi hem de vicdanlarımızda açtığı yaralar bakımından kayıtsız kalamayacağımız bir süreç yaşanmaktadır. Esasen hem yanı başımızda binlerce masum insanın hayatına malolan ve malolacağı da anlaşılan yangını söndürmeye katkıda bulunmanın hem de sınırlarımızda yaşanan ve halkımızı güvensizliğe iten kaostan çıkmanın sırrı; Atatürk’ün “Yurtta barış, cihanda barış” felsefesinde yatmaktadır. Barışa katkı ise ancak hukuk zemininde kalarak, evrensel hukuk kurallarını uygulayarak sağlanabilir. Çünkü hukuk herkes için huzur ve refahın, eşitliğin, güvenli yaşamın ve mutluluğun tükenmeyen kaynağıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği kurulduğu günden bugüne demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti kurum ve kavramlarını savunmuş, bu ilkelerin yaşama geçmesi, yerleşmesi için mücadele etmiş ve bu konuda kararlılığını sürdürmüştür ve sürdürmeye devam edecektir.

Türkiye Barolar Birliği’nin sarsılmaz bir inançla bağlı olduğu bu ilkeler, ulusumuz için de hayati bir önem taşımaktadır.

Bu yüksek değerleri yaşatmak, yaygınlaştırmak, ülkemizde yerleşmesini ve uygulanmasının devamlılığını sağlamak, kuşkusuz toplumda; her şeyin hukuk düzeni içinde gerçekleşmesini, eşitliği, huzur ve refahı, barış ve kardeşliği getirecektir.

Hukuk devleti olmanın ön şartı toplumda hukuk bilincinin yerleşmesi ve hukuka saygı duyulmasıdır. Hukuk devletinde yaşamak isteyen herkes bu konuda kendisini sorumlu ve görevli saymalı, toplumda “her şeyin hukuk düzeni içinde hayata geçmesi için oluşan ortak irade” yaşam biçimi haline gelmeli; toplum hukukun üstünlüğünü ve hukuk devletini benimsemeli, sahip çıkmalı ve korumalıdır.

Biz ülkemizde demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını ilgilendiren önemli yasal düzenlemelerde benimsenen yöntemlerin, demokratik katılımcılık ve saydamlık ilkeleriyle bağdaşmasından yanayız, özlemimiz budur.

Olgunluk içinde, tartışarak, uzlaşarak, birbirimizi hırpalamadan iyi işler yapabiliriz.

Salt Meclis çoğunluğuna dayanarak yapılan düzenlemelerin sorunları çözmek yerine büyütmesinden endişe ederiz. Endişelerimizde haklı çıktığımız zaman ülkemiz adına, hukuk adına, hepimiz adına üzülürüz.

Örneğin; eğitim alanında yeterince tartışılmadan, olgunlaştırılmadan gerçekleştirilen yasal düzenleme; açıklanan “iyileştirme” amacının aksine, daha bugünden eğitimcileri ve aileleri zor duruma sokmuş, çocuklarımızın geleceğini yani kendi geleceğimizi, toplumumuzun geleceğini doğrudan etkileyecek nitelikte sıkıntılar yaratmaya aday olmuştur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği olarak kaldırılmasını ısrarla talep ettiğimiz Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri eliyle yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda gözlenen olgular, yargısal sorunun trajik boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.

3. Yargı Paketi olarak anılan kanunla; kaldırıldığı kamuoyuna açıklanan ancak “ellerindeki dava dosyaları sonuçlanıncaya kadar görevlerini sürdürecek olan” özel yetkili ağır ceza mahkemeleri aslında kaldırılmamış, yeni özel mahkemeler kurulmuş, demokrasilerde ve hukuk alanında raslanmayacak şekilde üçlü yargı sistemi oluşturulmuştur. Bugün iktidarı ve muhalefetiyle, siyaset kurumu da içinde olmak üzere özel yetkili mahkemelerin uygulamalarından rahatsızlık duymayan yoktur. Biz haklı çıkmak istemiyoruz. Yeni mağduriyetler yaşanmadan, bir an önce özel yetkili mahkemeler tamamen kaldırılmalı, Terörle Mücadele Kanunu da yeniden düzenlenmelidir.

