Avukatlar Haftası 2012

6814
A
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI’NIN, 2012 YILI AVUKATLAR HAFTASININ AÇILIŞINDA YAPTIĞI KONUŞMA
 
Sayıştay’ımızın Değerli Başkanı,
Adalet Bakanlığı Sayın Müsteşar Yardımcısı,
Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri’nin Değerli Başkanı,
Değerli Baro Başkanları,
Türkiye Barolar Birliği’nin Değerli Başkan Yardımcıları ve Yönetim Kurulu Üyeleri,  
Sevgili Meslektaşlarım,
Değerli Konuklar,
Basınımızın Değerli Mensupları,

Sizleri Türkiye Barolar Birliği adına, kendi adıma sevgi ve saygı ile selamlıyor, tüm meslektaşlarımızın ve barolarımızın 2012 Yılı Avukatlar Haftası’nı kutluyorum.

Sevgili Meslektaşlarım,
Bu yıl ikincisini düzenlediğimiz Avukatlar Haftası etkinlikleri arasında geçen yıl olduğu gibi bu yıl da sanata yer ve öncelik verdik, bu bağlamda özgürlük temalı fotoğraf yarışma ve sergisinin yanı sıra yine özgürlüğü konu alan “ İçeriden - Hükümlü ve Tutuklular Arası Resim Sergisi”ni düzenledik.
Her iki yarışma ve sergi için özgürlük temasını seçmemizin nedeni, avukatlık mesleğinin özgürlük mesleği olması, savunmanın en fazla özgürlüğe gereksinim duymasıdır.

Bu yıl ki etkinliğimizde bir ilke yer vererek “Hukukçu Şairler Şiir Seçkisi” düzenledik. Hukukçu şairlerimizin kendilerini ifade ettikleri şiirleri eminim hepimiz ilgi ve beğeniyle okuyacağız.  

Çağlar ötesinden günümüze ulaşan çağrısında “Gel Gör Beni” diyor halkın ve hakkın sesi Yunus Emre. Biz de bu çağrıya cevap vermek, Yunus’u görmek, Yunus’u hissetmek, Yunus’u yaşamak için usta sanatçı Sayın İpek Mutaf Böler Hanımefendi ve değerli ekibini davet ettik. “Aşkın Yunus’a Neylediğini” konser, bale ve semah yorumu eşliğinde hep beraber ve eminim keyifle izleyeceğiz.   

Değerli Meslektaşlarım,

Ceza hukuku bağlamında adli kontrol koruma tedbiri, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile hukukumuza getirilen yeniliklerden birisidir. Adli kontrol kurumunun icat edilmesinden ve bizim hukukumuza ithal edilmesinden amaç, bu kontrol tedbirlerinden herhangi birini uygulamak suretiyle tutuklama kurumunun ağır sonuçlarını bertaraf etmek, insan hak ve özgürlüklerine yapılan orantısız müdahalelerin önüne geçmektir.  

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, temel haklardan olmakla anayasal güvence altında olan kişi özgürlüğünün ve güvenliğinin sınırlandırılmasına esas olan ilkelerin en başında “ölçülülük ilkesi” gelir. Ölçülülük ilkesi, temel hak ve özgürlüklere yargı eliyle veya idari bir işlem ile müdahale etmek gerektiğinde, sınırlama için başvurulan aracın, sınırlama amacını gerçekleştirmeye elverişli olmasını, bu aracın sınırlama amacı yönünden gerekli olmasını ve araçla amacın ölçüsüz bir oran içinde olmamasını gerektirir. Tutuklama kararı doğrudan kişi özgürlüğüne yönelik olmakla, bu özgürlüğün geçici olarak da olsa tatil edilmesi sonucunu doğuran bu koruma tedbirine, başkaca bir koruma tedbiri ile aynı sonucu almak mümkün olduğu halde başvurmak, ölçülülük ilkesinin çiğnenmesi anlamına gelir.

