Uluslararası Yargı Reformu Stratejisi

6819
A
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI’NIN, T.C.ADALET BAKANLIĞI STRATEJİ BAŞKANLIĞI TARAFINDAN 2-3 NİSAN 2012 TARİHLERİNDE ANKARA’DA DÜZENLENEN “ULUSLARARASI YARGI REFORMU STRATEJİSİ” KONULU ULUSLARARASI SEMPOZYUMUN “TÜRK YARGISININ GELECEĞİ” KONULU OTURUMUNDA YAPTIĞI KONUŞMA
 
Sayın Müsteşarım,
Hakimler ve Savcılar Kurulumuzun Değerli Üyeleri,
Adalet Bakanlığımızın Değerli Genel Müdür ve Yardımcıları ile Daire Başkan ve Yardımcılar,
Türkiye Barolar Birliği’nin Değerli Başkan Yardımcısı,
Değerli Baro Başkanlarımız,
Değerli Avukat, Hakim ve Savcı Meslektaşlarım,
Değerli Konuklar,

Sizleri Türkiye Barolar Birliği adına, kendi adıma sevgi ve saygı ile selamlıyor, gerek bu etkinliği düzenlediği, gerekse bana da değerlendirme yapma olanağı verdiği için Adalet Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığına teşekkürlerimi sunuyorum.

Değerli Konuklar,

Sözlerime, liberal demokrasinin önde gelen kuramcılarından olan bilim ve siyaset felsefecisi Karl Popper’in çok sevdiğim bir maksimi ile başlamak istiyorum: “Ödevimiz iyimserliktir.”

Evet! Ödevimiz iyimserlik olmakla, ülkemiz yargısının geleceği konusunda da iyimser olmak gerekir ve ben iyimserim.

Bu elbette ülkemiz yargısının bugünkü durumunun çok iyi olduğu, aksayan ve yakınılacak hiçbir yönünün bulunmadığı anlamına gelmiyor. Aksine iyi gitmeyen, yanlış giden, yanlış yapılan şeyler var. Ama yargıda iyi gitmeyen şeylerin düzeltilmesi, gerekli iyileştirmelerin yapılması konusunda gösterilen çabalar da var. Yapılan iyi şeyleri, hizmetleri Sayın Müsteşarımız ifade ettiler, doğru da ifade ettiler, bunlara ben de katılıyorum.

Avrupa İnsan Hakları Komiseri Sayın Thomas Hammerberg’in 10-14 Ekim 2011 tarihleri arasındaki Türkiye ziyaretini takiben hazırladığı raporda da ifade ve işaret ettiği üzere, Türkiye’nin son yıllarda kaydettiği ilerlemelere rağmen mahkemelerin uygulamaları daha hala Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarıyla uyumlu değildir. Bir kısım hakim ve savcılar adalet dağıtmayı devleti korumak olarak anlamakta ve öyle uygulamaktadırlar. Bu bağlamda yargı bünyemizdeki egemen kültür, insan haklarını korumak üzerine değil, devleti korumak üzerine kuruludur. Uzun süren yargılamalar ve tutukluluklar endişe verici boyutta ve ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır. Mahkemeler tutuklamaya alternatif adli kontrol tedbirlerine başvurmak yerine tutuklamayı rutin hale getirmiş durumdadırlar.   Soruşturmalar bizzat savcılar tarafından değil, polis tarafından yürütülmekte, polis tarafından hazırlanan fezlekeler iddianame haline getirilmek suretiyle ceza kovuşturmasına dönüştürülmektedir. Ceza soruşturma ve kovuşturmalarında şüpheliler ve müdafileri kanıtlara erişme konusunda ciddi kısıtlamalara muhatap olmaktadırlar. Özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde savunma hakkına olağan ceza usulüne oranla ciddi kısıtlamalar getirilmiş durumdadır. Terörle Mücadele Kanunu’nda, terörizm ve bir suç örgütüne üyelikle ilgili düzenlemeler mahkemelerin bu konuda son derece geniş yorum yapmalarına imkan sağlayacak içerikte ve esasen uygulamada bu doğrultudadır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen katalog suçlar bir kısım hakimler tarafından tutukluluğa izin verilmiş suçlar olarak anlaşılmakta ve tutukluluk için kanunda öngörülen diğer koşullar aranmaksızın tutukluluk kararı verilmektedir. Bir kısım hakim ve savcıların dünyasında avukat yoktur. Öyle olduğu için kimi mahkemelerce avukatlar duruşma salonundan çıkarılmakta, 16 oturumluk duruşmadan men cezasına çarptırılmaktadırlar.

Uygulamadan kaynaklanan olumsuzluklar, yanlışlıklar kuşkusuz benim buraya kadar ifade ettiklerimden çok daha fazla. Ama daha fazlasını söyleyerek sizleri sıkmak istemiyorum.

Değerli Konuklar,
 
Yargımızın performansı ile ilgili bir ölçü ise - ki ölçüdür - AİHM’nin istatistikleri bağlamında 1959 yılından 2011 yılı sonuna kadar geçen yarım yüzyıllık dönemde hakkında en çok ihlal kararı verilen ülke Türkiye’dir.   