Ceza hukuku alanında, yargı ve hukuk güvenilirliğini zedeleyen, devlet lehine eşitsizlik ve dengesizlik yaratan; özel yetkili mahkemeler gibi kurumların, Terörle Mücadele Kanunu’nun, tutuklama gibi tedbirlere ilişkin uygulama çarpıklıklarının özünde olduğu gibi korunması tercih edilirken; bu dengesizlik daha da büyümüştür. Öte yandan yargı paketi kapsamında; demokratik ve etik olmayan yöntemlerle ve tartışılmaksızın yasalaştırılan “kişilere ve olaylara özel af - toplu af” nitelikli düzenleme, ceza adaletini olduğu gibi kamu vicdanını da derinden yaralamıştır.

İcra hukuku alanındaki kimi düzenlemelerle alacaklı ve borçlu arasında korunması gereken hak ve çıkar dengesi alacaklı aleyhine bozulmakta, cebri icra güvencesi etkisizleşmekte, hak sahipleri zorlanarak eşitlik ilkesi zedelenmektedir.

İdare hukuku alanındaki düzenlemelerle, “güçlü idarenin her türlü eylem ve işleminin denetlenmesi yoluyla, güçsüz bireyin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması” amacının aksine, bireylerin etkili başvuru hakkı ihlal edilmektedir. 

Genel olarak getirilen düzenlemelerle, başta “özgürlük ve güvenlik hakkı”, “adil yargılanma hakkı”, “özel yaşamın korunması hakkı”, “ifade özgürlüğü” ve “etkili başvuru hakkı” olmak üzere en temel hak ve özgürlükler daha da zayıflatılmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Toplum hayatı geliştikçe, toplumun ihtiyaçları da artmakta ve bu durum hukuk alanında da kendisini göstermekte, yazılı hukuk kuralları çoğalmakta ve hukuk alanı genişlemekte, çoğu zaman da karmaşık bir hale dönüşmektedir.

Yasa, kural, karar ve yazılı kaynak yoğunluğu; bir hukukçu için asıl olan hukuki problemleri teşhis ve tespit etmek ve doğru çözümler bulmak hedefini yakalamakta bazı zorlanmalara sebebiyet vermektedir.

Son yıllarda temel yasalarda hızla değişiklikler yapılmıştır. Bu hızlı değişikliklerin hukuk uygulayıcıları olan hakim, savcı ve avukatlar bakımından takibi elbette görevlerinin gereğidir.  Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nu ile başlayan köklü değişiklikler; Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu ile devam etmiştir.

Çağın gereklerine, toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelen yasalarda yapılması gereken; uygulamayı da dikkate alarak bilimsel verilerin ışığında değiştirilmeleri, toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak hale getirilmeleridir.

Yapılan yeniliklerde pek çok olumlu sonuçlar elde edilmiş olmakla birlikte yeni yasaların uygulamaları daha yerleşmeden, hatta bunlar yürürlüğe girmeden üzerlerinde emsaline rastlanmaycak şekilde arka arkaya değişiklikler yapılmasını anlamak mümkün değildir. Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda sürekli yapılan değişikliklerin yanında; yeni Türk Ticaret Kanunu’nda daha yürürlüğe girmeden 51 maddede değişiklik yapılmış ve HMK 3. maddesi hakkında Anayasa Mahkemesi iptal kararı vermiştir.

Uygulamada sıkıntı yaratan başka bir husus da, komisyonlarda tarih itibarıyla hemen hemen aynı zamanlarda görüşülen Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’nda, usule ilişkin hükümler arasındaki çelişkilerdir. Usul hükümlerinde uyum sağlanarak bu çelişkilerin bir an önce giderilmesi önemli ve gereklidir.

