ORTADOĞU’DA YAŞANAN GELİŞMELER VE YANSIMALARI KONULU YUVARLAK MASA TOPLANTISI GERÇEKLEŞTİRİLDİ

4655
A

Ortadoğu’da Yaşanan Gelişmeler ve Yansımaları konulu yuvarlak masa toplantısı 23 Ocak 2016 tarihinde Türkiye Barolar Birliği’nde gerçekleştirildi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Bağcı, Emekli Dış Ticaret Müsteşarı Dr. Yavuz Ege, Gazeteci – Yazar Mehmet Ali Güller, Ortadoğu ve Güvenlik Stratejileri Uzmanı Hilmi Güllü, USGAM Afrika Analisti Dr. Ceren Gürseler, Atılım Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Ali Karasar, Emekli Büyükelçi Dr. Onur Öymen, Emekli Tümgeneral Reha Taşkesen, Emekli DPT Müsteşarı Dr. Ali Tigrel, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi – Enerji Uzmanı Dr. Necdet Pamir, Emekli Büyükelçi Uluç Özülker, Atılım Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Ünal, TBB Başkan Yardımcısı Av. Başar Yaltı ve Başkan Başdanışmanı Prof. Dr. Necdet Basa’nın katıldığı toplantının açılışında konuşan TBB Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu şunları söyledi:

ORTAK AKLIN DAĞITILMIŞ BİLEŞENLERİNİN YENİDEN TOPLANMASI ZORUNLULUĞU

Yaşadığımız coğrafyada ve içinde bulunduğumuz tarihsel süreçte, bölgemizde neler olduğunun büyük resmini göremezsek, Cumhuriyetimizin, demokrasimizin ve hukuk devletimizin nereye gittiğini ve bu değerlerimizi nasıl koruyup yükselteceğimizi değerlendiremeyiz. Nitekim kamuoyunda Silivri davaları diye bilinen davalarda; önce Türk Silahlı Kuvvetlerinin pek çok değerli isminin, sonra bir kısım bilim insanının, gazetecilerin ve avukatların hedef seçilerek; sahte delillerle, bölücü terör örgütü mensuplarının gizli tanıklıklarıyla, utanç verici bu uygulamalara karşı çıkan savunmanın yok sayılmasıyla zindanlara atılmasını; böylece ülkenin en temel kurumlarının çökertilmesini, tarihi bilinçle bugün olanları ve yarın olacakları kamuoyuna anlatmaya çalışanların susturulmasını artık hukukçulara sormayın demiştik. “Bu davaları; askeri tarih, askeri strateji, uluslararası ilişkiler ve özellikle Ortadoğu uzmanlarına sorun” diye açıklamış idik. Keşke yanılmış olsaydık.

Devlet gibi her devletin, kuşkusuz, arşivleri vardır. Ancak arşivlerde yer alan ve devletin ve milletin bekası için bilinmesi hayati olan temel bilgiler, sırf raflarda durmakla faydalı olamaz. Aslolan, bu bilgilerin, layık olanın layık olduğu göreve getirilmesi anlamına gelen liyakat sistemi içerisinde, devletin temel kurumlarında nesilden nesile aktarılarak geliştirilmesidir. Özellikle hükümetler üzeri ve çok uzun vadeli temel stratejilerin oluşturulmasında taşıyıcı sütun niteliğini haiz olan Dışişleri, Silahlı Kuvvetler ve İstihbarat birimlerinde liyakat sistemi çökertilip, tayin ve terfilere müdahale edilir, şevkler kırılır, erken emeklilikler ve istifalar teşvik edilir ise; son karar mercii olması gereken siyaset mekanizması, ülkenin menfaatleri adına doğru kararlar verebilmesi için muhtaç olduğu istişare kurumundan yoksun kalır. Ortak aklı oluşturan parçaların her biri boşlukta bir yere savrulur. Sonuçta, devleti yönetenler, yüzlerce yıllık birikimin yanında görece kısa hayatlarında edindikleri görece sınırlı bir kısım bilgilere dayanarak oluşturdukları politikaları, devlet politikası olarak benimserler.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ, KUVVETLER AYRILIĞI ve GERÇEK DEMOKRAT ARAYIŞI