Değerli gazeteci Sayın Sedat Ergin’in bu performansı referans alarak yaptığı tespit, Avrupa hukuk sistemi ile Türkiye arasında büyük bir uyumsuzluk olduğu yönündedir ve bu tespit son derece doğrudur. Sayın Ergin’den ödünç alarak devam ediyorum: “Bu uyum sorununun giderilip giderilemeyeceği, 21’inci yüzyılda Türkiye’nin dünyadaki yeriyle de ilgili bir sorudur.
Türkiye, bu yüzyılda Avrupa hukuk normları ve evrensel hukukla bütünleştiği için saygı gören bir ülke mi olacaktır? Yoksa Avrupa hukuk düzeninin dışına çıkmış, içine kapanmış bir ülke mi? Türkiye’nin 21 yüzyılda kendisine atfedilen “model ülke” rolünü oynayabilmesi için yalnızca ekonomik performans ve sandıkta oy kullanmak yetmiyor. Bunun hukuk ayağının da güçlü olması gerekiyor. Hukukta sınıfta kalmış bir ülkenin model ülke olabilmesi söz konusu olabilir mi? Bütün mesele, bu adımların gerçekten yargıda AİHM içtihatlarının içselleştirildiği bir zihinsel dönüşümle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı sorusudur. Bu sorunun yanıtı için beklememiz gerekiyor.”

Şimdi burada ve tam da yeri gelmiş iken, benim işaret ettiğim, Sayın Ergin’in ifade ettiği uygulamadan kaynaklanan sorunlarla ilgili olarak hakim ve savcılarımıza değerli şairimiz Behçet Necatigil’den ödünç aldığım şu dizelerle hitap etmek istiyorum: “Umut ya sizsiniz, ya da umutsuzsunuz.”

Değerli Konuklar,
Yargı hizmetlerini iyileştirmenin, adaletin verimliliğini ve etkinliğini artırmanın yolu ancak ve ancak toplam kalitenin yükseltilmesi ile mümkündür. Bu ise sadece hakim ve savcıların iyi yetiştirilmesi ile gerçekleştirilemez. Avukatların da iyi yetiştirilmesi, kaliteli olması gerekir.
Savunma ve onun mümtaz temsilcileri olan avukatlar, sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/b-c maddesi ve Anayasamızın 36/1.maddesi gereğince adil yargılanma hakkı ile hak arama özgürlüğünün vazgeçilmez aktörleri değil, yargılama faaliyetini demokratikleştiren aktörlerdir. O nedenle savunma hakkına saygı ve özen gösterilmeden yapılan her türlü yargılama demokratik olmadığı gibi adil de değildir.   
Gerek Adalet Bakanlığı’nın, gerekse Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun son zamanlarda yürüttükleri çalışma ve etkinliklere Baro Başkanlarımızın davet edilmiş olmasından Türkiye Barolar Birliği ve Barolar olarak duyduğumuz memnuniyeti huzurunuzda ifade etmeyi, bunun için her iki kuruma da teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Bununla birlikte ve izninizle Barolar adına, avukatlar adına daha fazlasını hak ettiğimizi, talep ettiğimizi, ülkemizin, ülkemiz yargısının buna ciddi ihtiyacı olduğunu da ifade etmek isterim.
Değerli Konuklar,
Demokrasi bir sivil yönetim biçimidir. Bu bağlamda demokrasilerde vesayet kurumu ya da kurumları yoktur. Türkiye üzerindeki en büyük yük olan askeri vesayeti, yargının juristtokratik vesayetini başarıyla kaldırmıştır. Ama dün bir başka istikamette çalıştığı için kırılması gereken ve kırılan yargının juristtokratik vesayeti, Anayasa Mahkememizin değerli başkanı Sayın Haşim Kılıç’ın dünkü konuşmasında ifade ettiği gibi bugün bir başka istikamette çalışmaktadır. Öyle olmasa bile toplumdaki genel algı bu yöndedir. Bu vesayetin kurulmasına yaptığı yasal düzenlemelerle yargının yorum alanını daraltan yasama organı da ortak olmuştur.
Özel soruşturma ve yargılama usulleriyle, savunma hakkının kısıtlanması niteliğindeki gizlilik kararlarıyla, siyasi tehdit aracı gibi çalışan tarzlarıyla hiç de demokratik olmayan ve mahkemeden daha çok devletin ideolojik aygıtı ve hatta devrim mahkemeleri gibi çalışan, normal zamanların normal mahkemeleri olmayan özel yetkili ağır ceza mahkemeleri, katalog suç düzenlemeleri, Terörle Mücadele Yasası bunun en somut örnekleridir. Herhalde bunlardan kurtulmamız, hepimizin ortak güvencesi olan yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını iyiden tahkim etmemiz gerekir.
 Değerli Konuklar, 
“Ödevimiz iyimserlik” diye başlamıştım, öyle bitireyim istiyorum. İyimserim, zira insanlık kötüye gitmez, Türkiye kötüye gitmez, ülkemiz yargısı da kötüye gitmez. Her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de inişler olur, çıkışlar olur. Nitekim olmaktadır da. Ama sonuçta Türkiye avukatıyla, hâkimiyle, savcısıyla, yasamasıyla, yürütmesiyle, muhalefetiyle bu sorunları aşar.  Zira aşacak gücü vardır, enerjisi vardır, birikimi vardır.
 Değerli Konuklar,
“… Yeni Türk toplum yaşamının kurucusu ve güçlendiricisi olmak amacıyla öğrenime başlayanlar, Cumhuriyet döneminin gerçek hukuk bilginleri olacaklardır.” Büyük Atatürk’ün Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında yaptığı konuşmada ifade ettiği bu sözler büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Bu bağlamda o gün ve daha sonrasında öğrenime başlayıp hâkimlik, savcılık, avukatlık mesleğine girenler Almanya’dan, İsviçre’den alınan yeni kanunları büyük bir başarıyla uygulamışlar, zengin bir hukuk ve içtihat kültürü yaratmışlardır. Onların çocukları ve torunları olan bizler, inanıyorum ki çok daha iyisini yaparız, yapacağız. “Ödevimiz iyimserliktir” demem bundandır.
Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, sevgi ve saygılar sunuyorum.   
 
 
 Av.V.Ahsen Coşar
Türkiye Barolar Birliği Başkanı