Ceza hukukunun evrensel ilkelerinden olan “ölçülülük ilkesi”, uluslararası metinlerde, bu bağlamda “Tokyo Kuralları” olarak bilinen 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları” ile yine 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri”de de; “yargılama öncesi tutukluluğun, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak, aynı şekilde yargılama öncesi tutukluluğa alternatif tedbirlerin de, mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanması gerekir” denilmek suretiyle yer verilen bir ilkedir.

Ceza Muhakemesi Kanunumuzun 109.maddesinde her somut olayın özelliğine, savcının talebine ve hâkimin kararına bağlı olarak uygulanması öngörülen adli kontrol tedbirleri, ne yazık ki pek çok olayda hâkimlerimiz tarafından uygulanmamakta ve tedbir olmaktan çıkıp cezaya, cezanın infazına dönüşen tutuklama tedbirine başvurulmaktadır.

Bu yönleri dikkate alan ve konu hakkında farkındalık yaratmayı amaçlayan İnsan Hakları Merkezimiz Avukatlar Haftası-2012 etkinlikleri kapsamında “Adli Kontrol Tedbirleri” konulu paneli düzenledi. Seçkin akademisyenlerin ve avukat meslektaşlarımızın konuşmacı olarak katılacağı bu panelin, “Adli Kontrol Tedbirleri” kurumu hakkındaki mevcut bilgimize, yeni bilgiler katacağından ve hepimiz için yararlı olacağından eminiz.    
   
Değerli Meslektaşlarım,

Paris Barosu’nun önceki başkanlarından Rousse’nun özlü yaklaşımı ile “bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşı” olan biz avukatların, üzerinde en fazla duyarlı olması gereken husus savunmanın özgürlüğüdür. Sanıyorum sadece Türkiye’de değil, diğer başka ülkelerde de, sadece yaşadığımız bu zamanda değil, bizden önceki zamanlarda da avukatların ciddi sıkıntılar çektikleri ve o nedenle de üzerinde en çok duyarlı oldukları husus savunmanın özgürlüğüdür.   

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, temel bir insan hakkı olan savunma, evrensel, tarihsel, siyasal ve hukuksal bir perspektif içinde değerlendirildiğinde bağımsız ve özgür olmalıdır. Buradaki özgürlük, hiç kuşku yok ki “bir şeyden özgürlük/freedom from” olarak formüle edilen müdahaleden hoşlanmayan negatif özgürlüktür.

Avukatlık Yasamızın 1.maddesinde yer alan “yargının kurucu unsuru olan avukat, bağımsız savunmayı temsil eder” hükmünde vurgulanan “bağımsızlık” kavramı, kanımca bağımsız veya özerklik olarak özgürlüğü içerir.    

Siyaset bilimcilere göre negatif özgürlük, ancak değerli bir şeye katkı sağladığı sürece önemlidir ve bu değer de özerkliktir. Konumuz bağlamında katkı yapılan şey temel bir insan hakkı olan savunmadır.  Özerklik olarak özgürlük, bir kimseye açık olan seçeneklerin genişliğine ve çeşitli amaçların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan koşullara işaret ettiği için klasik anlamındaki özgürlükten çok daha fazla bir şeydir. Özerklik olarak özgürlük, en aşırı pozitif özgürlük teorilerinde olduğu gibi, bireysel tercihlerin devlet tarafından sınırlandırılmasını gerektirmez, aksine bireysel tercihleri gerçek fırsatlara, olanaklara, kolaylıklara dönüştürecek ve asla müdahale edilmeyecek kurumları talep eder. Savunmanın hem hak ettiği ve hem de talep ettiği özgürlük budur.         

Savunma sadece negatif özgürlüğe değil, aynı zamanda kısaca “bir şeye özgürlük/freedom to” olarak formüle edilen pozitif özgürlüğe de sahip olmalıdır. Bu özgürlüğü sağlayacak olan ise devlettir. Bu bağlamda devlet yapacağı yasal düzenlemelerle savunma kurumunu her yönüyle tahkim etmeli, savunmanın hak ve özgürlük alanını hem genişletmeli, hem de bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasını güvence altına almalıdır.   

