Açış Konuşması

5541
A

Türkiye Barolar Birliği tarafından "İnsan Hakları Günü" etkinlikleri kapsamında düzenlenen “Uluslararası Sözleşmeler Işığında Türkiye’de Çalışma ve Örgütlenme Hakkı İhlalleri” konulu panel yapıldı. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. V. Ahsen Coşar etkinliğin açılışında aşağıdaki konuşmayı yaptı:

Değerli Milletvekillerim,
TBB’nin Önceki Dönem Değerli Başkanı,
TBB Disiplin Kurulu’nun Önceki Dönemler Değerli Başkanı,
Yargıtay’ımızın ve Danıştay’ımızın Değerli Üyeleri,
TBB’nin Değerli Başkan Yardımcıları ve Yönetim Kurulu Üyeleri,
Değerli Sendika Başkanları ve Temsilcileri,
Değerli Hocalarım,
Sevgili Meslektaşlarım,
Değerli Konuklar,
Değerli Konuşmacılar,

Sizleri Türkiye Barolar Birliği adına, Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarım adına, kendi adıma sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

İnsan Hakları Günü Etkinlikleri kapsamında düzenlediğimiz “Uluslararası Sözleşmeler Işığında Türkiye’de Çalışma ve Örgütlenme Hakkı İhlalleri” konulu panelimize ve paneli takiben hep birlikte açılışını yapacağımız “Savunma” temalı Karikatür Sergimize hoş geldiniz.

Sevgili Meslektaşlarım,

Genel kabul gören sosyal model düşüncesi iki temel düşünceye dayanır: Ekonomik düşünce ve toplumsal düşünce. Ekonomik düşüncenin arkasında ekonomik gelişmeyi tetikleyen rekabet olgusu, toplumsal düşüncenin temelinde ise toplumsal bütünleşmeyi sağlamayı amaçlayan ve çok büyük ölçüde sendikal gelenekten beslenen dayanışma düşüncesi vardır.

Sendikalaşma gereksinimi ekonomik gelişmeye bağlı olarak Sanayi Devrimi sonrasında ilk kez İngiltere’de başlamış, çalışanların başlangıçtaki zayıf ve dağınık birliktelikleri zaman içerisinde bilinçli, kararlı ve sürekli örgütlenmelere dönüşmüştür.

Hiç kuşkusuz; bütün bu gelişmelerin temelinde ekonomik ve toplumsal dinamiklerin etkisi olduğu kadar “çalışanların bir tüketim nesnesi olarak değil, gelişme sürecindeki özgür ve özerk bireyler olarak algılanması gerektiği” yönündeki insani yaklaşımlar da etkili olmuştur.

Yerel düzeydeki bu gelişmeleri uluslararası sözleşmeler izlemiş, bu bağlamda dar anlamda sendikalaşma, geniş anlamda çalışma hakkı, örgütlenme hakkı, sosyal güvenlik hakkı, adil ücret hakkı gibi sosyal ve ekonomik haklar ikinci kuşak insan hakları adı altında kabul görmek suretiyle anayasaların, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelerin kapsamına girmiş ve nihayet 18 Ekim 1961 tarihinde Torino’da imzalanarak kabul edilen Avrupa Sosyal Şartı ile ulusal ve uluslararası alanda koruma altına alınmıştır.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere hak ve özgürlüklerin ulusal veya uluslararası belge ve sözleşmelerle koruma altına alınması onları mutlak olarak korumak anlamına gelmiyor. Özellikle ülkemizde hiç gelmiyor. Öyle olduğu içindir ki başta ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle, anayasaya ve yasalarla koruma altında olan pek çok hak ve özgürlük ve elbette çalışma ve örgütlenme hakkı da ihlal edilen haklar arasındadır.

Bu bağlamda Türkiye’de haklar ve özgürlükler bağlamında asıl olan bunların yaşanması ve kullanılması değil ne yazık ki ihlal edilmesidir.