Bu tabloya; halkın düşünebilmesi, değerlendirebilmesi ve yöneticileri denetleyebilmesi için zorunlu olan haber alma hakkının, basın hürriyetinin kısıtlanması yoluyla sınırlanmasını; kuvvetler ayrılığının, özellikle yargının tarafsızlığının ve bağımsızlığının aşındırılarak yıpratılmasını; üniversitelerin bilimsel özgürlüğe bir türlü kavuşturulmamasını; özellikle hakaret davaları yoluyla ifade hürriyetinin sınırlanmasını; hoşumuza gitmeyen düşüncelere düşünceyle cevap vermek yerine, zaman zaman sosyal linç boyutuna varan baskılarla karşılık verilmesinin giderek sıradanlaştığını; kendi düşüncesine aykırı düşünceyi dile getireni düşman ilan etmeyi sadece devleti yönetenlerin değil, onlara doğruyu göstermekle yükümlü olan ve kendilerini aydın olarak takdim eden bazı kişilerin de benimsediğini eklediğimizde, ortak akla ulaşmanın ne kadar zorlaştığı daha da iyi anlaşılacaktır.

DEVLETLERİN YIKILMASI, ETNİK KÖKENE VE MEZHEBE DAYANAN KÜÇÜK DEVLETLERİN KURULMASI

-NE KADAR PARÇALI O KADAR GÜDÜMLÜ-

İşte, Ortadoğu’nun ve Kuzey Afrika’nın ateşler içinde yandığı, milli devletlerin yıkılarak yerlerine mezheplere ve etnik kökenlere dayalı, mikro milliyetçiliği esas alan küçük küçük yeni devletlerin kurulması sürecinin bütün hızıyla yürüdüğü; masa başında emperyal devletlerin ve bölge devletlerinin yaptığı planların sahaya kanlı iç savaşlar olarak yansıdığı; Rusya’nın 350 yıllık sıcak denizlere inme hedefinde en önemli edinimleri elde ettiği; ABD’nin, Rusya’nın, Çin’in, İran’ın, Suudi Arabistan’ın ve AB’nin donanmalarının Kıbrıs’ın doğusuyla Hatay arasında kalan Doğu Akdeniz’de buluştuğu bir dönemde, ülkemizdeki tablo ne yazık ki yukarıda özetlediğimiz gibidir.

SATIR BAŞLARI…

IŞİD, MÜLTECİ DRAMI, ENERJİ, İKİ KUTUPLU YENİ DÜZEN, PKK’YA VERİLEN ROL VE DİĞERLERİ

-BİLENLER, BİLİP DE SUSANLAR, BİLİP DE YANILTANLAR, BİLDİĞİNİ ANLATANLAR-

İçerdeki gelişmeleri bölgemizden bağımsız olarak anlamamız mümkün olmadığına göre, bazı satır başlarına değinmeyi gerekli görüyorum.

Libya’nın, Irak’ın ve Suriye’nin dış müdahale ile bölünmesi, Afganistan’ın bölünmeye yüz tutması, bölgedeki diktatörlerin devrilmesinden sonra mezhebe ve etnik kökene dayanan yerel iktidar savaşlarının başlaması, bölgenin ve dünyanın güçlü devletlerinin yangını söndürmek yerine taraf olmalarının yarattığı boşlukta ortaya çıkan IŞİD Terör Örgütü…

Özellikle IŞİD vahşetinden kaçarak Türkiye’ye sığınan milyonlarca mülteci…

Ege kıyılarında insan kaçakçılarının insafına terk edilen on binlerce kadın, çocuk, erkek; sadece bir yılda Ege’de boğulan 3.500’ün üzerinde insan ve sahillerimize vuran küçücük bedenler…

