Açış Konuşması

6014
A

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI’NIN, YARGITAY, DANIŞTAY, HAKİMLER VE SAVCILAR YÜKSEK KURULU, ADALET BAKANLIĞI VE AVRUPA KONSEYİ TARAFINDAN 05 ŞUBAT 2013 TARİHİNDE ORTAKLAŞA DÜZENLENEN “TÜRKİYE’DE İFADE VE MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜ ÜST DÜZEYLİ KONFERANS’IN “NEFRET VE ŞİDDETE TEŞVİK: İFADE VE MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜNÜN SINIRLARI” KONULU OTURUMUNDA YAPTIĞI KONUŞMA

 

Sayın Başkan,
Yargımızın ve Adalet Bakanlığımızın Değerli Temsilcileri,
Değerli Akademisyenler,
Basınımızın Değerli Temsilcileri,
Değerli Konuklar,

Sizi sevgi ve saygıyla selamlıyor, çok değerli, çok yetkin konuşmacıların yer aldığı bu etkinliğe davet etmek suretiyle beni ve benim şahsımda Türkiye Barolar Birliği’ni onurlandıkları için konferansın değerli düzenleyicilerine en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

Türkiye’nin özgürlükler alanında ciddi sorunları var. Bu sorunlu alanlardan birisi de savunmanın özgürlüğüdür. Bu bağlamda dünyanın en fazla üyesi olan İstanbul Barosu’nun Sayın Başkan ve Yönetim Kurulu Üyeleri aleyhinde ‘savunmayı savundukları’ için dava açılmış olmasından dolayı hem şahsen, hem de Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak son derece üzgün ve rahatsızız. Ancak bu husus bu konferansın konusu değil. O nedenle bu konuyu konuşmayı geleceğe bırakalım.

Değerli Konuklar,

Doğumunun otuz birinci yıldönümü arifesinde, akşam saat dokuza doğru, tam da sokakların sessizleştiği bir saatte, silindir şapkalı, frak giymiş iki adam Joseph K’nın evine gelirler ve Joseph K’yı da alıp dışarıya çıkarlar. Daha evin kapısından dışarı çıkar çıkmaz, aralarına aldıkları Joseph K’nın omuzlarına yapışırlar, kollarından kavrayıp ellerini yakalarlar. Böylece kentin dışına çıkarak terkedilmiş boş bir taş ocağına gelirler. Dört bir taraf, başka hiçbir ışığa vergi olmayan bir doğallık ve sessizlik içersindeki ay ışığı ile örtülüdür. Adamlardan birinin eli, Joseph K’nın gırtlağına sarılırken, diğeri elindeki bıçağı sonuna kadar Joseph K’nın kalbine saplar ve bıçağı olduğu yerde iki kez çevirir. Son nefesini vermekte olan Joseph K. az ilerisinde katili olan iki adamın yanak yanağa vermiş bir şekilde kendisine baktıklarını görür, o da onlara bakar ve ‘Bir köpek gibi’ der.”

Okuduğum bu pasaj iktidar ve şiddet üzerine bugüne kadar yazılmış olan romanların en başında gelen Kafka’nın ‘Dava’ isimli romanının ‘Son’ başlığını taşıyan ‘Onuncu Bölümü’nde yer alan ölüm sahnesidir.

Romanın böyle değil de, Joseph K’nın affıyla, yani ona yapılan işkencenin sona ermesiyle bitmesi, acaba okuyucu yönünden daha doğru bir mesaj olur muydu? Herhalde bunu Kafka’da düşünmüştür. Ama düşünmüş de olsa, böyle bir finali tercih etmemiştir.

Edebiyat eleştirmenlerine göre bunun nedeni, Kafka’nın romanını suçluluk temasıyla değil, utanç temasıyla bitirmek istemesidir. Kafka’nın romanını bitirirken Joseph K.nın katledilmesiyle ilgili olarak: ‘Sanki bunun utancı, kendisinden sonra da yaşamalıydı’ demiş olması bu tespiti doğrulamaktadır. Gerek bu konferansın, gerekse benim konuşmamın konusunu oluşturan ‘Nefret ve Şiddete Teşvik: İfade ve Medya Özgürlüğünün Sınırları’ kapsamındaki nefret ve onun aracı olan şiddet olgusunun, suç ve suçluluk boyutundan, diğer bir deyişle yasal boyutundan önce utanç boyutuna vurgu yapmak istediğim için konuşmama, Kafka’nın ‘Dava’ isimli romanının ölüm sahnesi ile başlamayı tercih ettim.

Biz hukukçular, mesleğimizin özelliğinden olsa gerek, nefreti ve şiddeti, utanç temelinde değil, suçluluk temelinde değerlendiririz. Gerçekte ise şiddet, sadece bir suç değil, aynı zamanda ve hatta daha çok bir utanç, bir insanlık utancıdır. Sadece şiddet değil, daha henüz ülkemizde suç sayılmayan ve fakat taşınması çok ağır bir yük olan nefreti, insanların vicdanlarına nasıl sığdırabildiklerini, bu ağır yükü nasıl taşıyabildiklerini ve bu yükle birlikte nasıl yaşayabildiklerini anlayamadığım, anlamakta gerçekten zorlandığım kin ve nefret de bir utançtır, insanlık utancıdır.

