TOPLUMDAKİ ŞİDDETİN KAYNAKLARI, İNSAN HAKLARI VE TOPLUMSAL SAVUNMA İLKELERİNİ DENGEDE BULUŞTURAMAMIŞ CEZA ADALET SİSTEM(SİZLİĞ)İNDEDİR

1030


“Bir şiddet eleştirisinin görevi, şiddetin hukuk ve adaletle ilişkisini ortaya koymaktır” (Walter Benjamin)

Ülkemizde şiddet sarmalının derinleşmesine üzüntüyle ve kaygıyla tanıklık ediyoruz. Ve fakat kurumsal/kamusal görevimiz, üzülmek halinin ötesinde güçlü eleştiriler yapmak, insan haklarına dayalı cezalandırma hukukunun ilke ve mekanizmalarını yaratmak ve dahi kurulmasını sağlamaktır.

Savunma mesleğinin temsilcileri olarak, İnsan Haklarını ve Hukukun Üstünlüğünü koruma yasal göreviyle, son günlerde artan silahlı saldırıların ve Esenyurt’ta gerçekleşen kan donduran cinayetin sorumluluğunu hissediyoruz!

Başta siyasal iktidar gelmek üzere, devlet aygıtının Ceza Adalet Sistemini geliştirmek ve sağlamakla görevli tüm organlarının bu sorumluluğu paylaşması zorunludur!

Bu soğukkanlı cinayetin öngünlerinde, Akbelen’de tanık olduğumuz kolluğun hukuka aykırı ve orantısız güç kullanımını eleştirmiş, barışçıl toplanma hakkının korunması zorunluluğuna işaret etmiştik. Amacımız yalnızca yasal sınırları aşan kolluk eylemlerinin ortaya konulması değildi. Aynı zamanda sistematik hale gelen şiddetin şiddeti doğuruyor olması gerçeğiydi. Şiddet tekeli ve gücüne sahip olan kamu görevlileri kendilerini hukukla sınırlı görmeyip bu yetkilerini kötüye kullandıklarında, hukuksal alan ve kurallardan bağışık hale gelen şiddetin kendisini her alanda örgütlemesi kriminolojinin diyalektik sonucudur: Devletin kendisi hukuksuzlaştığında, bu tüm toplumsal kategorilere temerküz eder. Douzinas’ın deyimiyle, “insan hakları, insanları inşa eder”, varlığıyla da yokluğuyla da… Esenyurt cinayeti, insan hakları yokluğunda inşa edilmiş toplumsal çıktıların, cezasızlık kültüründe olağanlaşmış failleri inşa ediş sürecidir.

Diğer yandan, örtülü af hali olan infaz yasası değişiklikleri, toplumsal alanı düzenleyen olarak ceza hukukunun caydırma ve ıslah niteliklerini yok etmektedir. Esasen yaşam hakkına dönük devletin pozitif koruma yükümü üzerinden örtülü ve açık af uygulamaları kıyasına bakan insan hakları hukuku perspektifi, devletin af yetkisinin kapsamını, devlet aleyhine işlenen suçlarda geniş, yurttaşa karşı işlenen suçlarda ise daha dar uygulaması gerektiğini gösterir. Aksi halde mağdurların ve bir bütün olarak toplumun ceza adaleti inancı zarar göreceği gibi, diğer yandan “kendiliğinden adaletin gerçekleşmesi ihtiyacı” (Schwind) yerine penolojik olarak “kendi adaletini gerçekleştirme” kültürü geçer. Bu da yukarıda anlattığımız sürecin bir başka çıktısı olarak aynı hukuksuz şiddet sarmalını tersinden yeniden örgütler.

Toplumsal Savunma İlkelerinin büyük kurucularından Gramatica’nın tespit ettiği gerçeklik bizi hukuksal alanda inatla ve mücadeleyle durmaya çağırır: “İnsan toplumu var olduğu sürece devlet tarafından özellikle ceza adaletinin kurulup örgütlenmesi gereği de duyulacaktır.” Devlet bunu sağlamazsa, ya da devlet bunu sağlarken adil olmazsa, şiddet sarmalı kendisini ve kendi kültürünü tüm toplumda örgütler.

Bir diğer sorun, şiddet sarmalını, çağ gerisinde kalmış bir ceza infaz usulüyle karşıtından örgütleyen idam çağrılarıdır.
Öncelikle, “Ölüm cezasının her koşulda kaldırılmasını öngören, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’ne Ek 13 Nolu Protokol” imzacısı olan Türkiye, aynı protokolün 2. Maddesiyle bu durumu değiştirme yasağını da kabul ederek, idam cezasını savaşta ya da barışta geri dönüşsüz olarak kaldırmıştır.

Diğer yandan, suçun ve suçluluğun sebebini toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel durum ve koşullarda bulan çağdaş ceza hukukunun, hem toplumsal koşulların değişimini ve iyileşmesini, hem de suçluların ıslahı ve topluma geri kazandırılmasını birlikte gözeten perspektifinden geriye giderek, suçluluğu tüm diğer koşullardan sıyırıp salt bireye indirgemek, bireyin yok olmasıyla suçun da yok olacağı arkaik düşüncesine döner. Dahası nihai yok etme dürtüsü, suçlulukla asıl mücadeleyi imkansızlaştırır ve iyileştirme çabası terkedilmiş toplumsal kaynaktaki adaletsizliği büyüterek suçluluğun örgütlenmesine önsel katkı sunar. Bunu bir kez daha Gramatica ile ifade edelim: “Ceza hukuku artık çok daha iyi ve akılcı olarak, toplum savunmasıyla birlikte suç öznesinin iyileştirilmesine, topluma dönmesine ve özellikle bireyi topluma karşı kışkırtmış olan nedenlerin önlenmesine yönelik olmak zorundadır.”

Türkiye Barolar Birliği olarak sorumluluğumuzun bağlamını tam olarak bu eksende görüyoruz. Bu nedenle daha fazla insanımızı kaybetmeden yasama ve yürütme organlarını bireyin hak ve özgürlüklerinin güvencesi olan bir ceza adaleti sistemini hayata geçirmek üzere harekete geçmeye davet ediyor ve TBB olarak her türlü katkıyı sunmaya hazır olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz.

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