Zira hukuka saygı ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumda önemli bir role sahip olan avukatın görevi, yasanın çizdiği sınırlar içinde sadece vekalet görevini özenle yerine getirmekle sınırlı olmayıp, hem adalet, hem de hak ve özgürlüklerini savunmakla yükümlü olduğu yargılamaya tabi kişiler için vazgeçilmez değerdedir.

Bu husus uluslararası metinler ile, bu bağlamda 12 ülkenin baro temsilcilerinin 28.10.1988 tarihinde Strazburg’da yaptıkları toplantıda oybirliği ile kabul ettikleri Avrupa Birliği Barolar Konseyi Meslek Kuralları, yine Avrupa Birliği Bakanlar Komitesinin Avukatların Özgürlüğü Metni, Sekizinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilen ve Havana Kuralları olarak da bilinen Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler ile de kabul edilmiştir.

Değerli Meslektaşlarım,

Buraya kadar ilkesel ve kuramsal boyutuyla yaklaşmaya çalıştığım savunma özgürlüğünü ülkemiz pratiğinde değerlendirdiğimizde sanırım ifade etmemiz gereken ilk husus, pozitif hukukta yer alan düzenlemelerle uygulamanın çoğu olayda ve zamanda örtüşmediği hususudur.

Örneğin Avukatlık Yasası’nda yer alan emredici hükme rağmen normlar hiyerarşisine aykırı olarak getirilen Kalem Yönetmeliğindeki düzenleme dayanak gösterilmek suretiyle pek çok olayda ve zamanda avukatların dosyaya erişimleri ve dolayısıyla savunmanın görevini hakkıyla yapması engellenmektedir.  
     
Yargının demokratik biçimde işleyebilmesi, bu bağlamda yargısal süreçte ve işleyişte demokrasiden söz edilebilmesi için her şeyden önce iddia ve savunma makamlarının eşit koşullarda ve konumda bulunmaları, hükümetlerin avukatlara bu olanakları sağlamaları, kamu otoritelerinin görevlerini yerine getirmede avukatlara yardımcı olmaları gerekir.

Nitekim Türkiye’nin taraf olduğu Havana Kuralları’nın 21.maddesi; “ellerinde veya denetimleri altında bulunan gerekli bilgileri, dosyaları ve belgeleri, avukatların müvekkillerine etkili bir hukuki yardım verebilmelerini sağlayacak yeterli bir sürede ulaşmalarını temin etmek, kamu makamlarının görevi” olduğunu ifade etmektedir.  

Benzer bir düzenleme Avukatlık Kanunumuzun 2/3.maddesinde mevcut olup buna göre de gerek yargı organları, gerekse diğer kamu kurum ve kuruluşları  avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorundadırlar.
 
Bu çerçevede ifade etmek isteriz ki, avukatlar kamu makamlarından mesleklerini yaparken gereken desteği ve yardımı görmemekte, dahası engeller ve engellemelerle karşılaşmaktadırlar.  

Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “adil yargılanma hakkı” başlıklı 6.maddesinin 3/a-b maddesi hükmüne göre her sanık ve elbette sanık müdafii; “kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda ve ayrıntılı biçimde bilgili kılınmak, savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklarla sahip” olmak hakkına sahiptir. Ne var ki uygulama bu şekilde değildir. Şöyle ki iddia ve savunma makamlarının gerek sahip oldukları fiziksel koşullar, gerekse yargılama sürecindeki işlevleri itibariyle eşit olmaları gerekir. “Silahların eşitliği” olarak ifade edilen bu ilke, Türkiye’de, sadece duruşma salonlarındaki avukat-savcı yerleşmesiyle, duruşma sırasında ve arasında hâkim savcı yakınlığı ve işbirliği ile ihlal edilmemekte, bunun dışında dosyaya ve delillere erişim konusunda da avukatların aleyhlerine olacak biçimde işletilmektedir. Oysaki silahların eşitliği ilkesi savcının delillere eriştiği anda savunmanın da delillere erişmesini emreder. Türkiye uygulamasında avukat, dosyaya ve delillere bırakın soruşturma aşamasını, kimi davalarda kovuşturma aşamasında dahi erişmekte güçlük çekmekte ve hatta tam anlamıyla erişememektedir.

