V.Stajyer Avukatlar Kurultayı

8917
A

Türkiye Barolar Birliği ile Adana Barosu’nun ortaklaşa düzenlediği V.Stajyer Avukatlar Kurultayı 27-28 Nisan 2012 tarihlerinde Adana’da yapıldı.

Türkiye’nin dört bir tarafından gelen 600’e yakın stajyer avukatın katıldığı kurultayda stajyer avukatlar, kendilerine sağlanan platformda görüş, düşünce, eleştiri ve önerilerini özgürce ifade ettiler.

Adana Vali Yardımcısı Durmuş Gençer, Adana Cumhuriyet Başsavcısı Süleyman Bağrıyanık, Türkiye Barolar Birliği önceki Başkanlarından Av.Atila Sav ile Osmaniye, Antalya, Çanakkale, Yozgat, Tekirdağ Baro Başkanlarının da katıldığı kurultay Ulu Önder Atatürk , şehitlerimiz ve kaybettiğimiz meslektaşlarımız için yapılan saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile açıldı.


Adana Barosu Başkanı Av.Aziz Erbek’in yaptığı açış konuşmasının ardından kürsüye gelen Birlik Başkanı Coşar aşağıdaki konuşmayı yaptı:

Sayın Valim,
Sayın Başsavcım,
TBB’nin Önceki Değerli Başkanı, Sevgili Meslek Ustamız, Sayın Atilâ Sav,
Adana Barosu’nun Değerli Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri,
Değerli Baro Başkanları,
Barolarımızın Staj Eğitim Birimlerinin Değerli Başkan ve Üyeleri,
Değerli Meslektaşlarım,
Sevgili Stajyerler,
Değerli Basın Mensupları,

Sizleri Türkiye Barolar Birliği adına, kendi adıma sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

“Stajyer Avukatlar Kurultayı”nın ilkini benim Ankara Barosu Başkanı olduğum, şimdi Barolar Birliği yönetiminde birlikte çalıştığım Sayın Sitare Sağsen’in Staj Kurulu Başkanı olduğu dönemde ve 2008 yılının Mayıs ayında yapmıştık. Bu bağlamda ifade etmek isterim ki, Stajyer Avukatlar Kurultayı bir Ankara Barosu markası ve icadıdır. Bu kurultay, Ankara Barosu’nun bu marka üzerindeki isim ve fikir hakkına saygısı olmayanlar tarafından alınıp Türkiye Barolar Birliği’ne taşınmıştır. Tarih bu haksızlığı affetmemiş olacak ki, benim Ankara Barosu başkanı olduğum dönemde Ankara Barosu’ndan alınan bu marka ile ben ve emeği olan arkadaşlarım kısa bir süre sonra Türkiye Barolar Birliğinde tekrar buluştuk.

Sevgili Stajyerler,

Ankara Barosu Başkanı olarak bu ilk kurultayın açılışında yaptığım konuşmada stajyerlerimizin bu ilk buluşmasının, bir başlangıç olmasını, yenilerinin yapılmasını, giderek kurumsallaşmasını, bu kurultayların geri beslemelerinin bizlere eksikliklerimizi, yanlışlarımızı göstermesini, stajyerlerimizin genç fikirlerinin daha iyiye, çok daha iyiye doğru sürdürdüğümüz yolcuğumuzda bizlerin önünü aydınlatmasını, bizlere yeni açılar, açılımlar getirmesini dilemiştim.

Bu yıl beşincisini yaptığımız bu kurultay öncesinde, ilk kurultaydaki dilek ve beklentilerimizin büyük ölçüde gerçekleşmiş olduğunu görmekten duyduğum mutluluğu bilmenizi isterim.

Bu bağlamda işaret ve ifade etmek isterim ki 2008 yılında yapılan “Birinci Stajyerler Kurultayı”nda ortaya konulan sorunların en başında, stajyerlerimizin sigortalı olmamaları geliyordu. Türkiye Barolar Birliği olarak yaptığımız çalışmalar sonunda bu sorun, 25 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren ve “Torba Kanun” olarak isimlendirilen 6111 sayılı Kanunla Sosyal Güvenlik Kanununda yapılan değişiklikle çözümlendi. Bu kanun gereğince tüm stajyerlerimiz, sigorta primleri Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenmek suretiyle 01 Mart 2011 tarihinden itibaren sigortalı oldu.

