TBB BAŞKANI FEYZİOĞLU ‘ULUSLARARASI TAHRAN KONFERANSI’NA KONUŞMACI OLARAK KATILDI

3662
A

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu; İran Barolar Birliği, İran Merkez Barosu ve Uluslararası Barolar Birliği’nin işbirliği ile 26 Temmuz 2015 tarihinde İran’ın başkenti Tahran’da gerçekleştirilen ‘Uluslararası Tahran Konferansı’na konuşmacı olarak katıldı.

Feyzioğlu’nun yanı sıra İzmir Barosu Başkanı Av. Aydın Özcan ve TBB Uluslararası İlişkiler ve AB Merkezi Müdürü Murat Yalkın’ın da panelist olarak katıldığı “Avukatların ve Baroların Bağımsızlığı: Uluslararası Perspektifler” konulu konferansı iki bin kişi izledi.

Baroların ve avukatların bağımsızlığı, adil yargılanma hakkı, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konularının ele alındığı konferansta TBB Başkanı Feyzioğlu’nun yaptığı konuşma büyük ilgiyle izlendi.
Konuşmasında demokrasi ve hukuk devleti vurgusu yapan Feyzioğlu şunları söyledi:

Nazik davetinize tüm içtenliğimle teşekkür ederken, tarih boyunca sürekli ilişki içinde olduğumuz dost İran’da kardeşlerimizle birlikte olmaktan duyduğum memnuniyeti ifadeyle sözlerime başlamak istiyorum.

Türkiye’de 79 baro ve yaklaşık 90 bin avukatın en üst meslek örgütü olan Türkiye Barolar Birliği’nin başkanı olarak Siz değerli dostlarımıza kucak dolusu selamlar getirdim.

İran ve Türkiye derken, İslamiyet'in doğuşu ve yaygınlaşması ile  şekillenen ve birbirini derinden etkileyerek tüm insanlığa ışık saçacak bir seviyeye ulaşan iki büyük ve zengin kültüre sahip ülkeden bahsediyoruz.

Bu noktada hatırlatmak istediğim önemli bir husus, 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması'yla belirlenen ve 376 yıldır hiç değişmeyen Türk-İran sınırının, Ortadoğu coğrafyasında sömürgeci devletlerin belirlemediği nadir sınırlardan olduğu hususudur.

Bir diğeri ise, iki ülke arasındaki karşılıklı ilişkileri geliştirmek amacıyla 22 Nisan 1926 yılında Tahran’da imzalanan Güvenlik ve Dostluk Antlaşması’ndan beri; iki ülkenin de dış politikasının “dış güçlerin toprak taleplerine karşı durmak, uluslararası işbirliğini desteklemek ve ayrılıkçı hareketleri engellemek” şeklinde belirginleşen  temel parametrelerinde bir değişikliğin olmadığıdır.

Bu bağlamda, “yurtta sulh, cihanda sulh” özdeyişi ile ifade edilen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dış politika hedefi olarak belirlenen “komşularla iyi ilişkiler”in önemi de, günümüzde daha çok anlam kazanmıştır.

Benzer şekilde; 1937 tarihli Sadabat Paktı’yla dört devlet (Türkiye, İran,Irak ve Afganistan) arasında “içişlerine müdahaleyi yasaklayan, sınırların dokunulmazlığını garanti eden ve uluslararası anlaşmazlık olursa aralarında karşılıklı görüşmeyi öngören” belgenin günümüzde kazandığı önem de hatırlanmalıdır. 

1969 yılında kurulan ve İslam ülkeleri arasında ekonomik, askeri, kültürel ve siyasal bir işbirliğini gerçekleştirmeyi hedefleyen “İslam Konferansı Örgütü” de ülkelerimizi buluşturan bir başka önemli çatı örgütüdür.

1991 yılında Sovyetler Birliği'nin yıkılması ve Soğuk Savaş'ın sona ermesi, bölgesel politikalar için yeni bir başlangıç oldu. Tarih, bu dönemde, 21. yüzyılın, üzerinde en çok pazarlık yapılan yeryüzü ve yeraltı kaynaklarının bulunduğu Kafkasya ve Orta Asya’da İran ve Türkiye’yi anahtar ve köprü durumuna getirdi. Kaynakların doğu ve batı pazarına ulaştırılması, Akdeniz’e ve Hint Okyanusu'na taşınması için Türkiye ve İran önemli bir konum elde etti.

Uluslararası güç dengeleri açısından da belirleyici önemi haiz bu ayrıcalıklı konumun, güç mücadelesine girişmeden, çatışmalara meydan vermeden, Türkiye ve İran’ın ortak çıkarlar etrafında birleşmek suretiyle değerlendirilmesinin, tarihi sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum.

Değerli Dostlar, bu değerlendirmelerimi sizlerle paylaşırken, doğrusu “İslam uygarlığının yeniden canlandırılmasında Türkiye ve İran’ın oynayabilecekleri belirleyici kültürel rolü” de hep hatırda tutuyorum.