Değerli Meslektaşlarım,

Yukarıda diğer maddelerine değindiğim Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler/Havana Kuralları’nın 16/a-c maddesi hükmüne göre, gerek hükümetler, gerekse yargı organları ile diğer kamu kurum ve kuruluşları avukatların; “hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini, kabul görmüş meslek ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka bir yaptırımla sıkıntı çekmemelerini ve tehditle karşılaşmamalarını sağlamakla yükümlüdürler.”

Yine Havana Kuralları’nın 22.maddesi hükmüne göre yargı organları ve  hükümetler; “avukatlar ile müvekkilleri arasında mesleki ilişkiler kapsamındaki bütün haberleşme ve görüşmelerin gizli olduğunu kabul etmek ve buna saygı göstermek” zorundadırlar.  

Hal böyle iken halen derdest olan bir davanın yargılamasının yapıldığı duruşma salonunda sanık avukatlarının oturdukları bölüme “tavandan aşağıya doğru sarkıtılmış, dört/beş metre uzunluğunda, ucunda ses ve görüntü alma cihazlarının bulunduğu kablolar yerleştirilmiş”, yapılan bu uygulamanın ulusal ve uluslararası düzeyde koruma altında olan avukat/müvekkil ilişkisinin gizliliği ilkesine, adil yargılanma hakkı ile bu hak kapsamında bulunan savunma hakkına, evrensel nitelikteki savunmanın özgürlüğü, bağımsızlığı, dokunulmazlığı ilkelerine aykırı olduğu yönünde Türkiye Barolar Birliği tarafından gerek mahkeme, gerekse HSYK nezdinde yapılan girişimlerden ise bir sonuç alınamamıştır.

Yine halen derdest olan bir başka davanın soruşturma aşamasında, soruşturmayı yürüten savcılık tarafından mahkemece verilen genel nitelikteki el koyma kararına dayanılarak hazırlanan ve kolluk güçlerince sanıkların avukatına tebliğ edilen yazıda; “mahkemenin el koyma kararına konu kitaba veya kitabın taslağına, bu kitaba ait dokümanlar ile bunların üçüncü kişilerde bulunan nüshalarına, kitap haline dönüştürülmüş ise buna ait suretlere, içerik olarak aynı mahiyetteki evrak ve tüm nüshalara, ayrıca konu ile ilgili her türlü bilgi ve belgelerin teslim edilmesi” istenilmiş, “teslim edilmediği takdirde ve gerektiğinde arama yoluna gidileceğinin ve yine aksine davranılması durumunda avukatlar hakkında hem CMK.nın 124.maddesi, hem de örgüte yardım suçunu işlemekten dolayı işlem yapılacağı” bildirilmiştir.
Sözünü ettiğimiz bu olayda mahkemece verilen el koyma kararının yasal dayanağını oluşturan CMK.nun 124.maddesinin son fıkrası “…şüpheli veya sanık ya da tanıklıktan çekinebilecekler hakkında bu hüküm uygulanmaz” hükmünü içermektedir. Yine CMK.nun 46/a maddesine göre meslekleri ve sürekli uğraşıları sebebiyle avukatlar veya stajyerleri veya yardımcıları tanıklıktan çekinme hakkına sahip olup bu hak “sahip oldukları sıfatları dolayısıyla veya yüklendikleri yargı görevi sebebiyle öğrendikleri bilgileri” kapsamaktadır.