IŞİD’ın kendinden olmayan herkese ve bu arada Kürtlere uyguladığı kıyım…

Rusya’nın; sınır ihlali yapan uçağının düşürülmesini adeta bir fırsata çevirerek Esad’a muhalif gördüğü herkese ve bu arada Türkmenlere yönelik uyguladığı kıyım…

Rusya’ya enerji kaynağı açısından bağımlı hale getirilmiş bir Türkiye…

Rusya ve Çin’deki ayrılıkçı-cihatçı grupların ağırlıklı olarak geçtiğimiz yıllarda Türkiye üzerinden IŞİD saflarına katılmalarına müsamaha gösterildiği iddiaları… Bu cihatçı grupların IŞİD’ın hakimiyetini kalıcı kılması halinde Rusya’da, Çin’de, ABD’de Avrupa’da ve elbette Türkiye’de sebep olacakları katliamlar…

İran’ın giderek artan etkinliği; ekonomik liderliğini Çin’in, askeri liderliğini Rusya’nın üstlendiği, İran-Rusya-Çin-Esad ittifakının kurulması…

Bütün meselelerin tam orta yerinde duran “ENERJİ” ve “SU” kaynakları konusu…

Esad gitsin de ne olursa olsun politikasının başımıza açtıkları…

PKK-PYD’nin hakimiyeti altında olan bölgelerde başta Türkmenleri hedef alan etnik temizliği…

PYD’nin, PKK’dan farklı ve güvenilir olduğu algısının yaratılması için yürütülen uluslararası girişimler… Buna karşın PYD’nin, kendini PKK kadrolarının etkisinden arındırmak için hiçbir adım atmaması…

Kuzey Irak bölgesel yönetimi ile PKK-PYD arasındaki gerilim…

Türkiye’nin Suriye politikasındaki yanlışlarının da katkısıyla ve bu örgütlerin IŞİD ile savaştıkları algısının desteğiyle, daha önce hiç görülmedik bir boyutta uluslararası meşruiyet kazanmaya başlayan PKK ve PYD…

Bölge dışından müdahalelerin sonucu ortaya çıkan devletsizleştirme sürecinde, silahlı örgütlerin; toprak, o topraklar üzerinde yaşayan ve etnik temizlik ve sürgünler yoluyla tek tipleştirilmeye çalışılan halk ve o halk üzerinde otorite sahibi olmak için yürüttükleri kanlı savaşlar…

Kısacası milli devletlerden, dışarıdan yönetilebilir mikro devletlere dönüşümün on yıllarca sürecek korkunç sancıları… Milli devletleri anti-demokratik bulan dünya gücü devletlerin tamamının milli devlet oluşundaki büyük çelişki…

İçteki bazı kesimlerin, bunları düşünelim diyenlere yönelik sosyal linç girişimi düzeyinde tepkileri ve konuyu saptırma çabaları…

Küçük küçük bağımsız devletlerden federal veya üniter devlete geçilmesinin tarihte onlarca örneği varken, üniter devletten adına ne denirse denilsin federasyona geçişin iç savaşla sonuçlandığı gerçeği…Yugoslavya, Irak, Suriye, Libya örnekleri…

Federatif yapılanmanın, etnik kökenlerin iç içe yaşadığı Türkiye’de her köşeye yayılacak bir iç savaşı tetikleyeceği haklı kaygısını dile getirenlerin, “sen barışa karşı mısın” diye susturulmak istenmesi…

Sadece devleti sorumlu tutup, bölücü örgüte söz söylemeyenlerin demokrat ve insan hakları savunucusu; terör örgütünü sorumlu tutup, “ama devlet mutlaka hukuka uygun davranmalı, asla meşruiyetini yitirmemeli” diyenlerin aklı selim yaklaşımlarını, örgütlü şekilde çarpıtma gayretleri…

Bölücü Terör Örgütü PKK’nın ve KCK’nın kuruluş bildirgelerinde nihai hedef olarak bağımsızlığı belirlemiş olmaları… Israrla bunu görmezden gelenler…

DTK’nın 14 maddelik ayrı yargı, ayrı vergi, ayrı güvenlik gücü teşkilatları talep eden bildirisinin, bölünmenin alt yapısını masaya koyduğu halde, barış ve demokrasi bildirisi olarak sunulması…