Bu vesileyle önemli olduğunu düşündüğüm bazı düşüncelerimi de değerlendirmelerinize sunmak istiyorum:

P5+1 ülkeleri (Birleşmiş Milletlerin 5 daimi üyesi ve Almanya) ile İran arasında Viyana’da yapılan anlaşma, uluslararası ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcıdır!
“Özellikle İran'a ambargonun kademeli olarak kaldırılması”, haklı olarak bu dost ülkeye “yabancı yatırımcıların geleceği ve böylece üretim ve istihdamda önemli gelişmeler kaydedilebileceği” beklentisi yaratmıştır.

Öte yandan, anlaşmayla birlikte İran’ın ŞİÖ üyeliğinin önü de açılmıştır.

ŞİÖ’nün Batı Asya’ya kadar uzanması ise, Türk- İran ilişkilerinde de yeni bir sayfa açılmasını gerektirecek önemde bir gelişmedir.

Riyad ve Tel Aviv’in Tahran’a karşı stratejik ortaklık ilan etmiş olmaları, ŞİÖ’nün genişlemesinin, bölgesel ittifak seçeneklerini de önemli oranda arttırdığı gerçeği ışığında mutlaka değerlendirilmelidir!..

Varılan “Nükleer Anlaşma” sonucu, İran kapılarını dışa açacak, dünya da İran'a&S230;

Öte yandan, Asya'daki enerji, ulaştırma ve altyapı projelerini desteklemek amacıyla Çin'in ve 56 ülkenin birlikte kurduğu, Türkiye'nin de kurucu üyesi olduğu Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın yıl sonundan önce faaliyete geçmesi öngörülüyor.

Kısacası, çok sayıda serbest ticaret anlaşmasının yanında "Asya'nın kaynakları Asya'nın hizmetine" sloganıyla Asya'da barışa, istikrara, gelişmeye ve güvenlik ihtiyacının karşılanmasına yönelik güçlü adımlar atılıyor. Adeta Asya’da yeni bir dünya kuruluyor.

Bu gelişmeler, Türkiye- İran ilişkilerinde de yeni bir dönemin başlangıcı olabilecek önemdedir.

Yaklaşık 1000 yıldır Selçuklu ve Osmanlı Devletleri olarak İran'la komşuyuz. Yüzlerce yıldır İran'la barış içinde birlikte yaşıyoruz. Ayrıca Türk şirketlerinin İran’daki yatırımları ve doğalgaz alımı anlaşmaları da devam ediyor.

Bu tarihi önemi haiz süreçte; mezhepçi ve hayalperest/yayılmacı dış politika terk edilmeli, ticari faaliyetlerimizin önündeki engeller kaldırılmalı, ülkelerimiz hiç kopmamacasına üretim zincirleriyle birbirine bağlanmalı ve bu arada en değerli sermaye olan insana yatırım yapılarak ülkelerimiz arasında eğitim programlarından başlayarak ileri teknoloji yaratmaya yönelik müşterek AR- GE çalışmalarına öncelik verilmelidir.

Çok değerli konuklar,

Biz, Türkiye Barolar Birliği olarak ülkelerimizde ve bölgemizde kalıcı barışın, ancak demokrasi içinde kalkınma ile sağlanabileceğine inanıyoruz. Bir başka deyişle, “kalkınmanın yolu demokrasiden geçer”.

Demokrasilerin olmazsa olmazı ise “hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü”dür.

Tüm kurum ve kuruluşları ile işleyen bir demokraside, hukuk devleti olmanın ilk ve vazgeçilmez şartlarından biri de, “adalete erişimin güvence altına alınması”dır.

Bir ülkede hukuk devleti egemen değilse, adalete erişim sorunluysa yani bağımsız yargı ve adil yargılanma imkânı yoksa hiçbir idari ya da hukuki düzenlemenin yatırımları koruma bağlamında geçerli bir hükmü kalmayacaktır. Böyle bir ülkeye yabancı sermayenin gelmeyeceği de bir vakıadır. Zira yatırımcılar, yatırım yapmadan önce yatırımlarının ardından devletin sözünde duracağını esas alır.

Bu noktada güçlü devletin gücünü yatırımcıya dayatamamasının teminatı ancak her iki tarafı da de eşit olarak görecek bağımsız yargı ile sağlanabilecektir. Yargı ne kadar bağımsız olursa yatırımcının güveni o ülkeye o kadar artacak, dolayısıyla daha fazla yatırım ve istihdam, daha büyük bir gayrisafi yurtiçi hâsıla; kısacası daha büyük bir ekonomik büyüme ve elbette devlet için de daha fazla vergi imkânı oluşacaktır. Bir ülkedeki hukuk kurumuna, hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsız olduğuna inanç ne denli az ise, yatırımcılar için o ülke daha riskli bulunacak ve yatırımdan olabildiğince imtina edilecektir.