Sanırım, değerli konuşmacılar bugün bize öyle pek de kolay kazanılmayan çalışma ve örgütlenme hakkının gerek ulusal ve uluslararası tarihsel boyutunu, gerekse içeriği ile bu konudaki ihlalleri anlatacaklar, bizleri bu konularda aydınlatacaklardır.

Katkıları için değerli konuşmacılara, bu etkinliğin düzenlenmesindeki emekleri için TBB İnsan Hakları Merkezi’nin Sayın Üyelerine ve Başkanı Sayın Serhan Özbek’e hem kendi adıma ve hem de izninizle sizler adına teşekkür ediyorum.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, bir kez daha saygılar sunuyor ve etkinliğimizin başarılı ve yararlı olmasını diliyorum.

Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve İnsan Hakları Merkezi Başkanı Av. Serhan Özbek etkinliğin açılışında şu konuşmayı yaptı:

Sayın Konuklar, Değerli Meslektaşlarımız,

İnsan Hakları Günü nedeniyle düzenlediğimiz “Uluslararası Sözleşmeler Işığında TÜRKİYE’DE ÇALIŞMA VE ÖRGÜTLENME HAKKI İHLALLERİ” konulu bilimsel toplantıya katılımlarınız nedeniyle, TBB İnsan Hakları Merkezi adına hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

Her yıl 10 Aralık İnsan Hakları Günü etkinlikleri kapsamında düzenlemekte olduğumuz toplantıların konularını, gündemdeki ya da gündeme çıkması olası konulara ayırmaktayız. Bu yaklaşımla İnsan Hakları Merkezi olarak, - ceza ve ceza yargılama hukuku kapsamında - 2009 yılında “Dinleme”, 2010 yılında “Özel Yetkili Mahkemeler”, 2011 yılında “Katalog Suçlar” konularında bilimsel etkinlikler gerçekleştirilmiştir. Kuşkusuz bunun nedeni “Özgürlük ve Güvenlik”, “Adil Yargılanma” hakları konusunda yaşanmakta olan ağır hak ihlalleriydi.

Bu yıl yine insan haklarının duyarlı bir alanı olan çalışma yaşamı ve çalışma hakkı konusundaki seçimimizle, aslında uzun süredir yerine getirmeyi düşündüğümüz önemli bir gerekliliğin de ilk adımını atmış oluyoruz. Bu nedenle, toplantının gerçekleşmesindeki öneri ve çalışmalarından ötürü İHM Bilim Danışma Kurulu üyemiz sayın Engin Ünsal’a, desteklerinden ötürü değerli akademisyen ve sendikacılara teşekkür borçluyuz.

Değerli Katılımcılar,

İnsan Hakları Günü’ne esin kaynağı olan “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”ne uzanan tarihsel sürece bakıldığında; insanlığın toplum kavrayışının, Aristocu organik toplum kavrayışından, - haklara sahip - bireylerin oluşturduğu toplum kavrayışına evrildiği ve bu evrimde “doğal haklar” kavramının ortaya çıkmasının etkili olduğu görülmektedir. Tarihsel olarak bu evrim aynı zamanda devlet odaklı bir toplum anlayışından, vatandaşa ve doğal haklarına odaklı bir anlayışa yönelmeyi anlatmaktadır.

İnsan hakları düşüncesini “doğal haklar” adı altında ilk dile getiren 17. yüzyıl İngiliz filozofu John Locke’dan bu yana, aşama aşama bu evrim, toplumlar ve uluslar tarafından ağır bedeller ödenerek ulusal ve uluslararası belgelere yansımıştır:

Bu süreçte, ulusal özellikte ve klasik haklara dayalı bildiriler olan 1688 İngiliz “Haklar Bildirisi” (Bill of Rights), 1776 Amerikan “Virginia Bildirgesi”, 1789 Fransız “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”nden; evrensel/ uluslararası nitelikte, modern ve sosyal haklar da dahil olmak üzere geniş bir insan hakları listesi içeren, 1948 BM “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”ne ulaşılmıştır. Devam eden yıllarda da “Evrensel Bildiri”nin tanıdığı haklara hukukî bağlayıcılık kazandırmaya dönük uluslararası çalışmalar kapsamında; Birleşmiş Milletler bünyesinde, bölgesel olarak ya da belli bir hakkı veya onun açılımlarını güvence altına almaya dönük tekil konulu uluslararası belgelere ve sözleşmelere ilişkin düzenlemeler yoluna gidilmiştir.