Öte yandan özellikle HMK uygulamasında, dava harçlarının yanında tebligat giderleri dışındaki yargılama giderlerinin peşin olarak alınması, halkın yargıya başvurarak hakkını araması önünde önemli bir engel teşkil etmektedir. Adliye koridorlarında yargıya başvurmanın ne kadar pahalı olduğunu öğrenen vatandaşların geri dönüp gitmelerine tanık olduğumuzu bilmenizi istiyor ve bu duruma acil bir çözüm bulunmasını diliyoruz. Adalete erişim bu denli pahalı olmamalı, vatandaşa kendi hakkını kendi elde etme yolları açılmamalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Hukuk devletinin en önemli özelliği olan yargı bağımsızlığının, çağdaş toplumlara katkılarının en başında; Anayasa ve yasalarla güvence altına alınan, uluslararası bazı hukuk metinlerinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan ve temel hak olarak kabul gören “Adil Yargılanma Hakkı” gelir.

Hem Anayasamızda, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen adil yargılanma hakkı bağlamında davaların makul süre içinde görülüp karara bağlanmaları çok önemlidir.

Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesinin 3/a-b maddesi hükmüne göre her sanığa; “kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda ve ayrıntılı biçimde haberdar edilmek, savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak” hakkı tanınmıştır.

Silahların eşitliği ilkesi, savcının delillere eriştiği anda savunmanın da delillere erişmesini emreder. Türkiye uygulamasında avukat, dosyaya ve delillere bırakın soruşturma aşamasını, kimi davalarda kovuşturma aşamasında dahi erişmekte güçlük çekmekte ve hatta tam anlamıyla erişememektedir.

Adil yargılanma ile silahların eşitliği ilkelerine göre, yargının üç kurucu unsuru arasında bulunması gereken tarafsızlık, eşitlik ve demokratik işleyişin sağlanması ve yargının kurucu unsurlarının temsilcileri olan hakim, savcı ve avukatların eşit muhataplar olarak kabul görmesi gerekir.
Doğru ve güvenli yargılanma hakkının uygulanması; korunması, güçlendirilmesi, geliştirilmesi, elbette bağımsız mahkemelerin, tarafsız yargıçların, Cumhuriyetin savcılarının, görevinin sorumluluğunu bilen, bilgili, yürekli, bağımsız avukatların varlığına bağlıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,    

Üzülerek söylemek zorundayım ki uzun süren yargılamalar, mahkemelerce bir istisna olarak uygulanması gereken tutuklamaların alışkanlığa dönüşmesi, endişe verici boyutlara ulaşmıştır ve önemli mağduriyetlere neden olmaktadır.

Öteden beri var olan halkın yargıya güven duygularını sarsan hukuka aykırı uygulamalar artarak devam etmekte, hukuk bilimi ve hukukun kuralları acımasızca aşındırılmakta, toplum, hukukun güvencesinden yoksun bırakılarak korku ortamına itilmektedir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin “Başlangıç” kısmında yer alan “Çağdaş anlamda özgür bir toplumdan söz edebilmek için, en başta o toplumu oluşturan insanların “Korkudan kurtulmuş olmaları” gerektiği vurgusu artık unutulmuştur.

Korku toplumu, hukuk devleti ve insan hakları gibi kavramlar için değil, totaliter ve otoriter yönetimler için elverişli bir ortam oluşturur.
Son yıllarda hukuk ihlali niteliği açık olan arama ve el koymaların-yakalama ve göz altına almaların –tutuklamaların- iletişimin izlenmesi ve denetlenmesinin toplumda yarattığı korkuyu hiç kimse inkar edemez ve içine sindiremez.