Karl Marks’ın özlü ifadesiyle ‘İnsanın yaptığı en büyük duygusal devrim, utanma duygusudur.’ Bu duygusal devrimi kendi içinde ve kişiliğinde yapamayanların, yani utanma duygusu olmayanların başvurduğu araç şiddet ile bunu harekete geçiren nefrettir. Şiddet ve nefret, nefret edilenin, şiddete uğrayanın, ‘ötekiliği’ kabul edilen, saygı gören bir özne olmaktan çıkarılıp duygularına, bedenine, malvarlığına zarar verilebilecek ve hatta ortadan kaldırılabilecek bir nesne olarak ele alındığı ilişkisel bir eylemdir. Bu eylemin günümüzdeki kökeni; modern toplumun yarattığı tatminsizliğin, yalıtılmışlığın, ikiyüzlü bir ahlakın, saldırganlığın, ne aşkı, ne sevgiyi, ne arkadaşlıkları ve ne de dostlukları becerebilen bir toplumun damgasını taşır.

Onun için bugün ülkemizde olsun, dünyanın başka yerlerinde olsun hemen her yerde şiddet ve nefret var. Sadece aşiret, töre, pusu, namus kültürü çocuklarının duydukları nefret, yaptıkları şiddet değil, aile içinde ve ikili ilişkilerde uygulanan nefret ve şiddet değil, yakınlık terörizmi değil, şiddetin bir başka çeşidi olan polisin orantısız güç kullanması değil, başka alanlarda ve başkaca biçimlerde uygulanan nefret ve şiddet türleri de var. Umursamazlığın şiddeti, duyarsızlığın şiddeti, istismarın şiddeti, cehaletin ve cüretin şiddeti, yanılgının, özensizliğin, dikkatsizliğin, sevgisizliğin şiddeti, iftiranın şiddeti, dedikodunun şiddeti, yalanın şiddeti, başarıdan nefret, başarılı olandan nefret, farklı olandan nefret, ötekinden nefret gibi. Sıraladığım bu şiddet örneklerinin hemen hiç biri yasal anlamda suç değil, suç olmadıkları için yasal olarak bir yaptırıma da tabi değil, ama öyle de olsa, bunlar da korkutucudur, bunlar da eziyet edicidir, bunlar da kahredicidir, daha önemlisi bunlar da utanç vericidir.

Değerli Konuklar,

İnsanlık tarihiyle neredeyse eşdeğer olan şiddet olgusu, birçok bireysel, siyasal ve toplumsal nedeni içinde barındıran, psikolojik, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik boyutları olan son derece karmaşık bir yapıdır.
Kısaca sertlik, sert ve katı davranış, kaba kuvvet kullanma olarak tanımlayabileceğimiz şiddet olgusu, insanın doğasında var olan ve fakat bastırılmış bir davranış biçimidir. İnsanları, toplumları, devletleri sindirmeyi, korkutmayı, bu yolla maddi veya manevi bir şeyler elde etmeyi amaçlar. Kimi zaman bir sözdür, kimi zaman da kullanılan fiziki bir kuvvet, kaba bir kuvvet ya da savaştır. Kimi zaman inandırma veya ikna gücü olmayanlar tarafından kullanılan bir yöntemdir, kimi zaman ise inandırma ve ikna süreci başarılı olmadığında başvurulan bir araçtır. Kimi zaman fiziksel bir saldırıdır, kimi zaman ise psikolojik bir baskıdır.

Şiddet aynı zamanda iktidarların veya iktidara gelmek isteyenlerin kullandıkları siyasal bir araçtır ve ‘yumurtaları kırmadan omlet yapamazsınız’ diyen Lenin, ‘siyasal iktidar, bir silahın namlusunda büyür’ diyen Mao gibi samimi teorisyenleri ve uygulayıcıları vardır.

Onun için ‘Das Kapital’de MarksYaşanan tarihte en büyük rolü utanmazca oynayanlar istila, köleleştirme, soygun, cinayet yapanlar, kısacası şiddete başvuranlardır’ diye yazar ve şunu ekler ‘yeni bir topluma gebe her toplumun ebesi şiddettir.’

Değerli Konuklar,

İletişim sisteminin, buna bağlı olarak yazılı ve özellikle görsel basının, küresel düzeyde yaygın ve etkili olduğu bir süreçten geçiyoruz. Bu pazarı yönetenler hastalıklı bir insan ve toplum halinin yansımaları olan şiddetin ve nefretin ilgi ve izleyici çektiğini bildiklerinden olacak ‘kan varsa, o haber manşete çıkar’ düsturuyla habercilik ve yayıncılık yapıyorlar. Şiddet olgusun yaygınlaşmasında haberciliğin bu düsturu etkili olduğu kadar televizyonlardaki şiddet içerikli dizilerin, filmlerin, bilgisayar oyunlarının, anne babaların çocuklarıyla olan ilişkilerindeki tutarsızlığın, sevgisizliğin, anne, baba, çocuk ilişkilerindeki terörizmin de etkisi çok fazla. O nedenle yayıncı kuruluşların, basın sorumluluğunun basın özgürlüğünden önce geldiğinin ayırtına varmaları, yayın politikalarını gözden geçirmeleri ve şiddetten arındırmaları gerekir. Bu bağlamda ifade ve medya özgürlüğünün en başta gelen sınırı basın sorumluluğudur, basının kendi kendine uygulayacağı oto-kontroldür.