Türkiye Barolar Birliği Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Fonu stajyer avukatlarımıza yılda 20.000 TL. tedavi yardımının yanı sıra analık, cenaze, iş göremezlik, olağan üstü yardım desteği vermektedir.

Türkiye Barolar Birliği olarak düzenlediğimiz stajyer eğitim programı çerçevesinde geride kalan bir buçuk yıl içerisinde ülkemizin değişik barolarına mensup 464 stajyerimizi, Ankara’da Türkiye Barolar Birliği’nin işlettiği Litai Avukat Konuk Evi’nde bir hafta sureyle misafir etmek ve staj eğitimi vermek suretiyle stajyerlerimizin kendilerini geliştirmelerine, bilgi, görgü ve deneyimlerini artırmalarına imkân sağladık.

Yine aynı süre içerisinde Diyarbakır, Ordu, Kocaeli, Ankara, Mardin, Malatya illerinde ve komşu baroların da katılımıyla 6 adet Stajyerler Arası Kurgusal Duruşma Yarışması düzenledik.

Bu etkinlikler yoluyla ülkemizin doğusunu batısıyla, kuzeyini güneyiyle buluşturduk. Ülkemizin ve mesleğimizin geleceği olan sizlerin birbirinizle kaynaşmanıza, yeni dostluklar kurmanıza, aranızdaki yardımlaşma ve dayanışmanın güçlenmesine katkı yaptık, imkân sağladık.

Yine Eğitim Merkezimiz tarafından ülkemizin hemen her ilinde özel hukukun ve kamu hukukunun değişik disiplinleri üzerine düzenlenen meslek içi eğitim seminerleriyle gerek stajyerlerimizin, gerekse meslektaşlarımızın kişisel gelişmelerine katkıda bulunduk.

Bu ve benzeri çalışmalar önümüzdeki süreçte de artarak devam edecektir.

Sevgili Stajyerler,

İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliği onun akli yeteneğidir. İnsan bu yeteneği sayesinde yaşamını sürdürebilir, düşünür, bilgi edinir, karar verir. Bilgi, düşünme ve akılla hareket etme insani özelliklerdir, ama aynı zamanda özgür ve özerk birey olmanın da asgari gerekleridir. Zira insan, akli yeteneğini kullanabildiği, bilgi sahibi olduğu, kendi kararlarını bizzat kendisi verdiği, bağımsız hareket ettiği, başkaları ile aynı fikirde olmakta ya da olmamakta özgür olduğu, başkalarının müdahalesine maruz kalmadığı ve bu müdahalelerden etkilenmediği ölçüde birey olur. Onun için birey olmak, özgür olmak, özerk olmak demektir.

Esasen özgür ve özerk bir akıl baskı altında işlevini yerine getiremez; özgür ve özerk bir akıl gerçeği algılamasını başkalarının emrine, talimatlarına, yönlendirmesine teslim etmez; bilgisini, kendi doğru anlayışını başkalarının fikirlerine, tehditlerine, isteklerine, açık veya gizli planlarına, çıkarlarına kurban etmez. Böyle bir akla, böyle bir kişiliğe başka biçimde düşünen, başka çıkarları ve planları olan birileri engel olmaya çalışabilir, bu kişi susturulabilir, hapse atılabilir ve hatta öldürülebilir, ama ona baskı yapılamaz, bağımsızlığı, özgürlüğü ve özerkliği onun elinden alınamaz.

Amerika’nın Bağımsızlık Bildirisi’nde arka arkaya sıralanan üç temel hak vardır. Bunlar “yaşama hakkı, özgürlük hakkı, mutluluğu arama hakkı”dır. Dikkatinizi çekerim, mutlu olma hakkı değil, mutluluğu arama hakkı. Bu, bir insanın mutluluğa ulaşmak için gerekli gördüğü, gereksinim duyduğu şeyleri yapma hakkına, yani özgür olma, bağımsız olma hakkına sahip olması anlamına gelir; başkalarının onu mutlu etmesi gerektiği anlamına gelmez.

Sevgili Stajyerler,

Yurttaş, siyasi toplumun, yani devletin, bir dizi hak bahşedilmiş, ama aynı zamanda sorumluluk da yüklenmiş üyesidir. Onun için yurttaşlık, bireysel var oluşun kamusal yüzüdür.