Saygıdeğer Konuklar

Bu evrimleşme sürecinin, sivil ve siyasal haklardan oluşan “Birinci Kuşak Haklar”la başladığı; 20. Yüzyılın ortalarına doğru gelişen ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ifade eden “İkinci Kuşak Haklar”la sürdüğü; yeni yüzyıla doğru birey devlet ilişkilerini aşan nitelikteki - çevre hakkı, barış hakkı, gelişme hakkı gibi- “dayanışma hakları” olarak da adlandırılan “Üçüncü Kuşak Haklar”ı beraberinde getirdiği bilinmektedir. Kuşkusuz tüm bunlar insanlık adına kazanımlardır.

Evrensel Bildirgenin 64. yılında, ülkemize bakıldığında ise, sözü edilen evrensel kazanımların yeni kuşak haklar bağlamında, modern yansımalarını görmek biryana, birinci kuşak haklar alanında “münferit vakalar” olarak kabul edilemeyecek ağır ihlaller adeta bir “Türkiye Klasiği” olarak karşımıza çıkmaktadır.

TBB İHM Kurullarında yapılan değerlendirmeler ve İnsan Hakları İzleme Raporlama ve Arşivleme Projesi (İHİRAP) kapsamında yürütülen çalışmalarda elde edilen veriler, ülkemizde temel/ klasik insan hakları alanındaki sınırlı kazanımların dahi tehlikeye girdiği bir “geri gidiş” olgusunun altını çizmektedir.

Bu olgunun diğer haklar gibi, çalışma hakkı ve çalışma yaşamına ilişkin hak ihlalleri açısından da ağırlıklı olarak geçerli olmasına karşın, alandaki değerlendirme ve raporlamalar kapsamında (ulusal/ uluslar arası bağlamda) hak ettiği ilgiyi görmediği de bir başka düşündürücü gerçektir.

Bunun başlıca nedeni 12 Eylül sürecinin, işçilerin ve emekçilerin yaşam koşullarını, haklarını, iş ve sosyal güvenlikleri giderek toplumun ve siyasetin ilgi alanından çıkartmış olmasıdır. Ancak bu kayıtsızlığın derinleşerek devam etmesi ve buna paralel olarak çalışanların nefes alanlarının daha da daralıyor olması önemlidir. Bu kayıtsızlığı bir köşe yazarı “kuzuların sessizliği” olarak nitelemektedir.

Değerli Katılımcılar,

Diğer uluslar arası belgelerde ve anayasalarda olduğu gibi Evrensel Bildiride de “Çalışma Hakkı” bağlamında genellikle iki haktan söz edilmektedir: Birincisi bir özgürlük hakkı olarak çalışma, ikincisi ise bir pozitif hak olarak çalışma. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin “Çalışma Hakkı” konusundaki 23. Madde düzenlemesi, bize, 64 yıl önce ile günümüz Türkiye’sini karşılaştırma olanağı sunmaktadır:

Düzenlemenin birinci fıkrasına göre herkesin “çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma koşullarına ve işsizlikten korunmaya”; üçüncü fıkrasına göreyse “insanlık onuruna uygun yaşam sağlayan ve gerektiğinde sosyal korumayla desteklenen adil ve elverişli ücrete” hakkı vardır.