Esasen CMK.nun 46 ve 124.maddelerinde düzenlenen ve avukatları da kapsamına alan “tanıklıktan çekinme hakkı”, Avukatlık Kanunu’nun 36.maddesinde düzenlenen “sır saklama yükümlüğü” nün doğal bir parçası ve uzantısıdır.

Gerek ulusal hukukumuzda, gerekse taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde yer alan bu düzenlemeler karşısında, az yukarıdaki bölümde sözünü ettiğimiz davanın soruşturma aşamasında sanıkların ve müdafilerinin muhatap oldukları muamele, bu bağlamda müdafi avukatlarının el koyma kararına konu belgeleri ibraz etmeye zorlanmaları, ibraz etmedikleri takdirde örgüte yardım suçunu işlemekten dolayı haklarında soruşturma açılacağı tehdidine maruz kalmaları ve yine müvekkilleri hakkında yürütülen soruşturmaya konu iddianın ve suçlamanın dayanağı olan belge ve kanıtlara ulaşamamaları nedeniyle müdafilik görevini yapamamaları çok açık biçimde hukuka aykırıdır.
 
Aynı durum KCK soruşturması kapsamında önce gözaltına alınan, daha sonra da büyük bir kısmı tutuklanan avukatların kendileri ve müdafileri için de geçerlidir. Aradan altı aya yakın zaman geçmiş olmasına rağmen henüz iddianame hazırlanmamış olduğundan bu soruşturma kapsamında tutuklu olan sanık avukatların ne ile suçlandıkları belli değildir.

Yine bu soruşturmaya konu iddiaların ve bu iddiaların dayanağı olan delillerin neler olduğu bu aşamada henüz tarafımızdan bilinmemekte ise de, basına intikal eden bilgilerden soruşturma kapsamındaki avukatlara yönelik iddiaların Abdullah Öcalan ile yaptıkları avukat/müvekkil görüşmelerine dayandığı anlaşılmaktadır. Eğer gerçekten öyle ise, bu soruşturmaya konu uygulama, az yukarıda ifade edilenlerin dışında özü itibariyle Havana Kuralları’nın 22.maddesi hükmüne aykırıdır.
Sevgili Meslektaşlarım,

Buraya kadar değindiğimiz olaylara konu uygulamalara dayanak olarak “güvenlik hakkı” gösterilmektedir.  Kuşkusuz güvenlik hakkı en az diğer temel hak ve özgürlükler kadar önemli ve değerlidir. Ancak bu amaçla alınacak önlemlerin belirlenmesinde ve uygulamaya konulmasında, özgürlük ve güvenlik arasındaki gerilimli alanda makul bir denge kurulması gerekir.
 
Yine temel hak ve özgürlükler hukuken normatif bir statüye sahip bulunduğundan, bu hak ve özgürlüklerin kullanılması ile güvenlik hakkının korunması arasında kurulması gereken dengeye uyulup uyulmadığı hususunun etkili bir denetime tabi tutulması ve yine bu dengenin hiçbir şekilde adil yargılanma hakkını, savunma hakkını, savunmanın özgürlüğünü, bağımsızlığını, dokunulmazlığını, sır saklama yükümlülüğünü, avukat müvekkil ilişkisinin gizliliğini kapsayan hak ve özgürlüklerin aleyhine olmaması gerekir.

Zira hukuk devletini, otoriter veya yarı-otoriter rejimlerden ayıran husus, hukuk devletinin adil yargılanma hakkını, savunma hakkını, savunmanın özgürlüğünü, bağımsızlığını ve dokunulmazlığını da kapsayan temel hak ve özgürlüklere sıkı şekilde bağlı bulunması ve bu statünün kural olarak güvenlik de dahil olmak üzere başkaca menfaatlerle takas edilmemesidir.

