XIII. TÜRK-ALMAN TIP HUKUKU SEMPOZYUMU

3960
A

TBB BAŞKAN YARDIMCISI AVUKAT BERRA BESLER “XIII. TÜRK-ALMAN TIP HUKUKU SEMPOZYUMU”NUN AÇIŞ KONUŞMASINI YAPTI

TBB Başkan Yardımcısı Av. Berra Besler, Türkiye Barolar Birliği, Amasya Barosu, İstanbul Medeniyet Üniversitesi ve Martin-Luther Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenlediği XIII. Türk-Alman Tıp Hukuku konulu sempozyuma katıldı.
Amasya Barosu’nun ev sahipliğinde, 3 Haziran 2016 tarihinde düzenlenen sempozyumun açış konuşmasını yapan Besler, birbirinden çok farklı iki bilim dalı olan tıp ve hukukun en büyük ortak noktasının insan olduğunu kaydetti. Bu iki bilim dalını buluşturan ortak idealin, insan yaşamını iyileştirmek olduğuna dikkat çeken Besler şunları söyledi:
“Hal böyleyken; ülke olarak;

  • Her güne şehit haberleriyle uyandığımız;
  • Bir yanda terör, öte yanda kadınlara şiddet ve çocuklara tecavüz olaylarıyla sarsıldığımız;
  • İnsan hakları, yargı bağımsızlığı, basın ve ifade özgürlüğü, kadın erkek eşitliği gibi çağdaş değerlerden hızla uzaklaştığımız,
  • Ortak değerimiz olan Milli bayramlara kutlama yasaklarının getirildiği;
  • Laik eğitimin tasfiye edilmek istendiği,
  • Emekçilerin güvencesiz bırakılarak bir köle düzenine mahkum edilmeye çalışıldığı,
  • Alman Parlamentosu’nun, son derece üzüntü verici ve incitici bir şekilde, siyasetçilerin değil ancak tarihçilerin alanına giren 1915 olaylarını, hiçbir mahkeme tarafından tespit edilmediği halde ve asla kabul edemeyeceğimiz bir kararla "soykırım" olarak tanımladığı,

Zor bir dönemden geçiyoruz.

Hepimizin yaşamını derinden etkileyen sıkıntıların temel nedeni, hukukun üstünlüğü ilkesini ve demokrasinin güvencesi olan laik hukuk devletini tasfiye etmeye yönelik girişim ve eylemlerdir.

Yürütmenin keyfi uygulamalarına karşı her türlü eylem ve işleminin yargı denetimine tabi olduğu hukuk devletinin temeli kuvvetler ayrılığıdır.
Yargı bağımsızlığının olmadığı yerde kuvvetler ayrılığı, kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde hukuk devleti, hukuk devletinin olmadığı yerde birey hakkı, birey hakkını olmadığı yerde demokrasi, demokrasinin olmadığı yerde toplumsal huzur, refah ve özgürlük olmaz…
Anayasa’ya bağlılık yemini etmiş en yetkili makamların; sistemin fiili olarak değiştiğine, laikliğin yeni anayasada olmamasına, Anayasa Mahkemesinin kararlarını tanımamaya yönelik açıklamaları ve önce başkanlık sistemi, ardından partili Cumhurbaşkanlığı dayatmaları hukuk devletine ağır darbeler indirmektedir.

Yüksek yargı makamlarının dile getirdiği üzere, Cumhuriyet tarihi boyunca yüzde 70’lerde olan yargıya güvenin yüzde 30’lara düşmesi utanç vericidir ama aynı zamanda çok ciddi bir uyarıdır.

BİZ YARGININ KURUCU UNSURU, SAVUNMANIN TEMSİLCİSİ AVUKATLAR OLARAK, DÜN OLDUĞU GİBİ BUGÜN DE YARGIYA HERHANGİ BİR SİYASİ PARTİNİN, KURUMUN, KİŞİNİN, CEMAATİN VE BENZER BASKI GRUPLARININ MÜDAHALESİNİ REDDEDİYOR, HUKUK DEVLETİNİN GEREĞİ OLARAK YARGI BAĞIMSIZLIĞINI VE YARGIÇ TARAFSIZLIĞINI SAVUNUYORUZ.
YARGININ ARAÇSALLAŞTIRILMASININ VE BİR HESAPLAŞMA ARACI HALİNE GETİRİLMESİNİN ÜLKEMİZE ONARILMAZ ZARARLAR VERECEĞİNİ BİR KEZ DAHA HATIRLATIYORUZ.