Bireysel var oluş, yani birey olma toplumsallaşmayı gerektirir. Onun için birey olma sürecini tamamlayamamış olanlar, ne bağımsız olabilirler, ne özgür olabilirler, ne özerk olabilirler, ne de toplumsallaşabilirler. Köle ruhlu bu insanlar kendi kendilerini yönetemezler, efendilerinin kendisini yönetmesine izin verirler. Bu insanlar ne yaratabilirler, ne de kendilerini örgütleyebilirler.

Hem öyle oldukları için, hem de iş odaklı, hizmet odaklı değil, söylem odaklı oldukları için, anonim her söylemi akıllarının süzgecinden geçirmeden benimserler, kendi dillerinde yeniden üretirler, kendilerini yaptıkları işle, ürettikleri ve yarattıkları değerlerle değil, ırk, inanç, köken, ideoloji gibi aidiyetlerle tanımlarlar; ideoloji merkezli, sınıf merkezli, din merkezli, grup merkezli, parti merkezli, iktidar merkezli, muhalefet merkezli düşüncenin ve söylemin marjlarına kolayca itilirler.

Toplum yaşamı sivil katılımı gerektirmekle, ancak birey olma sürecini tamamlamış olan yurttaşlar; sahip oldukları haklar, yetkiler ve eğer bilincinde ve farkında iseler, taşıdıkları sorumluluklar ölçüsünde yaşadıkları toplumun sivil hayatına katılabilirler, sağlıklı ve dinamik bir sivil toplumun oluşmasına katkı yapabilirler.

Sevgili Stajyerler,

“Parti, size gözlerinize ve kulaklarınıza inanmamanızı söylüyordu. Bu partinin nihai, kesin emriydi. Kendisine karşı yığılmış muazzam kuvvetleri, herhangi bir parti aydınının tartışmada kendisini ne kadar kolaylıkla alt edebileceğini düşününce Winston’un içine bir ümitsizlik çöktü. Buna rağmen kendisi haklıydı. Açık gerçeğin ve doğru olanın savunulması gerekliydi. Dış dünya vardır, yasaları değişmez. Taş serttir, su ıslaktır, dayanacak bir şey bulamayan cisimler dünyanın merkezine doğru düşerler. Bunları düşünen Winston, sanki O’Brien’la konuşuyormuş ve aynı zamanda önemli bir kural ileri sürüyormuş gibi bir duyguyla şunları yazdı: Özgürlük ikiyle ikinin dört ettiğini söylemek serbestisidir. Eğer buna izin verilirse arkasından, arkasından her şey gelir.”

Okuduğum bu pasaj George Orwell’in 1984 isimli romanından aldığım bir bölüm. Orwell bu pasajı ile bize “hakikatin, orada, dışarıda, hayatın içinde olmadığını; muhtemel bir hakikat olarak kabul edilenin, kullandığımız sözcük dağarcığının birer fonksiyonu olduğunu ve hakikat olarak kabul edilenin de diğer inançlarımızın bir fonksiyonu olduğunu söylemeye çalışan sinsi aydınlara, sözde aydınlara cephe almamız gerektiğini” söylüyor. Yani şu söylüyor: bağımsız, özgür ve özerk birey olmak istiyorsanız, onun bunun adamı değil, partinin, iktidarın, muhalefetin, cemaatin adamı değil, kendinizin, aklınızın adamı olun. İnsan olarak sizin gücünüze birilerinin sınır koymasına izin vermeyin.

Bütün bunları şunun için söyledim: avukatın, avukatlık mesleğinin en önemli vasfının ve karakterinin bağımsızlık, özerklik ve özgürlük olduğunu eğer biliyor ve kabul ediyorsanız, o zaman bütün bu söylediklerimin anlamını ve amacını da çok iyi biliyorsunuz demektir.

Sevgili Stajyerler,

“Ben olmak” ve “biz olmak” üzerine çok şey okumuş ve dinlemişsinizdir. Yarın avukatlık yapmaya başladığınızda ve baro üyesi olduğunuzda sizlere “biz olmak” üzerine vaazda bulunacak olanlar olacak. Siz, siz olun önce “ben olun”. Zira “ben” olmadan, “biz” olamazsınız. “Biz olma” süreci “ben olmakla” başlar. “Ben” olmadan “biz” olursanız, sürüden birisi olursunuz.