Kuşkusuz herkes yargı önüne çıkabilir. Suç varsa ceza da vardır. Ancak bu sonuca ulaşabilmek için Anayasamızda, kanunlarımızda ve tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma ilkelerine uygun olarak; yargılamanın başlayıp makul süre içerisinde sonuçlanması gerekir. Uzayan tutuklamalar, sonuçlanamayan davalar insan hakları ihlallerini ve hukuka aykırılıkları beraberinde getirmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sağlıklı ve huzurlu bir yargı düzeni, çağdaş demokrasinin ön koşuludur. Böyle bir yargı düzeni kurulmamışsa veya mevcut yargı düzeni bu işlevinden uzaklaştırılıyorsa, avukatlar savunma yapamıyorlarsa, duruşmalardan çıkartılıyorlarsa, duruşma salonlarında müdafilerle sanıklar arasına bugüne kadar hiç rastlanmayan bir uygulamayla barikatlar kuruluyorsa “Hukuk Devleti, İnsan Hakları, Demokrasi” güvenceden yoksun bırakılıyor, halkın hukuka olan güven duyguları sarsılıyor ve halk hukuk güvencesinden yararlanamıyor demektir.

Hukuk devletinin yaşamsal özelliği yargı bağımsızlığı ve yargıç tarafsızlığıdır. Devletimizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün 1920 yılında yaptığı bir konuşmada belirttiği gibi, “Ulusun yargı hakkı bağımsızlığının birinci koşuludur. Adalet kuvveti bağımsız olmayan bir ulusun devlet olarak varlığı kabul edilemez” düşünceleri her zaman göz önünde tutulması gereken bir ilkeyi yansıtmaktadır.

Yargı bağımsızlığının en önemli özelliği de savunma ve savunmanın özgürce yapılabilmesidir.

Anayasamızın 2.maddesinde de belirtilen insan haklarına saygılı, demokratik hukuk devletinin en önemli göstergelerinden biri, savunmaya verilen değerdir. Bu nedenle savunmayı temsil eden avukatların önemi; sadece avukatlık mesleği bakımından değil, adil yargılanma, adaletin gerçekleşmesi ve kamu yararı ile de doğrudan bir bağ içinde olup yargının bağımsızlığı savunma ile değer ve anlam kazanmaktadır.

Anayasa Mahkemesi kararlarında vurgulandığı üzere, güçlü ve bağımsız savunma mesleği, hukukun üstünlüğünün, hukuk devletinin, hukuksal uzlaşmanın, adil yargılanma duygusunun ve toplumsal barışın güvencesi olup, bu değerler ancak savunmayı temsil eden bağımsız avukatlarla teminat altına alınabilir.

Üzülerek belirtmeliyiz ki günlük çalışma koşulları içerisinde yeterli güvenceden yoksun olan, adliye ve özel yetkili mahkeme koridorlarında dahi tehdit ve baskılarla karşılaşan, yazıhanelerinde ve görevleri sırasında saldırıya uğrayan, yaralanan, dayak yiyen, öldürülen avukatlar, temel işlevleri olan savunma görevleri nedeniyle “Terörle Mücadele Kanunu” kapsamında ve hatta “Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs” suçlamasıyla keyfi olarak suçlanabilmektedir.

“Avukatlık onurunun ve meslek düzeninin korunmasını, mesleğin adalet amaçlarına uygun olarak bağlılık ve onurla yapılmasını sağlamak” ile görevli baroları işlevsiz bırakmaya, savunmayı ve halkın hak arama özgürlüklerini kısıtlamaya yönelik girişimler karşısında “savunmayı savunmak” zorunda bırakılmamız acı gerçektir.

Baro başkanları, baro yönetim kurulu üyeleri ve avukatlar, ulusal ve uluslararası düzenlemelere aykırı olarak ve asla kabul edemeyeceğimiz şekilde;
  • Savunma kapsamındaki ifadelerin suç olduğu iddiası ile ceza soruşturmaları ile karşı karşıya kalmakta,
  • Avukatlık Kanunu’na aykırı olarak şüpheli sıfatıyla ifade ve sorguya çağrılmakta,
  • Savunma görevini yapmakta olan meslektaşlarımız mesleklerini icra etmek istedikleri için duruşma salonundan çıkarılmakta, atılmaktadırlar.  
Bu süreçte yaşadığımız olumsuzluklar zincirinin bir başka halkası da; Türkiye Barolar Birliği Genel Kurul yapısını; avukatın bağımsızlığı ilkesi, savunma hakkı ve savunma mesleği ile bağdaşmayacak bir şekilde değiştirme girişimidir.