Hal böyleyken; medyaya yansıyan haber ve demeçlerden, hükümetin gündeminde, 20 Temmuz’da faaliyete geçecek İstinaf mahkemelerinin Yargıtay ve Danıştay’ın iş yükünü azaltacağı gerekçesiyle yüksek yargı kurumlarına yönelik yeni yasa değişikliklerin bulunduğu anlaşılmaktadır.

Şeffaflıktan ve katılımcı demokrasi anlayışından uzak bir yaklaşımla gündeme getirilen bu değişikliklere göre; Yargıtay ve Danıştay’daki daire ve üye sayıları düşürülecek, üyelik süreleri sınırlandırılacak ve kanuna eklenecek bir geçici madde ile her iki kurumdaki üyelerin tamamının üyelikleri sona erecektir.

ANAYASAYA, HUKUK DEVLETİNE, KUVVETLER AYRILIĞINA TAMAMEN AYKIRI BU GİRİŞİM, YARGIDA BÜYÜK BİR KAOSA YOL AÇACAK; YARGI BAĞIMSIZLIĞINA, YARGIÇ TARAFSIZLIĞINA VE TEMİNATINA VURUCU BİR DARBE İNDİRECEKTİR.
BURADA İLGİLİLERE SORMAK İSTİYORUZ. YAPILACAK OLAN YASA DEĞİŞİKLİĞİYLE:

  • Yargıtay ve Danıştay üyelerinin tamamının üyeliği düşecekse, Danıştay ve Yargıtay üyeleri arasından seçilen HSYK üyelerinin de üyeliği düşmeyecek midir? Öyleyse yeni üyeler HSYK tarafından nasıl atanacaktır?
  • Keza Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Seçim Kurulu’na Yargıtay ve Danıştay’dan seçilen üyelerin durumu ne olacaktır?
  • Anayasa’nın 154 ve 155. madde hükümleri çerçevesinde “dört yıl” için göreve seçilen üyelerin Anayasal hakları bir kanun değişikliğiyle nasıl ellerinden alınacaktır?
  • Böyle bir düzenleme Anayasa’nın 139. maddesinde tarif olunan hakimlik ve savcılık teminatına aykırı değil midir?
  • Üyeliği düşürülecek ve yeniden atanma beklentisine girecek olan hakim ve savcılar hangi güvenceyle bağımsız ve tarafsız davranacaktır?
  • Yargıçların ve savcıların hukuk güvenliğinden yoksun olduğu bir sistemde, vatandaşın hukuk güvenliği nasıl sağlanacaktır?

Bunca sorun ve bunca soru ortadayken, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay başkanlarının; TBMM’de Anayasa’ya aykırı dokunulmazlık oylamaları yapılırken, yüksek yargıda önemli davalar karar aşamasındayken, “Partili” olduğunu ilan eden ve fiilen uygulayan, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını tanımadığını açıklayan Cumhurbaşkanı ile çay bahçelerinde çay toplaması, yargıya yön veren konuşmalar yaptığı etkinliklere katılması hüzün verici bir tablodur.

Zira Cumhurbaşkanı, Anayasa’da tarif edildiği üzere “tarafsız” değil, fiilen “partili” olduğunu kendisi açıklamıştır.

Hukukun üstünlüğüne ve hukuk devletine gönülden bağlı; görevlerini Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatleri doğrultusunda icra eden yargı mensuplarını derinden üzdüğüne inandığımız, bugüne kadar emsaline rastlanmayan bu talihsiz gelişmeler karşısında; başta Yüksek Yargı üyeleri olmak üzere tüm yargı mensuplarından beklediğimiz, kimsenin önünde iliklememeleri için düğmesiz yapılan cübbelerinin saygınlığına sahip çıkmaları ve Anayasanın “Yargı yetkisi, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır” hükmünü içeren 9. maddesi ile “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiç bir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” hükmünü içeren 138. Maddesi çerçevesinde tutum takınmalarıdır.

Değerli konuklar, bilinmelidir ki,
Halkın hak arama özgürlüğünün sesi; hukukun üstünlüğünün, hukuk devletinin, adil yargılanma duygusunun ve toplumsal barışın güvencesi olan savunma mesleğinin temsilcileri olarak tarafımız; daima insan hakları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti, demokrasidir.
Değerli meslektaşlarım,
Sözünü ettiğim konular yalnızca biz hukukçuları değil, tıp uygulayıcılarını da yakından ilgilendirmektedir. Özgür düşüncenin olmadığı yerde bilim boy vermez. Tıp biliminin gelişmesi için de en verimli iklim, hukuka evrensel nitelik kazandıran bu kavramların yaşama geçtiği coğrafyalardır. Bu çerçevede, tıp bilimi gibi tıp hukukunun da evrensel hukukun temelini oluşturan “insan hakları” kavramı ile birlikte gelişmelere sahne olması tesadüf değildir.