Bu durumda, hukuk devleti ile ekonomik büyüme ve istikrar arasında doğrudan bir nedensel bağ var olduğu, gelişmiş, sanayileşmiş ülkelerde, gelişmekte olan ülkelere kıyasla hem hukukun üstünlüğünün hem de iktisadi refahın daha yüksek olmasının tesadüf olmadığı gönül rahatlığı ile söylenebilir

Türkiye Barolar Birliği olarak Bize göre, küresel krizlerden etkilenmemek dâhil, sürdürülebilir kalkınmanın tek yolu da , “en yüksek, yaratıcı teknolojiyi en yüksek kalitede üretebilmek”tir. İnovasyonun yeşereceği böyle bir üretim ortamını ise, uygulayacakları politikalarla yaratacak olan hükümetlerdir. Bunun için de, hukukun üstünlüğünün belirleyiciliğinde, yönetebilen bir demokrasi yanında adalet dağıtabilen bir yargının varlığı da kaçınılmazdır.

Değerli meslektaşlarım,

İster avukat, ister hâkim, ister savcı olalım bütün meslek sorunlarımızın özünde, hukukun üstünlüğünü tanımayanların, üstünlerin hukuku peşinde koşanların sebep olduğu keyfilik vardır.

Devletleri, keyfilik yapan idareciler yok eder. Milletleri, keyfilik yapan idareciler felakete sürükler.

Keyfiliğin panzehiri, hukukun üstünlüğünü savunmaktır. Haksızlıklara karşı, haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yapılırsa yapılsın birlikte tavır almaktır.

Mesleğimizin itibarı, devletin tüm erklerinin ve kurumlarının hukuka saygılı olmanın gereğine inanmış olmasına bağlıdır. Alın terimizin değeri, hukuk devleti olmamıza bağlıdır.
Yatırımcının daha çok yatırım yapması, daha çok iş ve istihdam yaratılması, işsizliğin ortadan kaldırılması, işçi, memur, köylü, kentli, öğrenci, kadın, erkek, genç, yaşlı, emekli herkesin geleceğe güvenle bakması, kendini güvende hissetmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanmasına bağlıdır.

Ortadoğu kan gölüne dönmüş, mezhep savaşları sınırlarımıza dayanmış, her gün insanlık katledilirken, ülkelerimizin başka devletleri, onların kamuoylarını ve uluslararası örgütleri harekete geçirerek bu vahşeti durdurmaya yönelik adımlar atabilmesi de, kendi içimizde insan haklarını gerçekleştirmemize bağlıdır.

Değerli meslektaşlarım,

Bu vesileyle bölgemizi kana bulayan, kafa kesen canilerin yüce dinimize çok büyük zarar verdiklerini de üzüntüyle, kaygıyla ve nefretle karşıladığımızı açıkça ifade etmek isterim.

Bu başıboş katillere, “özgürlük savaşçısı” diye yıllar boyu destek verilmesi, Ortadoğu’da dengelerin değişmesine sebebiyet vererek adeta bir “terör bataklığı” oluşmasına neden olunmuştur. Bu terör bataklığından fışkıran radikal unsurlar da dünyanın her yerini kana bulamışlardır.

Unutmayalım ki terör, bumerang gibi eninde sonunda kendini destekleyenlere de terör olarak geri döner!

Değerli meslektaşlarım,

Sözlerimi tamamlarken, yargının üç kurucu unsurundan biri olan savunmanın temsilcileri avukatlar olarak, aramızda gerçekleştireceğimiz işbirliğinin, ülkelerimiz arasında karşılıklı saygı ve müşterek çıkarlara dayalı ilişkileri daha da güçlendireceğine olan inancımı da belirtmek isterim.

Biz, Türk ve İran barolar birliğinin işbirliğine, bu zor süreci aşmada etken olarak devreye sokulabilecek önemli bir “toplumsal güç kaynağı” olarak bakıyoruz.

Türkiye Barolar Birliği olarak, uluslararası meslek örgütleri, yakın işbirliği yaptığımız Amerika ve Almanya barolar birliği başta olmak üzere birçok ülkenin baro birlikleri, üniversiteler ve çok sayıda ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütleriyle temaslarımızın sonuçlarını da Siz değerli meslektaşlarımızla paylaşmaya hazırız.

Sözünü ettiğim ve etken biçimde hayata geçirilebilmesine yönelik olarak samimiyet ve memnuniyetle çaba göstereceğimizi ifade ettiğim işbirliğimizin, halen bölgemizde ve dünyanın birçok yöresinde yaşanan çatışmalara ve belirsizliklere karşı belirleyici ve yön verici bir pusula etkisi yapacağına inancımı da vurgulamak istiyorum.

Şahsım ve başkanı olmaktan gurur duyduğum Türkiye Barolar Birliği adına hepinizi en derin sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.