İfade ve medya/basın özgürlüğü hiç kuşkusuz yaşamsal değerdedir, ama herhalde tek değer değildir. Esasen herhangi bir sınır, baskı, denetim olmaksızın toplum hayatını kurmak ve sürdürmek de olanaksızdır. Zira toplum hayatı düzen gerektirir. Bu düzen toplumun huzurunu, barışını, güvenliğini, genel geçer ahlak gibi değerlerini koruyan ve bunların devamını sağlayan bir düzen olmalıdır. Dolayısıyla sağlıklı bir toplumsal düzenin kurulması ve bunun sürdürülmesi her türlü özgürlükle, bu bağlamda ifade ve medya özgürlüğü ile toplum düzeni arasında bir denge kurulmasını zorunlu kılar. Nitekim Amerikan Yüksek Mahkemesi ifade ve buna bağlı olarak medya/basın özgürlüğüne yönelik sınırlamaları değerlendirirken ‘kötülük eğilimi’, ‘ciddi bir kötülük korkusu’ ‘dengeleme’, ‘açık ve mevcut tehlike’ gibi ölçütler geliştirmiş, bu ölçütlerin bir kısmı Türkiye’de dahil diğer başka ülkelerin hakimleri tarafından benimsenmiş ve uygulanmıştır.

Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin bir kararında (Garrison v.Louisiana davası) ifade edildiği üzere: “kamusal konularla ilgili ifade, kendini ifade etmenin ötesinde bir şeydir; o kendi kendini yönetmenin özüdür.” Sanırım bu kararda vurgu yapılan “kendi kendini yönetme” ifadesi, ifade edenin, yayın yapanın kendisine uygulaması gereken öz denetimdir. Yani mahkemeden önce ifade eden veya yayıncı söylediklerinin, verdiği haberin ya da yaptığı yayınının toplum düzeni üzerinde ciddi bir tahribat, panik, kötümserlik oluşturup oluşturmayacağını bizzat kendisinin tayin etmesidir.

Sözlerime ifade ve basın/medya özgürlüğü konusunda hepimize esin kaynağı olacağına inandığım Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin Whitney v.California davasında verdiği kararın muhalefet şerhinde Yargıç Brandeis’in yazdığı şu sözlerle son vermek istiyorum: ‘… ülkemizin bağımsızlığını kazananlar, devletin nihai amacının yeteneklerini geliştirmeleri için halkı özgür kılmak ve ülkenin yönetiminde aklın güçlerinin keyfilik güçlerine üstün gelmesini sağlamak olduğuna inandılar. Özgürlüğe hem bir amaç ve hem de bir araç olarak değer verdiler. Özgürlüğün mutluluğun sırrı, cesaretin ise özgürlüğün sınırı olduğuna inandılar. İstediği gibi düşünme ve düşündüğünü ifade etme özgürlüklerinin siyasal gerçeğin keşfedilmesi ve yayılması için vazgeçilmez araçlar olduklarına; ifade ve toplanma özgürlükleri var olmazsa bir şeyi tartışmanın boş bir uğraşı olduğuna; bu özgürlükler var olduğunda tartışmanın zararlı bir öğretinin yayılmamasına yarayacağına; özgürlüğe karşı en büyük tehdidin pasifleştirilmiş bir halk olduğuna; bir konunun kamuoyunda tartışılmasının siyasal bir görev olduğuna … inandılar. Bütün insani kurumların maruz kaldığı risklerin varlığını kabul ettiler. Fakat idrak ettiler ki, düzen, sadece düzenin çiğnenmesine verilecek cezanın yarattığı korkuyla sağlanamaz; düşüncenin, ümidin, hayal gücünün önüne engel koymak tehlikedir; korku korkuyu besler; baskı nefreti besler; nefret istikrarlı bir hükümetin istikrarını tehdit eder; güvenliğe giden yol varsayılan rahatsızlıkları ve önerilen çareleri serbestçe tartışma fırsatının varlığından geçer; ve kötü fikirler için uygun çare iyi fikirlerdir. Bir konunun kamuoyunda tartışılması ile ortaya çıkan aklın güne inandıkları için, onlar kanun ile zorla getirilen sessizlikten sakındılar. Yönetimdeki çoğunlukların kimi zaman zorbalıklara yeltendiğini bildikleri için, ifade ve toplantı özgürlüklerinin koruma altına alınması amacıyla Anayasada değişiklik yaptılar.’

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür eder, sevgi ve saygılar sunarım.

Av.V.Ahsen Coşar
Türkiye Barolar Birliği Başkanı