Değerli meslektaşlarım,

İnsana daha iyi, daha eşit, daha sağlıklı bir yaşam sunma çabası içindeki hukuk ve tıp uygulayıcıları açısından en önemli kavram “güven”dir.
Gasp edilen haklarının iade edilmesini isteyen, haklarının ihlal edildiğini düşünen veya haksız yere suçlandığını öne süren insanların adalet arayışında “hak ve özgürlerini” emanet ettiği kişiler hukuk uygulayıcılarıdır.

Bedensel veya ruhsal rahatsızlıklar yaşayan zayıf, çaresiz, güçsüz durumdaki insanların sağlık arayışında ise bedensel ve ruhsal bütünlüklerini, “canlarını” emanet ettikleri kişiler hekimlerdir, sağlık personelidir.

O nedenle bu büyük sorumluluğu yüklenen tıp ve hukuk uygulayıcıları, en eski zamanlardan beri insan yaşamının en önemli değerlerine, haklarına, özgürlüğüne ve yaşamına doğrudan müdahale ettiği için kendi içinde etik kurallar geliştirmiş, zaman içinde bu etik kuralların bir kısmı hukuki metinlere dönüşmüştür.

Tıp ve hukuk insan hayatına doğrudan etki yapan iki dal olarak hepimizin yaşam alanı içinde olmakla birlikte, tıbbı ve hukuku kendisine meslek edinen kişilerin bilmeleri gereken, hata yapma şanslarının olmamasıdır.

Doğrudan doğruya insana zarar verme sonucunu doğuracak hatalardan kaçınmanın yolu, en üst düzeyde mesleki yeterlilikle birlikte etik kurallara ve yasalara bağlılığı gerektirir. O nedenle tıp ve hukuk uygulayıcıları mesleklerini bu bilinçle seçmeli ve meslek yaşamları boyunca bütün faaliyetlerini aynı bilinçle sürdürmelidir.

Tıbbi müdahale ile karşı karşıya kalan ve yaşamını hekime emanet eden hasta kişinin haklarına, tıbbi müdahalenin şartlarına, sağlık personelinin sorumluluklarına ilişkin sorular karşısında ortaya çıkan bir hukuk dalı olan tıp hukuku; eğitim düzeyi yüksek, insan hakları bilinci gelişmiş, ahlaki değerleri üstün olan toplumlarda önemli gelişmeler göstermektedir.

İlk maddesinde “tüm insanların özgür, değer ve hak bakımından eşit doğduklarını” vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, “yasalar karşısında eşitlik, mahkemelere başvurma hakkı, savunma hakkı” gibi hukuki haklarla birlikte sağlık hakkını da temel haklardan saymıştır.
Bir insan hakkı olan ve uluslararası belgelerle bu hakkın sağlanmasında devletlerin yükümlü kılındığı sağlık alanındaki gerekli hizmetlerin yerine getirilmesinde yaşanan eksiklikler veya sağlık personelinin hatalı tıbbi müdahalelerinin neden olduğu zararlar gibi konular özel hukuk ve ceza hukuku bakımından sonuçlar doğurduğu için “sağlık” ve “tıp” doğrudan doğruya hukukun konusudur.

Temel işlevi; insan hakları bağlamında kişilerin kişilerle ve topluluklarla; toplulukların birbirleriyle ilişkisini düzenleyen; bunların birbirlerine karşı sahip oldukları hakları ve yükümlülükleri belirleyen kurallarla; toplumda barışı, güvenliği ve adaleti sağlamak olan evrensel hukuk, tıp bilimine de bu çerçevede katkı sağlamaya devam edecektir. Ancak bu katkının en üst düzeyde sağlanabilmesi için öncelikle eksikliklerin ve aksaklıkların ortaya konması gerekmektedir.

İki gün boyunca Türk ve Alman bilim insanlarının bize aktaracakları çok değerli deneyim, tespit ve önerilerin sağlık sistemimize, tıp hukukuna ilişkin sorunların çözümüne büyük katkı sağlayacağına duyduğum inançla hepinize teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum.”