Çözüm sürecinde PKK’nın çözüme değil, iç savaşa hazırlanması; ortak aklı dağılmış olan Türkiye’nin buna maalesef o dönemde seyirci kalması…

PKK’nın, arkasındaki uluslararası destek çerçevesinde sahip olduğu uluslararası hukuk uzmanlarını kullanarak, uzun yıllardır “savaşan taraf” statüsünü elde etmeye çalışması; yabancı gözlemcilerin ve Uluslararası Kızılhaç’ın müdahalesini talep etmesi…

Buna bağlı olarak, PKK’nın, devletin ceza kanunları yerine, savaş esirleri statüsünü içeren uluslararası savaş hukukunun uygulanmasını uluslararası platformlarda zorlaması… Nihai olarak ise, örneklerini bugün hala iç savaşlarla kırılan ülkelerde gördüğümüz Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün müdahalesinin istenmesi…

Bu taleplere, içeriden “uluslararası gözlemciler istiyoruz” diye verilen destek… Biz katılmasak da, düşünce açıklaması olarak kabul edilmesi gereken bu desteklere karşı verilen akla ziyan tepkiler; tehditler, soruşturmalar. Ve… PKK’nın bundan uluslararası meşruiyetini güçlendirmek için yararlanması…

Hatay’ın, güneyimizde oluşturulan enerji koridorunun denize açıldığı yerde, büyük projelerin önünde duruşu…Ve…hedef oluşu…

NE YAPMALI

Bitirirken; son yıllarda okuduğum Ortadoğu’ya ilişkin en önemli eserlerden olan EUGENE ROGAN’ın “Osmanlı’nın Çöküşü” kitabının sonundaki bir paragrafa atıf yapmayı, “özetin özeti” anlamında gerekli görüyorum: “Osmanlı’nın yıkılmasıyla Ortadoğu’daki 400 yıllık barışın yerini, batı emperyalizmi almıştır.”

  1. İçi sadece Cumhuriyetin değil Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzlerce yıllık birikimleriyle doldurulmuş olan Atatürk’ün “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” ilkesinin yeniden kavranması yoluyla, menfaatlerimizin dünyayla ve bölge devletleriyle ortaklaştırılması için çalışmalıyız. Bunun için, içeride kutuplaşmaya, birbirimizi düşman görmeye son vermeliyiz.
  2. 77 milyon vatandaşımızı adalet paydasında buluşturmak zorundayız. Devlet yıkılırsa hepimiz altında kalırız. Devletin yıkılmaması için de devletimizi, eksiksiz demokrasinin ve hukuk devletinin kucaklayıcı yapısına kavuşturmalıyız. Bunun için adalet dağıtabilen, güvenilir, tarafsız, bağımsız, hesap verebilir bir adli sistemi kurmalıyız.
  3. Bütün bunları başarmamız için, birbirimizi daha çok dinlemeli, zor dönemlerin zor konuşmalarının içinden cümleleri seçip, bunları alkışlamak veya öfkeyle karşı çıkmak yerine, söylenenlerin bütününü değerlendirmeye çalışmalıyız.
  4. İç ve dış politikada mezhepçiliğin bütün izlerini silmeliyiz.
  5. Ortadoğu’daki yangının henüz tam olarak Türkiye’yi yakmaya başlamamış olmasının arkasında, başta laiklik olmak üzere Cumhuriyetin kuruluş ayarlarının bulunduğunu görüp, Anayasa’nın ilk 3 maddesinde sıralanmış bu ilkeleri daha fazla yıpratmak yerine, el birliğiyle güçlendirmeliyiz.

Unutmayalım;

Zor dönemlerde geliştirilen akıllı stratejiler ve uygulamalar, kalıcı çözümler sağlayabilir. Ben başaracağımıza inanıyorum.

Toplantının ardından hazırlanan sonuç bildirgesi en kısa zamanda kamuoyunun bilgisine sunulacak.