Oysa günümüz Türkiye’sinde “işsizlik”, “taşeronlaşma”, “yüksek yoksulluk sınırı”, “düşük ücret”, “kiralık işçilik” olguları karşısında “çalışma hakkı”, “sözleşme özgürlüğü”, “adil ve elverişli ücret hakkı” gibi haklar birer “fantezi” olarak algılanır olmuştur.

Düzenlemenin ikinci fıkrasında “eşit işe eşit ücret hakkı”nın yer almasına karşın, günümüz Türkiyesi’nde cinsiyete, yaşa, bölgesel ve sektörel nedenlere dayanan ayrımcılıklar neredeyse ortaçağ görünümü vermektedir.

Değerli Katılımcılar

Ulusal ve uluslararası raporlara konu olan temel hak ihlallerinin çalışma yaşamı için de geçerli olduğuna ilişkin yalnızca birkaç örnek vermek gerekirse:

Türkiye’de “yaşama hakkı” başta olmak üzere “kişi güvenliği” salt sokakta, gözaltı mekanlarında, cezaevlerinde ve terör nedeniyle değil; işçilerin çalışma alanlarında ve işyerlerinde de tehlike içerisindedir. İş güvenliği açısından riskli işyerlerini işletenlerin ve denetiminden sorumlu olanların kusurlarının neden olduğu olaylar, taksire dayalı “iş kazası” değil, olası kasıt ya da bilinçli taksirle işlenen fiiller özelliğindedir.

Düşünceyi açıklama özgürlüğünün - rahatsız edici de olabilecek - bir aracı olarak “Toplantı ve Gösteri Özgürlüğü” (AİHS m. 11, Anayasa m. 34) yasaklarla ve özel tahammülsüzlük konusu olduğu gözlenen işçi gösterilerinde kolluğun orantısız güce dayalı müdahaleleri yoluyla engellenmektedir.

Türkiye’de “Adil Yargılanma ve Etkili Başvuru Hakkı” konusundaki ihlaller çalışma yaşamı ve hakkı açısından da geçerlidir:

  • İş yargılamalarının - işe iade davaları gibi özellikleri nedeniyle mutlak olarak hızlı görülmesi gereken davalar da dahil olmak üzere - süre yönünden “makul süre” ölçütüne aykırılığı, yasa tarafından korunan hakkı anlamsız kılmaktadır,
  • İhlallere ilişkin süreçlerde “cezasızlık” olgusu, çalışma yaşamında suç oluşturan fiillere ilişkin cezai, hak taleplerine ilişkin hukuki ve yasal aykırılıklara ilişkin idari süreçlerde de yaptırımsızlık ya da etkisiz yaptırım olgusu olarak karşımıza çıkmaktadır,
  • HMK uyarınca, hukuk yargılamalarının başında davacıdan talep edilen peşin yargılama giderleri, - hak sahibi işçinin güçsüzlüğü göz önüne alındığında - adalete erişim hakkını engellemektedir,
  • İş yargılamalarında “davanın hakkaniyete uygun dinlenmesi hakkı” bağlamında iş hukukunun temel ilkelerinden olan “işçinin korunması ve işçi lehine yorum ilkesi”nden giderek uzaklaşıldığı görülmektedir,
  • Mahkemeler, grev hakkının kullanımını engellemek sunucu veren yok hükmünde güvensiz kararlar verebilmektedirler.

Sayın Katılımcılar,

Evrensel Bildiri’nin çalışma hakkına ilişkin 23. Maddesinin dördüncü fıkrası “sendika kurma ve katılma hakkı”na ilişkindir. AİHS m. 11 ve Anayasa m. 51, örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak ortak çıkarların korunması amacıyla sendika kurmayı ve üye olmayı güvence altına almış olmasına karşın; demokratik toplum gereklerine aykırı olarak, yasal düzenlemelerle ve işten çıkarma türünden fiili sınırlamalarla bu hak neredeyse kullanılamaz hale getirilmiştir. Kimi imamların vaazlarında “sendikalaşmanın caiz olmadığı” yolunda vaazlar verdiğinin basına yansıdığı günümüz Türkiye’sinde, bu hak açısından gelinen nokta 12 Eylül hukukunun dahi gerisindedir.