Avukatlık Kanunu’nun 43 yıldır hiçbir itiraza uğramadan uygulanarak kurumsallaşan 114. maddesini değiştirmeyi öngören yasa teklifi, 4 Temmuz 2012 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulmuş ancak bu teklifte demokratik bir gereklilik veya bir anayasa zorunluluğu ileri sürülmemiş, bugüne kadar uygulamada rastlanan bir hukuksal ya da fiili olumsuzluğa işaret edilmemiştir.

Bir yasanın hazırlanmasında veya bir yasada değişiklik yapılmasında dikkate alınması gereken normlar; Anayasa’nın üstünlüğü esasına göre Anayasa hükümleri ve Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararları ve uluslararası sözleşmelerdir.
 
  • Ülkemizde yasalarla çözüm bekleyen pek çok hukuksal sorun varken,
  • Anayasa Mahkemesi’nin Avukatlık Kanunu’nda “sınavı iptal eden yasayı iptal eden 2007/16-E, 2009/147-S, 15.10.2009 tarihli kararı” üzerine avukatlık mesleğine girişte mesleğe kalite kazandıracağı kuşkusuz olan “avukatlık stajı ve sınav” ile ilgili çağdaş bir yasal düzenlemeye duyulan ihtiyaç öncelik taşırken,
  • TBB’nin Avukatlık Kanunu’nda değişiklik yapılmasını düşündüğü hususlarla ilgili çalışmalarının halen devam etmekte olduğu ve bu çalışmalar içinde Avukatlık Kanunu’nun TBB Genel Kurul yapısına ilişkin 114. maddesi ile ilgili yeni bir düzenlemeye yer verilmediği bilinmekteyken,
  • Türkiye’deki bütün baroları ilgilendiren ve TBB Genel Kurulu’nun yapısını tamamen değiştirmeyi öngören, demokrasideki orantılılık ilkesine de aykırı olarak hazırlanan teklifin; Türkiye Barolar Birliği’ne sorulmadan, bu konudaki görüşüne başvurulmadan, baro seçimlerinin arifesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tatile girdiği gün Meclis Başkanlığı’na sunulması çok dikkat çekicidir.
Demokrasi kurallarına, demokratik hukuk devleti, temsilde adalet ve avukatın bağımsızlığı ilkelerine, Anayasa’nın 2, 10, 67 ve 135. maddelerine, Anayasa Mahkemesi kararlarına, A.İ.H. Sözleşmesi Ek Protokol 1- 3. maddesine, AİHM kararlarına, savunma hakkının özüne tamamen aykırı olarak Meclis Başkanlığı’na sunulmuş bulunan teklifin derhal geri çekilmesi beklenmektedir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda acil olarak değiştirilmesini istediğimiz husus, Sayın Meclis Başkanımızın da bilgilerinde olduğu gibi, bir süre sonra sunacağımız değişiklik önerilerinde görüleceği üzere, sadece stajla ve sınavla ilgili hükümlerdir.

Özet olarak; burada da ifade edelim ki bu değişiklikler;
  • Çağdaş ülkelerde olduğu gibi avukatlık stajına kabulde ve avukatlık mesleğine kabul sırasında adayların iki ayrı sınava tabi tutulmaları,  
  • Stajın kurumsal bir yapı içinde uygulamalı olarak yapılması,
  • Mesleğimizin önemine, ciddiyetine uygun, eğitimde fırsat eşitliğini sağlayacak bir eğitim programının hayata geçirilmesi,
  • Staj süresinin iki yıl olarak belirlenmesi ile ilgili öneriler olacaktır.
Meslektaşlarımız yıllardır bu değişikliklerin gerçekleşmesini istemektedir. Barolarımız bu konuda fikir birliği içinde olup detaylar üzerinde çalışmalarımız devam etmektedir. Bu aşamada Avukatlık Kanunu’nda acil olarak değiştirilmesi düşünülen başka bir husus yoktur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Ülkemizin gündeminde yer alan “yeni anayasa” çalışmaları hakkındaki görüşlerimizi de kısaca dile getirmek istiyorum.