Bireyde olduğu gibi bir topluluk içinde de şemalar bilgi akışını düzenler. Herhangi bir örgütte veya kuruluşta şemalar, üyeler tarafından paylaşılır. Bunların alt gurupları “biz”dir. Davranış bilimleri uzmanı Amerikalı yazar Daniel Goleman’ın Türkçesi “Yaşamsal Yalanlar, Basit Gerçekler” olan “Vital Lies, Simple Truths” isimli kitabında ifade ettiği üzere, “biz” kendini aldatmalara karşı, en az birey kadar duyarlıdır.

Yine Goleman’ın anlatımıyla bir grupta, hizipte, klikte, cemaatte veya örgütte paylaşılan aldanmaların oluşmasının arkasındaki motive edici güç, bireylerdekiyle özdeştir ve bu, kaygıyı mümkün olduğu kadar azaltmaktır. Kaygı ve özsaygı “ben”de olduğu gibi, “biz”de de aynı rolü oynar; bunlar artırılmış özsaygıyı ve azaltılmış kaygıyı korumak için gerçeklerin saptırılmasına cesaret verir.

Bunun güzel bir örneği New Yorker adlı dergide yer verilen karikatürde şu şekilde anlatılmıştır: “Ortaçağda şövalyeleriyle birlikte oturan Kral şunları söyler; Öyleyse anlaştık demektir. Burada, Danimarka’da ahlakça bozuk hiç bir şey yoktur. Danimarka dışında her yerde ahlakça her şey bozuktur.” Biz olmanın dayanılmaz hafifliği veya ağırlığı, sizi götüre götüre bu karikatürdeki dramatik veya patolojik sonuca götürür. Yani sürü olmaya götürür.

Sürüye hükmeden sürü ahlakı, bireyler tarafından anlaşılmayı beklemez. O, sadece bu budur, bu, bu değildir, o şudur, o şu değildir, o bizdendir, o bizden değildir diyerek sürüden emirlerine, değer yargılarına itaat etmesini, hizmet etmesini ister.

Ama yine de “biz” düşünme, yani grup, hizip, klik, cemaat veya örgüt düşünme, grupların, hiziplerin, kliklerin, cemaatlerin veya örgütlerin aleyhinde düşünme değildir. Bu, sadece toplu patolojinin tehlike sinyalidir; çarpıtılmış ve ters anlamlar verilmiş bir “biz”dir. Kuşkusuz saydığım topluluklar veya “ben” değil de, “biz” tek bir kişinin kişisel önyargılarıyla çarpıtılmış kararlar vermesinin risklerine karşı duyarlı panzehirlerdir.

Yalnız başına bir kişi, duygu dalgalanmalarına, toplumsal önyargılardan doğan kör noktalara veya basit görünen bir kararın karmaşık sonuçlarını algılama başarısızlığına eğilimlidir. Bir grupta, kuruluşta veya örgütte “biz”lerle birlikte konular açılabilir, değişik bakış açıları dikkate alınabilir, gerekli diğer veriler toplanıp değerlendirilebilir. Saydığım türden topluluklar en iyi, biçimde çalıştıklarında tek bir üyenin alabileceğinden çok daha iyi kararlar alıp uygulayabilir. Ama öyle de olsa toplu veya “biz” düşünme, topluluğun düşünüşünü çarpıtır. Bunun önüne geçebilmek için topluluğun her bir üyesinin “biz” olmadan önce “ben” olması, yani “birey” olması, yani bağımsız, özgür ve özerk olması gerekir.

Bütün bu söylediklerimin ana fikri, kıssadan hissesi şudur; genç insanlar olarak bir gelecek inşa etmeye çalışıyorsunuz. Bunun için önce birey olun, kendinizi özgür, özerk bir insan olarak, yani “ben” olarak inşa edin. Eğer bunu yapamazsanız avukatlık mesleğine talip olmayınız. Zira en önemli niteliği bağımsızlık olan avukatlık mesleği bağımsız, özgür ve özerk bir kişilik ister.