Örgütlenme hakkına ilişkin olarak çalışma yaşamında gözlenen kısıtlamalar ve düzenlemelerde “Temel Hakların Sınırlanmasında Kullanılan İlke ve Ölçütler”e uyulmamakta olup; ▪ Özgürlük karinesi, ▪ Hakların ancak kanunla sınırlanabilmesi, ▪ Sınırlamanın meşru bir amaca yönelik olması, ▪ Demokratik toplumda gerekli/zorunlu olma ölçütü ve ölçülülük, ▪ Sınırlamanın hakkın/özgürlüğün özüne dokunmaması ilkelerine ters düşülmektedir.

Saygıdeğer Konuklar,

Sözlerime son verirken, İnsan Hakları Günü Etkinliklerimize katkı veren hocalarımıza, sendikacılarımıza, sanatçılarımıza, meslektaşlarımıza ve siz değerli katılımcılara; yine her zaman TBB İnsan Hakları Merkezi çalışmalarına destek veren TBB Sayın Başkanı ve Yönetimine teşekkürlerimizi sunuyor, 2013 yılının ADALETLİ bir yıl olmasını diliyoruz.

Prof. Dr. Fazıl Sağlam'ın başkanlığını yaptığı 1. oturumda konuşan Kadir Has Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Kutal ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi Prof .Dr. Alpaslan Işıklı özetle:

Sendikal örgütlenme ve toplu pazarlıkta son yasalarda kaydedilen olumlu bazı gelişmelere karşın yetersiz yönler ve elverişsiz hükümlerin devam ettiğini, bu durumun Türkiye Cumhuriyeti ile ILO arasındaki ilişkilere kaçınılmaz olarak yansıyacağını; grev hakkının Anayasa’da son derece sınırlı bir kapsamda güvence altına alınmasına karşın, grevin yasaklanması ve ertelenmesinin yasa koyucunun takdirine bırakıldığını, uyuşmazlık hallerinde konunun geniş ölçüde idarenin nüfuzu altında bulunan Yüksek Hakem Kurulu’na götürülmesinin işçi aleyhine sonuçlar doğurduğunu belirterek; "grevli, toplu sözleşmeli sendikal hak ve özgürlüklerin yeterli olmadığı bir ülkede yalnızca işçi ve emekçi haklarının değil, çoğulcu demokrasinin de eksik ve yetersiz kalacağına" dikkat çektiler.

ODTÜ Sosyal Siyaset Uzmanı Yıldırım Koç'un başkanlığındaki 2. oturumda konuşan TEK GIDA-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel ile HAVA-İş Sendikası Genel Başkanı Atilay Ayçin özetle:

Türkiye’de çalışma hayatının bir kaostan geçtiğini, ülkeyi bu güne getiren şartlarda siyasal iktidarların neo-liberal politikalar önündeki engelleri kaldırma isteği olduğu kadar, sendikaların da işçi örgütlerini siyasetten uzak tutan, Türkiye'nin temel sorunlarına arkasını dönen politikalarının etkili olduğunu; sendikal hareketlerle ilgili sorunları çözmenin yolunun tüm aydınların, üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin, emekçilerin ve emekten yana olanların ortak aklıyla üretilebileceğini; sendikaların fiili mücadele yöntemini esas olan örgütlenmeler olarak kitleleri harekete geçirerek yasaları değiştirmeye zorlayan mücadele yürütmesi gerektiğini; sendikal hak ihlallerine karşı sessizlikte sona gelindiğini, işçilerin TEKEL eyleminde olduğu gibi direnişi yeniden yükselteceklerini söylediler.

Panelin bitiminde panelistlere teşekkür ve etkinliğin anısı olarak plaket takdim edildi.