  • Türkiye Cumhuriyeti Devleti; insan haklarına saygılı, üniter, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Yürürlükteki anayasanın ilk üç maddesinde anlamını bulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi aynen korunmalıdır.
  • Kuvvetler ayrılığı ilkesindeki dengeler tesis edilmeli, Parlamenter sistem muhafaza edilmelidir. Başkanlık veya yarı başkanlık, tamamen karşı olduğumuz, ülkemiz için yarar sağlamayacağına inandığımız bir sistemdir.  
Yeni Anayasa’da;
  • Adalet Bakanlığının yargı üzerindeki etkinliği giderilmelidir.
  • Yargıç-savcı birlikteliğine son verilmeli, “silahların eşitliği” ilkesi yaşama geçirilmelidir.
  • Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak yeniden yapılandırılmalı, yargının kurucu unsuru olan savunmanın temsilcisi avukatlar her iki kurulda da yer almalı, yürütme erkinin bir birimi olan Adalet Bakanı ve müsteşarı bu kurullarda bulunmamalıdır.
  • Barolara ve savunma makamına yeni anayasanın yargı ile ilgili bölümünde yer verilmeli; savunmanın temsilcisi avukatların, baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin bağımsızlığı anayasal güvence altına alınmalıdır.  
Esasen, Türkiye Barolar Birliği’nin anayasa çalışmaları arasında en son “2007 Anayasa Önerisi” bulunmaktadır. Bu anayasa önerisi; özgürlükler alanını genişleten, kişiler için yeni özgürlükler ve haklar getiren nitelikleriyle sivil ve özgün bir anayasa önerisidir.

Türkiye Barolar Birliği’nin “2007 Anayasa Önerisi” ile ortaya koymuş bulunduğu görüşler geçerliliğini bugün de korumaktadır.

Bu öneri, önceki başkanlarımızdan Sayın Av. Özdemir Özok’un Anayasa Önerisi’nin 4. Basımının ön sözünde belirttiği gibi “renksiz” bir anayasa değildir. Zira renksiz bir anayasa arkasına neyi koyarsanız onun rengini yansıtır.

Oysa yirminci yüzyılın başlarında büyük bir mücadele sonunda kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk milliyetçiliğini benimsemiş, insancıl ve barışsever, üniter bir devlet olmanın yanında demokrasinin alt yapısını teşkil eden laiklik ve bunu sağlayacak laik eğitim, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğünü özümsemiş bir ülkedir.

Onun kurucu lideri, “akıl ve bilim”in rehberliğini “mirasçılarına” tek yol olarak göstermiştir.

Bu nedenle Türkiye Barolar Birliği’nin, bizim Anayasamızın tek bir rengi vardır ve bu renk “Cumhuriyetimizin temel ilkeleri” dir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği, bugün de tekrar ettiğim ilkeleri doğrultusunda yoluna devam edecektir.

Dileğimiz; her zaman Atatürk ilke ve devrimlerinin aydınlattığı, akıl ve bilimin egemen olduğu, insan hakları ihlallerinin yaşanmadığı, herkesin kendisini özgürce ifade edebildiği, temel hak ve özgürlüklerin kişisel ve kurumsal olarak yaşama geçtiği, tüm yurttaşlarımızın hukuk güvenliğinden yararlandığı, barış, kardeşlik ve huzurun yaşandığı, korkunun söz konusu olmayacağı güzel Türkiye’mizde; demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin evrensel değerlerini yaşama geçirerek; hep birlikte sağlık ve mutluluk içinde yaşayabilmektir.

2012 – 2013 Yargı Yılı’nın başarılarla dolu ve adil bir yıl olmasını diliyerek, Türkiye Barolar Birliği adına teşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım.


Av. Berra Besler
TBB Başkan Yardımcısı