Sevgili Stajyerler,

Bu bağlamda işaret etmek isterim ki, her ne kadar Avukatlık Yasası’nın 34.maddesinde avukatlık görevinin kutsal olduğu yazılı ve savunmanın kutsallığı da kimi üstatlarımızın kullanmayı çok sevdikleri bir sıfat ise de, kanımca bu doğru değildir. Kutsallık, geleneksel yapılardan, muhafazakâr anlayışlardan tevarüs ettiğimiz, aktardığımız bir anlayıştır. Değerli meslektaşımız Halil İnanıcı’nın da vurgu yaptığı üzere, geleneksel dönemin örgütlenme biçimi olan lonca anlayışı, diğer meslekler gibi avukatlık mesleğini de kutsallık ikonu ile denetimi altında tutmaya çalışmıştır. Aydınlanmayla birlikte geleneksel koşullanmalardan ve baskıdan kurtulan insan aklı, kendi yaşamının, kendi işinin, kendi mesleğinin ve tercihlerinin sorumluluğunu kendisi üstlenmiştir. Modernizmle başlayan bu süreçte insanı kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak mümkün olmamakla, avukatı da kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak hem mümkün, hem de doğru değildir.

Kaldı ki, kutsallık ve bundan türetilen kutsal devlet, kutsal adalet, kutsal savunma gibi kavramlar kurulu düzeni koruyan, otoriteyi koruyan kavramlardır. Oysaki avukatlık mesleği her türden iktidarla, otoriteyle, statükoyla sorunu olan bir meslektir. Öyle olduğu için avukat, devlete karşı, iktidara karşı, otoriteye karşı insanı, bireyi, hakkı savunan kişidir. Savunma ise kutsanması gereken bir iş ve faaliyet olmayıp, yaşam hakkı gibi, mülkiyet hakkı gibi, özgürlük hakkı gibi saygı duyulması, değer verilmesi, korunması gereken, vazgeçilmesi mümkün olmayan üstün bir haktır. Temel bir insan hakkıdır.

Sevgili Stajyerler,

Paris Barosu önceki Başkanlarından Rousse’ya göre avukat; “Bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşı”dır.

Rousse’nun son derece isabetli olan bu tespitinden hareketle demek gerekir ki; tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakları vardır.

Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve cesaretle karşı koymak avukatların ve Baroların en önde gelen görevidir.

Onun için Avukatlar, tam da Edward Said’in “Entelektüel”inde ifade ettiği gibi belli bir kamu için ve o kamu adına mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da tanıyı temsil etme, cisimlendirme, ifade etme yetisine sahip olan bireyler olmak zorundadırlar.

Mesleklerinin yüklediği bu sorumluluk avukatlara; kamunun gündemine sıkıntı veren, unutulan, sümen altı edilen sorunları getirmek, slogan, ortodoksi ve doğma üretmektense bunlara karşı çıkmak, kolay kolay hükümetlerin, muhalefetin, kimi derneklerin ya da cemaatlerin adamı olmamak, hukuk ve insan hakları ihlallerine tanıklık ve bunlarla mücadele etmek görevlerini yükler.

Dünya siyasi tarihinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, başta Fransız İhtilali, Amerikanın Bağımsızlığı, dünyanın ilk yazılı anayasası olan Amerikan Anayasasının yapımı olmak üzere, devrim niteliğindeki tüm eylemlerde, dünya tarihini değiştiren ve dönüştüren tüm siyasi olaylarda, gerek eylem, gerekse düşünce lideri olarak avukatlar vardır.

Sevgili Stajyerler,

Yönetim dehası Peter Drucker’e göre kuruluş, ortak amaç için bir araya gelen ve birlikte çalışan insanlardan oluşan bir topluluktur. Kuruluş; devlet, toplum, cemaat, aile gibi sosyal kurumlardan farklı olarak, belli bir amaca göre tasarlanmış olup işine, görevine, işlevine göre tanımlanır. Devlet, toplum ve cemaat ise, dil, kültür, tarih, coğrafya gibi insanları bir arada tutan değerlere ve bağa göre tanımlanır. Kuruluş, belli bir işe, kendi işine odaklandığı zaman etkilidir. Toplum, cemaat ve aile sadece var olan kurumlardır. Kuruluş ise yapandır. Devlet, toplum, cemaat ve aile koruyucu kurumlardır, statükoyu sürdürmek, değişimi yavaşlatmak için uğraşırlar. Oysa kuruluşlar statüko bozucu olmak için vardırlar. Onun için kuruluşlar, sürekli değişikliğe göre düzenlenmiş olmak, yeniliklere dönük olmak zorundadırlar. Kuruluşların işlevlerini yerine getirebilmeleri için; kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve sosyal ilişkileri, becerileri sorgulamak ve gerektiğinde bütün bunları terk etmek üzere düzenlenmiş olmaları ve mutlak olarak kendi işine odaklanmaları gerekir. Bir kuruluş olan Barolar da bu çerçevede örgütlenmek, çalışmak ve hareket etmek durumundadırlar.