Kaldı ki, denge kavramının kendisi fazlasıyla muğlak ve izafi bir kavram olmakla, denge kurma anlayışı, zamanla temelsiz, kimi durumlarda dayanaktan yoksun ve sonuç itibariyle her şeyin tartılabilir olduğunu kabul eden bir rölativizme yol açma ve yine siyasal iktidara hak ve özgürlükleri dilediği gibi ve etkili hiçbir karşı denetim olmaksızın sınırlandırma olanağını verme tehlikesini de beraberinde getirir.

O nedenle ihtiyaç duyulan güvenlikle ilgili her türlü önlemin adil yargılanma hakkını, savunma hakkını, savunmanın özgürlüğünü, bağımsızlığını, dokunulmazlığını, avukat/müvekkil ilişkisinin gizliliğini koruyacak biçimde alınması gerekir.  

Güvenlik hakkı ile hiç ilgisi olmayan, ama çok açık biçimde savunma hakkına aykırı olan bir diğer uygulama, kimi ceza davalarında avukat meslektaşlarımızı mahkemece duruşma salonundan çıkarılması, haklarında oturumlara alınmama cezası uygulanmasıdır. Her ne kadar yapılan bu işlemlerin CMK.nın 203/2 ve 252/f maddelerinde yeri ve yasal dayanağı var ise de, bunun uygulanmaya konulmasını olağan ve adil yargılanma ilkesine uygun bulmak mümkün değildir. Alman ceza mevzuatında sadece sanıklar için uygulanması öngörülen bu yaptırımın bizim hukukumuza aktarılmasında alanının genişletilerek avukatlar için de uygulanmasının öngörülmesi savunmaya yönelik çok ağır ve örneği başkaca demokratik hukuk devletlerinde olmayan bir düzenlemedir. O nedenle ve ivedi olarak adil yargılanma hakkı başta olmak üzere evrensel hukuk ilkelerine aykırı olan CMK’daki bu düzenlemenin değiştirilmesi gerekir.

Değerli Meslektaşlarım,
Şanlıurfa Valiliğinden alınan izinle 21 Mart 2012 günü Şanlıurfa İli, Haleplibahçe mevkiinde yapılan kutlamaları izlemek üzere Şanlıurfa Barosu tarafından yapılan görevlendirme çerçevesinde toplantı yapılan meydanda izleyici olarak bulunan avukat meslektaşlarımız güvenlik güçlerince darp edilmek suretiyle kötü muameleye tabi tutulmuşlar, dahası kelepçelenerek gözaltına alınmışlardır.
Yine geçtiğimiz günlerde Şırnak Barosu üyesi bir avukat meslektaşımız güvenlik güçlerinin kötü muamelesine maruz kalmıştır.
Emniyet güçleri, toplumda huzurun ve düzenin sağlanmasının, vatandaşın can ve mal güvenliğinin, hukukun üstünlüğünün ve devlet otoritesinin sağlanmasının, insan temel hak ve özgürlüklerinin korunmasının ortak güvencesidir. Buna göre emniyet güçlerinin görevlerini yaparken hukukun dışına çıkmaması, kendilerine verilen yetkinin sınırlarını aşmaması, her koşulda ve durumda orantısız güç kullanmaması gerekir. Şanlıurfa ve Şırnak’ta yapılanlar görev değil, görevi kötüye kullanmadır ve açıkça suçtur.
Türkiye Barolar Birliği olarak avukatlara yönelik olarak yapılan bu ve benzeri eylemleri meslek örgütümüze yapılmış bir saldırı olarak görüyor, bunları yapanları kınıyor, haklarında idari ve cezai işlem yapılmasını bekliyor ve bunu talep ediyoruz.
Bu vesile üç beş gün önce mesleğini yaptığı için menfur bir saldırı sonucu yitirdiğimiz Afyon Baromuz üyesi Av.Hüseyin Gürhan Hayran’ı rahmetle anıyor, kendisine Allah’tan rahmet, ailesine, Afyon Baromuza ve değerli mensuplarına başsağlığı diliyorum.    

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum

Av.V.Ahsen Coşar
Türkiye Barolar Birliği Başkanı