Kuruluşun işlevi bilgileri verimli kılmaktır. Bilgiler ne kadar ihtisaslaşmış olurlarsa, o kadar daha fazla işe yararlar. Gelişmiş ülkelerde kuruluşlar, bilgileri verimli kıldıkları, bilgileri ihtisaslaştırdıkları, kendi amaçları üzerinde yoğunlaştıkları, bilgiden bilgilere geçtikleri için toplumun merkezi konumuna gelmişlerdir.

Günümüzün kuruluşları, güce dayalı yapıdan, bilgiye ve sorumluluğa dayalı bir yapıya dönüşmüşlerdir. O nedenle günümüzün kuruluşlarında, kuruluşun amaçları, katkıları, davranışları, performansı konusunda herkesin sorumluluk alması gerekir. Bundan çıkan anlama göre, kuruluşun bütün üyeleri kendi amaçlarını ve katkılarını düşünecekler ve her ikisi için de sorumluluk alacaklardır. Kuruluşlarda ast/üst diye bir ayrım yoktur, birlikte çalışan insanlar vardır. Onun için bütün üyelerin kendilerine; benim bu kuruluşa yapabileceğim en katkı, hizmet nedir diye sorması, her üyenin sorumluluk sahibi olması, karar yetkilisi olarak çalışması, kendi amaçlarının kuruluşun amaçları ile uyumlu olmasını sağlaması gerekir.

Günümüzde yetki vermekten, güç vermekten pek çok söz edilmektedir. Bu deyimler, komuta ve kontrole dayalı kuruluşun ortadan kalktığının göstergesidir. Her ne kadar, bu deyimler, eskiden olduğu gibi gücü ve rütbeyi ifade etmekte iseler de, artık bizim bunların yerine sorumluluklardan ve katkılardan söz etmemiz gerekir. Zira beraberinde sorumluluk bulunmayan güç, güç değildir, sorumsuzluktur. Onun için amacımızın, insanları sorumlu kılmak olması, senin ne yetkilerin olmalı değil, sen neden sorumlu olmalısın sorusunun sorulması gerekir. Bilgiye ve sorumluluğa dayalı bir kuruluşta yönetim işi, herkesi yönetici yapmak değil, herkesi katılımcı yapmaktır.

Önemli bir bölümünü Drucker’den ödünç alarak ifade ettiğim bütün bu söylediklerimin kıssadan hissesi, meslek kuruluşunuz olan Barolarınıza katkı yapınız, bu konuda sorumluluk alınız. Perikles’in söylediği gibi “yönetimle ilgileniniz.” Eğer barolarınızın yönetimi ile ilgilenmez iseniz, ilgilenmemesi gerekenler, dertleri baro, avukat, avukatlık mesleği olmayanlar, hizmet etmek gibi bir düşünceleri ve motivasyonları bulunmayanlar, baroları kendi kariyer hesaplarına araç yapanlar, baroları kişisel çıkarları doğrultusunda kullananlar barolarla, baroların yönetimleri ile ilgilenirler. O zaman da şikayet etmeye hakkınız olmaz. Onun için baronuzla, baronuzun işleyişiyle ve yönetimiyle ilgilenin, katılımcı olun, bu konularda görev ve sorumluluk alın, “Baro bizim için ne yapıyor diye değil, ben baro için ne yapıyorum” diye kendinizi sorgulayınız.

Sevgili Stajyerler,

Başta Adana Barosu Başkanımız ve Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlarımız olmak üzere kurultayın düzenlenmesinde emeği ve katkısı olan herkese teşekkür eder, kurultayın başarılı geçmesini diler, hepinize sevgi ve saygılar sunarım.

Av.V.Ahsen Coşar
Türkiye Barolar Birliği Başkanı